ADA, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Bilge Karasu

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, B.Karasu

ADA

Başını çevirdiğinde karşısındaki karanlık artmağa başlıyor. Andronikos neden sonra anlıyor karanlığın niye arttığını. Adaya çok yaklaşmıştır artık. Kayalık tepenin karanlık kütlesi arkasında gökyüzü belli belirsiz aydınlanıyor. Yorgun kolları artık düşüncesiz, istemsiz, katılaşmışlığın duyusuz kolaylığı içinde kürekleri kaldırıp indirmeğe devam ediyor. Kulakları işitmiyor artık. Kürekler suya girip çıkıyor, sular sabahın dinginliği içinde sandalın iki yanında yırtılıyor, yamanıyor.

Başını çevirdiğinde ada hızla büyüyor şimdi karşısında. Işıma arttıkça da küçülüyor gibi. Işık artık denizin yüzünü yalamağa başlayacak neredeyse. İnce bir yel ürpertiyor şimdi Andronikos’u; adadan getirdiği bir çam uğultusu ile, bir çam kokusu ile ürpertiyor onu. Ne zamandır böyle bir koku gelmemişti burnuna. Günlük kokusundan, bu gecenin balık, yosun, tuz kokusundan ayrı, yeni. Andronikos’un böyle yeniliklerle oyalanacak vakti yok oysa… Canı oyalanmak istiyor. Ama vakti yok. Olmamalı. Niye olmamalıymış sanki? Andronikos’un ağzı biraz çarpılıyor. Manastırda, başkentte, Bizans’ta, insanlar arasında, bu çarpılma bir çeşit gülümseme sayılırdı; bir zamanlar… İnsanlar arasında yaşadığı zamanlar; düne değin… Düne değin; insanlar arasında yaşadığına inandığı, yaşadığına kendini inandırdığı, inandırmağa çalışarak aldattığını anladığı güne, düne değin. Dün değil, önceki gün. Sabah oluyor şimdi, dün de bir günlük geride.

Vakit bol bundan sonra. Vakit çok. Ölmek için de, bir şeyler yapmak için de, vakit bol, çok, çok bol. Bolluğun değeri, anlamı olmayacak ölçüde bol. Ne yapmalı bu vakti? Bir şeyler yapmalı, bir şeyler kurmalı. Ama kurmak… Kurmak için, kurmak gücünü bulmak için…

Andronikos gülüyor. Hâlâ kaptırabiliyor kendini bu gibi saçmalara, saçma düşünce zincirlerine… Kendini aldatmaktan başka işe yaramayan bu kısır…

Kısır bile değil. Kısırlığı baştan kabul etmiş. Bu çeşit döngülere kısır bile dememeli. Kısırlığı baştan kabul ettiğini unutmamalı. Sevgi sözünü bol bol kullanabilmek, başı dönesiye, esriyesiye, karşısındakileri inandırasıya, karşısmdakileri kusturasıya sevgi sözü ile oynayabilmek için sevginin bütün evreni ayakta tuttuğuna başta kendini inandırabilmek için, kısırlığı baştan kabul ettiğini unutmamalı…

Avuçları daha çok kanamasın diye kürekleri, yola çıktığından bu yana kaçıncı kez -ne olacak, kaçıncı kez diye saymak, kaçıncı kez diye düşünmek neye yarar, ne çıkar böyle sayımlardan, bu da artık önemsiz; hiç değilse sayı saymasını unutmalı bir zaman- bırakıyor elinden. Ellerini suya batırıyor. Avuçları, sanki başkasının avuçları, kendinin değil; sızlıyor. Cızırdıyor gibi, kızgın yağ dolu bir tavaya su sıçramışçasma cızırdar gibi…

Bu da bitecek zaten. Artık kürek kullanmak da yok. Taş taşımak var belki birkaç günlüğüne yahut saatliğine. Onu da bilmiyor.

Oysa bir şeyler kurmak için inanmalı insan. Her şeyden önce, inanmalı…

Döngünün kısırlığına, kısır bile sayılamayacak boşluğuna saplanıyor gene. Saplansın. Ne çıkar. Saplanıp saplanmamanın değeri kalmadı artık. Son iki günün bunluğuna yeniden girse, bu batakta batsa bile, bu düşünceyi durduramaz ki… Kısır da olsa.

Otuz üç yıllık bir ömrün sonunda, dünyayı değiştirdiğinin farkına bile varmadan Filistin’in bir dağında çarmıha gerili ölen o köylü ile aynı yaşta Andronikos…

Ama onu aklıa hiç getirmemeli şimdi. Birçok şey onun yüzünden olmuş gibi, oluyor gibi. Oysa kendini aldatmak boş bundan böyle. Olanlar onun yüzünden değil, onun yoluna bağlanmış görünen, bağlandığına inanan insanların kendi aralarında çekişmeleri yüzünden oluyor.

Sanki başkalarını suçlu bulmak… Neye yarar başkalarını suçlu bulmak? Hele bugün…

Kendi kısırlığına dönüyor.

Güneş yalıyor şimdi suları. Güneşle birlikte ince bir yel. Suların dibi görünmeğe başlıyor. Derin, cam gibi, taze yemiş gibi, buz gibi bir yeşil. Andronikos yorgun. Bakmıyor bile arkasına artık. Adanın yaklaştığını, büyüdüğünü, yükselen ışıkta basıklaştığını görmeyecek. Biliyor öyle olduğunu. Bakmak istemiyor. Havanın biraz ısınmasıyla birlikte ürpermeğe, üşümeğe başlıyor. Gecenin soğuğu kırıldıkça üşüyor. İyi öyle olması. Bu gibi şeyler, küçük küçük gerçeklikler, insanı oyalar. Andronikos daha uyuyamaz, uyumamalı.

Sular kararıyor ansızın. Yeşil, karalarla, sarılarla kararıyor. Kürekler siya. Andronikos denizci değil. Andronikos kürek çekmesini bu gece öğrendi dense yeri. Ama sular kararınca siya yapmak, yapılacak tek şey. Öteden beri bilinen, tekliğinde başka şey düşündürmeyen iş…

Çiçek çiçek, ağaç ağaç yosunlar, sarılarla karalar, su yüzüne yaklaşıyor. Kayalar da. Artık arkasına bakmalı, sandalı nereye yanaştıracağını kestirmeli.

Sandalı çevirmeğe başlıyor. Ağır ağır. Kayalara oturmadan yapmalı bunu. Adanın doğu kıyısı nasıl, bilmiyor, ama bu kıyısı, batı kıyısı, çok kayalık. Önemi olan tek şey, buraya varması. Kayalık olsun olmasın. Sular hafif hafif kabarmağa başlıyor. Kayalardan birine sürüklenmeden, oturmadan, yanaştırmak sandalını. Ayağa kalkıyor. Sandal yalpa vuruyor. Çakıllı koya doğru, kayalar arasından, suyun yüzündeki kayalarla içindeki kayalar arasından,
bir yol gider gibi. Oradan gitmeğe çalışacak.

Sular gene aydınlandı şimdi. İri iri çakıllar hızla yükseliyor suyun yüzüne doğru. Hafif bir hışırtı geliyor sandalın altından. Sonra çok daha kuvvetli bir hışırtı. Gıcırtı gibi… Andronikos ne yapacağını, ne yapması gerektiğini bilmiyor artık.

Kürek mi çekmeli, suya mı girmeli. Suya girmek daha kolay olacak. Sandal sapasağlam kalmalı.

Eteklerini kaldırıp suya sokuyor bir ayağını. Su soğuk. Gülüyor, bırakıyor eteklerini suya. Sandalı çok yatırmadan öteki ayağını da aşırıyor bordadan. Sonra atlıyor suya. Sandığından, göründüğünden derin burası. Çakıllar kaygan. Kayaların, çakılların düzüne basa basa ilerlemeğe çalışarak sandalı ardından çekiyor. Sular şimdi daha sıcak. Bacakları alıştı suya. Etekleri önce karnına sonra da dizine yapışmıştı. Şimdi bacaklarının altına yapışıyor.

Sudan çıkıyor artık. Sandalın altındaki hışırtıların tınısı değişiyor. Andronikos’un ayakları, can acıtan kuru çakıllar üzerinde şimdi. Çakıllar iri; iri, yuvarlak ayrıtlı ama yürümek kolay değil üzerlerinde… Andronikos sandalı çekiyor. Daha, biraz daha, daha daha. Dalga gelebilir, biraz daha. Kayaya çarpabilir, biraz daha… En iyisi çakıllığın en üst kenarına çıkarmak olacak. Çekiyor, itiyor. Sandala bir şey olmamıştır herhalde. Azığını alıyor içinden; ayakkabılarını, ipini, bıçağını, iki gün önce çarşıdan aldığı çekicini, keskisini, baltasını. Peynir tulumunu, un torbasını, balını.

Çakılların üzerinde bir yığın şey oldu bunlar. Bakıyor. Gülüyor gene. Su bulacak mı ki? Bulmalı. Kürekleri topluyor. Burada artık sandala bir şeycikler olmaz. Yağmur yağsa, kayaların meydana getirdiği sundurma onu korur. Tepeden inecek sular, kenarlardan akar, belli. Çakıllar su tehlikesini, dalgayı önler. Korsanlık etmeğe kalkanlar, kalkacaklar… Onlara karşı Andronikos’un zaten elinden bir şey gelemez. Bu sandalı burada bırakmalı. Bu iş de burada bitmeli.

Çakıllığın üzerine yığdıklarını yeniden çuvalına dolduruyor. Ayakkabılarını geçiriyor ayağına, iplerini bileklerine dolayıp bağlıyor. Azık kalsın. Çuvalı daha sonra çıkaracak yukarıya. Önce yol, iz, yer, su bulmalı.

Çuvalı sandalın altına saklıyor. Ne olur ne olmaz. Yalnız bıçağı, ipi yanına almalı. Onlar gerekebilir. Çuvalı bir daha açıyor, ipi ile bıçağını alıp ağzını yeniden dürüyor, sandalın altına itiyor. Bıçağının halkası var. İpe geçiriyor. İpi beline doluyor. Elleri özgür. Ne zamandır elleri böylesine özgür değildi, olmamıştı…

Ya haç vardı, ya resimler; ya buhurluk ya da körlerin, topalların, çocukların elleri, ağızları, dudakları; mumlar ya da İnciller, tespihler. Kürekler; uykusuz, duraksız kürekler.

Silkiniyor. Uyuklamanın sırası değil daha. Çevresine bakıyor. Kayalar dik. Tırmanamaz. Tırmanmak şart. Yol açmak şart. Kıyıda kalamaz. Tepeye çıkmalı. Tepeye muhakkak çıkmalı. Ne yapıp edip…

Tepenin üstünde gök iyice aydınlık. Sağına doğru yürüyor. Solda, sandalın üstündeki kayalıklı sundurmada umut yok. Solda, o sundurmanın üstüne tırmansa bile, ötesine tırmanmakta yararlanabileceği tek bir çıkıntı bile görmüyor. Sağda… Belki…

Çakıllığın sonuna geliyor. Yar, bir yay gibi sarıyor çakıllığı. Çakılların yeniden suya girdiği bir yerde…
Çakıllık, bir su şeridinin ötesinde devam ediyor. Su şeridinin iki yanını irice iki kaya sınırlıyor; su, arada, denizin her kabarışıyla, bir deliğe doğru atılıyor, çekiliyor sonra. Andronikos dikkat ediyor, deliğin yarısı suyun içinde, yarısı üstünde. Kayaya çıkıp ayakkabısını çözüyor, öte yandaki suya atıyor kendini. Tabanları ateşe değmiş gibi sızlıyor. Sular ince ince kanlanıyor ayağını kaldırınca. Budalalıktı bu yaptığı. Çakılların üzerini örten keskin kireç parçalarını, kavkıları daha önce farketmesi gerekirdi. Şimdi daha dikkatli ama iş işten geçti. Tabanları kıyıldıktan sonra… Tuzlu su iyi gelir kesiklere. Suyun içinde dikkatle ilerliyor. Kayaların üstü daralıyor. İpini, kuşağını çözmeli, urubasını sıyırmak, bu suya çırılçıplak girmeli. İyi. Yıkanır da… Urubanın üstüne bir taş yerleştiriyor. Kayanın üzerinde, bir yana uçmadan, kurur da…

Suyun içinde emeklemeli, dizlerine, avuçlarına, karnına dikkat etmeli. Deliğin önüne geliyor artık. Burada karar vermeli. Deliğe girmeğe çalışacak.

Kulak veriyor. Uzaktan, suyun her kabarışının, deliğe hızla girişinin ardından bir uğultu işitiliyor. Bu delik, bir mağaraya açılıyor muhakkak. Denemeli bu yolu. Çocukluğunda, manastıra girmeden önceki yıllarda, surun önüne çıkıp mahallenin bütün çocuklarıyla birlikte denize girerken, yüzmesini iyi öğrenmişti, iyi biliyordu yüzmesini, dalmasını o zamanlar. Şimdi, yıllardır yapmadığı bir şey yapmalıydı. Yapacaktı da.

Derin bir soluk alıyor, sonra deliğe doğru atıyor kendini. Yosunlar kamına, apışlarına sürünüyor. Kavkı yok buralarda. Delik daralıyor biraz. Kollarını uzatıp girmeğe çalışmalı. Artık yapamaz bunu. Boğulmamak daha. Geriye doğru. Geriye doğru. Hızlı. Daha hızlı… Ortalık aydınlandı. Açığa çıkmış demek. Başını sudan çıkarıyor. Gözleri kararıyor biraz-. Yeniden derin bir soluk. Bir dalış daha. Bu kez kollarını iyice öne doğru uzatıyor. Dar boğazda elleriyle çekiyor taşları kendine doğru. Gövdesi ilerliyor. Burada keskin bir şey varsa, bir daha su yüzüne çıkamaz. Ama yok. Elleri suyun dışına çıktı. Şimdi başı suyun üstünde. Çekiyor kendini ileriye. Kocaman bir mağaranın içinde.

Camgöbeği bir ışığa boğulmuş her yer. Yol, mağaranın ortasındaki havuza açılıyor. Havuz yeşil mavi bir suyla dolu. Dibi yumuşacık, apak, kaygan bir taşla sıvalı gibi.

Andronikos havuzun kıyısına oturup bakınıyor. Burada bir zaman yaşanabilir. Ama girişin çıkışın güçlüğü anlamsız kılıyor burada kalmağı. Kimseden kaçmıyor, kimseden korkusu yok. Ne diye kalacak burada?

Su daha sıcaktı. Üşümeğe başlıyor Andronikos. Daha uyumadı ki. Uyuyamaz da daha. Işığın nereden geldiğim kestiremiyor. Delikten içeriye bir aydınlık süzülüyor gerçi. Orası muhakkak. Ama, boğar gibi, insanın gözünü alan bu camgöbeği ışık başka yerden gelse gerek. Mağaranın her köşesini dolaşmak. Belki başka bir açıklık yer var. Başka bir ağız, başka bir koy, başka bir…

Suya giriyor yeniden. Soluk alıp dalıyor. Kollar bu kez daha kolay kurtuluyor. Gene emekliyor şimdi suyun içinde. Çıkıyor. Güneş yükselmiş. Ortalık ısınmış. Andronikos çıplak bedeninden elleriyle sıyırıyor suları. Urubasını alıyor kayanın üzerinden. Kurumuş. iyi. Çok iyi. Bir dinçlik gelmiş üzerine. Her sabah inmeli, denize girmeliyim diye geçiriyor aklından. Sonra dürtüyor kendi kendini, inmek için önce çıkmak gerek…

Çakıllığın bu ucundan yükselen kayaları incelemeğe devam ediyor. Bir zamanlar şehirden eğlenmek için büyük kayıklara binilerek gelinirmiş bu adaya. Kayıklar, saray kayıkları, herhalde bu çakıllığa yanaşmazdı. Ama karşı kıyıdan gelinirken en yakın yer burası… Bugün dinlense, yarın sandalla öte yana geçebilir, iz olarak kalmış da olsa, tepeye çıkacak bir yol bulabilir. Ama dinlenmek için… Dinlenmek için bir yer bulmalı. Tepeye ne yapıp edip çıkmalı. Her yer oradan daha iyi görünür. Eğlenmeğe gelen saraylıların kaldığı köşk yıkıntı halinde de olsa, barınacak bir köşesi elbet bulunur. Yahut taşı, tuğlası kullanılabilir. Andronikos bunu da istemiyor. Adada başkaları da o yıkıntılara sığınmış olabilir. Balıkçılar bile olabilir oralarda. Ama tepeye çıkmağa üşenmeyecek kişi azdır herhalde. Andronikos önce orayı denemek istiyor.

