Sürgün, Ahmet Oktay

SÜRGÜN

“Sevgili Sürgün, bulunduğun bütün
kıyılarda”

I.
Karın yabanıl tınlaması kesilince

Herkes ölülerini toplar
depremin, donmuş belleğin
ve tarihin kalıntısı altından

Ey aşk ve av saatlerinin omurgasını anısız bir haykırışla
savuran gel-git zamanının ay çekimi ölüler
Ey uzun ırmakların, yaz göklerinin, ekim ayının tutsağı
ve uslanmaz özlemcisi
kalır ardında bozkırın sanrısal sesi
ve yalçın kayalar.
Şaşkındır harmanın soylu korosu,
ne büyük ilkyazı muştular
ne dölün güvenli ayak izini;
yas’ın ergimesidir duyulan.

Sen mevsimden ürken Sürücü
coğrafyayı dağlayan,
unutuldu ağıt yakıcılar
yüreğin başkaldıran ilk Söz’ü;
yıldırıcı gecedir fışkıran
iris çürümesi ve cıvalanma
topraktan, soğuk su kaynağından
Ey bakır sesli Sürücü, yayılır dağ çeşmelerinin
serinliği sağ avucundan
koruların hışırtısı diyorum sol avucuna
rüzgâr ve güneşle dövülü kadın yüzlerinin tarrakası
bunlar da
geçip gidiyorsun tahta köprülerden
Sana derim: Gün geldi, inceltiyor bıçağı çakmaktaşının
kavı, taşkınlar ve büyük yangın, ey göğsünde bin yıl
barındıran çoban yıldızının, ilk tekerleğin, su biliminin
yılı
tohumun menekşe vakti nicedir yağmalanan

Gücünü ve sabahını kuşanmış vakit
uykusuz bilgenin, gerilmiş kasın vakti:
Sızıyor anısı yitik şölenlerin
toprak testilerden, duvar yazılarından.
Herkes bilirdi şölen ayını: Mayıs,
kırk günlük yoldan gelirdin çavlansı Ozan
duru sedefler korosuyla.
Oğlağındı tehlikeler
ve şimşeği yağmur öncesinin
aşkınsa havayı aydınlatan.
Gebelerdi sözün coşkusuyla
toprakçıl ve yiğit halkını
ve bütün su kaynaklarını

Kavmim derdin, sonsuzun kabuğunu soluyan
gecenin büyülü kemiği kavmim

Ey Şair sarsılıyorsun Sözlüğü açınca:
Mayıs, beşinci ayı yılın.
Dağıldı uğultulu şölen alanı,
şimdi ölüm ve yalnızlık
sözcüklerinin biricik anlamdaşı

Biçimledi çünkü kendini bozkır, özlemin iyonu da çatırdıyor sürgün yazıcıların alnında;
yel değirmeni, yıkık direkler, susama ve asit akşamının gıcırdayan yük katarları
uçurum dönencesi ve fırtına
keskin bir hüzün kokusu, kadıncıl ve erkek, gurbetçiliğin avadanlığında ve omurunda kentin
ve bitimiyle soydaş olan
ele veremedi o alnı daha,
gümbürdüyor yasasında granitin

Bayat ekmeğin ve tuzun
ve toprağın ey Sürücü,
malgamamsı han pencerelerinin
ıssızlığa açılan kepenklerini
aç kargaların çığlıklarını anlat bize.
Nasıl bir bitkidir afyon
yarasa
nasıl bir kuş
ve ölü doğan çocukların
buğu var mıdır gözbebeğinde?

Anlat lodosun dipsiz kuyusunu da
balıkçının yolunu tıkayan,
kuraklık ve soygun yılını:
kararan su güğümleri, ince boyunlu göçmenler
içimde paslı bir sıkıntı olan kent, hâlâ kulaklarımda
o uğuldayan lav, akıp giden tebeşirsi saatler,
solgun yüzlere bulaşan yüzyıllık is
geçmişin ve geleceğin sesinde, biz ki yalnızlık ve
acı bulduk ataların ve toprakların terekesinde
anlat Sürücü ve bildir
sözün anahtarı kimde?

