Pencere, Yannis Ritsos

bir mayıs günü bırakıp gittin, Yannis Ritsos

PENCERE

(Deniz kıyısında bir odanın penceresi önünde iki adam oturmaktadır. Görünüşlerinden uzun zamandır birbirlerini görmemiş iki arkadaş oldukları anlaşılır. Biri denizciye benzemektedir. Öbürü, susanı ise, denizciye benzemez. Yavaş yavaş gece inmektedir. Sessiz, menekşe ve kızıllık içinde bir bahar akşamı. Dingin denizin üzerinde gemilerin bordaları, halatları, direkleri ve evler çiizgi çizgi yansımaktadır. Başlangıçta sıradan ve biraz yorgun bir ses:)

Burada pencerenin önünde oturuyorum; gelip geçene bakıyorum ve kendimi görüyorum onların gözlerinde. Eski çerçevesi içinde sessiz bir fotoğraf olarak düşünüyorum kendimi, evin dışına, batıya bakan duvara asılı, kendim ve pencerem.

Bazan kendim de bakıyorum
bu sevdalı, yorgun gözlü fotoğrafa, ağzını
bir gölgenin gizlediği; bazan, batan güneşe ya da aya bakan
çerçevenin camındaki düzgün parıltı tümüyle örtüyor yüzümü
ve soluk, gümüş ya da pembe renkli dörtgen ışığın gerisinde
iyice kayboluyorum gözden ve serbestçe bakıyorum herkese,
kimse beni görmeden. Özgürlük içinde; insan ne söyleyebilir?
Kımıldayamıyorum; arkamda
nemli ya da kızgın duvar; göğsümde
soğuk pencere camı; gözlerimin incecik damarları
dal dal oluyor camın içinde. Böylece, duvarla
camın arasında sıkışmış, elimi oynatmaktan korkuyorum,
avucumu kaşlarıma götüremiyorum, güneş amansız
görkemiyle parladığı zaman; görsem de,
istemesem de,
durmak zorunda kalıyorum kıpırdamadan. Bir şeye
dokunmaya çalışsam, dirseğim
camı kırabilir ve bir delik
açabilir yanımda yağmur ve bakışların geçebileceği.
Sonra, konuşmaya çalışsam, pencerenin camını
buğulandırıyor
sesimin sıcaklığı (şimdi olduğu gibi)
ve göremiyorum sözünü etmek istediğim şeyleri.

Sonra sessizlik, hareketsizlik. İkiyüzlülük bile
diyebilirsin,
çünkü, belki de bilirsin, kaç çarmıha gerilmiş çığlık,
kaç diz çöküş gizlidir
o dikey saydam görkemin gerisinde .
Hele akşam olurken, şu bahar günlerinde, ve liman
uzakta bir yangınken, yaldızlı ve kızıl,
gemi direklerinin karanlık ormanında, balıkları
duyarsın, suların basıncında, küçük üçgen ağızlarıyla
derin bir soluk almak için suyun yüzüne çıkan.
Dikkat ettin mi?
Böyle zamanlarda suyun yoğun aydınlığı kırılır
küçük balıkların binlerce ağzıyla. Kimse dayanmaz
hiç ara vermeksizin o sınırsız tekinsiz manzaraya
bakmaya bunca suyun ağırlığı altında,
bu masalsı denizin ormanlarında, bu soluk kesici
saydamlıkta.

Bence bir bakıma fotoğraflar da dayanamaz çerçeve
camlarının ardında,
nasıl poz verilmiş olursa olsun, ne kadar güzel olursa
olsun duruşları,
hayatlarının durdurulmuş bir anında, gururlu bir
saflık içinde,
eşsiz güzellikte bir el fotoğrafçının stüdyosundaki
zarif masanın ya da dizlerinin üzerinde dururken
yakalarında (tabii) solmayan bir çiçek,
ne kendini beğenmişliklerini ele verecek kadar yaygın,
ne de yazgılarına boyun eğmişçesine büsbütün tutuk
belli belirsiz bir zafer gülümseyişi dudaklarında.