Ayağına ayakkabısını giyiyor. Mağaranın üzerine rastlayan yerde düz bir kaya var. İlk adım o olsun.

Güneş daha da yükselmiş. İyice ısınıyor sırtı. Ne yapmalı etmeli, çamlığa ulaşmalı. Yoksa bu yorgunlukla sıcağa dayanmak güç olur. Bu yorgunlukla…

Çamların altında uyunabilir. Bir iki lokma ekmek de yenebilir. Gece, bir ara, somunun bir ucunu koparıp çiğnemişti uzun uzun. Ondan beri ağzına bir şey koymadı.

Kayaya çıktığında işler biraz daha aydınlık görünüyor. İki kulaç yukarıda, yana doğru, altındakine benzer düz bir kaya var. Küçücük kaya parçaları, elini attıkça ufalanıyor, yuvarlanıyor aşağıya. Toprağa tutunmak imkânsız. Toprağı eşelese… Bıçağının ucu altında, taşların, toprakların altından, bir diş kaya belirmeğe başlıyor eşeledikçe… Bıçakla biraz daha, biraz daha kazınalı. Diş iyice meydana çıkınca ona tutunabiliyor. Ansızın dizleri yanmağa başlıyor. Bir çıkıntı daha olsa, kendini yukarıya çekecek. Bir gayret daha…

Taş çıkıntısı gereksiz. Bir kök görüyor. Ondan ötesi daha kolay. Andronikos şaşıyor kendine ikinci kayaya çıkınca. Çıkabileceğine aklı hiç yatmamıştı.

Artık eğim çok az. Emekleye emekleye yarın üst kıyısına ulaşabiliyor. Çam iğnelerine güven olmaz. Dikkatli yürümeli. On adım sonra ağaçlann arasına giriyor. Kara kara, sıcaktan eğrilip büğrülmüş, yumuşamış mumlar gibi ağaçlar. Ağaçlann arasında, bir mum ormanı içinde gibi. Alevleri yaygın, yayvan, yeşil, karanlık, karanlık… Yürüyor gene. Burası çok kayağan. Ama kayşa da ağaçlara, köklere tutunabilir. Zaten yer iyiden iyiye düzelmeğe başlıyor. Urubasmın cebinde şimdilik kamını doyuracak kadar ekmek var. Geceden kalan parça. Sonrası için yeniden inmek gerekecek. înmek düşüncesi içini karartıyor şimdi. Ama bunun yolunu sonra, daha sonra bulacak. Şimdi, tepeye çıkmalı. O kadar…

Daha doğrusu, tepeye çıkmak için bir yol bulmalı, bir patika açmalı.

İnce bir yel esiyor ağaçlann altında. Hafif bir hışırtı işitiyor. İnceden inceye uğuldamağa başlıyor ağaçlık bu yelle…

Çam kokusu. Bir bahçenin orasına burasına serpiştirilmiş birkaç çamın kokusu değil bu. Göz alabildiğine uzanan, deniz olmayan her yeri kaplayan çamlann yoğun kokusu. Dayanamayıp oturuyor. Belini bir ağacın gövdesine veriyor. Yel serin değil, sıcak; kokulu. Ama derisinde bir serinlik var. Denizi unutmak iyi değil diyor. Sesi kulaklarına ulaşıyor. Titrek, ürkek… Ürkek daha; ama sesini işitmeğe alışması gerek; sesini, kendi kendine de olsa, işittirmeğe
alışması gerek. Manastırın unutturduklarını hatırlamağa, canlandırmağa çalışması gerek… Bu adada, üç yüzyıl, dört yüzyıl önce çile dolduran keşişlerin sürdüğü hayatı yaşayacak bile olsa. Ama o keşişler, içleri inançla dolu, çıkıyorlardı dağa, yazıya yabana, çöle… Hiç değilse öyle bilinirdi…

Öyle miydi gerçekten? Öyle miydi, yoksa, öyle olduğu düşüncesi, geride kalanlara, köyde olsun, kentte olsun, insanlar arasından ayrılmayanlara, kalabalığın besleyici emziğini ağzından bırakmak istemeyenlere yeterli mi görünmüştü? Bilinmiyordu ki… Keşişler içinde efsaneleşenleri vardı. İnançlarıyla dağı taşı, kurdu kuşu, şeytanı dize getirenlerin efsaneleriydi bunlar. Korkanı olmasa, yalnızlıktan başı dönüp birtakım düşleri gerçek gibi görenleri olmasa, kendi sesini, gölgesini, başkasının, maddesiz varlıkların belirtisi diye kabul etmeğe hazır bulunanı olmasa, bu keşişlerin dağ başında, çöl ortasında şeytanı bu kadar çok gördükleri, şeytanla bu kadar çetin didişmelere düştükleri üzerine bu kadar masal, bu kadar efsane niye anlatılsındı?

Kalabalığın, insanların birbirlerinin ayağına basmadan yürüyemedikleri kentlerin, şehirlerin ortasında görünmeyen şeytan, niye bunları bu kadar tedirgin etsindi?

Andronikos, böyle düşüncelere dalmanın daha sırası gelmediğini düşünüyor. Önce çevresine bakmak, önce onu tanımak gerek. Önce onu araştırmalı…

Ansızın, matematikçilerin sıfır dedikleri şeyi düşünüyor. Onlann sıfırı, o güne değin kendisinin yokluğu düşünmek için kullandığı terimlerden -ansızın- apayrı görünüyor gözüne. Kaos’a ancak Tanrı düzen getirmişti. Ama sıfırın üstüne insanlar biri, ikiyi çıkabiliyorlardı. Bu orman sıfırdı şimdi. Biri, ikiyi, üçü çıkmak, sıfırdan hareket ederek… Bu da yepyeni bir düşünce: Sıfırdan hareket etmek… Sıfırdan hareket ederek, kolu gücünce, kafası, insanlığı gücünce, bir şeyler dizmek art arda, bir şey yapmak…

Bir şey yapmanın şartını demin de düşünmekten kaçınmıştı, şimdi de kaçınmağa kararlı. Kalkıyor yerinden, yukarıya doğru bakıyor. Tepeye doğru… Birden farkına varıyor. Tepede ağaçlar biraz daha seyrek duruyor. Aşağıda daha sık gibiler, biribirilerini korudukları yerde. Belki de yanılıyor. Ama ağaçların arası oralarda daha aydınlık gibi duruyor… Çıkınca, anlar öyle olup olmadığını.

Başlıyor çıkmağa. Güneş epey yükselmiş olacak. Ağaçların biraz aralandığı yerlerde, gözlerine ulaşıyor ışınlar. Doğuya doğru yürüdüğüne göre, öğleye daha üç saat kadar vardır demek. Erken de değil, geç de değil. Ama biraz karın doyurmak, biraz da dinlenmek istiyorsa, çıkmalı, inmeli, bir daha çıkmalı. Başka yolu yok bunun.

Cebindeki somundan bir parça koparıp ağzına atıyor. Geveleyecek. Yoksa yemek yiye yiye dağa tırmanmak, kişinin soluğunu kesmekten başka işe yaramaz. Ne çabuk çıkmalı ne de ağır. Ölcüvü bulmak gerek. Bu yokuşun ölçüsünü.

Yüreğin, şakakların atışma ayak uydurmalı, nabzın atışına. Tanrının, insanın içine yerleştirdiği tek, şaşmaz ölçüye… Değişken ama şaşmaz ölçüye. Bu ölçünün şaşması, bir türlü sonuç verir, iki türlü değil.

Oysa ölüm yararsız bir şey, boş bir şey. Ağzındaki lokmayı unutuyor Andronikos. Ölüm, kaçınılması gereken bir şey. Ölçü, herhangi bir nedenden ötürü, insanın içinde şaştığı zaman, yapılacak bir şey yoktur. Tanrı işlettiğini durdurmuş oluyor. Ama dışarıdan uzanan bir el, insanın içine girer, ölçüyü şaşırtmak isterse, insanın yapacağı tek bir şey vardır. O eli tutmak, o bileği bütün gücünü kullanarak bükmeğe çalışmak, gerekirse, kesmek. Ya da… İnsanın içine hiçbir elin uzanmağa hakkı yok, olmamalı. Ya da… Andronikos düşünüyor, benim yaptığım şey de var, diyor, benim yaptığım, kaçmak… O bileği bükmeğe gücü yetmediği, yetmeyeceği için, bu gücü bulma gücünü verecek bir inancı olmadığı için, kaçmak…

Lokmasını hatırlıyor gene Andronikos. Tükürüğün şişirdiği, kocamanlaştırdığı, ılıklığını tedirgin edici hale getirdiği lokmayı çiğnemek için duruyor. Ağaçlann gövdesi güzel. Sert, kara, kokulu. Yumuşamış mumlara benzetmiyor artık bu gövdeleri. Çırayı bile düşünmüyor. Katman katman, zar gibi ince kabuklann, koyaklar arasında ada ada kabarmış, pürtüklü ama gene de düz, göze yumuşak görünen hali… Büyük çatlaklann içinde panl panl, biraz tozlu, çok kokulu reçine sızıntılan…

Yerde, çatlayan, çatlamış, çatlayacak kozalaklarla birlikte, toprağı örten iğnelerle birlikte düşünmeli çamı. Çam bir tek ağaç değil, bir doğa. Yerle gök arasında bir dizge, bir kurum. Dişleri dökülmüş, kararmış kozalaklarla nedense kopmuş, yerde yatan yeşil kozalaklar, kozalak başlangıçlan, kozalak düşleri, yan yana. Yeter ki yelden, güneşten başka bir şey düşürmesin bu kozalakları. Yeter ki bir el uzanmasın onları koparmak için…

Bir lokma daha koparacak oluyor cebindeki somundan, vazgeçiyor. Biçilen buğdaylar, kesilen koyunlar varken, çam kozalaklarına el sürülmemesini düşünmek gülünç. Çam kozalağı da işe yarayabilir kimi zaman. Yerde bulunmazsa, koparılır. Ama insan önemli. Değil mi ki Tanrı, her şeyi, insan yaşayabilsin diye yaratmış? Bunamadıkça, hiç değilse buna inanmamak imkânsız, diye düşünüyor Andronikos. Buna inanmamayı düşünmek istiyor. Başaramıyor. Ama inanmamayı düşünebilmesi var. Gözünü yumuyor. Başka şey düşünmek istiyor, bunu unutmak istiyor. Bunu da düşünebilirse insan… O zaman ne kalır geriye? Ama herhalde

insanın insanı kullanmağa kalkmasını haklı gösterecek bir şey söylenemez, böyle bir şey savunulamaz. Yok öyle bir şey… insanı insana oyuncak olsun diye yaratmamış Tanrı. Evet, ama ya şeytanın içimize saldığı gururla öyle düşünmek hoşumuza gidiyorsa… Andronikos, şakaklarının biraz üstünde kalan bir zonklayış içinde, susadığının, saatlerden beri su içmediğinin farkına varıyor. Oysa yanına aldığı testi aşağıda kaldı, sandalın içinlde… Testideki su idare edilse edilse iki gün, bilemedin, üç gün edilir. Daha çok edilmez zaten, bayatlar, kurtlanır. Andronikos, o suyu, sandalı bulduğu köyün meydanındaki kuyudan doldurmuştu. Bu sıcakta su idare etmek de güç olur. Suyu daha önce düşünmesi gerekirdi. Tepeye çıkmaktan daha önemli olan, su bulmak… Su değil, suyu bulmak. Tepenin bir yerlerinde bir suyun kaynadığı, keşişlerden birinin kitabında yazılıydı. Okuduğunu hatırlıyor Andronikos. Buralarda bir yerlerde, bir zamanlar, su varmış. Keşiş öyle yazıyordu. Andronikos şimdi o suyu bulabilmeli ki burada kalabilsin…

Kalabilsin… Su bulamadığı için buradan ayrılması gerekirse, yollarda geçireceği günler uzayacak. Bir yere yerleşip bir şeyler yapması gecikecek. Değişecek bir şey yok. Başka bir yere gitmesi gerekecek. Şu anda, nereye gidebileceğini hiç mi hiç düşünemiyor, kestiremiyor. Karşı kıyı bile yok oluyor gibi gözlerinde… Şehre dönmek akla bile gelmez, getirilmez. Boş yere dolanmak, oyalanmak istemiyor. Ama bir şey yapmağa gelince…

Alışkanlık işte. Bir şeyler yapmak diye düşünmeden edemiyor insan. Bir şeyler yapmak… Bir şeyler yapmalı. Ama an beslemek, kuş, hayvan, tavuk beslemek, bitki, sebze, yemiş yetiştirmek gibi bir iş… Gülüyor.

Bunlann yapılması için dünyalar gerek. Yumurta, yavru, tohum, fidan gerek. Bunlan, karşı kıyı köylerinden bulabilir. Ama köylüler, bunlan satarlar… Almak için para gerek. Keşiş olduğunu söylerse, gülerler böylesi keşişe. Söylemese, kuşkulanırlar. Bugünlerde köylüler herkesten çok kuşkulu olacaktır herhalde…

Ama sırası değil bunlann. Tepe, su, bannak. Daha doğrusu, su, tepe, bannak. Başka yolu yok.

Tek tük kayalar belirmeğe başlıyor ağaçlann arasında. Kayalann üzerlerinde yosunlar. Yosunlar da çiğnenebilir diyor kitaplar. Hem açlığı bastınrmış, hem susuzluğu. Denemek için vakit var daha.

Kulak veriyor Andronikos. Yel, uğultu, hışırtı, kanat sesleri, martılann çığlıklan, orada burada çekingen çekingen ötmeğe başlayan ağustosböceklerinin cmltısı… Kayalann diplerinde fundalıklar. Su aksa da sesi işitilmez. Çağıldayacak su da bu adada bulunmaz. Ayaklan yürümeğe devam etmeli. Ara vermeden, hızlanmadan…

Kayalar şimdi üst üste, basamak basamak dizilmeğe başlıyor. Bir çeşit yol, bir çeşit merdiven gibi. Yanlan yosunlu. Üstleri çam iğnesi, kozalak, böcek kurulanyla kaplı. Şehirde böcek kurusu bulunmaz. Böcekler ayak altında ezilir, sulu sulu. Çiğnene çiğnene toz olur. Burada öyle değil.

Şehri düşünüyor. Ne oluyordur oralarda şimdi? Sokaklarda kimler eziliyor, neler parçalanıp yakılıyor? Neler, nasıl? Kendisini aralannda görmeyen arkadaşlan bu sabah ne yapmışlardır? Hemen gidip haber mi vermişler, yoksa beklemişler midir? Bekledilerse, ne beklediler? Haber verdilerse, ne dediler?

