Selâhattin Pınar, (1902 – 1960)

Selâhattin Pınar, (1902 – 1960)

Üsküdar’ın Altunîzâde semtinde, âilenin sekiz çocuğundan ikincisi olarak dünyaya gelir. Babası Sâdık Efendi, Serez’de, Edirne’de kadılık yaptığından küçük Selâhattin’in çocukluğu buralarda geçer. Sâdık Efendi, Edirne’de üç yıl kaldıktan sonra Denizli mebusu seçilince, 1911’de, âilece gelip İstanbul’a yerleşirler…

Selâhattin Pınar bir süre İtalyan Ticaret Mektebi’ne devam ederse de musiki merakı ağır basınca okulu bırakır… O sıralarda Yüksek İktisat ve Ticaret Mektebi’nde, medenî hukuk müderrisliği yapan babası, oğlunun eğitimini yarım bırakışına çok kızarsa da Selâhattin Pınar “musiki perisi” ne gönlünü kaptırmıştır artık… Zaten daha küçük yaşta annesi İsmet Hanım’ın çaldığı ud nağmeleri ile musiki âleminin sihirli havasına girmeye başlamıştır… Aslında babası da annesi kadar musikimizi sevmektedir, fakat oğullarının önce itibarlı bir meslek sahibi olmasını istemektedir.

Pınar, daha on kik yaşındayken, annesinin de etkisiyle ud çalmaya başlar. Babası, bunu önce geçici bir “heves” sanır, ses çıkarmaz. Hatta Samatya’da saza katılışını bile hoş karşılar. Fakat, oğlunun Şerif İçli ve ağabeyi İbrahim İçli ile gizli gizli Beşiktaş Musiki Kulübü’ne devam ettiklerini iz sürerek öğrenince, hizmetkârlarından birine “her üçünü de dövdürtür.”

1920’de, sonradan Üsküdar Musiki Cemiyeti adını alacak olan Dârü’l-Feyz-i Musiki kurucuları arasında yer alır… Bir ay kadar da Dârü’t-Talîm-i Musiki cemiyetinde bulunur ama burada hayli ağır akademik çalışma yapıldığı için daha fazla devam edemez.

Selâhattin Pınar, başta Bestenigâr Ziya Bey, Kaşıyarık Hüsamettin Bey, Ûdi Sâmi Bey, Enderûnî Celâl Bey ve Ali Rifat Çağatay’dan yararlanmışsa da, düzenli olarak musiki eğitimi görmemiştir.

1919’da tanbura da başlayan Selâhattin Pınar, ilk bestesini de bu sıralarda 17-18 yaşındayken yapar. Kısa zamanda hem bestekâr hem de “şâzende” olarak adını duyuran Selâhattin Pınar, bu dünyadan ayrılıncaya kadar da gazinolarda “sâzende” olarak çalışır. 1958’de bir kalp krizi geçiren sanatçı, iki yıl sonra, 1960 Şubat’ı başında çok sevdiği Todori’nin içkili gazinosunda, akşam saat 19.30 sularında, arkadaşıyla yemek yerken geçirdiği yeni bir kalp krizi sonucu aramızdan ayrılır ve ertesi gün Zincirlikuyu Asrî Mezarlığı’ndaki âile kabristanına defnedilir.

(Ölümünden sonra, Selâhattin Pınar’ın hayata veda ettiği masanın duvarına “Bestekâr Selâhattin Pınar 6.2.1960 tarihinde bu masada vefat etmiştir” levhası asılır. Fakat Kadıköy’ün bu ünlü mekânı da; tıpkı Fener Stadı’nın arkasındaki Papazın Bağı Gazinosu gibi; şimdi Salı Pazarı’nın kurulduğu Kurbağalıdere’nin kıyısındaki Hamdi’nin Gazinosu ve de Kalamış kıyısındaki tarihî sahil gazinoları gibi zamanın hoyrat rüzgârlarına dayanamayıp bir bir kapanırlar!…)

Türk musikisine birbirinden güzel pek çok eser hediye eden Selâhattin Pınar’ın; hemen bütün eserlerinde, Mustafa Rona’nın da belirttiği gibi “ince bir zevkle örülmüş marazî bir hassasiyetin, melânkolik ifâdesi duyulur. Zevkle intihap ettiği güfteleri, çok müntahap ve insicamlı nağmelerle dile getirmekteki mahâreti takdire şâyândır. İncilâ Bertuğ’a göre ise: “Selâhattin Pınar’ın tüm şarkılarında, İstanbul şehir kültürünün o güne yansıyan ifâdesi vardır. Hüzünlüdür hatta zaman zaman karamsardır ama her zaman incelmiş, zarif ve şehirlidir. Özel ve derinliği olan icralar gerektirir.