Oysa zaman tümüyle pusuya yatmıştır onlar için,
onların bu güzel anlarının önünde ve
ötesinde.
Ve onlar tümüyle isterler bu zamanları, taşıllaşmış
saygınlıklarını, önceden tasarlanmış olup olmaması
fark etmeyen
görkemli duruşlarını yitirecek olsalar bile,
bu canlı öyküleri mum gibi eriyecek olsa bile
bakışlarının alevinde,
ışığın saydamlığında beliren gençlikleri yalanlanacak
olsa bile.

Ne var ki, onların isteğinden daha büyük ya da eşit
olarak
görünür korku; sonra gülümseyişleri de
denizin dibinde, iki kaya arasında uzanmış duran
gümüşten bir balık gibidir – ya da havada,
kendi uçuşuna asılı, kanatları kımıltısız
kül rengi bir kuş gibi. Fotoğraflar da
öyle kapalı kalır, bütün pişmanlıkları,
düşmanlıklarıyla,
çerçevelerinin, isteklerinin ve korkularının dışına
çıkamadan,
bakarak usandırıcı göğe ve uçsuz bucaksız denize.

Bu yüzden daracık bir yer seçeriz korunmak için
kendi sınırsızlığımızdan. Belki de bu yüzden
burada oturuyorum ben, bu pencere önünde,
bakmak için
gemicilerin rıhtımda, kaldırım taşlarında kalan
ayak izlerinin bir peri masalındaki sıra sıra,
dikdörtgen aylar gibi yavaş yavaş silinişine.
Ne bir şey anladığım var artık, ne de anlamaya
çalıştığım.
Saçlarını yıkamış bir kadın bitişik balkonun
korkuluğuna yaslanmış
yavaşça mırıldandığı bir şarkıyla saçlarını kurutmak
için.
Bir denizci bacaklarını açmış şaşkın gözlerle bakıyor
koca ikindi gölgesinin önünde, sanki yabancı bir
limanda,
gemisinin pruvasında dimdik durmuş,
suları tanımıyor, nereye demir atacağını bilmiyor.
Daha sonra, hava yavaş yavaş kararırken ve batan
güneşin
sessiz, menekşeli titreşimleri solarken duvarlarda ve
çitlerde,
sokak lambaları bile yanmadan önce, apansız bir
sıcaklık
yayılır ya – işte o anda, yüzlerin kimin yüzü olduğu
görülmese de kestirilebilir; gölgenin
terleyen koltukaltlarına sokulduğunu görürsün;
bir ağacın yapraklarını serinletir hızla geçen bir
giysinin hışırtısı;
delikanlıların beyaz gömlekleri uzak mavi bir renge
bürünür ve bir duman tüter üzerlerinden,
her şey yalıtılmış, büyülenmiş, belirsizleşmiştir;
belki de bu yüzden birden bütün ışıklar yanar,
açıkça hükmettikleri ne varsa uzaklaştırmak için.

Evlerin içinde, rüzgara kapalı anlaşılmaz bir denizdeki
sarkık bayrakları andırır çarşaflar, hani herkes
gemiyi terk etmiştir, kimseler kalmamıştır bayrakların
selamlayacağı,
bu yüzden öyle sarkık dururlar akşam saatlerinde,
güneşten kızmış, unutulmuş, kayıtsız,
geçit törenleri, çalgılar, danslar ve şölenlerle kutlanan
bir bayram gününde kesilmiş koca koca hayvanların
yüzülmüş derileri gibi.
Tören bitmiş, sokaklar boşalmıştır. Yaya
kaldırımlarında
yağlı kağıtlar, çiğnenmiş rozetler, ekmek kabukları,
kemikler kalmıştır –
oysa daha kimse dönmemiştir evine, sanki herkes
pişmanmış,
herkes gereksiz bir izni kullanıyormuş gibidir.