Savrulup giderken gördüm herşeyi
savrulup giderken:
Altın ve buğday
barbarlık ve kum
taşıl ve beden

Bilmiyorum da Sözlüğümden daha umutsuz bir fırtına, yanyana duruyor öksüzlük ve gurbet, gözyaşının aylası da sevincinki kadar görkemli kullanımları tüketiyorum, nerdeyse avucumda atacak denizin bir siklon ağzına benzeyen kalbi
bir kez daha uyanıyor içimde ağıt
ve gamlı bayram sabahı haliyle taşra
Yüzünün ağrıyan yanını
durmadan bir dağa yaslar taşra,
çünkü umutsuzluktur yol
ve ürkünç bir durulukla
damlar yalnızlık manzaradan.
Su içmeyecektir artık taşra
doğurmayacaktır da
yalnızca haykıracaktır:
Ey gök
acıyı ve konuşmamış ağzı sensin yıllardır mayalandıran
kar kesildi ve ölülerimi topluyorum
çıkıyor kapıların önüne kadınlar, çocuklar, cansıkıntısı
kükürdünü tutuşturur sesin
bölüşür kuşun kanını çocuk,
çiftleşir bir elmas hışırtısıyla
kadın günlüğünü tutar gurbetin.

Karın tınlaması kesilince
siler camın buğusunu yolcu:

Donmuş kurt sesidir ova,
kemikle büyülenen
gururla vurulan kurt sesi.
Açlığın körelttiği bilgelik
yalnız ve obur Phallus
çiçek salgını ordadır.
İnsan her şeyle ilenir Tanrı’ya
köpek havlamaları ve acıyla.
Soylu dünya bilgisidir acı
kendini ete ve tarihe yazan
Kar kesilince
dönüpte en büyük oğul;
kıyının kör gözlü düzyazısını, suskunluğu ve avcının getirmiştir
kırık yayını
dinginliğini hayvanın ve aletin
dölyatağının ve sesin;
adını kütüğe işleyince:

Kazdım ürkünç Kasım göğünü
bir betimleme sağnağı yeniden:
İçimde gezinen üzgün yolcu,
klavsen tınlamalarının tayfunu
ulusların ve ülkelerin karmaşasından gelen,
daima kalıyor oteller ve kar
kentin ve yüreğin ölgünlüğünden.
Direnme yuvası ve buluşmadır kent
Boris Vian’ın saydam Sözlüğünde,
bense ytong diye yazıyorum ve suskun
darmadağın olmuş Sözlüğüme;
kesiyor özsuyumu oteller
geçen zamanın alın kemiğiyle

Kaçının önünde irkildim
kaçının odasında ey durmadan Giden,
tasalı gözlerin ve tufanın anısıyla.
Biçimlendirdim de elbet
yalnız bedeni, yolu, denizaşırıyı
gezginliğin yabanıl ormanını ve sulfatasını
aşkım ve silahım olan sözcükle
Yine de büyülenmişiyim o sulfatanın
Ey göçebe! Duyum ve sürenin kurdu
çay bardakları, faturalar, bir gövde harmanı
kalıyor ardında.
Ama onlar da kaçak İbranî
geliyor aynı umutsuzluk soyundan
geride bıraktı onlar da sabahın yıkıntısını
kentleri, ölüleri, adları
daha da dönecekler dünyanın anaforunda

Dünya! Kaç kez yitirildi gömün bulundu kaç kez,
ulusların tozu parlıyor mavimsi zırhında
diyeti oldun bilgeliğin, sapan ve şiirin sunusu, işte
doruklarını sıralıyorum: Everest ve Filipin Çukuru, uzanıyorum
ilk limon ağacının gölgesine
hâlâ diridir engebelerini aşan savaşçıların ve
ermişlerin ayaklarındaki sızı
İşte yeniden çöle düştü İbranice:
Toprak diyor, ekim zamanı
yurdum, barınağım ve aşkım
durmadan sizleri arıyorum işte.
Bende kaldı hep yiten bedenlerin acısı
inanmasam da duygunun simyasına
dağ çöktü ve su dondu, bende kaldı.

Yolcu! Yurdun olmayacak daha bir süre,
yalnızlığın ve büyük susuşun
çeliğini kuşan, bekle.
Ardında tipiye çevirdi Kasım göğü
sözcüklerim de savruluyor işte.
Söndürmez artık hiç bir asit
göğün ve gözlerimin yangınını,
kar da ürkütemez, yaralı kuş da
düşsel yüzün kadar yüreğimi
Ben en büyük oğul
dönüyordum azgın deniz akıntılarından
çürümüş ağaç köklerinin akkorundan.
Toplanmıştı ölüler;
yazdan kalma bir deniz hayvanının
garip parıltılı omurgası
sürüklenip gelmişti nasılsa
ve irkiliyordu yolcular
rastlamakla kendi anlamına:

Sürgün

Daha haritası çizilmemiş, soy kütüğü tutulmayan Sürgün
toprak adamları ve dülger oğluydu ilk ataların,
bir armağanı mıydı ki bengi göğün
tarih aşılanmıştı alınlarına.
Sende yazıldı bakır çağı çölün
imzan okunuyor uygarlığın paslanmaz defnesinde.