Haber vermek için büyük toplantının başlamasını beklemişlerdir. Büyük toplantı da, manastır başının başkanlığında, sabah ayininden sonra -nasıl olmuştur ki bu ayin, değişiklik yapılmış mıdır? herkesin ortaya çıkıp herkesin önünde eski inancı yadsıyıp yenisine katıldığını, gözlerin bugüne dek işlenen puta tapıcılık günahının korkunçluğunu artık açıkça gördüğünü, bundan böyle kimsenin böyle bir günah, böyle bir suç işlemeyeceğini söylemesi, buna söz vermesi, ant içmesi için yapılacaktı. Kendisinin kaçtığı, kaçtığı değil ya, orada bulunmadığı, o zaman ortaya çıkacaktı. Kaçtığını, olsa olsa, İoakim ile Andreas anlarlardı. Sezerlerdi. Dünkü halini, ansızın şehre çıkmak isteyişini, tedirgin tedirgin koşuşmasını hatırlayıp… Akşam ayininde görmeyince, odasına kapandığını düşünmüş olabilirlerdi. Ama bu sabah, başka türlü olurdu işler. Kaldı ki, büyük ayini bekledilerse bile ona biraz daha vakit kazandırmak için değil, ne yapacaklarına karar veremediklerinden beklemişlerdir. Belki de, kaçtığı söylenince, artlaşılınca, onu sevmeyen arkadaşlan “alçak” diyecek, onu sevenler ise “kahraman” diye düşüneceklerdi. Sevmeyenler…

Ağaçlık birden açılıyor solunda. Andronikos, iki öbek ağacın arasına sıkışan kayalığa çıkıyor. Deniz. Mavi, büyük, düz, ışıltılı deniz. Uzak uzak uğultulu, titreşen deniz. Mavi. Her şeyi bir yana iten, atan, tek başına yaşayan, resimlerde Meryem Ananın sırtında görülen mavi harmaninin rengini bastıran, açık, kırmızısız, yeşilsiz, yaldızsız bir mavi. Adanın tam karşısında garip biçimli küçük bir kayalık. O da ada ama onun susuz olduğu bilinir. Kıraç, boz, yer yer cılız birtakım fundalarla lekeli. Geride, çok çok uzaklarda, buğular içinde karşı kıyı. Sandalı bulup aldığı, yola çıktığı köy, ufacık, yeşil bir nokta suyun dibinde. Onu bilmese, ezbere görmese, seçemez buradan. Başını yavaş yavaş, daha sola, daha sola çeviriyor. Korkar, çekinir gibi. Buğular içinde daha koyuca bir lekenin seçildiği yerde, kubbelerin altında, şimdi yüzlerce insan, eski inancı yadsıdığını, yeni yola girdiğini…

Kahraman falan değil. Kahramanlığın tamamıyla ötesinde bir yerde.

Ama onu sevmeyenlerin… Sahi, niye sevmezlerdi? Birkaç kez kendisiyle daha yakın bir ilişki kurmak istemiş olanlar vardı. Hiçbirine güler yüz göstermemişti. Manastırda hepsi kardeşti.

Yeterdi bu. Daha yakın bir kardeşlik istemiyordu Andronikos. Tartışmalarına katılmaktan ne zamandır kaçınmıştı. Tartışmalar artık onu hiç ilgilendirmiyor da ondan. Tartışılacak şeylerin neler olduğu önceden belli zaten. Bunlann tartışılması bile gerekli değil. Tartışılması, herhangi bir sonuca da ulaştırmıyor; yalnız, birkaç kişinin birkaç saat boyunca birtakım büyük adlar sayıp gölgelerine sığınarak, “bence” sözünü her cümlenin altında sezdirerek olmadık saçmalan kafalara kaka kaka yinelemesinden öteye geçmiyor. Geçmiyordii. Şimdi, oyie düşünmeli, öyle yapmalı cüinlelen. Geçmiş zamanda.

Andronikos, önceleri korku duymuştu içinde. Bu tartışmalara katılmıyor, katılmak istemiyor, katılamıyordu artık. Daha kötüsü, katılması için içinden gelen bir dürtü, bir istek yoktu. Yoktu, çünkü işte burası korkutucuydu- çünkü tartışılanlann önemine, gereğine inanmıyordu. Böyle şeylerin tartışılması saçmaydı. Herkes temeli bırakıp çatının kiremidinden söz açıyordu. İki oluklu mu, üç oluklu mu olsundu?

Kendine kızmıştı. Madem öyle düşünüyordu, bunu kendilerine de söyleyebilmeliydi. Söylemişti iki üç kez. Dönüp bakmışlar, gülmüşler, sert bir iki çıkışla savmışlardı yanlarından. Ama daha sonra, kendisine eğri eğri bakmışlardı.

Bunlar, herhalde, yeni bir inanca bağlılıklarını, yeni inanca bağlı kalacaklarını bildirmekte güçlük çekmeyeceklerdi. Ona da “alçak” derlerdi herhalde. “Alçak”. Kaçtığı için. Yoksa günahlarına mı giriyordu?

Ya sevenler? îoakim ile Andreas?

Andronikos, denize, karşı kıyıya dalarak çöktüğü kayadan doğruluyor.

îoakim, genç olduğu halde, yumuşak başlı. San, kıvnmlanmn gölgesinde kumrallaşan kıvırcık saçıyla sandan kızıla her türlü rengi bir araya getiren kıvırcık sakalı, bıyığıyla, yumuşacık başlı. Manastıra girdiği günlerde herkesten uzak duran, çekingen, sonra sonra, yavaş yavaş, dudağının ucunu gülümsemek ister gibi kıvırmağı öğrenen, gülümsemeği bile öğrenen, kendisine yaklaşan, kendisine sorular sormağa alışan, dediğini biraz tarttıktan sonra kabul eden îoakim. Şimdi, büyük toplantıda, sıra ona gelmiş olabilir. Birkaç cümlelik andı kırk kişinin içmesi uzun sürmez. Süremez.

Meğer ki Andronikos’un orada bulunmayışı yüzünden tören uzamış ola…

Sıra İoakim’e gelmişse, çekingen adımlarla ortaya çıkmış, önce gıcıklı, çatlak bir sesle, sonra da kesin ama gene de yumuşak bir tını bularak, andı içmiştir.

Belki o da kızıyordur Andronikos’a.

Gittiği, haber vermeden, kendisini yanma almadan, gittiği, nereye gittiğini söyleyecek ölçüde kendisine güvenemediği için.

Oysa Andronikos bu yolculuğa yalnız çıkmak istemiştir. Ardından kimseyi sürüklemek istememiştir.

Onun için, önce Galata’ya geçerek, torbasına doldurduklarını satın almış, oradaki gemicilerden biriyle anlaşarak Halkedon’a geçmiştir. Kendisini Halkedon’a bırakıp, Nikomedeia’ya mal götürmek üzere yoluna devam eden kayıkta, kendisini tanıyabilecek tek bir kişi vardı. Bir kumaş tecimeni. Çocukluk arkadaşı. Sokakta birlikte oynadıkları, birlikte denize girdiklerinden… Onlardan biri.

Andronikos onu tanımıştı. Şimdi, orta yaşlı, göbek bağlamış, açık renkli giysisini işlerinin iyi gittiğini göstermek istercesine ikide bir düzelten, ikide bir çın çm öten kahkahalar atan bir adam olmuştu. Andronikos, onu tanıyınca, ondan uzak durmağa dikkat etmişti. Saçı sakalı uzun, yer yer bozarmış kumral başı külahıyla örtülü, sırtındaki cüppesi karadan artık yeşil-mora kaymış, alaca kargaların rengine çalan bir manastır kaçkınını o adam artık tanıyamazdı. Tamsa da ne çıkardı sanki.

Ama îoakim, ne yapsa, ne etse, Andronikos’un yerini bulamazdı.

Güneş tepeye yaklaşıyor. Andronikos kayadan inmeli, yola düşmeli.

Delilik bu yaptığı. Denizin titrek ışıltısı şimdi gözü yorucu hale geliyor. Vakit geçiyor. Kayalardan yürümek daha kolay olmalı.

Kayalar basamak gibi yükseliyor. Ağustosböcekleri şimdi iyice azıtmış, sersemletici bir uğultu çıkarıyor. Yelin kokusu ağırlaşıyor şimdi. Fundalıklar ağır, ballı, keskin bir koku salıyor. Çamlar kızdıkça iki ayrı kokuyu karıştırıp yayıyor havaya…

Tanrım, diyor Andronikos, biraz sonra suyu bulabilsem ya… Sesi bir daha kulağına dek geliyor. Oysa, sesli konuştuğunun farkında değildi. Buna dikkat etmeli. Konuşurken içinden mi konuştuğunu, sesli mi konuştuğunu, insan her zaman bilmeli.

Ağaçların aralık yerlerinden yere akan güneş ışığı daha yakıcı şimdi. Andronikos susuyor. Düşüncelerinin söz haline gelmemesine dikkat ederek çıkıyor tepeye doğru. îoakim onu bulamaz,

îoakim ona kızmıştır kendisine haber vermeden gittiği için. İoakim, yeni inanca bağlanacağına, bağlı kalacağına ant içmiştir… îoakim, bu son günlerde zaten hep Andronikos’un ağzına bakıyor, kulaktan kulağa dolaşan birtakım söylentilerin doğrulanması
halinde ne yapmaları gerekeceğini kendisinden öğrenmek istiyordu.

Söylentilere göre, varılan karar kesindi. Resimlerin karşısında dua etmek, resimleri öpmek, resimlerden bir şey beklemek, puta tapıcılıktan başka bir şey değildi. Doğu illeri halkı zaten bu gibi şeylere karşı duruyor, bunlan beğenmediğini, bunlann devleti uçuruma götüreceğini söyleyip duruyordu. Araplar vardı sonra. Devleti sıkıştıran, resimlere düşmanlığı bilinen Araplar. Bunlar, Bizans’taki İmparatoru niye bu kadar düşündürürdü, orası iyi bilinmiyor, anlaşılmıyordu. Ama karara göre, puta karşı, puta tapıcıhğa karşı çıkan bir dinin puta tapıcılığı tapınmanın şartı haline getirmesi düşünülemezdi. Kilise, resimlerden yana olduğunu hiçbir zaman açıkça bildirmemiştir diye sözler de duyuyorlardı bu ara. Kilise, resimden yana değildi de niye kiliseler resimle dolup taşıyordu? Niye İmparatordan başlamak üzere resimlerin kutsallığına inanıyordu herkes? îoakim, bunu anlamağa çalışıyordu. Andronikos, bunları düşünmek bile istemiyordu ama o da anlamağa çalışıyordu.

Putlar, resimler kaldırılacak, putsuz, resimsiz tapınmaya dayanan bir din canlandırılacaktı. Dinin temeli buydu. Resimler kaldırılacak da değildi. Bir süre önce denenen iş, kanlı sonuçlar vermişti sarayın kapısında. Gerçi o yalnız bir resim işi değildi, İmparatorun kendini handiyse îsa yerine koymağa kalktığı duygusu da vardı kalabalığın korku dolu yüreğinde. İmparator bunu bir daha göze almayacaktı, öyle söyleniyordu. Resimler yakılacaktı.

Yakılacaktı. Direnecekler, eski inanca körü körüne bağlı kalacaklar, kalmak isteyecekler, kalacağı sezilenler düşünülerek, onları yola getirmek için…

Daha başka söylentiler de vardı. Başka şeyler de yapılacaktı. Bu çeşit çeşit söylentiler bu kadar ayrıntıya indiğine göre, karar verenler arasında da -hiç değilse başlangıçta- anlaşmazlık çıkmış olacaktı.

Gene söylentilere bakılırsa, İmparator Yüce Kurulunu toplayıp bu konudaki yarlığın onaylanmasını istemişti. Patrik bunu kabul etmemişti. Hemen atılmıştı yerinden. Söz dinleyen birini Patrik yapmıştı İmparator. Bu söylentiler yayılıyordu şehirde. Oysa Patriğin çekildiğini bildirdiklerinde, değiştirildiğini haber verdiklerinde, sağlık sebeplerinden söz etmişlerdi.

Kimbilir, karar belki de gerçekten, yalnız görünüşte oybirliğiyle verilmişti. Belki gerçeklik daha başkaydı. Söylentiler, bu kararın arkasında daha başka nedenler yattığını ekliyordu. Kısa bir süre önce Bizans’a gelen Doğu İlleri ileri gelenlerinin bu işte parmağı olduğu söyleniyordu. Doğuda, resimlere karşı yeniden harekete girişikliğini haber vermişlerdi deniyordu. İmparator, Araplara karşı Doğu ordularına güvenmek zorundaydı. Doğu ordulan ise, bütün bütün resme karşıydı. Bütün bunlar karmakarışık sözler halinde anlatılıyordu.

Ama Andronikos için, bütün bu gizli, açık nedenlerin hiç önemi yoktu… Andronikos için önemli olan, bu kararın yürürlüğe girdiği gün ne yapacağı, ne yapması gerektiğiydi.

Ansızın, kuvvetlice bir yel esiyor. Andronikos duruyor. Terlediğini, yelin serinliğinden, yüzünü yalayışında duyduğu yıvışıklıktan anlıyor. Ama o zaman, tabanlarının sızısını da farkediyor. Kavkıların kestiği tabanlarını unutmuştu. Su bulsa, tabanlarını da biraz yıkayacak, biraz ferahlayacak. Çok sızlıyor şimdi.

Ama yürümeli. Nasıl olsa, yapacak başka şey yok. Önce yalnız, pabuçlarının bağlarını çözüyor. Çıkarıyor pabucunu ayağından. İçindeki çam iğnelerini, tozlan, küçücük taşlan silkeliyor. Giyip bağlannı bağlıyor gene.

Oysa Andreas, yıllarca tartışıp ileri geri söylendikten sonra son zamanlarda susmuştu. Birkaç yıl sustuğu söylenebilirdi. Ama kısa bir süre önce, dışanya vurmuştu içindeki. Bu gidişle puta tapıcılık çağma yeniden döneceğiz, demişti. Saray kapısındaki olay üzerine. O gece, halkın, özellikle kadınlann, saray kapısındaki îsa resminin parçalanması üzerine ayaklanıp bu işi yaptırmakta olan saray memurunu öldürdüğü haberi gelince, imparator misillemeye girişecekti bundan sonra, resmin yerine de haç koyduracaktı. Ama Andreas bunlan daha bilmiyordu. Andronikos’a güvendiği için bu düşüncesini açığa vurabilmiş olsa gerekti. Bunu söylediği sırada İmparatorun buyruğundan yanaydı. Ama manastırda durum değişmiş değildi ki…

Andronikos’a güvenmekte haklıydı Andreas.

Andronikos gidip, o güne dek bağlanılmış inanca bu kadar aykın bir düşünceyi manastır başına duyuracak kişi değildi. Ancak Andronikos’un kendisini hemen haklı göreceğini, sözlerine hak vereceğini düşünmekle yanılmıştı Andreas. Ayrıca, öyle düşünmüş müydü ki?

Andronikos bu sözleri işittiği zaman irkilmiş, neden sonra Andreas’ın yıllarca resimler karşısında tapındıktan, inancını onlara dayandırdıktan ya da dayandırır göründükten sonra bu düşünceye birdenbire nasıl geldiğini sorabilmişti. Düşüne düşüne diye karşılık vermişti Andreas… Bu karşılık doyurucu değildi. Düşünmekle, zamanla düşünceler değişe değişe, bu kanıya varılabilirdi ama değişiklik insanın yüzünde bile belli olurdu. Andreas, bunu yıllarca önce de düşünebilecek, düşünmüş olabilecek yaştaydı. Ansızın, damdan düşercesine böyle bir kanıya vardığı kabul edilse, bunun sonuçlarını sonuna dek düşünmek, ona göre davranmak gerekirdi. Oysa o günün akşam ayininde Andreas’ta en ufak bir değişiklik gözlemleyememişti. Demek ki Andreas, ya puta tapıcılığm kötü bir şey olduğunu kabul etmiyordu, ya da sabah yalan söylemişti. Onu sınamak mı istemişti acaba? Oysa, böyle yapması için en ufak bir sebep bulunamazdı. Andreas, az konuşan, doğru söyleyen, söylediğini tartan bir insandı. Çok heyecanlanmazdı bir şey tartıştığı zaman. Ama söylediğini inanarak söylediği, içten söylediği belli olurdu.

Andronikos duruyor. Şimdi yel esmiyor. Fundalar, pırnallar, her zamankinden baygın bir koku salıyor sıcakta. Ortalık, böceklerin cırıltısı dışında, sessiz. Uzakta, çok uzakta, ince bir uğultu; denizin kayalara çarparken çıkardığı sesin çok uzaktan işitilişi gibi… Ama deniz kımıltısız. Işığın altında titreşen, erimiş gümüş gibi bir yüzey. Bu uzak uğultu, yakınlarda hışıldayan bir su da olabilir. Andronikos silkiniyor. Suyu aramağı epeydir unuttuğunun farkına varıyor. Keşişin anlattığı kaynak, bu koca tepenin herhangi bir yanında olabilir. Onu bu kadar çabuk bulması fazla kolay olur. Yoksa aldanıyor mu? Keşişin, suyu anlatırken, doğan güne karşı yıkanıp su içtiğini yazdığı ansızın geliyor aklına. Unutmuştu bunu. Gene de, doğuya doğru yürüyor sabahtan beri.

