Bu Fasıl Benerci’nin Kendini Niçin Öldürdüğüne Dairdir, Nazım Hikmet

BU FASIL BENERCİ’NİN KENDİNİ NİÇİN ÖLDÜRDÜĞÜNE DAİRDİR

«Kalküta şehrinin ufkunda güneş
yükseliyordu. Atları ışıktan, miğferleri
ateş
bir ordu bozgun karanlığı katmış önüne
geliyordu.
Güneş yükseliyordu..
Kalküta……………………………………………………… »

Bunu beceremedik
romantik kaçtı pek. Şöyle
diyelim:

«Baygın kokulu
koskocaman
masmavi bir çiçek
şeklinde sema düştü fecrin altın kollarına…»

Bu da olmadı,
olacağı yok. Benden evvel
gelenlerin hepsi,
almışlar birer birer,
tuluu şemsi, gurubu şemsi
tasvir patentasını. Tuluu şemsin,
gurubu şemsin
okumuşlar canına.. Bu
hususta yapılacak iş,
söylenecek söz
kalmamış bana. Buna
rağmen,
tekrar ederim ki ben:
Kalküta’nın damları üstünde güneş
güneş gibi
yükseliyordu. Sokaktan bir sütçü
beygirinin
nal ve güğüm sesi geliyordu.
Benerci sordu:

— Saat kaç?
— Altı…
Benerci dün akşam geç vakit tahliye edildi. Hapishanenin kapısı önünde dehşetli bir
kalabalık

onu bekliyordu. Eğer eski sistem bir kafam olsaydı, iddia edebilirdim ki, Benerci bu
yığınlarla insanı ebediyyen peşinde sürükliyebilecek kadar onlara yakın, onların canında,
onların kanındaydı.
Benerci’ye arkadaşları, dış mahallelerdeki apartımanlardan birinin en üst katında
bir oda tutmuşlar. Benerci odasına sekiz arkadaşıyla beraber girdi. Bana:

— Sen git, biraz dolaş. Sonra gelirsin, dediler.

Apartımanın kapısı önünden, merkez caddelere kadar, kımıldanan, bağıran bir insan
denizinin ortasında, her adımda onun ismini işiterek, dolaştım. Kalabalık yavaş yavaş
dağıldı. Geri döndüğüm zaman Benerci’yi odasında yalnız buldum. Pencerenin önünde
duruyordu. Saat gecenin on biriydi. Benerci:

— Otur bakalım, dedi.
Oturdum.

Saatler geçti, saatler geçti.. Bir kelime bile konuşmadık. Ve nihayet, lambanın sarı
ışığı beyazlanmağa başladı. Pencereden baktım:

Kalküta’nın damları üstünde güneş
yükseliyordu.

Benerci sordu:

— Saat kaç?

Altı.

Alâ.

— Anlamadım.

— Hiç. Dinle. Bu kitabın birinci kısmında, arkadaşlarım bana: «Sen bizi sattın,» dediler.
Alnımda hâlâ onların attığı taşın izi var. Halbuki ben tertemizdim. Fakat onlar haklıydı.
Kıl
kaldı,
kendimi öldürüyordum. Fakat bu haltı yemedim.

— Öyle.

— Bu kitabın ikinci kısmında, Somadeva’nın ciğerleri ağzından geliyordu. Öyle ağrı
çekiyordu ki,
kendini öldürmek istedi. Fakat o da bu haltı yemedi. Bir kamyonun üstünde kalıbı
dinlendirmeyi
daha doğru buldu, değil mi?
— Öyle…

— Saat kaç?

— Altı buçuk.

— Âlâ… Dinle. Ferdin tarihteki rolü malum. Akışın istikametini değiştiremez. Yalnız
tempoyu hızlılaştırabilir, yavaşlatabilir. İşte o kadar. Tarihte fert denilen nesne,
keyfiyetin
değil, kemiyetin üstüne tesir edicidir. Bütün bunlar senin için, benim için, bizim için
bilinen şeylerdir.

— Doğru.

— Öyleyse, bunu şimdi benim şahsıma tatbik edelim.

Birdenbire durdu. Gözlüğünü çıkardı. Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü
taktı. Camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir.

— Devam et, Benerci, dinliyorum.

– Hadisat öyle getirdi ki, ben hareketin muayyen bir inkişaf
merhalesinde muayyen bir rol oynıyan bir fert haline geldim.

Doğru.