II.
Ben en büyük oğul
büyülerim geceyi hançerle
kıyıyla doruğun özlemini
yüreğin öcünü kille
yüzü sözcükle.
Ey büyü, öncüsü soyumun, tipi kapımızda, düşünceyse bileniyor umutsuzluğun operası ve yarın’ın olduran yalımıyla
Ey büyü! Harmanlayan çölün kumunu ve ormanın tehlikesini, istemi körüklüyorsun bir yandan da
karışıyor yıkılan duvarların uğultusuna kır çiçeğinin yağmurlu sesi, cevherlerin çakmaklanmış simgeleri de kazmanın sondanın hurrasına
yine de biçiyor taşıtların gürültüsü şiirin tamamlanmamış Atlas’ını, naylon ve plastik
tutsağın solgun menekşe gözü, cana kıymayın kristalden altbaşlığı
ah ne zaman kutsanacak bu toplamın Bulucusu?

Kutsayalım ve bilelim: Yalvaçların oldu bütün çağlar. Silahlarımız dursun şurada: Acıya dayanıklı bir Yürek ve yepyeni bir Sözlük

Madencinin lâmbası ve kandili Ozan’ın
aydınlat yolu

Hesaplayan suyun sinüsünü, uyduların yörüngesiyle boyanan Samanyolu dalgacısı
sen ya da kahve masalarına tozlu bir yalnızlık bırakan, resmin çizili bütün ikindi yağmurlarına

Kaynak ustası sesleniyorum sana da
sana tohumu savuran
sana durmak bilmeyen Yolcu
sana Yazıcı;
işte her şeyden konuşmanın zamanı:

Eldir ekmek ufağını toplayan ve orağı tutan, yontan fildişini ve bağbozumu akşamının
erguvanını, iklimi derleyen hamaratlık
soylu işçisi dişiliğin
kömür de yok sensiz platin de, akarsuyun aklını karıştıran, dölleyen rengi ve göçmen kuşlar enlemini
nilgindir ereğin ey kireç tenli geceyle söyleşen, bitecek gibi de değil bu her dakika artan hüner, şimdiden leylağın ve fesleğenin kokusuyla yüklü Oğulcuk
nice şeylere yaraşıyorsun cıvataya, törenlere, ölü gömmenin demir dişli acısını da unutmuyorum, dağıtılmış Ekim gecesini şahdamarından tutuşturan Devrim’e ey özdeyişler tarlası
tınısı çağların dikenli derisini kendinden geçiren
Flavta
cesaretle yazıyorum Özdeş sözcüğünü
yükselen Kuğu şarkısı

Yürektir mevsimle birlikte göçen. Kaldı ölü kuşlar ve yapraklar
kaldı bir ev: Oğulun ve kızın sevecen yüzü küfleniyor henüz şamandıranın solnu kesen sözlerin anısıyla, Ana da gün adlarından dünyasalın kırını imbikliyor

bir Yazıt olan dünya, bir Tarih olan dünya

Yürektir cevapsızlığı yüklenen
Ey yürek
yaz bir yere çöl rüzgârlarının görkemli adını, ölülerini vermeyen denizin hesabını tut
Salı ve Perşembe pazarlarının hesabını tut, tunç ayaklı tütünün ve yelesi kabarmış pamuğun
tut soluyan yaz akşamının perçemini, terini sildi ve çok oldu oturalı toprağa
kara ve soylu zeytini de meze yapıyor ve yüzyılların damıttığı Anadolu hüznünü
ey
daha da taşıyacağımız vazgeçilmez urba,
besini burcunda hazineler savuran belleğin
Temmuz denizinin yarı çıplak bekçisi ve dolunay kolcusu: Bilgin artsın diye acılar
vardın ilk kutup seferinde ve son uzay kenetlenmesinde
Ey olanaklar:
bulunmuş ve bulunacak yazıtlar,
kükürt ve buzul yolunun
ey gökgürültüsünü durultan flamalar
hırs, istem ve bulgu;
dalga mekaniği ve zerdali çekirdeği,
onu bulan, gömen ve sulayan
mavi gözlü şaşırtıcı çocuk.
Tarihi ezberleyemeyen yapan çocukların olanağı
ve Şiir
Yürekledir