Andreas, daha ertesi gün, bir ara yanına gelmiş, söze bir gün önce bıraktığı yerden devam etmişti. Resimlerin kutsallaşmağa başlaması, resimlerden yardım beklenmesi, Iran savaşları sırasına rastlar, demişti. Andronikos bunun doğru olup olmadığını bilemiyordu. Öyle bir şey duymamıştı o güne dek. Bildiği, resimlerin oldum olası kutsal sayıldığıydı. Andreas, Ermeniler, resme değil haça önem verirler, diye bağlamıştı sözünü. Şaşmıştı Andronikos. Ermenileri örnek vermek, olsa olsa Andreas’ın aklına gelecek bir şeydi. Resim düşmanı da değilim, diye eklemişti sonra Andreas. Ama resim uğruna cana kıyılması, resmin bu kadar kutlallık kazanması, korkutuyor beni…

Andronikos, birden, bu sözleri yarlığın dediklerine bağlıyor. Yarlığ, bütün resimlere değil, kutsal resme karşıydı. Andronikos kızıyor bu budalalığına. Bunu daha önce nasıl düşünmemiş, Andreas’la bu konuda, iki satır olsun, niye konuşmamıştı?

Geriye bakmak geliyor akima. O zaman, epey yol aldığını, denizden epey yükseldiğini anlıyor., Aşağıda, çakıllığm bir bölüğünü görebiliyor şimdi. Kayalar artık yer bırakmıyor çamlara bu yamaçta. Ağaçların arasından, tepeye yaklaşıp yaklaşmadığını bir bakışta anlamak güç. Nereye baksa ağaç var. Gerçi ağaçlar biraz daha aralıklı buralarda. Ancak tepeye varması için daha epey yürümesi gerekiyor herhalde…

Su gerçekten buralarda bir yerde kaynıyorsa, onu bulmalı her şeyden önce: Doğan güne karşı yıkanılan su, olsa olsa tepenin öte yamacında olabilir. Oysa daha tepeye varmamış durumda Andronikos. Yoksa, önce tepe, sonra su, mu demeli?

Andronikos, birden, yorulduğunu duyuyor. Çöküyor bir ağacın dibine. Sağma bakınca, sırt gibi yükselen bir toprak parçasının üst yanının düz olduğunu farkediyor. Oraya çıksa belki daha iyi görebilecek. Kalkıyor, bu sırtın doruğuna doğru yürüyor. Doruk diye gördüğü yere varınca düzlüğün aldatıcı olduğunu anlıyor ama buradan, muhakkak ki, daha iyi görebiliyor ileriyi. Tepeye çıkmak için nereden yürümesi gerektiği belli artık. Orada, düğüm düğüm olmuş yaşlı bir çam artığına veriyor sırtını. Somununu cebinden çıkarıyor. Ağır ağır ısırıp ağır ağır çiğnemeğe başlıyor.

Söylentiler dallanıp budaklanınca Andreas’ın tutumunu daha iyi anladığını sanmıştı. Andreas yalana sapmadığına, inandığını söyleyip inanmadığını söylemediğine göre resimler karşısında tapınmanın puta tapıcılık diye görülmesi gerektiğine inanıyordu. Puta tapıcılığa da kötü bir şey diye bakıyordu. Orası da belliydi. Ama niye resimler karşısında tapınmağa devam ediyordu? Andronikos, bir orasını çıkaramıyordu. Andreas, düşüncelerinden, öz düşüncelerinden mi yanaydı, İmparatorun düşüncelerinden mi? İmparatorun buyruklarına, kendi düşüncesinden daha çok mu saygı gösteriyordu?

Bu sözlerin arkasında daha başka hesaplar, birtakım başka niyetler olabilirdi…

Olsun olmasın, Andronikos için bunun önemi yoktu artık. Olamazdı zaten. Ancak Andreas’ın resimler karşısında tapınmağa devam etmesi, resmi inancın değişmesini bekleyerek yapılan, alışılagelmiş bir hareketten başka bir şey değildi herhalde. Öyle anlıyor şimdi. Yapılması gerektiğine göre, yapılan, düpedüz yapılan bir iş. İnsanın içini, gönlünü bağlamayan bir iş. Andronikos’un aklı buna ermiyor. Ermiyor ama Andreas’ın bunu yapmasını ancak öylece anlayabiliyor, açıklayabiliyor.

Andronikos son lokmayı ağzına atıyor. Ağır ağır çiğniyor ki susamasın, lokması boğazına takılmasın. Bundan sonra, yapılacak başka hiçbir iş kalmıyor. Suyu bulması gerekecek, o kadar…

Ama son söylentiler çıktığı gün Andreas ona “Gördün mü?” der gibi bakmış olsaydı, Andronikos kızabilirdi. Andreas bunu yapmamıştı. Yanına gelmiş, “Benim düşüncemi biliyorsun, sen ne yapacaksın?” diye konuşmuştu. Andronikos karşılık vermemişti. Bilmiyordu ne yapacağını. Ne yapacağını bilemeyişinden bile, birçok şeyi daha o anda anlaması gerekirdi. Daha o gün.
Ama bilmemeği, bilememeği, kesin bir şey sanarak aldanmıştı; aldatmıştı kendini.

îoakim yanaşmıştı ona, az sonra. Heyecanla anlatmıştı işittiklerini. Andronikos’un heyecanlanmamasına şaşmıştı. “Ne yapacaksın?” diye sormuştu. Andronikos, ona da, “Bilmiyorum,” diye karşılık vermişti. Bilmiyordu. Bilmediğini bağıra bağıra anlatmak istiyordu. Öyle geliyordu içinden. Sonra yatışmıştı. Akşama doğru İoakim’e yaklaşarak “Düşünüyorum,” demiş, sonra uzaklaşmıştı hemen ondan. îoakim onu büyük bir iç çekişmesine düşmüş, en büyük, en önemli inanç, bulunç konularım içinden tartışıyor sanmıştı herhalde.

Oysa onun düşündüğü, düşünmeğe başladığı, o kadar başkaydı ki… O akşam, sabahtan şehre çıkıp dönen keşişler manastırda toplandığında, şehirde yayılan söylentileri anlatıyorlardı. Saray yakınlarındaki, merkez kiliselerinin yakınlarındaki mahallelerde halk biraz çekingen, biraz kararsız görünüyordu. Bir iki mahallede, yeni düşünceleri pek doğru, yerinde bulanlar vardı. Böyle bir kararın bir an önce çıkmasının herkes için daha iyi olacağını söyleyenler vardı. Ama kenar mahallelere uzanmış olan keşişlerin anlattığı, biraz değişikti. Sur diplerindeki mahallelerde, otlakların, mezarlıkların kıyısındaki sokaklarda, küçük kiliselerin çevresindeki evlerde halk homurdanıyordu. Söylentilerin gerçekleşmesini günahların en büyüğünü işlemekle bir tutanlar…

Kalkmalı artık, yürümeli. Güneş tepeye yaklaşıyor. Andronikos tepeye doğru, doğuya doğru yürümeğe başlıyor. Yol düz değil ama deminkine göre çok daha kolay yürünen bir yol.

Bir tutanlar olduğu gibi, bu işin ardında bir oyun olduğunu düşünenler, bir dolap sezenler, bunun muhakkak başka bir harekete bahane yerine geçeceğini söyleyenler vardı. Durup dururken, akşamdan sabaha böyle bir şey çıkarmak akıl kân değildi. Toplantılarda gerçekten kararlaştınlan, Tann bilir, neydi…

İmparator Doğuluydu. Doğu ordulanyla yakın ilişkisi biliniyordu. Doğu ordulan onu tutmasa tahtı da elden giderdi. Oysa devleti ayakta tutması, doğudaki düşmanlara karşı koyabilmesi için Doğu ilinin ordulanna, Doğulu kilise ilerigelenlerine uymak zorundaydı. Yoksa…

Andronikos yeni yeni farkına vanyor bu Doğu korkusunun. Bizans halkı bir Doğu umacısının korkusu içinde ne düşüneceğini şaşırmış, söylenip duruyordu. Bu düşünceler, bu korkular, onun da aklını çelmişti. Ama üzerinde durmamıştı bunlann. Yoksa… Yoksa… diye sonu getirilemeyen birtakım kuşkulan sezdirmekle yetinmek neye yarardı?

Başkalan da vardı. İmparatorun bu girişimini, o güne dek en yüce varlık, asıl efendi sayılmış olan İsa’nın yerine kendini saltık hükümdar olarak göstermeğe yöneltilmiş bir hareket diye görenler…

Bu korkunç kanşıklık içinde, sis ortasında kalmış gibi, bir yol aramak, gerçekliği kavramak…

Ama Andronikos bütün bunlan bir yana bırakmış, yemeğini yedikten sonra çekilmişti hücresine. Yemek boyunca İoakim, gözlerini ondan ayırmamıştı. Yanına takılıp odasına girmesin diye çok dalgın, çok düşünen bir hal takınmıştı Andronikos. Odasına girdikten, kapısını ardından kapadıktan sonra, kendini döşeğine atmıştı.

Orada, kıpırdamadan, bir dalıp bir uyanarak sabahı bulmuştu.

“Yeni” ile “inanç” sözlerim biribiriyle çatıştırmıştı sabaha dek. Bir ilişki kuramıyordu bu iki söz arasında. Kimse kovalamıyordu ardından. Kimse, “yeni” sözü ile “inanç” sözü arasında ilişki görmesini, kurmasını istememişti. Kimse sıkıştırmıyordu onu. Ama Andronikos, sabaha dek bu sıkıntıları çözmeliymiş, ne yapacağını kararlaştırmalıymış gibi uğraşmıştı kafasındaki bu düşüncelerle.

Ağaçlar şimdi gerçekten aralanıyor. Tepeye yaklaştığını biliyor Andronikos. Yol hâlâ çıkıyor yukarıya doğru, biraz da dikleşmeye başlıyor. Yel, arada bir, esiyor şimdi, ama fınn ağzından eser gibi.

Birden, çok yemiş gibi oluyor Andronikos. Kap kap yemek yemiş gibi. Böyle sürüp gidemez, biliyor. Biraz uyumaz, biraz su içmezse, şişecek, ağırlaşacak, hiçbir işe yaramayacak. Oysa günün bir yansı geçti geçiyor. İndikten sonra biraz gölge düşmesini bekleyecek bu yanlara. O zaman çıkacak bir daha.

Ama hele çıksın…

Sabaha karşı yerinden sıçrar gibi uyanmıştı. Hücre aydınlanıyordu yavaş yavaş. Bakmıştı uzun uzun çevresine, duvarlara, pencereye. Neden sonra anlamıştı uykuya daldığını; kafasına üşüşmüş, kafasını doldurmuş düşüncelerin, bir süre için olsun, uykuya yenildiğini. Sevinmişti buna bir bakıma. Böyle, hiçbir karara, değil karara sonuca bile varmaksızın, varmağı ummaksızm, düşünmek boş iş değil de neydi?

İşe yanlış yerden girişmiş, düşünmeğe tersinden başlamıştı. Kendi kendine soracağı ilk soru şuydu: Bu söylentiler gerçekleşirse, bugüne dek inandığım, inancım sonucu yaptığım şeyleri, hareketleri değiştirmek zorunda kalacağıma göre bu değişikliği kabul edersem ne olacak, etmezsem ne olacak? Soru buydu gerçekte. Bu olmalıydı. Kaçmamalı, bu sorunun karşılığım aramalıydı…

Ağaçlar gitgide aralanıyor. Deniz gitgide genişliyor altında. Yelin sıcaklığına, şimdi daha geniş aralıklardan tepesine vuran güneşin kızgınlığı katılıyor. Ağustosböceklerinin cırıltısı, arada bir kesildiği zaman algılanabilen yaygın, sancı bir titreşme şimdi. Görünmeyen bu binlerce böceğin kendisini görüp göremediğini, cırıltısını kestiği zaman bu susuşun, kendisinden korktuğu anlamına gelip gelmediğini merak ediyor.

Andronikos irkilerek duruyor ansızın. Sonra gülüyor kendi kendine, gevşiyor. Karşıdan, şehre doğru yelkenleri şişkin bir gemi, ufak bir gemi, gidiyor. Nikomedeia körfezinden geliyor herhalde. Bir şeyler taşıyordur şehre. Belki şarap, belki zeytin, belki zeytinyağı. Gemiden onu göremezler orada. Görseler ne çıkar sanki… Ama her şeyden önce, Andronikos, bu kovalanma korkusunu atmalı içinden. Bir gün daha kalsaydı şehirde, kovalanırdı. Kovalanabilirdi. Kaçmak zorunda kalabilirdi. Oysa şimdi burada olduğuna, buraya gelebildiğine göre, kaçması için onu zorlamağa kimsecikler vakit bulamadan, kaçmış demek. Sıkıntısı olmamalı.

Gök tertemiz, bulutsuz. Masmavi; buğulu bile değil. Yelkenin aklığı, denizin ışıltı içindeki gümüşlü mavisi üzerinde teknenin karalı kırmızılı yollarından apayrı bir varlık gibi, hareketli, canlı, kendi keyfine uyan bir varlık gibi… Gemi süzülüyor şehre doğru. Karşı kıyı biraz buğulu. Ama yeşillik kümeleri açıkça seçiliyor. Andronikos geminin ardından bakıyor gene.

Gözü kaya kaya şehre dek uzanıyor. O zaman bir daha irkiliyor. Ama bu kez kovalanma korkusu, kovalanma duygusu içinde değil.

Kubbelerin arasında, buğuyu bastıran kara kara birtakım dumanlar var. Dikiyor gözünü bu dumanlara. Yangınlar bu mevsimde, hele bu saatte, kolay çıkar. Bu kadar uzaktan göründüğüne göre yaygın olsa gerek bugünkü yangınlar. Ama bu kadar da çok… Yoksa…

Duruyor Andronikos, düşünmekten bile çekiniyor. O zaman, içinden atmağa çalıştığı korku yersiz değil. Kendi şu anda bu korkunun dışında ama şehirde olup bitenler…

Belki resimleri, belki yeni inanca bağlanmağı kabul etmeyenkeşişlerin manastırlarını, kiliselerini, belki de ilk günlerde homurdanmış olan mahallelerdeki evleri yakıyorlar. Hep bir inanç uğruna.

Oysa onu ilgilendirmemeli artık bunlar. İnanç uğruna yakılanlarla inanç uğruna yakanlar onu ilgilendirmemeli artık. Değil mi ki…

Başını çevirip hızla yürümeğe başlıyor. Yorgunluğunu, sıcağı, suyu, uykuyu düşünmeden. Biraz da öfkeye benzeyen bir duygu içinde.

Oysa yüreğinden söküp atması gerekli olan şeylerden, duygulardan biri de bu. Hızlı yürümeli artık. Tepeye geliyor gibi bir şey. Daha çok sürükleyemez kendini. Bir an önce oraya varmalı.

Varıyor da. Ağaçlar geride kaldı. Küçük bir açıklık var karşısında. Orada burada tek tek ağaçlar. Uğuldayarak, çıtırdayarak yele uyan. Yerler çam iğneleriyle tamamıyla örtülü değil. Geniş geniş taşlar, kayalar, açık toprak parçalan var. Güneş bildiği gibi yakıyor burayı. Onu durduracak, engelleyecek hiçbir şey yok.

Su da buralarda bir yerde olmalı, diye düşünüyor Andronikos. Suyu buralarda aramalı. En yüksek yere, adanın tepesine varmış durumda. Orada durup geriye bakıyor.

Altında, gittikçe derinleşen, koyulaşan, uğultu, kımıltı içinde bir çam denizi var. Böceklerin tümü sanki orada cırıldıyor, kuşların tümü orada ötüyor. Tam karşısında, adanın ikinci tepesi var. Çok daha alçakta duruyor. Onun üstü silme çam kaplı. Kopkoyu. Deniz iki yanda, erir gibi, titrek bir pırıltı içinde, dümdüz, geniş… Şehre doğru uzaklaşan gemiciğin ardında martılar hâlâ uçuşuyor. Arada bir, yellerle birlikte, acıklı, yırtık, memeden kesilen çocuğunkini andıran sesleri, bağırtılan ulaşıyor kulağa.

Şimdi martılar da uzakta. Öğle sıcağında martıdan başka hangi kuş uçar buralarda?