Odalar hala karanlık ve çekicilikten uzak, sokaktaki
ve gemilerdeki renk renk ışıklar, dağınık birkaç yıldız
ya da bağırıp çağıran, şarkı söyleyen sarhoş askerlerle
dolu
bir kamyonun birden beliren farlarıyla aydınlanırlar
ve farların ışığı, sessizce, gizlice evin içine mıhlar
pencerenin gölgesini,
korkunç görünüşlü iki denizcinin
ıssız bir kıyıya taşıdıkları koca bir sandık gibi.

Sonra garip şeyler gelir aklınıza – size de olmaz mı bu?
Sanki her birimiz, yüzleri örtülü,
ikisi de kinci, birbirleriyle anlaşamayan
ve sandığı taşımaya kıyının biraz ötesinde
toprağı tırnaklarıyla kazıp gömmeye
ancak o anda karar vermiş iki kişiyizdir.

Bütün gizlemelerine karşın, onlar gibi siz de
bilirsiniz ki
sandığın içinde parçalanmış bir ceset yatmaktadır,
genç, sevilmiş birinin cesedi; onlardan birinindir
bu ceset,
kendileri öldürmüş , kendileri gömmüştür
birbirini tanımayan iki yabancı gibi.
bildiğimiz dört köşeli sandık
kapalı bir kapıya benziyor,
Bu güzel biçimli,
sözünü ettiğimiz o çerçeveli fotoğraflara,
baharda dışardaki sevimli kalabalığı seyrettiğimiz
pencereye benziyor.

Ben sık sık rastlamışımdır bu cesede, bu insana,
özellikle ay ışığında dolaşırken –
biraz solgun, ama her zaman genç – rıhtımda
ya da boyalı kadınları, aç köpekleri, paslı tenekeleri,
traşı uzamış denizcileri, çürümüş meyveleri, küfürleri,
sıkılmış limon kabukları, yeşil çinko leğenleri,
tuvalet tasları, mumları, gaz lambalarıyla
o pis genelevlerin olduğu yukarı sokakta.

Gerçekten, bir kere bir kadınla pazarlık ederken
gördüm onu,
ama parayı almıyordu kadın, fazla bulduğu için.
“Hayır, hayır, ”
diyordu durmadan boğuk bir sesle ve boyalı tırnaklı eli
biraz da titriyordu. Kendisini hırsızlıkla,
saldırganlıkla,
maymuncuklarla, falcıların sözünü ettikleri
ve gerçek hayatta da eksik olmayan demirkapılarla ilgili
bir olaya karıştıracaklarından korkuyordu.
Bunların ne gereği vardı ona?
Ücret belliydi, daha az alamazdı, ama fazlasını da
istemiyordu.
Anlaşılmaz bir insan, iri ve boş gözleri
iki yanar kor gibiydi soluk yüzünde.
Bu gözler yakabilirdi kadını.
Saçlarındaki tokaları bile eritebilir,
erimiş teller saçlarının arasından gözlerine akabilirdi.
Her zaman hüzünlü bir görünüşü vardı onun –
belki de
tüketemediği gücündendi bu hüzün – baharın o geniş
melankolisi gibi güzel bir hüzün. Bildiğimiz kadar,
hiç parçalanmamıştı daha önce. Bir kapıyı açar gibi
o koca sandığı usulca açıp sapsağlam çıkardı ay ışığına,
ve iyice belirirdi ellerindeki damarlar,
kırmızı, kıpkırmızı – garip bir görünüş ayışığında,
soluk Hıristiyan derisinin altında.

Biliyor musunuz, bazan ancak parçalanmakta
sapsağlam kalabileceğimize inanıyorum – bunun
bilincindeysek elbet.
Hem nasıl bilincinde olmayız, bizi parçalayan ve
yeniden
yadsıdığımız şeylerle bir araya getiren de kendi bilgimiz
olduğuna göre.