Selâhattin Pınar’ın yüze yakın, herbiri çok sevilmiş bestesi; ayrıca da çeşitli filmlere, özellikle de Mısır Filmlerine yaptığı parçaları bulunmaktadır. Fakat bunlarda bile Selâhattin Kaynak gibi Arap musikisinin derin etkisinde kalmayıp her birine Pınar bestesi damgasını vurmayı başarmıştır. Bunun da sebebi, sanatçının hemen hemen bütün eserlerinde, kendinden önce kullanılmış olan motifleri ve melodileri tekrarlamamak için çok büyük çaba göstermesidir. Tanburda çok büyük “üstad” olmasa da; sesi, sonradan güzelliğini kaybetse de, kırk yıl boyunca sahnelerin en sevilen -ve üstelik en çok para alan- sanatçılarından biri oluşunda; hemen her zevke hitap eden, içli, melankolik şarkılarının çok büyük payı vardır.

Üslubunu en iyi yansıtan şarkıları arasında: Sözleri Burhan Bey’in olan rast makamındaki:

“Aylar geçiyor, sen bana hâlâ geleceksin
Yetmez mi bu hasret, daha yıllarca mı sürsün?
Hülyâlarımın menbaı bir tâze çiçeksin
Bekletme yazık, sen de solar, sen de çürürsün.”;

sözleri Vecdi Bingöl’ün olan rast makamındaki:

“Söylemek istesem gönüldekini,
Dilimde dolanan ıztırab olur.
Yazsaydım derdimin ben bir tekini
Ciltlere sığmayan bir kitâb olur.
Ne yaman çileli bir insanmışım,
Sunulan her zehri şifa sanmışım.
Âh ne aldanmışım, ne aldanmışım,
Aldanan gönülde aşk serab olur.”;

sözleri yine Vecdi Bingöl’ün olan, beyatî makamındaki:

“İçen bir daha ayılmaz
Aşkı gönül kadehinden.
Gel içelim kana kana,
Aşkı bûse kadehinden
Dudaklarım yana yana
Dilimde çırpınır, çiler
Sevgili adın, sevgili.
Gözlerim, gözünde güler,
Baktıkça olurum deli.”;

sözleri Yahya Kemal Beyatlı’nın dizelerinden, beyâti makamında:

“Kalbim yine üzgün seni andım da derinden
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden.
Üzgün ve kırılmış gibi en ince yerinden,
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden.”;

sözleri Fuat Edip Baksı’nın olan, hicaz makamında:

“Bir bahar akşamı rastladım size,
Sevinçli bir telaş içindeydiniz.
Derinden bakınca gözlerinize,
Neden başınızı öne eğdiniz?
İçimde uyanan eski bir arzu
Dedi ki, yıllardır aradığın bu.
Şimdi soruyorum büküp boynumu, ah
Daha önceleri neredeydiniz?”;

güftesi Mustafa Nafiz Irmak’ın olan, hicaz makamındaki:

“Anladım sevmeyeceksin beni sen nazlı çiçek,
Hasta gönlüm yine hicrânını yalnız çekecek.
Belki rûhum seni çılgınca severken ölecek,
Yine sensin beni bir lâhza şifayâb edecek.”

Ve Selâhattin Pınar’ın Bilinmeyen Cenaze Marşı

Müslüman-Türk cenaze törenlerinde “marş” çalınma geleneği yoktur… Cumhuriyet dönemi Müslüman-Türk cenaze törenlerinde Chopin’in (1810-1849) “cenaze marşı” çalınmaya başlanmıştır. (Aslında bu marş, Chopin’in Op.35. sonatının 3. bölümüdür. Üstelik de “cenaze marşı” olarak bestelenmemiştir. Chopin’in cenazesinde ise Mozart’ın “Requiem”i çalınmıştır.)