Andronikos şimdi tepenin ardına bakıyor. Burada ağaçlar çok daha aşağıda başlıyor. Ağaçlara dek basamak basamak inen kayalar var. Doğuya doğru. Güney yamacında kayalar daha bile iri, daha bile sık. Ama ağaçlık daha yukanda başlıyor. Andronikos doğuya doğru inecek. Suyun orada bulunması, aklında yanlış kalmamışsa o sözler, daha olası…

Hangi sorunun karşılığını vermesi gerektiğini kestirdikten sonra, kararlaştırdıktan sonra, Andronikos rahat etmiş gibiydi. O gün, sabahtan akşama dek düşünmemeğe çalışmıştı. Her günkü yaşayışını yaşamış, her günkü adımlarını atmıştı. îoakim ona ürkek ürkek bakıyor, göz göze gelmeğe çalışıyor, ama, besbelli, yanına yanaşıp bir şey sormaktan çekiniyordu. Andreas ise, her günkü gibi, her hareketini niye yaptığını iyi bilen insanlar gibi davranarak gidip geliyordu.

O akşam, söylentiler daha da dallanıp budaklanmıştı. Kararın çıktığı, pek yakında bildirileceği, ona göre hareket edileceği, tedbirle alınacağı söyleniyordu.

Yatsıdan sonra Andronikos, sorusunun orasını burasını kemirmeğe başlamıştı. Ama sabah kalktığı zaman, şu nokta iyice aydınlanmıştı gözünde: Yeni inancı, değişikliği kabul ederse, ömründe bir kez daha, söylenen, istenen, uyulması buyurulan, kendisini herkesle birleştiren, herkese bağlayan şeyi yapmış olacaktı. Olacaktı ama bugüne dek inanarak yaptığı şeye tamamıyla aykırı bir davranışa da zorlayacaktı kendini. Zorlayacaktı. Bugüne dek edindiği alışkanlıkların dışına çıkmak için zorlayacaktı, bu alışkanlıkların karşılığı olduğu inançlardan kurtulmak için zorlayacaktı kendini. Zorlayacaktı. Demek, eskiye bağlıydı. Demek, eski inancın dışına çıkmak onun için kolay olmayacaktı.

O gün de, akşama dek, her adımını eskisi gibi atmış, her işini eskisi gibi yapmıştı. Ama, bir gün öncesine göre bir değişiklik vardı o günkü davranışında. Attığı her adımı, yaptığı her hareketi, kutsal resimler karşısında her haç çıkarışım, değişikliğin ışığında görmeğe çalışıyordu. Kutsal resimlere bakarken, bunların kutsal sayılmadığını düşünmeğe çalışıyordu. Haç çıkanrken, resmin ötesinde bir varlığı, resimdeki biçimlerden ayn, onlardan kurtulmuş olarak düşünmeğe çalışıyordu.

Bunu kiliseler çapında, daha sonra irili ufaklı yüzlerce kiliseyi bir araya getiren şehir çapında, ondan sonra da Başkentin çevresinde toplanan topraklar çapında, bütün Bizans devletinin, İmparatorun bütün topraklarının çapında düşünmeğe çalışmıştı.

Bir yığın resim gelmişti gözünün önüne. Dağ gibi büyüyen, güneşin gökte çizdiği yayı yeryüzünde belirten saatlerin geçişiyle bir yaldız yalımı, bir yaldız dalgası, bir altın yaldız denizi gibi büyüyen, bir dağ gibi kocamanlaşan, üst üste yığılmış resimler gelmişti: Bir, birkaç, onlarca, yüzlerce kilise gözünün önüne gelmişti. Duvarları çırılçıplak, resimlerin yıllardan beri durduğu yerleri kirli bir aklık içinde, kiliseler gelmişti gözünün önüne. Kutsal

Bilgelik adına kurulmuş, tavanları, kubbeleri, kemerleri, duvarları resim içinde, resimle kaplı, harca saplanmış ufak ufak taşlardan yapılı resimlerle kaplı koca kiliseyi, devletin en büyük, dünyanın en büyük kilisesini düşünmüştü. O resimler duvarlardan indirilemezdi. Onlar, olsa olsa, gene boyayla, badanayla, harçla kapatılır, örtülürdü.

Ama o dağ gibi, o deniz gibi yığının hakkından ancak bir tek şey gelebilirdi.

Ateş.

Ateş düşüncesi o akşam, geldi, Andronikos’un içine yerleşti. Güneş battığı sırada.

Bütün gün o değişikliği gözünün önüne getirmeğe çalışmıştı. Güç işti bu. Bu kadarını düşünmek yorucuydu. Buyruğu verecek olanlar böyle mi düşünmüşlerdi? Böyle düşünmüşler miydi? Andronikos, böyle düşünmemişlerdir diye karar vermişti o gece.

Onlar, öyle düşünmeden, istediklerinin olması için ateş gerekliyse ateş deyiveren insanlardı herhalde. Ateşin nasıl yakılacağını, resimlerin nasıl kül edileceğini, herhalde, yardımcılarına, yardımcılarının yardımcılarına bırakırlardı. O yardımcılar, yardımcı yamakları düşünürdü herhalde bu gibi işleri. Buyruğu verenler değil. Ama ateşi düşünebilmesi, Andronikos’u ürkütmüştü. Sabah, içinde korku duyarak uyanmıştı. Ateşi düşünebilmiş olduğu için kendinden korkarak.

Silkiniyor.

Ne kadar zamandan beri bu kayanın üzerinde oturup durduğunu düşünüyor Andronikos. Dalmamalı böyle. Başı dönmeğe başlıyor. Doğuya bakan kayalıklar arasında suyu muhakkak bulmalı. Bulmazsa… Bulmazsa… Bulacak. Bulmalı. O kadar.

iniyor biraz daha. Şimdi gözleri, bütün dikkatleriyle, yere çakılı. Biraz daha indikten sonra, kayalığın kesildiği, ağaçlığın daha başlamadığı yere geliyor. Dönüp bakıyor ardına. Başı ağrıyor. Boynu ağnyor. Ter içinde. Gözleri kamaşıyor. Denize çok baktı. Bir şey seçemiyor. Karşısındaki kayaların, fundaların bütün çizgileri, ayrıtları, titreşen sıcak havanın içinde büsbütün titrek görünüyor.

O noktadan sonra atılacak adım şuydu: Madem bütün bu değişiklikler, bu zorlamalar kendisine güç gelecekti, yeniliği, değişikliği kabul etmemeliydi. O zaman ne olacaktı?

Bir gece daha geçtikten sonra Andronikos bütün sorulan cevaplandırmıştı. Aydınlık içinde çıkmıştı sabaha.

Ama başının ağnsı, gözlerinin yanması -şimdiki gibi- onu serseme çevirmişti. Üç gün üç gece, bir değirmen taşının yanıbaşında bir direğe bağlansa, üç gün üç gece, taşlann, millerin gıcırtısından başka bir şey yememeğe, içmemeğe, işitmemeğe hüküm giyse, başı herhalde daha çok ağnmaz, beyni herhalde daha çok zonklamazdı.

Ama yol açıktı artık.

Gidiş yolu. Kaçış yolu.

İnancını değiştirmeyecekti. Yeni inancı kabul etmeyecekti. Karar, söylentilerin gerçekleşmesi halinde iki gün sonra yürürlüğe girerse, Andronikos’un başına neler geleceği besbelliydi. En azından, zindana atılacaktı. Aklı başına gelinceye değin.

Aklını başına getirinceye değin.

Zindana atılışının üzerinden iki gün geçmeden aforoz edilebilirdi. Dahası, ölümüne karar verilebilirdi.

imparatorlara, imparator buyruklarına karşı gelenlerin, din konusundaki kararlara, inanç üzerine çıkarılan yarlığlara uymayanların, karşı koyanların, ölmeden önce bu davranışlarından ötürü sonsuz pişmanlık duymaları için hiçbir şeyin esirgenmediğini Andronikos çok iyi biliyordu. Yapılan işkencelerin çeşitlerini, sokakta oynayan çocuklar bile bilirdi. Çocukken, sokakların kuytu uçlarında, arsalarda, mezarlık kıyılarında işkence oyunlarını az mı oynamışlardı?

Bizans çocukları, savaş oyunu, eşkiya oyunu oynadıkları kadar, işkence oyunu da oynarlardı. Oysa Andronikos, aforoza, işkenceye varmadan, yalnız zindanı düşünmekle yetinmişti.

Zindana atılacağı muhakkaktı. Hem de iki gün sonra. Kesin, düpedüz bir bilgiydi bu.

İmdi, demişti o gece, kendi kendine tartışır, konuşurken, zindandan bu kadar korkuyorsam, zindana atılmağı bu kadar korkunç bir şey sayıyorsam, inancımın gücünü duyduğumu, inancımı değiştirmemeğe karar verecek ölçüde inandığımı nasıl söyleyebilir, nasıl düşünebilirim? Oysa yıllarca, keşiş olarak, din adamı olarak, bu inancı yaşadım, bu inanca bağlılığımı her türlü kuşkunun üzerinde, ötesinde saydım. İnsanlara, yeterince inanmadıkları için ilendim, saldırdım. İnancın, her türlü zenginliğin, her türlü acının üstünde olduğuna, her türlü dünya malı ile dünya acısının üstünde olduğuna, zengini de, yoksulu da, inandırmağa, kandırmağa çalıştım. Yoksa, alıştığım için mi yapıyordum bunu? Alıştığım, öyle düşünüp öyle söylemeğe alıştığım, gerisini düşünmeği aklıma bile getirmediğim, su içer, yemek yer, yürür, yatıp uyur gibi bu işleri yaptığım, ne yaptığımı tamamıyla unuttuğum, aklıma bile getirmediğim için mi?

Oysa, bu inancın temsilcisi, insan kılığındaki temsilcisi, din adamı olarak, kimini yerdim insanların, kimini övdüm. Gün oldu, insanların inançlarını ölçüye, tartıya vurup kiminin doğru, kiminin eğri yolda olduğunu söyledim. Kendimi düşünmedim hiç. Kendimi, doğru yoldan ayrılamaz görüyordum demek. Demek, yıllarca sevgi sözü ettim, sevgiyi saygıdan, saygıyı el öpmekten, el öpmeği elimi öptürmekten, resim, haç öptürmekten ayırmadım. Evlerde, insanlar arasında birtakım sevgileri beğendim, birtakım başka sevgileri kınadım; benden istenen kutsamayı esirgediğim oldu. Bütün bunları yaparken de, bunu yapmağa hakkım var mı yok mu, diye düşünmedim. Bütün bunları yaparken, bana öğretilen, içinde büyüdüğüm, içinde varlık olarak gerçekleştiğim, temsilciliği günün birinde elime teslim edilen bir inancı düşünüyor, o inanç adına yapıyordum yaptığımı.

Şimdi, bu inancın değil ama inancın uygulanışının önemli, büyük bir parçası yok oluyor, ortadan kaldırılıyor.

İnanç değilse bile, benim her günkü hareketlerimde, davranışlarımda beliren uygulama, benim yaşayışımın her anı olan, olması gereken uygulama değişirken, ben bu değişikliği gömlek değiştirir gibi kabul edersem yıllarca yalan söylemiş, yalan yaşamış olacağım.

Andronikos garip bir ikilik içinde duyuyor kendini. Hem bunları hatırlıyor, düşünüyor, hem de bunları hatırlayan, düşünen kişi olarak görüyor kendini. Uzaktan, başkasına bakar gibi. Şaşırıyor. Düşütıde gördüğü şeyleri bir gece önce mi, geçen hafta mı, yıllarca önce mi gördüğünü bir türlü çıkaramaması, anımsayamaması gibi, bütün bu aklına gelen şeyleri o gece mi düşünmüştü, daha sonra mı, gece karşı kıyıdan gelirken mi, yoksa şimdi mi,kestiremiyor. Silkinmeğe, bu durumdan kurtulmağa uğraşıyor, çabalıyor. Uykusu var. O gece…

O gece korku baskındı, o gece, daha çok, zindanı düşünüyordum; uzun uzun kendi haklarımı, başkasının haklarını, ancak sandalın içinde, kürek çekerken, uyumamak için kendimi düşünceye zorlarken düşündüm, diye karar veriyor… Karar verebilmesi, verebildiğinin farkına varması uyandırıyor onu uykudan.

Yıllarca yalan söylemiş, yalan yaşamış olacağım, diye bağlıyor düşüncesini. Oysa bunu istemiyorum. Ama zindana atılmak da beni korkuttuğuna göre, inandığımı sandığım şeye beni bağlayan inanç bağlarının ne kadar ince, ne kadar dayanıksız olduğunu anlıyorum.

Tabiî, bunu anlamak o kadar kolay olmamıştı. Anlamaktan sonra gelen bir hal vardı: Kavramak. Anladığının bütün ağırlığını beyninde duymak, ellerinde, kollarında, damarlarında duymak. Andronikos, inancının gevşekliğini kavradığı zaman gözünü sıkı sıkı yummuş, Tanrım, beni yerin dibine geçir, beni şimdi öldür, canımı al, diye yakarmıştı. Yer yanlmamıştı, onu içine çekmemişti. Ölmemişti. Tanrı almamıştı canını. O zaman gözünü açmıştı, bunu sonuna dek yaşamalıyım, acıyı son damlasına dek içmeliyim, demişti. Başkalarına bunu söylemek, başkalarına bunu öğretmek iyiydi. Şimdi kendim de bunu başarabilmeli, utancımı son damlasına değin içebilmeliyim, demişti.

O halde, geçen yıllar boyunca, istemeyerek, bilmeyerek de olsa, yalan söylemişim.

Başı dönüyordu bunu düşünürken. Hâlâ da dönüyor. Ama şimdi uykusuzluğu, kamının açlığı da var. Yalnız, bu düşüncenin tedirgin edici olmaktan, baş döndürücü olmaktan çıkacağına da hiç inanmıyor.

Yeni bir yalan mı yaratayım; eski yalanı aydınlığa çıkardığım gün, yalan söyleme olanaklarına mı son vereyim?

Bu düşünce epey uğraştırmıştı onu.

Zindana atılmak da beni korkuttuğuna göre, inancımın ağırlığını duymuyor, yükünü sırtımda taşımağa razı olmuyorum demektir.

Şimdi, hücresine çekilmiş, ilk terini döktükten sonra soğuk soğuk düşünüyor gibiydi. Hani, beden ağırlığının ansızın ortadan kalktığı, kalkar gibi olduğu, insanın düşünceden başka bir şey olmamağa doğru yol aldığı durumda… Oysa bu da yalan. Andronikos şu anda, bütün bunları soğuk soğuk düşünüyor ama gövdesinin ağırlığının o kadar farkında ki başka bir şeyi farkedemiyor, başka bir şey olup olmadığını farkedemiyor. Ama bunun, farkında; farkedemediğinin, farkına varmayacağının farkında.

İnancı uğruna zindana atılmağı bile göze alamayan adamın inandığı söylenebilir mi? O halde, gerçekte, inanmıyorum. O halde, yıllarca, bilmeden, farkına varmadan, yalan söyledim. Yalanımı yaşadım, yaşattım başkalarına da. Kendimi aldatmakla kalmamışım, herkesi de aldatmışım.

Andronikos, o gece mi, dün gece mi, bunları düşünmüştü, şimdi mi düşünüyor, çıkaramıyor, karıştırıyor hâlâ. Yalnız, bunları düşünürken nasıl garip bir evecenlik, bir geç kalmama duygusu içinde yüzdüğünü hatırlıyor. Bu düşüncelere gelip dayanınca, biraz daha çabuk, biraz daha çabuk, der gibi bir şey, hayır, başkası ona biraz daha çabuk ol der gibi bir şey duymuştu. Bu düşünceleri düşünmek zorundaydı, bunlardan kaçınamazdı, ama bunları çabuk çabuk aklından geçirmek, ayıbını duyacağı anlan kısaltmak, elinde değil miydi? Bu da, yeni bir ayıp kaynağıydı. Ama böyle düşünülürse, nerede durulabilir?

Yıllarca dilim alıştığı, aklım alıştığı için inandığımı sandığım şeylere, gerçekte inanmadığımı bugün anlıyor, bu inanç uğruna zindana atılmağı korkusuzca yüzleme gücünü kendimde bulamıyorsam, yeni bir şeye nasıl inanabilir, nasıl herkesle birlikte kendimi de bir kez daha aldatabilirim?