Bayağı sevimli bir yer, şu sözünü ettiğim üst sokak –
dünyanın en olmadık dükkanlarıyla: eskiciler,
kömürcüler, bakkallar,
eski taşbasması resimleri, bir tuzağı andıran koca
koltuklarıyla berberler,
aynalarından kesilmiş koyunlarla sığırların kanlı alayı
yansıyan kasap dükkanları;
balık kokularıyla meyva kokularının birbirine karıştığı
manavlar ve balıkçılar –
kapı önlerinde kuşkulu, suskun bir gürültü,
marangoz dükkanının önüne dayalı sac levhaların
ya da rendelenmiş büyük sarı tahtaların yansıttığı
donuk bir parıltı. Sokağa gelişi güzel yığdıkları
yağmurlukları, kümes hayvanlarını, mandalları,
şişeleri,
tarakları, boş bisküvi kutularını, kokulu sabunları,
açık artırmaya getirip sonra bir kenara attıkları
batık gemilerden sökülmüş kamara parçalarını,
çeşitli ülkelerden alınmış gümrüksüz allı pullu ipek
kumaşları,
Japon çay takımlarını, masa örtülerini, içlerinde
görülmemiş bir gül ve geceleyin bir ölünün
parmaklarından çalınmış
sarı siyah iki kıymetli taşa benzeyen donuk gözleriyle
sokaktan gelip geçenlere bakan yaldızlı kuşlarıyla
yarım kalmış bir kiliseyi andıran garip oyuk kafesleri
satıyorlar.

Yalınayak çocuklar sokağın ortasında zar atıyorlar,
basık tavanlı, açık pencereli odalarda denizcilerle
yatıyor kadınlar,
güneşte yanmış satıcılar yan yana bir duvarın dibine
işiyorlar;
zaman zaman, kana bulanmış bıçaklar gibi parlıyor
sepetlerde balıklar,
ve hazan, yolunu şaşırmış bir arı, havada vızıldayarak
bir çocuğun parçalanmış oyuncağının zembereği gibi
sarı halkalar çiziyor hızla uçarken.

Yavaşça bir toz bulutu yükseliyor alacakaranlıkta
yüzlerin arasında,
kiraz renkli gizi gibi solukların, terin, çıkarların ve
cinayetlerin,
üstünkörü bastırılmış tükenmez bir açlığın çok
derindeki gizi,
sonsuz bir gidiş geliş, sonsuz bir pazarlık, sonsuz bir
harcama
ticareti, hırsları, açıkgözleri ve elbette hayatı
desteklemek için,
o kertede ki, hazan genç güzel bir kız görürsün, temiz,
çiçekli giysisiyle
kurum içindeki sokakta, fıstıkçının küçük arabasıyla
çuvalların yanında durmuş,
tepeden tırnağa denizin aydınlığında
bembeyaz dişleriyle vapurun düdüğüne gülümsüyor.

Çürümüş limon kabukları küçük güneşler gibi parlıyor
çevresinde;
alçak bir pencerenin hafifçe yana çekilmiş kıvrık kreton
perdesi,
çok sevdiğiniz bir kitabın bir gün yeniden okumak için
büktüğünüz sayfası gibi.

Demek ki aşağılanma yok hayatın sürüp gittiği,
köpeklerin çekingen hareketlerle çöpleri kokladığı
ve genç kızların başlarında taşıdıkları bir testi sessiz
suyu
düşürmemek için gür saçlarının döküldüğü çizgisiz
alınlarını
dimdik tutabildikleri yerde. Pek çok genç kız gördüm
öyle yürüyen, evet, hem de o sokakta
ve esmer tenli, göğüsleri kıllı, kalın dudaklı
delikanlılar,
(dertli insanların olduğu gibi) her zaman kızgın,
istedikleri kadar bayağılaşamadıkları için
durmadan seslerini yükselterek küfreden. Dikkat
edersen,
sen de görebilirsin. Sesleri, gece saatlerinde
dizlerinde kıvrılıp miskin miskin mırıldanan
geminin kara kedisini okşayan iri avuçlar gibidir,
ve ne o eller görünür, ne de kedi, görünen sadece
kedinin fosforlu gözleridir, çiçekli bir adaya yanaşan
bir geminin kıyıyı tarayan iki yan projektörü gibi.