– Dünden itibaren katarın başında gidiyorum. Halbuki fizyolojim berbat..
Kafam elastikiyetini kaybetti. Dönemeçleri zamanında dönemiyeceğim.
Ellerim lüzumundan fazla titriyor. Akıntıda dümen tutamıyacak bir hale
geldiler. Akışın temposunu hızlılaştırmak nerde? Onu yavaşlatmam
muhtemeldir.

İstemeden, irademin dışında, yanlış adımlar atacağım.
Biliyorum, hareket belki beni altı ay sonra, bir sene sonra bir safra gibi fırlatacaktır.
Fakat o beni fırlatıp atana kadar, ben ona fren olacağım. Halbuki ben kemiyette bile,
bir sene değil, bir gün bile, irademin dışında, bilerekten ona ihanet edemem. Anlıyor
musun?
Diyeceksin ki, yanılmıyan yalnız tembellerdir, budalalardır. İş yapan, yürüyen adam
yanılır.
Mesele yanlışın idrakindedir. Fakat, ya bu yanılma nesnesi katarın başındaki adam
için bir
kaide haline gelirse. Ve o adam katarın başında gidemiyeceğini bildiği halde, yerinde
durmak
için bir saniye olsun ısrar ederse. Bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun,
ihanet edemem.
Bu benim uzviyetimde yok…

Benerci yine durdu. Sonra birdenbire gülerek:

— Hem ben bu meseleyi arkadaşlarla konuştum. Hallettik. Sana haltetmek düşer,
dedi. Sen saata bak, kaç?

— Yedi.

— Hem, bu benim mesele nevi şahsına münhasır bir iş bile değil. Galiba LAFARG’la
karısı da aynı vaziyete düşmüşler, aynı işi yapmışlar. Her ne hal ise. Şu senin
tabancayı ver bakayım.

Pantolonumun arka cebinden tabancayı çıkardım. Koskocaman bir nagant. Benerci’ye
uzattım. Aldı, masanın üstüne koydu.

Tekrar gözlüğünü çıkardı. Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü
taktı. Camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir.

— Şöyle pencerenin önünde birer cıgara tellendirelim, dedi.

Cıgaraları yaktık. Topraktan fışkırır gibi bol, renkli ve ılık bir yaz sabahının ışıkları
karşı pencerelerin camlarında, Benerci’nin gözlüklerinde pırıl pırıl yanıyordu.
Damlar, evler, ağaçlar ve sokaklar yıkanmış gibi nemli ve tertemizdi.
Konuşmuyorduk.

Ağzımda, sonuna gelen cıgaranın acılığını duydum. Benerci ayağa kalktı.
Cıgarasını masadaki tablanın içinde söndürdü.

— Pencereyi kapat. Sen de haydi artık git. İstersen âdet yerini bulsun diye bir kere

kucaklaşalım, dedi. Kucaklaştık. Arkama

bakmadan kapıdan dışarı çıkarken:

— Çocuklara selam söyle, dedi.
Merdivenleri ağır ağır inmeğe başladım. Dördüncü kat. Üçüncü kat. Merdivenleri hızlı
hızlı
iniyorum.
İkinci kat. Merdivenleri koşarak iniyorum.

Tam sokağa çıktığım zaman, derinlerden, demir bir kapının hızla kapanması gibi tok bir
ses geldi…

BU KİTABIN SON SÖZÜ………………………

«Kavgada
kendi kendini öldüren
lanetli bir cenazedir benim için: Ölüsüne
ellerimiz
dokunamaz. Arkasından
matem marşı
okunamaz.»

Sen artık
bu kitapta: noktaları
virgülleri
satırları taşımıyorsun. Sen artık
bu kitapta koşmuyor
bağırmıyor
alnını kaşımıyorsun. Sen artık
bu kitapta
yaşamıyorsun.

Ve Benerci sen bu
kitapta:
kendi kendini öldürmene rağmen benim ellerim senin
kanlı delik
şakağına dokunacaktır. Cenazende
dosta düşmana karşı matem marşı
okunacaktır:

MATEM MARŞI …………………….

Çan
çalmıyoruz. Çan
çalmıyoruz. Yok sala
veren! Giden o biten
bir şarkı değildir…

O
büyük
bir
ışık
gibi döğüştü.
Kasketli
bir güneş
halinde düştü.

Çan
çalmıyoruz. Çan
çalmıyoruz. Yok sala
veren! Bu giden bir biten
şarkı değildir………..

S O N

Nazım Hikmet Yaşamı ve Eserleri

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s