Düşüncesi şu anda pek aydınlık, pek keskin. O gece de böyle mi olmuştu sanki… Dudağı küçüksemeyle kıvrılıyor. Kendini küçüksemeğe hakkı var, hiç değilse bunu yapabilir…

Andronikos için tek yol kalıyordu. Kaçmak. Gitmek. Kendini de, başkalarını da aldatmayacağı, aldatmak zorunda kalmayacağı bir yere kaçmak, bir yere gitmek. Öyle bir yer ki kendisinden yalnız inancını değiştirmesi değil, eski inancına göre hareket etmesi, davranması da, istenmesin. Öyle bir yer ki, bugüne dek topluluk içinde Andronikos neyi simgelemişse, orada öyle bir şeye yer olmasın.

Andronikos farkında. Bütün bunlar, düşüncesine sonradan eklenmiş parçalar. Sonradan yapılan açıklamalar, sonradan, kendini kendi gözünde haklı göstermek için yapılan birtakım yorumlamalar, açımlamalar. Yaşayışını bir kitap yazar gibi yaşamak bu. Andronikos farkında. Bunun farkında işte…

Oysa başka hayat bilmeden manastıra girmiş olan, çekirdekten yetişme keşiş olan Andronikos için, kendine başka bir meslek bulmak, başka yoldan ekmeğini kazanmak, evlenip çoluğa çocuğa karışmak yollan kapalıydı. Kısır kalmağa, evlenmemeğe keşiş olarak verdiği sözü, verdiği karan geri almak ona, şimdi bile, güç, aşağılık, olanaksız, alçakça bir iş diye görünüyor.

Evlenmek için kaçtığını düşünmek de, düşündürmek de istemiyordu. Hele böyle bir düşünceyi hiç istemiyordu.

Kadını bilmemeğe söz verdiği günden bu yana, kadını gerçekten bilmemişti. O gün de, yıllarca yıllarca gerilerde kalıyordu. Andronikos’un artık kolay hatırlayamadığı ilk gençlik günlerinde…

Kendini zorlayarak gözlerini açıyor. Hafif bir bulanıklık var gözlerinin önünde. Bulut gibi, sis gibi, çapak gibi. Ama sonra açılıyor her şey. Şimdi iyi görüyor her yeri, temiz, parlak. Bir demet taze yeşillik, pırnaldan ayrı, fundadan ayn, çam yeşilinden parlak, tozsuz bir avuç yeşillik görse…

Görüyor.

Kayaların en dik yerinin, güneye doğru döndüğü yerin dibinde… Oraya yürüyor şimdi. Başının uğultusu, beyninin zonklayışı, gözlerinin yanması, tabanlarının sızısı, dizlerinin soyulan derilerinin duygunluğu içinde yürüyor. Su orada.

Gerçekten de orada. İnce ince akan bir su…

Dibini biraz kazmalı, bir iki taş bulup bir yalak yapmalı. Doğan güne karşı yıkanmalı, testisini doldurmak. Sonra çevresinde birtakım şeyler yetiştirmeğe çalışmalı…

Silkiniyor gene.

Yıkanınca biraz kendine gelmişti. Gözleri hâlâ yanıyor, başı hâlâ zonkluyordu ama ne yapacağını bildiği için, ne yapması gerektiğini artık bildiği için, nasıl yapacağını kararlaştıracak gücü kendinde bulabiliyordu.

Kaçmak gerekti. Kaçmak, uzaklaşmak, hayatı yeniden başlatmak için gerekli koşullan bulacağı bir günü bekleyerek, umarak, kaçmak, uzaklaşmak…

Ne var ki, artık keşişlerin bile yaşamadığı, eski zamanı yeren saraylılann eğlenmek şöyle dursun, gezmek için bile gitmedikleri, gitmeğe cesaret etmedikleri adaya kaçmak, Andronikos’un aklına, sabaha karşı gelmişti.

Başını kaldınyor, sulann, tepesinden, yüzünden, sakalından, boynuna, sırtına, göğsüne akışını duyuyor. Zevkin daha büyüğü olamaz diyor.

Sesini işitiyor gene. Ama sesini işitmek istiyor zaten. İşiteceğini bilerek konuşuyor. Gözleri çok yanıyor şimdi ama başının uğultusu suda erimiş gibi. Beyninin zonklaması dinmiş sanki.

Eğiliyor, yüzüne biraz daha su çarpıyor. Ensesine avuç avuç su döküyor. Doğruluyor. Kamına, sırtının ortasından kuyruk sokumuna doğru akıyor sular. Güneş tepede durup duruyor. Yel sıcak. Su akıyor hep. Dışında akıyor. İçinde, içinin boşluğunda gurulduyor.

Artık bir şeyler yemeli. Ama azık aşağıda. Suya, tepeye erişti, ulaştı. Şimdi barınak düşünmeli.

Yerde, kayadan başka taş yok. Görmüyor. Var ama, onlar da kaya kırıntısı. Ufacık çakıllar. Gerçi güney yamacına doğru indikçe iri kayalar göze çarpıyor, biribirine yakın, kimi de tek başına, sökük, yere bağlı değil. Bu kayaların iki tanesi yan yana duracak olsa, üçüncü duvarı örmek çok güç olmayacak. Öylesini arıyor şimdi Andronikos.

Buluyor da. Hem, umduğundan da iyi konumda. îki kocaman kaya. Birer uçlan bitişik denecek ölçüde yaklaşmış biribirine. Açık yanlan güneye bakıyor. Kuzey yanındaki ufak aralık zaten tepenin altında, kuytuda kalıyor. O ayntı tepe korumuş oluyor böylelikle. Taşlann üstüne, şimdilik, ağaç dallan örtebilir. Çardak su geçirir, ama daha sağlam bir şey yapmak…

Daha sağlam bir çatı yapmak için, uzun uzun uğraşmak gerekecek. Bugünün işi değil bu. Yamacı tararsa, elbette, üçüncü duvan örecek kadar iri taş parçalan bulabilir.

Harç geliyor aklına. Harçsız durmaz o taşlar.

Oysa bunu hiç düşünmemişti. Değil harcı, adaya ayak bastıktan sonra ne yapacağını bile düşünmemişti.

Limana inecekti. Kendisini Galata’ya geçirecek bir sandal bulacaktı. Orada edinmeğe bakacaktı yanma alacağı gereçleri. Şehrin ortasında böyle gereçler satın alan bir keşiş, en azından çirkin bir şakaya yol açabilirdi.

Andronikos, o anda öyle düşünmüştü. Şimdi, şakadan, çirkinlikten değil, korkudan, çirkin, alçakça bir korkudan ötürü böyle düşündüğünü biliyor. Farkında. Tuhaf ama, utanmıyor artık. Korktuğu için utanmıyor. Utanmamak da gerek diyor. Her şevden önce korkum yaptırmadı mı bütün bunlan,Jbanal Korktun. benden yana, benim parçam, belki en önemli parçam. Korkup neyi korumağa kalktım, hayatımın neresi korunmağa değer? Bu sorular yersiz. Andronikos, herhangi bir yanının değerli, korunmağa lâyık olduğunu düşünüyor değil. İşkenceden korku iyi, bunun ötesinde başka bir şey bulamıyor. Ama bu korkuyu benimsemekten, ondan gurur duymak değilse bile utanç duymamaktan başka çıkar yol yok. Biliyor.

Alacağını Galata’dan aldıktan sonra kendisini Halkedon’a dek götürecek bir tekne bulması güç olmazdı. Halkedon’da, kentlisine bir m verecek bir kövlü elbette çıkardı. Atı, gerekirse, satın alabilmeliydi. Bunlann hepsi için para gerekti. Parayı bulmak içimyâian uydurmak…

Parayı bulmak için yalan uydurmak gereksizdi. Zeytinyağı tecimeni Nikolaos, kendisine, bu parayı niçin gereksediğini sormadan, para verirdi. Eski arkadaşıydı. Bundan önce de bir iki kez yardımı dokunmuştu.

Kaldı ki Nikolaos, bugünlerde Andronikos’un isteyebileceği parayı vermemezlik hiç etmezdi. Anlardı da belki. Ama bir şey belli etmezdi.

Nikolaos’a duyduğu güven, Andronikos’un içini, birden, sevinçle doldurdu. Demek en çok sevdiğim arkadaş, oymuş da farkında bile değilmişim. Ama daha nelerin farkında değilmişim ya… dedi kendi kendine.

Nikolaos’tan istediği paranın pek çoğu cebinde kalmıştı. Daha doğrusu, çuvalının dibinde, azığının, gereçlerinin en altında. Halkedon’lu köylü, Andronikos’a, Pendik’te oturan emmioğluna atı götürürse, bir Tanrı adamına yardım etmiş olmanın onuruyla yetineceğini söylemişti. Köylünün emmioğlu, atı almış, Andronikos’un istediği sandalı vermişti. Gerçi büyük bir sandal değildi bu. Ama onu ertesi gün de gereksemeyecekti, daha sonra da… Gerçekte, bu sandalla artık balığa çıkmıyordu. Güveyinin sandalı daha iyiydi. Bu sandalı parçalamak, çürütmek de günahtı. Bugünlerde kolay kolay alıcı da çıkmıyordu. Keşiş efendi sandalı istediği gibi kullansındı. Gün olur, işi biter, sandalı geri getirirse, getirirdi.

Andronikos, söylevin burasında adamı kutsamış, teşekkür edip yola çıkmıştı.

Yolun ilk saatinde, bu adamcağızı kutsamakla ne kadar yanlış bir iş yaptığını düşünmüştü. Yanlış, yalan bir iş. Kendi, inanmadığı için, dışarıdan gelen inancın baskısından kaçıyor, buna karşılık, gerçekte inanmadığını anladığı bir duyguyu, başkasını aldatmakta kullanıyordu. Üstüne başına baktı.

Yalan, giysisiyle başlıyordu. Yanında başka giysi yoktu. Olamazdı da. Eskimişti sırtındaki, adada daha da eskiyecek, parçalanacaktı. Bir gün kendine yeni bir giysi bulmak zorunda kalacaktı. O gün nasıl bir giysi seçeceğine şimdiden karar vermek, şimdiden karar vermeğe kalkmak, boş işti.

Güneş Andronikos’u beklemiyor. Her günkü yolunda ilerliyor. Artık inmeğe başlamalı. Yeniden tepeye çıkıp öbür yamaçtan inmeğe…

Andronikos, seçeceği yeni giysinin nasıl olacağı sorusunun ne kadar önemli olduğunu biliyor. Bildiği halde, bu karan sonraya, sırtındaki giysinin parçalanacağı güne bırakmanın, ömründe bir kez daha, karan son anda, köşeye sıkıştınldığı anda vermeğe kalkmanın, demeğe geldiği kararsızlığa, yarım tedbirciliğe kızıyor.

Kızıyor ya, biliyor ki şu anda bannak, güneşin iniş yoluna girmesi, kamını biraz doyurması, kayalann ardında kendisini bekleyen umutsuzluktan, pişmanlıktan, bozgundan kaçınması, durmaması, kıpırdaması, çok daha önemli.

Bu adada yaşayabilmesi, bu adada düş içerisindeymiş gibi değil de, manastırda bunca yıldır yaşadığı gibi, bir gerçeklik havası içerisinde yaşayışım sürdürebilmesi için birtakım küçük alışkanlıklar kurması gerek.

Belirli birtakım saatlerde yemek yemek, su içmek, uyumak, kalkmak, yiyeceğini hazırlamak, dua etmek, toprağı işlemek gibi…

Dua etmek, bu işlerden, bu küçük alışkanlıklardan biri olmağa devam etmeli. Bir keşiş gibi olmasa bile, herhangi bir insan gibi dua etmeli. Bu topraklarda yaşayan, binlerce, on, yüz, bin binlerce insandan herhangi biri gibi…

Toprağı işlemeğe gelince, onu da yapmalı. Şimdilik, neyle, nasıl yapacağını bilmese, düşünemese bile. Hem yiyecek bir şeyler yetiştirebilmek için, hem de yaşamağı kolaylaştıran alışkanlıkları kurmak için.

O zaman birtakım işleri olacak, işlerin bitirildiği zaman geriye kalan işsiz saatlerle işler biribirinden ayrılacak… İssiz saatlerde başka şevler yapması, düşünüp kendini tartması, belki yazı yazması, belki çiçek yetiştirmesi gerekecek.

Gülüyor

Çiçek yetiştirmek… İnanç konusunda baskıdan kaçan adamın, din adamının, her işi bir yana bırakarak oturup çiçek yetiştirmesi gülünç değil de ne? Gene de, burada yapamayacağı, ama şehirde her gün yüzlerce insanın yaptığını gördüğü birtakım işlerden iyi: İçip içip sarhoş olmaktan, sokaklarda evlerde kavga etmekten, dayak atıp dayak yemekten, soygunculuktan, yankesicilikten, pezevenklikten, büyükler hesabına kundakçılıktan, bu gibi bir sürü işlerden iyi…

Gün epey ilerlemiş olsa gerek. Andronikos yürüdüğünün farkında değil. Ansızın kendini çamlann ortasında buluyor. Yel esiyor gene. Ama eskisi kadar sıcak değil artık. Şimdi biraz daha serin, daha az funda, çam, daha çok deniz kokulu.

Duruyor. Yel güzel. Yüzünde, boynunda yumuşak bir el gibi. Yumuşak, ak, san kumral tüylü eller gibi. Böyle şeyler düşünmemeli hiç. Böyle şeyler akla geldiği zaman kovulmalı, kovalanmak.

Çamlann orta yerinde, birkaç adım ötesinde bir karga duruyor. Parlak tüyleri bakır yalımı yansılı, genç, kara bir karga. Yan yan bakıyor Andronikos’a. Sekiyor. Andronikos ona doğru bir adım atıyor. Duruyor. Çöküyor yere. Ağır ağır, handiyse kıpırdamadan. Ürkütmek istemiyor onu. Karga vurup -vurmak elinden gelse bile- yiyecek değil. Bunda kararlı hiç değilse.

Karga Andronikos’a biraz yaklaşır gibi oluyor. Sonra birden uçup alçakça bir dala konuyor. Yolunu şaşırmış bir karga olmalı bu. Yan yan bakıyor hâlâ. Sonra adanın uzak bir yerinden bir martı çığlığı kopuyor. Martılar yiyecek bir şey bulmuş olacak. Çığrışıyorlar. Karga havalanıyor gene. Oraya doğru, martıların sesine doğru uçuyor. Martılarla doygu birliği ediyor olmalı.

Andronikos gene kalkıyor yerinden. İnmeğe, yürümeğe devam ediyor. Biraz şarap olsa içerdi şimdi. Gene saçmalıyor.

Gülüyor, unutuyor şarabı.

Serüven seven, serüvene atılmak isteyen bir insan olmadığını düşünüyor. Serüven ardında koşmak için insan yürekli olmalı, yiğit olmalı, alışkanlıklardan her an kopabilmeli, daha doğrusu, alışkı edinmekten kaçınan bir kişi olmalı. Oysa öyle değil Andronikos.

Onun yiğitliği, yürekliliği, ancak sıkıştığı anlarda kendini gösteriyor. Gerçekten sıkıştığı, tek çıkar yol bu baskıdan kurtulmak için kesin bir adım atmak olduğu zamanlar, kendini toparlıyor, biraz da körü körüne bir yiğitlik göstererek ileri atılıyor. Attığı bu adımdan pişman olmaz, sonradan korkmaz ama, her şey olup bittikten sonra, bu adımı nasıl atabildiğine şaşar. Öylesi yiğitlik bile sayılmaz ki… Öylesi, serüven yürekliliğinden apayrı bir şey.

