Dökümcü Niko ve Arkadaşları, Edip Cansever

DÖKÜMCÜ NİKO VE ARKADAŞLARI

I
Siz bana Dökümcü Niko, diyorsunuz, İzzetin yaylı arabasının yanında
Çok güzel bir duruşum var
Günün evlerini geçiyorum şimdi kendime iyilikler söyleyerek
Tane tane sokaklar bırakıyorum arkamda
Birinde bir kedilik olan, birinde bir sokak lambası sallanan
Sokaklar bırakıyorum ben
Ben deyince bir daha ben demek istiyorum, mutlu oluyorum böylece
Sanırım Argos’a çıktıklarından bu yana Fenikelilerin
Yapayalnız bıraktılardı beni. Doğrusu bir yaz günüydü, kıyılarımız
pek güzeldi
Artık gözlerim bin türlü sudan, bin türlü zamandan öyle bir koyulaştılar
Ve alnım bembeyazdı ve boyum çok uzundu
Bu çakıllar akardı o zaman, bu şehirler toz bulutuydu
Ben işte çok yaşadıysam, ben böyle hep yaşadıysam
Bu ölümsüz bir yalnızlıktan, bu ölümsüz bir yalnızlıktan
Diyorum. Siz bana Dökümcü Niko, diyorsunuz
İnsanlar tanımlıyorum ben, ölçüm o insanların iyiliklerinden
Şehirler tanımlıyorum ben, ölçüm o şehirlerin büyülerinden
Söze uymayan bir şeyim, tanrıya uymayan bir şeyim de ondan
Oydum ki derim:
İzzetin atları var ya, koşumları ne güzel
Sanki onlar İo’yla Fenikeli kaptanın sevişmesinden
Bir güzel koşumlardı, gittikçe çoğalırlardı
Sonra bir düşünürdüm ki, hangisi benim bu cümlelerin
Hep aynı cümlelerin: İzzetin atları var ya, koşumları ne güzel
Sözgelimi sabahları olmayacak balıklar satan Madam Hayguhinin
Kendini görmek için yerin ve göğün kar tutmasını bekleyen
Madam Hayguhinin
Islak bakışlarının durmadan yer değiştirirkenki
Ve kanından rengine akan bir tramvay gibi sanki
Bir anlatımı olabilir mi dersiniz
İzzetin atları var ya, koşumları ne güzel
Olabilir mi?         (Adam Yayınları nüshasında, şiir burada bitiyor.)
Ben sarı kanlı bir ağaca benziyorum burada
Sonra ben ve bütün iyilikler kırmızı bir boyayla duvara
Sürülmüş bir çarpı işareti gibi duruyoruz
Ve bu çarpıyı gezdiriyoruz sırtımızda ayrıca.

Sayhon’u tanımak ister misiniz, süryani, ayakkabı tamircisi
Oltacı Eyüb’ü, Madrabaz Hayguhi’yi, İranlı Celâl’i
Arabacı İzzet’le Nuri’yi de
Sonra K. Kilisesinin papazıyla, iskele memuru Yahya gelir ki
Öğretmen Rıza ile Fener Bekçisi Salih gelir ki
Şimdilik tam on iki, bir de ben
Ben, yani Dökümcü Niko
Bir akşamüstü saatinden kaçırılmış bahçeler gibi
Hepimiz
Bir ağaç altında olsun, içi boş bir bostan kuyusunun yanıbaşında olsun
Ve solgun yaz büfelerinin ve karpuz sergilerinin
Yanıbaşında olsun
Ve sessiz meyhanelerin ve batık gemilerin
İçimizdeki yerlerinin yanıbaşında
Ve uzun gecelerde ve çocuklar görürlerken kendilerini
Ve sokaklar bir aydınlık gibi düşerken sokaklıklarına
Ve siyah halelerle başımızdaki
Vardık ki, biz bunu anlatacağız
Duvar duvar çizilmiş çarpı işaretleri gibi
Biz bunu anlatacağız
Sevginin bu ölümcül biçimlerini belki.

II
Sordular. Sorular benim insanlarımdır. Siz bana Dökümcü Niko,
diyorsunuz
Kendimi açıklıyorum, ölçümse kendimin derinliklerinden
Sanırım bir pazar sabahıydı, iki kız çocuğu sonbaharı tartaklıyordu
Kepenkleri indirilmiş bir dükkânın önünde
Ve yollardan yaban hurmalarının sarktığı
—Sonbahar, belki de bir hüznün özgül ağırlığı
Yapılmamış Lautrec resimleri ve
Bir mektuptu belki de
Birinin bilmeden ona bir şeyler sardığı
Sonbahar —
Ansızın K. Kilisesinin papazı tertemiz giysileriyle
Yanındaki iki kişiden sıyrılarak