Atatürk’ün İstanbul’dan başlayan o muhteşem cenaze töreninde de yine Chopin’in “cenaze marşı” diye ünlenen bu marşı çalınmıştır. Garip bir rastlantı Pınar, Atatürk’ün öldüğü yıl, 1938, 7 Temmuz’unda saat bire yirmi kala Segah/ Türk aksağı olarak bu marşı besteler ve “Cenaze Marşım, Ben öldükten sonra ahrete giderken beni bununla gömsünler.” notunu düşer.

Fakat bu “cenaze marşı” o zaman ortaya çıkmadığı için vasiyeti yerine getirilemez. Bu marşı ortaya çıkaran ve notalarını yayımlayan Etem Ruhi Üngör’dür.

Sahnelerdeki Selâhattin Pınar

Selahattin Pınar, döneminin bütün ünlü ses sanatçılarına, günümüzün “moda” deyişiyle “eşlik etmiş”tir… Müzeyyen’in, Safiye’nin, Hamiyet’in zengin saz heyetinde; yalnız çaldığı tanburla değil; çok zevkli giyim kuşamı ve yakışıklılığı ile de hemen farkedilebilirdi. Kimi zaman da assolistin de ısrarıyla kendi bestesi olan “Bir bahar akşamı rastladım size” yi ya da “İçen bir daha ayılmaz aşkı gönül kadehinden”i; genizden gelen, biraz kısık ama son derece etkileyici ve içli sesiyle okur; çoşkunca alkışlanınca da ayağa kalkıp, uzun boyunu biraz eğerek, mahcup bir tavırla seyirciyi selâmladığı sırada salondaki alkış daha da artardı…

Belki de bu “tek” şarkılık gösterisinin çok beğenilmesi üzerine, daha sonraları gazinolarda, onbeş yirmi dakikalık, kendi bestelerinden oluşan programlarına başlamıştı. Gazino seyircisi ilk kez, “saz heyeti”nde yer alan -üstelik- bir “erkek” sanatçının, sahnede program yapmasını; yalnız “sanatı”ndan dolayı değil, aynı zamanda son derece yakışıklı ve sevimli oluşundan, fevkalâde zevkli giyinişinden -iki yüzden fazla çok güzel ipek kravatı vardı- dolayı, hiç yadırganmamış; hatta biraz pürüzlü sesiyle çok içten okuduğu, birbirinden güzel bestelerini çok büyük bir hayranlıkla karşılamıştı. (Tabii, çalgılı gazinolara, yalnızca “güzel avrat” ve “baldır bacak” seyretmek için gelen, üstelik de bol paralı olduklarından ön masaları işgal eden “hanzo/maganda”lar hariç!… Ve ne yazık ki böylelerinin sayısı, amipler gibi korkunç bir biçimde çoğalarak, gazino “âdâbı”nın ve geleneğinin dibine dinamit konulmasında büyük etken oldu!…)
***

Bu yazıyı Sermet Sami Uysal’ın Baki Kalan Bu Kubbede kitabından aktardım. Selahattin Pınar adı anılınca Afife Jale’ den bahsetmemek olmaz lakin ben o bölümleri kitapdan aktarmak yerine Can Dündar’ın yaptığı bir belgesel film eklemek istiyorum yazıya.

Reklamlar

2 comments

  1. Çok sevindim bu yazıya..
    Ellerine sağlık, musıkiye yeni başlamış biri olarak çok heyecanlandım, tebrikler 🙂

    Beğen

  2. Teşekkürler, zaman içerisinde bu yazıya başka isimlerle devam etmeyi düşünüyorum. Bu insanların yaşadığı aile, çevre ve kurumların kökten gelen bilinçsiz ve adaletsizce yargılamaları, yenilikçi veya hoşlarına gitmeyen her girişimi yaftalamaları, icra ettikleri sanatın değerini katbekat arttırıyor. Onlardan geriye kalan bize bıraktıkları miras… İyi ki var olmuşlar.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s