Serüven seven adam, tek başına yaşayabilir, tek başına yaşamak için yaratılmıştır. Çocukluğunda, az mı gemici, balıkçı öyküsü dinledi… Şimdi, o gemicileri, o balıkçıları gerçekten anlayabiliyor. Kendini de anlayabiliyor. Kendini düşünüyor; yalnızlıktan, başkalarıyla ancak istediği zaman görüşmekten, istemediği zaman başkalanndan kaçmaktan hoşlanıyor. Ama yalnızlıktan hoşlandığı, yalnızlığı aradığı halde, asıl sevdiği, asıl aradığı, kalabalık içinde bulunduğu, kalabalıktan uzak olmadığı bir sırada, bu kalabalıktan ayrılabilmek, yalnız kalabilmek, başkalarının yanından çekilmek, istediği için tek başına durabilmek… Farkında bunun. Yalnızlık zorunlu bir durum olmadığı zaman daha çok hoşlanıyor. Ama bir şey daha var bu duyguların içinde. Bir şey daha. Anlatılması güç… Sanki başkalarının varlığı, uzaktan da olsa kendini sezdirmedikçe, Andronikos, bir türlü rahat edemiyor. Kendilerinden uzaklaşmak için de olsa başkalarının varlığı kendisine gerekli. Öyle bir şeyler, öyle bir şeyler dönüyor kafasında… Hep başkalarının varlığı gerek bu yalnızlığına. Şimdi ise, gerçekten yalnız, şehirden uzak, gerçekten tek başına kaldığı şu anda, şehirdeki yaşayışı, şehir yaşayışının küçük alışkanlıklarını arıyor; aradığının farkında; aramaktan korkuyor. Çekidüzen vermek istiyor kendine. Barınağı düşünüyor. Suyu, yiyeceği düşünüyor.

Barınağı bitirmeği, kendine iş yaratmağı, iş yarattıktan sonra kurulacak düzen içinde gündelik yaşayışın küçük ayrıntılarını düşünmek zorunda kalmadan başka şeyler yapmağa vakit bulmağı istiyor. Bu başka şeyler, yıllardır, dualar, dinsel düşünceler, kutsamalardı, kitap okuyup eskilerin söyledikleri üzerine düşünmeydi, hastalara, sakatlara, başka kimseciklerin vermeğe yanaşmadığı, vermeğe vakit bulmadığı avuntuyu götürmeydi.

Şimdi çiçek yetiştirmek olabilirdi. Bir şeyler yapma… İnanç eksilmiş olsa bile.

Ardına bakıyor. Tepe şimdi çok yukarısında kaldı. Önünde çamların gölgesi uzadıkça uzuyor, genişliyor.

Tepesinde, dalların aralık bir yerinden bir martı, sessiz, büyük, ak güzelliğinde, kocaman, süzülüyor. Deniz çok daha az görünüyor buradan. Ansızın farkına varıyor Andronikos: Yol değilse bile, iz gibi, patika gibi bir yerde yürümekte… Bir sıra kayanın dibinde, belki de suların açtığı bir iz üzerinde… Belki de balıkçılar, arada bir adaya geliyor, buralara dek çıkıyorlar.

Ama bu iz üzerinden giderek yolun sonunu bulmalı, nereye vardığını, nerede bittiğini anlamalı.

Martılar, yemiş bitirmiş olacaklar bulduklarını. Karga da belki kamını doyurabilmiştir. Doyurmuşsa, döner buralara. Kendisini bulur gene.

Her yer o kadar sessiz ki…

Karşı kıyının üzerinde tek bir buğu ipliği, teli, teleği yok. Şehir hâlâ, buğular, dumanlar içindedir, diye düşünüyor. Andronikos’un durduğu yerden gözükmüyor şehir.

insan nasıl olsa öleceğine göre, bir şeyler yapmak daha iyi olur. Ölüm boş bir şey, ölümü beklemek, oturup beklemek, boş bir iş. Yıllarca sevgi sözü ile ölüm sözünü yan yana getirip durmuş, ikisi arasında bağ kurmağa kalkmadığı halde, öğrettikleriyle, söyledikleriyle, ölümün sevilecek, sevilebilecek bir şey olduğunu düşündürmeğe çalışır gibi davranmıştı.

Oysa şimdi, bunda da yanıldığını sanıyor, düşünüyor… Ölüme karşı çarpışmak gerek. Ölüm, ancak, gelip tepene dikildiği, seni, gözünün yaşma bakmadan yanma alıp götürdüğü anda, onu kabul etmelisin.

Her gün malını biraz daha artıranların, her gün birkaç sayfa daha okuyanların, her gün, alıştığı için birtakım işleri -gerçekte gereksemeden- yapanların, içlerindeki ölüm payını artırmaktan başka bir şey yapmadıklarını, kendilerini ölümlerine biraz daha yaklaştırdıklarını parlak sözlerle söylediği zamanlar, kimi korkutmak, kimi utandırmak, kimi yaptığından vazgeçirmek istemişti? Şimdi anlayamıyor.

Şimdi, yemek yemenin de, yatıp uyumanın da, herhangi başka bir alışkı gibi, kişiyi ölüme yaklaştırdığını, dua etmenin de kişinin içindeki ölüm payını artırdığını görüyor. Ölçü şaşmıyor insanın içinde.

Ölçünün tek bir durağı, tek bir sonu var. Tek yere doğru kayıyor her geçen günle birlikte. O halde, her gün yeniden bir şeyler yapabilmeli, her gün yeniden kurmalı, düzeltmeli dünyasını, her gün yeni bir şey katmalı ki yaşayışına, ölüm payı artacak yerde eksilir gibi olabilsin, dağılsın, parçalansın; yaşayışını kolaylaştıran kendi alışkılarının yanında kendi getirdiğin değişiklik de olsun, bu denge içinde, yaşadığım, sürüklenmediğini anla, anlayacak
hale gel…

Tuhaf buluyor bu halini Andronikos.

Bugüne dek kendini bu kadar çok düşünmemiş, böyle düşünmemiş gibi… Öyle geliyor ona. İnanmanın kolaylığı, korkunç ölçüdeki güç kolaylığı içinde kendini düşünmemiş gibi hiç… Yalnız, bir çeşit öfke biriktirmiş gibi yüreğinde… Patlak vermek için önemli bir anı bekleyen, öyle küçük küçük olaylarda kendini harcamağa yanaşmayan, ama olayın önemlisini bir türlü gelmiş sayamayan bir öfke.

Oysa öfkesiz yaşamanın aydınlığı, içine doğmağa başlıyor şu anda. Öfkeyi atıp bir şeyler yapmak. Bu bir şeyleri, hâlâ, çiçek yetiştirmek kalıbı içerisinde düşünüyor. Daha başka türlü, daha başka kalıplar içerisinde düşünmeğe, bulmağa vakti var. Vakit çok. Başkalarına göre iyi de olsa kötü de olsa bir şeyler yapmak… Yeter ki kendi gözünde kötü olmasın, kısır olmasın.

Kısır sözüne dönüyor gene.

Düşüncesinin sınırlarını çizen, öteden beri çizmiş olan birtakım kavramlar var. Şimdi farkına varıyor. Gelip gelip inanca, kısırlığa, bir şeyler yapma kavramına dayanıyor. Oysa ya bundan kurtulmalı…

Sağında bir açıklık farkediyor ansızın. Başını çeviriyor. Çatallığı, kayaları, denizi, sağ köşede sandalın ucunu görüyor. İnmek kolay. İzin, patikanın üstünde hep… Seviniyor. Belki de kolay bir yol bulacak böyle. Patikayı izlemeğe devam etmeli.

Kendi kendine soru sormak, kendi kendine kendi üzerine soru sormak, kendi kendini araştırmak, belki de, adanın ilk öğrettiği şey olacak. Bugüne dek, farkına varmaksızın yaptığı, yapmış olacağı bir şeyi, burada, bile bile, farkına vara vara, yapıyor sabahtan beri. Yıllarca, yaptığını sandığı, oysa toplumun, içinde yaşadığı topluluğun sınırları dışında varlığını kabul etmediği, etmemeği öğrendiği şeyi, burada bile bile yapıyor. Akşam olmadan bir şey öğrenmiş bulunduğuna, bugününe yeni bir şey kattığına seviniyor. Bir şeye daha seviniyor. Bu sevincini küçüksemek, kötülemek zorunda kalmadığına, bu zorunluğu duymadığına…

Yolu, tepeyi, suyu, kayalar arasında bannılabilecek bir yeri öğrendi. Seviniyor. Hızlandırıyor adımını. Burada hızlanmak onu yormaz. Sevinciyle açlığını bir arada duyuyor.

İniyor. İz dediği, patika sandığı yolun, suların aktığı, açtığı bir yol olduğunu anlıyor. Ağaçlar gene geride kalıyor. Kayalar sivriliyor önünde. Kayaların altı gene çakıllık. Kayaların arasında, suların oyduğu bir yol görüyor.

Merdiven gibi. Basamak basamak, inmeğe başlıyor.

Çakıllığa ayak bastığı zaman, bu inişin kolaylığına şaşıyor. Sağında, çakıllık bir kaya duvarı ile kesiliyor. İlerliyor. Suyun çakıllığı ikiye böldüğü, mağaraya girdiği yerde olduğunu anlıyor. Kaya duvarı alçak zaten. Dizleri hâlâ sızlıyor ama o kayalara tırmanmak, aradaki su koluna inmeden, ayağını biraz daha açarak, karşı kayaya geçmek, oradan çakıllığa yeniden atlamak, dünyanın en kolay işi…

Ben adam olmam diyor Andronikos, gülerek, sesini işitmekten haz duyarak, ben adam olmam, sabahleyin burayı gözden geçirmek niye gelmedi aklıma tırmanmağa başlamadan?

Sonra seviniyor. Güç yoldan işe başladığı için.

Kendini duymak, gücünü sınamak, istediğini yapmağa gücü yetebileceğini anlamak için güç yoldan gitmek, iyidir, gereklidir, insanın, gerçekleşmesini istediği bir işe önce kendi benliğini koşması, işe önce kendinden başlaması gerekir.

Andronikos birden duruyor. Bunlan düşünmek, düşünce tekerleklerini, düşünce çemberlerini boşuna çevirmek olmaz mı? Bununla birlikte, bunlan söz olarak düşünmek, söz olarak tasarlamak, sözlerden güç almak…

Sanki bunlar yitirdiğini düşündüğü inancın sonuçlan, sonurgulan değil mi? Sanki bunlar, inancın bir başka türlüsü, yeni bir inanç saplantısının değişik yüzleri değil mi? Kendini birtakım sözlerin büyüsüne düşünmeksizin kaptırmak değil mi?

Sözlerden güç almak… Ama sevgi sözünü ettiği zamanki gibi, kısırlığı önceden kabul ederek değil. Belki de eskisine göre değişiklik sayılabilecek tek şey bu. Baştan kabul etmiş olmuyor birtakım şeyleri.

Bu düşündüklerini düşünen, düşünecek insanlar artarsa, gitgide daha çok insan, düşünceleriyle böyle oynayarak kendilerini aldatma tehlikesiyle karşı karşıya gelir, kendi gücünü olağanüstü bir güç diye düşünmeğe başlarsa, daha mı iyi olur, diye geçiriyor aklından Andronikos.

Bu düşünceye göre, nasıl bir dirençle, nasıl bir karşı koymayla karşılanacağını bildiği kararını ateşle korumağa hazır, ateşler yakılmasını, bu ateşlere resimlerin, kitapların, evlerin, insanların atılmasını buyurabilecek İmparator da, haklı olmaz mı? haklı sayılamaz mı? haklı görülemez mi?

Andronikos bu düşüncelerden ürkmüyor ama kendi sınırım, kendi gücünün sınırını aştıklarını duyuyor. Hiç değilse, şimdilik. Adada geçirdiği bu ilk günde… Bundan böyle bunları düşünüp tartmağa vakti olacak. Kendi sınırlarını, aklının sınırlarını açmsayacak önce, saptayacak, bunu yaparken bu sınırların ötesine geçmeğe çalışacak. Geçecek belki de; bu sınırlar kesin değil, biliyor. Bu sınırlan genişletmek, bu sınırlan kırmağa çalışmak, insan için ileriye götüren tek yol olsa gerek. Bilgiyi, bilgeliği artırmak, Tannyı tanımada ilerlemek, bu değil mi?

Bu yol bitmez herhalde. İnsan ölür, o yolun bir yerinde kalır. Ama bu yolda ilerleme gücünü veren şey, bir şeyler yapmak dediği şeyi yapma gücünü veren şey, inançsa, Andronikos daha yolun başında yaya kalrpıvor mu? İnanç değil de başka bir şey ölabllir mi bu gücü veren?

Andronikos aç.

Sırtını kayaya vererek dinlendiği yerden doğruluyor. Vaktini böyle birtakım düşüncelere dalarak geçirecek durumda değil. Bir daha söylüyor bunu kendi kendine. Bu adada yaşamak, manastırda yaşamağa benzemeyecektir. Manastırda yapması gerekirdi bu işi; burada yapmağa kalkmak saçma. Manastırda bunu yapmıyordum, yapamıyordum, yapamazdım ki, diye düşünüyor Andronikos. Manastırda bunu yapması için bir hücreye çekilip çile doldurması gerekirdi. Birtakım işler, kimi zaman, yapılmamalan gereken yerlerde daha iyi yapılabilir. Çile doldurmak, o kalabalığın içinde, bir çeşit tembellik, bir çeşit kaçış, bir çeşit hapislikti.

Burada hapse girmeden, kendini hapse sokmadan, bunu yapmak…

Ayaklarını suya sokuyor. Deniz hâlâ kımıltısız. Yalnız yosunlar, arada bir, hafif hafif dalgalanıyor. Sızlayan tabanları şimdi duyuruyor kendini. Pabucunu giyiyor ama bağlarını bağlamıyor. Koca koca çakılların üzerinden dikkatle yürüyerek sandala dek gidiyor. Çuvalından kuru üzümünü, peynirini, ekmeğini çıkarıyor. İdare etmeli yiyeceğini, etmeli ama bugün epey acıktı. Biraz daha çok yiyebilir.

Sırtını gene kayalık yara veriyor. Önce bir parça ekmek koparıp atıyor ağzına, sonra bir çimdik peynir. Arkasından bir üzüm tanesi. Bir üzüm tanesi daha…

Yemeğini ağır ağır yeyip bitiriyor Andronikos. Bir ağırlık, bir yorgunluk duyuyor ayaklarında, tabanlarında. Bütün geceyi elleriyle, bütün günü ayaklarıyla çalışarak geçirdiğini düşünüyor. Dünü hesaba katmıyor. Uyku uyumayalı epey oldu diye geçiriyor aklından.

Bir daha adanın tepesine çıkmak… Boş bir çaba.

Kendisini orada bekleyen yok. Oraya çıkmaktan bir bekleyeceği, bir umacağı da yok. Tanrı aşkına acı çekmek, şu anda gülünç bir yalan gibi görünüyor gözüne. Yukarılardan, görmediği gerilerden, tepeden gelen deniz uğultusuna, çamların hışırtılı uğultusuna kulak veriyor. Hava apaçık. Gök lekesiz. Deniz ince ince kabarıyor. Yağmur daha bir iki gün yağmaz. Kayaların arasındaki kulübesini yapmağa bolca vakit var daha. Bu akşam tepeye bir daha çıkmak gereksiz.

Tepeye çıkmayacak, burada kalacak. Sandalın arkasında uyuyacak; çuvalını, külâhlı cüppesini yere, çakılların üzerine serecek. Bu yorgunlukla, çakılların acıtıcı yuvarlaklıklarını, bölüntülü rahatsızlığını duymaz.

Başını geriye atıyor, kayaya dayıyor. Uyumak istemiyor. Güneşin batmasına en az üç saat vardır daha. Gözünü yumarken gökten bir şey geçiyor. Açıyor yeniden gözünü.

O zaman, ilk leyleği görüyor. Çirkin, oranlan bozulmuş bir haç gibi. Uzun gaganın ucundan küçücük başa, uzun, eğri büğrü boyundan tulum gibi şişkin gövdeye, uzun, çöp gibi, sırık gibi, biribirinden ayn, her an gövdeden aynlıverecek, kopuverecek, yere düşüverecek gibi duran iki bacaktan çocuklann duvarlara çizdikleri resimlerdeki parmaklara benzeyen uzun, çöp parmakların ucuna doğru sürüp giden biçimsiz bir çizgi; bu çizgiyi gövde üzerinde kesen enli, kırık kırık, gevşek, yeli kesilmiş yelkenler gibi kanatlar…

Bu leylek, havada, dikine yükselirken, sağdaki kayalığın arkasından birkaç leylek daha göğe ağıyor. Andronikos anlıyor. Leyleklerin göçü bu. Her yıl çocukların heyecanla beklediği, büyüklerin gülerek, alay ederek seyrettiği, yaşlıların, bir leylek göçü daha görmüş olmanın sevinciyle acısı arasında, kışın nasıl geçeceğinin imi diye uzun uzun yorumladıkları göç… Leylek göçü….
Gene silkiniyor.