O sokakta biraz daha yukarı, Aya Vasili tepesine doğru
yürürsen,
aşağıda tümüyle uzanan limanı görürsün,
mazot ve yağ lekelerinin parladığını
uçsuz bucaksız denizin kıyısındaki karanlık sularda,
ışıyan, kusursuz diyebileceğin o lekeleri,
köpek leşleri, çürümüş patatesler, saman çöpleri, çam
kozalakları ve kayıklar arasında
kayıtsız bir dinginliğin aydınlık adacıkları gibi yüzen.

İşte çekinmeden bakabilirsin bu pencereden
ya da sokağa çıkabilirsin. Sessiz bir kutsama havası
vardır
insanların davranışlarında. Menekşe renkli bir gölge
kalır
sevişmekten yorulmuş bir kadının sol omuzunda,
öbür yanına dönüp yalnız uykusuna dalan. Bitişikteki
avluya asılmış, açık saçık düşlerin izlerini taşıyan
kalın donları, parktaki kanepelerin altına atılmış
buruşuk kaputları ya da kadınların korselerinden
kopup
küçük sedefli çiçekler gibi otların üzerine düşmüş
düğmeleri görürsün; artık ne kokuları, ne tozları,
ne tohumları
artık verebilecekleri hiçbir şeyleri kalmadığı için
biraz üzgün duran o çiçekleri.

Bir ara ben de düşündüm sokağa çıkıp
bu pencereyle o koca sandığı satmayı,
sırf onların bakımından kurtulmak için,
şu alışveriş işine ben de karışayım,
yabancı bir dilde konuşan sesimi duyabileyim diye.
Ama hemen anladım satacak bir şeyim olmadığını.
Başka bir nedeni vardı bunun:
camları olmasa bile gene de bu pencereden bakıp
duracağımın
yeni bir kanıtını arıyordum.

Hiç başaralı olamamışımdır iş konusunda. Sonra
ne para edecek bir şeyim var, ne de para verebileceğim
bir şey. Bu eski fotoğrafların bile bir değeri yok
başkaları için, çerçeveleri som altın olsa bile.
Ama benim için gerekli şeyler onlar.

Hem ölmüş de değildir bu fotoğraflar – hayır. Akşam
indiğinde
ve kahvenin dışındaki sandalyeler sıcaklıklarını
yitirmeden
ve herkes (ben bile) bir başkasına sığınmaya çalışırken,
fotoğraflar da alçak, ahşap bir merdivenden iner gibi,
çerçevelerinden iner, mutfağa girer, lambayı yakar,
sofrayı kurarlar (tabağa çarpan bir çatalın
tanıdık sesini duyarsınız), üç-beş kitabımı,
hatta (eski yeni) düşüncelerimi görüntülerle
karşılaştırıp
çekingen tartışmalar, hazan da çok eski,
yaşanmış kanıtlarla düzene sokarlar.

İşte bu yüzden kendimi borçlu hisseder, ayrılamam bu
pencereden,
Ne görmemi engeller bu pencere, ne de var olmamı –
tam tersine.

“Duvarla cam arasına sıkışma” konusunda
söylediklerime gelince,
bir ilkbahar abartmasıydı o, her yerden fışkıran
gür yeşilliklerin bir abartması. Oysa işe yarayan,
dört köşe bir dinginlik, bir saydamlıktır bu pencere.

Duvarlar bulutlandığı zaman akşam saatlerinde,
pencere
parlar durur, sanki kendiliğinden; korur ve yayar
batan güneşin son yansımasını,
gölgelenen sokağa yansıtır bu parıltıyı,
yüzlerini aydınlatır gelip geçenlerin, onları
en içten anlarında suçüstü yakalamış gibi, bisiklet
tekerleklerini.
Bir kadının gerdanında sallanan altın zinciri
ya da limanda demirli bir geminin
tanıdık olmayan adını aydınlatır.