Geldi ve durdu — bunu bir iki kezsöylemek gerek —
Ben onu her türlü kuşkularından tanıyordum. Dedim ki
Günaydın. Sanırım iyi bir gün olacak. Pazar mı
Ve dedim, evinizden yeni çıkmışa benziyorsunuz

Sustu, beni pek yanıtlamadı
Ve yüzündeki bir kayanın sımsıcak kırmızısını
Daha bir çoğaltarak
İlk yarısını anlatmadığı bir olayın
Gerisini anlatmaya başladı ara vermeden
Peki, dedim, o olay sadece sizin olacak
Aziz Yohanna var ya, tanırsınız elbette bu azizi
Tuhaftır, ben de yarıdan sonrasını biliyorum bu hikâyenin
Demek oluyor ki ne siz beni tanımış oluyorsunuz
Ne de ben sizi
O benden daha önce davrandı, gidip bir evin duvarındaki çeşmeden
su içti
Döndüğünde çok uzaklardan üstümüze doğru
Bir ayçiçeği anlaşılmaz bir şekilde çözülüyordu
—Ben sarışın mı dedim, evet mi dedim —
Ve K. Kilisesinin papazı dedi
Yürümem gerekecek, dün gece eve hiç uğramadım
Bazı taşlarla uğraştım, bir ara bir kuş ölüsü buldum
Gecenin biraz eski renginde
—Bir giriş noktası mı dediniz, evet mi dediniz—
Doğrusunu isterseniz görebildiğim her şey
Bir yuvarlağın tersyüz edilmiş şekli gibi
Hiçbir şey anlatmıyordu. Siz iyi söylediniz
O olay sadece benim olacak.

III
Humour, diyordu İranlı Celâl ve gayrı ciddi olmak
Bir korunma biçimidir yahut yaşamak
Saat on dört sularında idi, içkimizi
İçiyorduk idi ki, bir pul İngiliz Kraliçesini gösteriyordu
Bir bardak uzaydan bir kesiti
Pencereler bir bilinmezliği sürüyordu içimize
Ve doğa
Konuştuğumuz bir şey gibi duruyordu, tam öyle duruyordu
Sıkıntıya boğulmuş kelimeler halinde
Bir tabağın içinde kavun getirdi Kleanti
Bugün bir eşya gibi duruyor nedense. Ya da bir eşya onu yansıtıyor olmalı ki
Rakımızdan bir parça içti ve
Gitti gitti gitti gitti gitti
Ben upuzun bir mesinayı sanki çok karıştırarak
Durdurdum Kleanti’yi
Durdurdum dünyanın bizlerine bakarak
Sanırım bir toplantının en tuhaf şekilleriydik
Ve bu toplantıydı ki durmadan olmak
Durmadan olmak
Durmadan olmak gibi bir şeydi ki, değildi
Tekdüze bir ölümün gelişinden soy almak
Ve gerilmek ve kalmak
O bile değildi de
Gayrı ciddi olmak, diyordu İranlı Celâl ve humour
Bir korunma biçimidir yahut yaşamak
Yaralı bir keler balığı tutarında
Ve mezat yerlerinde dolaşan adamlar gibi neden sanki böyle olduğumuzu anlamayarak
Yaldızlı bir boy aynasının eski bir gramofonla yanyana durması gibi
Bir çamaşır makinasıyla
Yanyana durması gibi
Rakımızı içiyoruz ve bütün bunları kutlamıyoruz ki
Tersine, İranlı Celâl ağlamaklı oluyor biraz
Yenilmek susmak yenilmek susmak
Saat derseniz artık kaçı gösteriyor kimbilir
Ölülerimizi saymazsak kaçı gösteriyor
Saat derseniz
Kaçı gösteriyor ve sormak
Ona söylüyorum, Kleanti’ye, elimde olmayarak
Biz dünyanın nasıl bir anlamını taşıyoruz Kleanti
Bilmem! tabakla kavuna bakıyor. Nuri’yle sol eli görünüyor az uzaktan

Sonra sağ eli görünüyor, onu bir gölgeden kurtararak
Bize doğru geliyor, elinde bir yılan balığı, aydınlık
Yaratılmış ve uzun bir aydınlık
Hiçbir şey söylemeden oturuyor. Havaya kaldırıyor yılan balığını Kleanti
Hiç bilmediği bir ülkeye doğru kaldırıyor
Ülkeler ki, diyor, kullanılmamış eşyalarla doldurulmuş odalar gibidir.
Ülkeler ki bizim kendimizi orada varsaydığımız yerlerdir
Bir trenle gidilir
Bir yılan balığıyla gidilir. Nuri diyor ki
Bana nasıl geliyorsunuz bilseniz
Ben sizlere gitmek istiyordum, gittim
Ben sizlere inmek istiyordum, indim

Ama siz var ya, bir bakıma siz
Boşluklara asılı bir istasyon gibisiniz

Biz neyiz, biz neyiz
Dedik ve sustuk
Susmasak bizim olacaktı durmadan kirlendiğimiz.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s