Yazıcılar, size derim:
Kim ki ekiyor ve biçiyor kim ki otlatıyor kim ki kardeşinin çobanı kim ki sözünü ve tövbesini bozmuyor
çiçek üstüne olsun,
kim ki yolunu buldu ve asla dönmüyor kim ki soydaşını kınamıyor ve güçsüzlükten utanıyor kim ki acıyı zorluyor ve şarkı yaratıyor
Esin ve Kurtuluş üstüne olsun;
Ekmek ve İçki üstüne olsun kim ki bir sofra kurdu ve suyunu sebil etti kim ki sözünü kullanıyor ve kardeşçe bir öğüt çıkarıyor ve kim ki aşk ve inan duyuyor ve paylaşıyor

Size derim Yazıcılar:
kırağı düşmüş Mart sabahının ve odalarla alanların meyvesini deren kahkahanın Yazıcıları, güçlülük ve doğurganlığın
kanla yazanlar öyküler gerçek olsun diye bilgelik ve hoşgörüyü kuşananlar. Böyle kazanılır acımasız bir bilek, depremsi bir anlalatımla da sarsın Yazgı’nın mazgalını

Silahlandıranlar ve İkramcılar
size derim:

Sabaha gebe gün bitimi, acı da sevince. Gene de kollayın yürek kırgınlığını, telâşını ölümlünün.
Suyun vakti döner, sözcük de bin türlü kullanır, bilinçse sonsuz bir tohum.
Size derim: Yasasızlık olmadı mı Yasa?
Kollayın: Çoktur menekşenin çeliğe su verdiği, el kitabı olduğu üzüncün de

Gezgin büyülüdür fethedilmemişin gizemiyle
savaşçının kargısı sonunda uzlaşır ölümle;
sense bedenin ve ruhun acısına adandın ey Sürgün
anıtın yok ama ülken heryer

Simyanın yitik bilgisi Sürgün
Bedeli ödenmemiş, ödenmeyecek Sürgün
Yalnız benzeriyle konuşabilen Sürgün

Yazıcısı çoğalmayan Sürgün

III.
Yaşamım sana sunuldu sözcük: Geri çeviren dünyayı, yeniden kuran abanoz kükreme

Gecenin ödağacı tütüyor, kapandı ulular çağı. Gülümsüyor bana yeşilimsi kadavra
Bir andaç: Umutsuzluğuyla dünyanın bir görünümü ve parlıyor şafağın kayatuzu dişlerinin arasında. Daha okunmuyor bildirin ey Muştucu

Bir im: Yazıtı bulunmayacak, yaşamsa iz bırakmıyor kıvılcımlanan acısından. Bengisu da yok toprağın sürülmesinden, demirin dövülmesinden başka

Yarılmış göğsünde çakılları yansıyor Sürgünlük Kıyı’sının körletici, sağırlaştıran manyetik tınlamalarla
ve ürkünç kalıntısı siklon günlerinin:
Kaynağını yitiren Büyük Cümle: Yabanıllıkları karşılayan, her şey işte, yürek ve akıl bağları, kâğıtlarda unutulup giden bütün o gömü; o betik ki ölü sevdaları derliyor, sözleşmeler ve işe sonverme belgeleri ve bulantısı dökümhanelerin, ıssız bayram akşamlarının, daha ağzın içindeyken paslanan o sözler:
Şarkıyı bir kılıç gibi sevdim
sesini ılıman bir kıta gibi sevdim,
bir yabandım ben. Yurtsuz
ve baharsız
izinli bir erdim

ey gemicinin ve şairin şarkısını çevreleyen taşılsı küf, bir yalnızlık hep ertelendi okunması. Ey öncülerin yolunu tıkayan
Leş akıntıları gözlerinde geçmişle iç içe, geleceğe gebelenmiş. Yine de soylu bir alaşım tüyden ve spermadan, bulutsuların gümüşünden ve tozundan patikaların
ve daha Yalvaç’ı belirmeyen oteller soyu: Yoksul, dilencisi iyotun, duyulmuyor yaz güneşinin hışırtısıda, bitkin, toprağı nadaslanmayan
ve tutsaklar
Gerçek Yazıcıları tarihin. Kamaşmış dişleriyle ısırıyorlar bir volkan çiçeğini, kurtulmalıklarını topluyorlar
ah, ne gün olacak o gün