Kışın, dizlerini çarpar bu camlara rüzgâr
ve öfkeyle uzaklaştığını görürüm geniş sırtını dönerek.
Bazan da buradan, bu akşam olduğu gibi, bahar
akşamlarında,
bir gemiden öbürüne seslenen denizcilerin
konuşmalarını duyarım,
sanki yıldızların arasındaki ilişkileri açıklıyorlardır
bana;
gemilerin yanlarındaki o anlaşılmaz sayıları
açıklıyorlardır.
Birden, denize fırlatılan bir demirin sesini duyarım
yalnızca bana sunulan bir şeymiş gibi,
bana bunu gösterme yetkisi veren bir şeymiş gibi.

Öyleyse yakınacak neyim olabilir bu pencereyle ilgili?
İstersen yarıya kadar açar, dışarı hiç bakmadan
ve görünmeden izleyebilirsin sokaktaki gerçek
sahneleri,
o büyük uzaklığın yumuşak aydınlığıyla
boşlukta daha derin, daha sürekli;
bütün bunlar gözünün önünde, sadece birkaç adım
ötede yaşanıyor olsa bile.
Sonra da, istersen, pencereyi iyice açıp kendini
seyredebilirsin camda,
çok uzak, tılsımlı bir aynaya bakar gibi, ve tarayabilirsin
seyrelen saçlarını,
ya da gülümseyişini düzeltebilirsin. Her şey daha açık,
daha sessiz, daha durgun, bu yüzden de
vazgeçilmez ve zaman dışı görünür bu camlarda.
Balıkçı aynasıyla
hiç bakmışlığın var mı denize? Üstteki çırpıntının
altında
eşsiz bir görünüşü vardır derinliklerin, o kımıltısızlığı,
saydam düzeni, hem dingin hem de her an kırılabilir
dilsiz kutsallığı içinde – konuştuğumuz gibi. Ama
soluğun kesilir nedense uzun süre böyle kalırsan;
bu yüzden başını kaldırırsın havaya,
ya da bu pencereyi açarsın (bu kez, artık bile bile),
ya da kapıdan dışarı çıkarsın.

Ve artık hayatını ve gözlerini eğecek hiçbir şey
kalmamıştır,
ve artık övünçle gösterip türküsünü söyleyemeyeceğin
hiçbir şey kalmamıştır,
ve artık yüzünü güneşe çeviremeyeceğin hiçbir şey
kalmamıştır.

(Pencereyi kapayıp sokağa çıktılar. Gemilerin ışıkları yanmıştı. İki arkadaş iskelenin ucuna gittiler. Durup denize baktılar ve sığ sularda bir balığın aralıklı sıçrayışını duydular ve anlaşılmaz bir nedenle el ele tutuştular. Sonra sessizce kangal gibi kıvrılmış ıslak halatların üzerine oturdular, birer cıgara yakarak kibritin alevinde birbirlerine baktılar. Garip, nerdeyse yersiz bir mutluluk içindeydiler baharda deniz kokusuna, kızarmış balık, kıvırcık salata ve sirke kokusu karıştığı zaman hayatın o açıklanması güç mutluluğu içinde. Biraz sonra yandaki meyhaneye gideceklerdi. Karınları acıkmıştı bile. Gramofondan gelen ses bu açlığı daha da artırıyordu. Liman nöbetçileri uygun adım yanlarından geçtiler, yazlık üniformaları akşam karanlığında bembeyaz görünüyordu. İki arkadaş halatların üzerinden kalktılar, gidecekleri yere doğru yürüdüler.)

Pire, Nisan 1959

Çeviri: Cevat Çapan

Yannis Ritsos Yaşamı ve Eserleri

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s