Andronikos, şu anda, ne çocuk, ne yetişkin, ne de yaşlı.

Heyecan duymuyor, gülmüyor, sevinçle acıdan uzak, yorumlamıyor… Yalnız hayranlık duyuyor.

Başta uçan leyleğin arkasından gelen öbek de şimdi daha yüksekte. Andronikos yerinden fırlıyor, soldaki kayalara tırmanıyor, çakıllığın öte yanma atlayıp basamak basamak duran kayaların tepesine çıkıyor. Yarın üstüne doğru, bütün hızı ile tırmanıyor, sabahleyin erişmek için bunca güçlük çektiği kayanın üzerinden biraz daha ileriye, biraz daha yükseğe çıkabilmek için uğraşıyor. Düz bir yer bulunca, leyleklerin nereden geldiğini anlamağa, kestirmeğe çalışıyor.

O zaman, uzaktan, tepenin doğuya bakan yamacının hemen altından bir leylek ordusunun yavaş yavaş çıktığını, havalandığını, yükselmeğe, yaklaşmağa başladığım görüyor.

Oturuyor. Leylekler yavaş yavaş yüz oluyor, bin oluyor. Kara bir yol, adanın arkasında alçalan güneşin kızarmağa başlayan ışığında, bir ağararak, bir turuncuya vurarak, tepenin dibinden gökyüzünün orta yerine doğru köprü gibi uzamağa başlıyor. Leylek öbeklerinin kimi düzgün, düzenli, kimi düzensiz uçuyor kalkışta. Ama sonra, gökyüzüne doğru yükselirken, kendiliklerinden bir düzene giriyorlar. İlk gördüğü leylek şimdi çok yüksekte, çok uzakta, ufacık.

Yeryüzü ile gökyüzü arasındaki köprü uzadıkça uzuyor. Leylekler, bütün gökyüzünü dolduracakmış gibi uçuyor. Oysa, rengi arada bir değişen şerit, gitgide düzgünleşiyor. Leyleklerin takırtı lanna, gürültüsüne, arada bir, martı sesleri karışıyor. Gitmedikleri, gitmeği tasarlamadıkları için, leyleklere kendilerinden ne kadar ayrı olduklarım söyler gibi çığrışan martıların sesi…

Denize girip, çamlarda gezip, üzümünü peynirini, ekmeğini yeyip şimdi Tanrının o güne rastlattığı bir panayır eğlencesini seyrettikten sonra yorulduğunu düşünerek, duyarak, evine dönecek, yatağa külçe gibi yığılıp hemen uykuya dalacak, keyfi yerinde bir devlet kulunun pazar gezintisi değildi bugün Andronikos’un yaptığı. Bunu unutmaması gerek.

Leyleklerin göçü, kendisine kendi göçünü unutturmamalı, şehrin hâlâ dumanlı, yangınlı olup olmadığına bakmağı unutturmamalı….

Şehir buğu içinde ama şimdilik alev görünmüyor. Yalnız, batmağa başlayan güneş, birazdan, şehri kızılımsı, bakirimsi, altımmsı bir ışığa boğacak. O zaman, ateş olsa da, görünmez. Buğunun içinde kara dumanlar da görünmüyor. Yakılacak şeyler bitmiş olamaz. Yangınlar durdurulamaz. Yanacak şeylerin bitmesinden başka yolu yoktur yangınları durdurmanın. Yoksa, yakılması kararlaştırılan şeyler, parça parça, nöbet nöbet mi yakılacak? Geceyi, bayram günleri yapıldığı gibi, sokak ortasında yakılacak ufak ufak ateşlerle şenlendirmeğe mi kalkacaklar? Bu sabah yakılanlardan sonra, yarına dek birtakım kimselerin yola gelmesi için, bunlara düşünecek zaman mı bırakıldı? Andronikos, şimdi anlıyor, bu soruların karşılığını daha pek uzun zaman öğrenemeyeceğini, şehre dönmedikçe, şehirden buraya haber getirecek biri gelmedikçe, bu soruların karşılıksız kalacağım…

Artık başka bir dünyada olduğunu, bu dünyanın yeni sorunları yanında, eski dünyasının sorunlarının biraz önemsizleşeceğini, eskisi kadar ezici olamayacağını anlıyor.

Sanıyor.

Yangınları gördü ama nelerin yandığını bilmiyor. Ateşi kimlerin, nasıl, ne için söndürdüğünü bilmiyor. Ateşlerin sönüp sönmediğini bilmiyor.

Sanıyor.

Gökyüzüne bakıyor gene. Leyleklerin yayı, köprüsü, şeridi, şimdi bir ucu gökyüzünde, bir ucu hâlâ yeryüzünde, takırtıdan, kanat çırpıntısından örülü bir devinim, yaşayışlarının gerektirdiği bir uyarlanma devinimi… Böyle önemli bir işte, yanlışlık, düzensizlik, başıboşluk olamaz. Epey yükselmiş olan leyleklerden biri öbekten ayrılıyor, gerisin geri uçmağa, yeryüzüne yaklaşmağa başlıyor. Andronikos ne olacağını merakla bekliyor. Anlıyor şimdi leyleğin sürüden niye ayrıldığını. Düzgün şeridi bozan, şeridin kıyılarından diş diş uzaklaşan leylekleri uyarıyor, onları yeniden düzene sokuyor bu leylek. Şeridin düzeni yeniden kurulup birkaç dakika boyunca bozulmadan devam edince, çoban köpekliği eden leylek bütün hızıyla, uçuşların en güzeli içinde, öbekteki yerine dönüyor.

Andronikos tepenin dibine bir daha baktığı zaman köprünün alt ucunun yerden kesildiğini görüyor. Kendini, hiç bitmeyeceğini sandığı bir gösteriye gelmiş de, gösterinin bitmesi üzerine şaşkına dönen, panayır yerinden ayrılmağa bir türlü gönlü razı olmayan çocuklar gibi duyuyor ansızın. Bunu duyduğu için de utanç burguluyor içini. Çocuk olmadığını, olamayacağını düşünmeği gereksemesi bile ayıp. Hem yalnız şehirde değil, burada, bu anda
bile ayıp.

Andronikos, tepenin dibinden gözünü alamadan, almağı başarmadan, yerinden hızla doğruluyor. O sırada, tepenin altından birkaç leylek daha çıkıyor. Onlar biraz yükseldikten sonra iki tanesi daha beliriyor suyun yüzünde. Onlardan biraz sonra da tek bir leylek.

Yandan vuran turuncu ışıkta tembel tembel, yalpa vura vura uçan, sabaha karşı yatmış da gün doğduktan sonra uyandığından yüzüne su bile çarpamadan, arkadaşlarının arkasından koşup yetişebilmeğe uğraşan delikanlılar gibi bir leylek… Ansızın, gökyüzündeki şeridin ucundan yeni bir köpek kopuyor, yıldırım hızıyla gelip bu tembel kuşu dürtüklüyor. Sona kalan kuş, önce, köpeğin gagalamalarından kaçıp kendini sakınmağa çalışıyor, sonra öbür akşamcıların, kendisinden birkaç dakika önce havalanmağı nasılsa becerebilmiş arkadaşlarının ardında sıraya giriyor. Tembeller öbeği düzgünleşip öndekilere yetişmek için hızla uçmağa başladığı zaman bile, köpek yerine dönmüyor.

Önce, tepenin dibine doğru gidiyor, arkada kalanlar olup olmadığını anlamağa çalışır gibi döneniyor havada. Sonra, yavaş yavaş, öbürlerine doğru uçmağa başlıyor. Kayaları, kovukları, denizin yüzünü araştırır, gözden geçirir gibi bir hali var. Kimsenin geride kalmamış olduğuna kanmış olacak ki, son bir gaga takırtısı içinde gökyüzüne doğru atılıyor. Ok gibi. Usta bir atıcının fırlattığı ok gibi. Sessizlik kaplıyor şimdi her yeri. Martılar susmuş, leylekler çok yüksekte…

Andronikos, ayrılığın, güzün gönül üzgünlüğü içinde iniyor yeniden çakıllığa. Leyleklerin gidişi, leylek köpeklerin davranışı, tembel, kim bilir, belki de isteksiz, baskıdan hoşlanmayan leyleklerin son atılışı, yarın düşüneceği şeyler olmalı. Aklını şimdi temizlemeğe, arındırmağa, imgelerin anlığından başka bir bezeğe, süse aldınş etmemeğe çalışıyor.

Mağaraya giden su kolunun iki yanındaki kayalann gölgesi uzuyor, büyüyor şimdi çakıllığm üzerinde… Işık donar gibi, azalır gibi. Yelkenleri pembeleşen bir tekne geçiyor karşıdan. Şehre doğru süzülüyor. Karanlık basarken şehrin karşısında demir atabilecek belki.

Kendisini bir gün önce Halkedon’a geçiren yelkenliyi tanıyor birden Andronikos. Şehirde neler olup bittiğini bu teknedekiler de bilmiyor daha, diye düşünüyor. Neler olacağını bütün şehir halkı, gerçi, iki günden beri biliyordu. Ama inanç değişikliğinin yarlığla daha bildirilmemiş olması vardı ya… Herkes, her şeyden habersiz görünüyordu. Andronikos, ancak Halkedon’a geçeceği halde, Halkedon’a birinin, keşiş de olsa, geçmesinde en ufak bir aykırılık, bir gariplik olmadığı, olamayacağı halde, gemi kaptanına birtakım masallar uydurup anlatmak gerekseyişini duyduğu için, bu masalları tutup anlattığı için, utanmış, yerin dibine geçmişti. Bir yalan batağına saplandıkça saplanıyorum, diye yerinmişti. Şimdi yelkenli, şehrin gerçekliğine dönüyor.

Andronikos yakasını, herhalde, kurtarmış durumda… Ama kaptanın gözünde yiğit bir kaçak, ya da, kahraman olmak olanağını yalanlarıyla yitirdiğine üzülüyor.

Toparlanıyor ardından. Kaçak olduğunu düşünmeleri yeter. Gerçekliğe uygun olan tek şey, o. Yoksa yiğitlik, kahramanlık, kendisinden uzak şeyler. Andronikos, kendini büyütmek istediğini seziyor. İnsan yorulunca küçüklüğünü daha iyi, daha çok duyduğu için mi kendini büyütmeğe, büyüklük düşünceleriyle kendini bile aldatmağa kalkıyor?

Gözünü açıyor. Ortalık iyice kararmış. Epey kestirmiş olacak. Bugünü aıtık kapamalı, bitirmeli. Yanna dinlenmiş olarak çıkmalı. İş çok. Neleri nasıl yapacağım bile düşünmedi daha. Bu da yarının işi olsun.

Kıyıya iniyor. Elini yüzünü yıkıyor deniz suyu ile. Sonra çakıllığın ortasında diz çöküyor. Akşam duasını okuyor. Yarı bilinçli, yan uykuda gibi. Dua bittiği, başını kaldırdığı zaman, ötelerde, epey uzakta, birtakım ışıklann suyun yüzünde kaydığını görüyor. Balıkçılar balığa çıkmıştır. Karşı kıyının balıkçılan olsa gerek bunlar, diye geçiriyor aklından.

Bu kıyıya yanaşırlarsa, beni de görürler. Anlaşırsak aralarına katılamaz mıyım sanki? Balıkçı olamaz mıyım?

Düşüncesinin ataklığı ürkütüyor Andronikos’u.

Ama ürkütücü diye, bir düşünceyi aklından silivermek de çok ödlekçe bir şey. Bunu şimdi düşünmek boş.

Önce balıkçılann kendisini aralarına almağı düşünmeleri, kabul etmeleri gerekmez mi?

Balıkçılar adaya gelseler de, gelmeseler de, önce barınağını yapıp bitirmeli. Yarın ilk işi o olmalı. Taş bulmak, biraz güç olacağa benzer. Andronikos, adanın güney-batı yamacında denizden biraz yüksekte, ikiyüzelli yıl önce, împaratoriçenin sürüyle saraylıyı soyluyu ardına takıp eğlenmeğe geldiği sarayın yıkıntılarının karşısında buluyor kendini ansızın. Sarayın ardında yüzlerce ağaç, eriklerle, kirazlarla, armutlarla, elmalarla yüklü, ağır; olgun renklerin sıcaklığı içinde, yeniden yabanıllaşmış da olsa, bunca yemişi taşımanın gururunu duyar gibi, ağır ağır salınıyor ağaçlar, yele uyarak. Andronikos, bunların bir bölüğünü yer, kamını doyurur, bir bölüğünü de kurutur, kışa saklar. Andronikos’u tek bir şey şaşırtıyor, eriklerle elmaların, kirazlarla armutların bir arada bulunuşu…

Bunlardan yararlanmağı kabul ettikten sonra saray yıkıntılarının tuğlasını taşını, tepenin orada, suya yakın yerde bulduğu kayaların yanma taşıyarak niye kullanmasın?

Seviniyor buna. Sarayın öreninde barınmak yakışık almaz. Kendi gözünde küçültür Andronikos’u. Ama tuğlasını taşını kullanmak, küçültücü olmaz. Yiğit olmadığını, olmak istemediğini bir de içinden kabul edebilse, gönlü ile, duygulan ile…

Karşısında bir sandalın omurgası duruyor. Çılgın gibi doğruluyor Andronikos. Balıkçılar gelmiş olacak.

Ama kendisi yerde, başının altında elleri, ellerinin altında çakıllar var…

Karşısındaki omurga, kendi sandalının omurgası. Düşü ne zaman başladı, ne zaman kesildi, kestirmeğe çalışıyor. Andronikos uyanmağa çalışıyor. Saray, yabanıllığa dönmüş eriklerle elmalar, kirazlarla armutlar, düşündeydi. Yiğit olmamayı gönlüne kabul ettirmeğe çalışması, düşle uyanıklık arasında…

Yarın, o saray örenini arayacak. Tanrının gördürdüğü bir düş olabilir bu. Tanrının, kendisine hâlâ birtakım düşler gördüreceğine inanmak mı istiyor? Niye gördürmesin? Tanrı pinti değil ki… Arayacak; bulursa, tuğlasından taşından yararlanmağa bakacak. Bulamazsa, o zaman kendi eliyle taş kırıp tepeye taşıyacak. Bunlan yapmak için gücünü yeniden toplamalı, uyumalı. Orta yerde uyuyakalmamalı.

Sevginin, kurmanın, yapmanın, sözü değil, kendi gerek; yaşanması gerek bunlann….

Andronikos bir daha dalıp yere yıkılmadan önce doğrulmağa, kalkmağa bakıyor. Sandalın arkasına çekiliyor. Çuvalını kayaya dayıyor. Başını da çuvalına dayayacak. Sandalın arkası sıcacık. Kayalar, çakıllar, sıcacık. Cüppesine sannıyor, dizlerini iyice karnına doğru çekip ayaklannı cüppenin altına sokuyor. Taşlar sert ama alışmalı. Gözünü yumuyor. Yaptığını, bilerek, duyarak…

Ama hâlâ uykuya dalmış değil. Tuhaf bir uyanıklık içinde yüzer, dalar gibi. Su gibi bir uyanıklık bu. Ayaklannı yavaş yavaş uzatıyor, bacaklannı geriyor. Yalnızım yalnızım yalnızım diyor içinden. Ya da içinde başka biri böyle söylüyormuş gibi oluyor. Yüzükoyun dönüyor. Dönmesi yetmiyor. Daha başka bir şey yapması gerek gibi. Kamını iyice yapıştınyor çakıllara. Daha daha. Çakıllarla gövdesi bir olacakmış gibi. Tannm! Sana inanıyor mu yum? diye soran sesi geliyor kulaklarına. Sana inanıyor muyum ki?

Parmaklan kasılıp kıvnlıyor. Avuçlannda tuttuğu çakılian canı yanasıya sıkıyor. Kalça kemiklerinin sızladığını duyuyor çakıllann üzerinde, İoakim’i düşünüyor.

1963

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s