Kıtanın nehirleri de gözlerinde işte, vurup durdu kumsala sürüklediği yıkıntı: Avlanmış bir Yürek, günücüler,
göçmen sürüleri
Fora

Fora çerçilerin sıkıntısı, eli değmedi daha hiçbir oymacının
yerbilimcinin kazması fora: Hangi zamandan bu göztaşı burçları ağulayan. Oğlak’ı ve ikizler’i ötekileri de
kerterize gelmeyen
nerede doğabilirdik başka?
Fora yol sorma lehçesi: Ekine başlanacak. Ey acemi gündelikçi
öğretecekler tınazlamayı sana da. Derin karardı şimdiden, susuşunsa bir uçurum

Ey kadastrocu neler gördün yıkılmış kentlerde? Açıklasın bize yüreğin ve taş yontucunun işleyen keskisi:
Yörüngesini çizen sonsuz bir iç çekme
düşüncenin aleve verilmiş burcu. Ne korkunç doğumlar yaptı badem ağacının tohumunu silip süpüren bora kavşaklarında, tam da çığlıklar yükseliyordu gecenin kimyasından
ve kanayan bir hayvan yarası
Soysuzluk ve Ölüm dedi kardeşini yitiren

Dinliyordu kurt seslerini ve tecimenlerin çığrışmalarını, her şeydi alım-satımı yapılan
Açıklamak istiyorsun ey Bilici daha baskın uğultun kayın ormanının gürüldemesinden
ama gelmedi Vaktin
İniyordu gece fosforu, çakmaktaşından da sert; boşalmış bedenlerin üzerine. Hangi aşkın anısıyla ey Ulu Organ?
Yok ediyor anlamı sis düdüğü

Böyle öldüydü ilk semender.

IV.
Ey imgelemi her şeyle çiftleştiren kadavra, evrenin gizi kadar çok insanın gizi, ben de ayırdedilemem senden
aynı fırtına göğünün demircisiydi benimle de konuşan, duyuluyordu uğultusu bozkır yelinin
ve çok olmuştu Ozan’ın kandili söneli

Dağlanmıştım ateşiyle tutkuların, bağsızım dedim ey Sirenler’ in şarkıları geliyorum dolu-dizgin, sunuyorum erkek gücümü tehlikenin ve özlemin tırpancısına, etimi kerpetencilere ve bu tecimen dünyaya acımı
Ey beni çevreleyen büyü helezonu
sualtı kentlerinin fosforlu büyüsü

Orada gömülü çocukluğum çevir soğuktan kızarmış yüzünü bana, kokusu hâlâ ellerinde sıcak ekmeğin

Karartma günleri:

Tahılın gücünü bilmiyor daha okuma-yazman, uçak başka bir adı kuşun, kar da kelebekle özdeş bu çamurlu yolda. Ey kırlar, sen de bir anı olacaksın duru ve parlak dere

Yitiriyorsun ekmek karnesini gözyaşın kış ikindisini ayrıştırıyor. Daha İncil’i yazılmadı bu küçülmenin
Bir leylak kokusu gülümsemesiyle öldü ninen, “Ekmekçi Kadın”ı okumuştun gece. Halk hikâyelerinin ve masalların bilgesiydi, yoldaşlarıysa cin ve peri tayfası
bir ölü daha var şarapçının kapısında bulunan. Barınaksız, yüzünde bir çakal sürüsünün ulumasıyla donan. Çekişiyordu delilikle
savurduydu bir güz öğlesinde geçmişinin gömüsünü: Parasız yatılı ilk gençlik, Öğretmen Okulu’nun müzik bölümü kartalın kanat çırpışlarıyla açılan ele geçmez ferç
fazla bir şey de bilmiyordun ey İspirtocu, bir bardak şaraba eski tangolar çalan

Çocukluk tokalaşmadık nicedir, ökseler kuruyorsun hâlâ, arının balı gökkuşağının efsanesi de geliyor avlağına. En eski gerçeğin gezegenlerarası gidip gelmeler
bir kez bile irkilmedin ölüler toprağıyla
Fatihler geçti üzerinden parlıyor tolgaları gözalan doruklarda.
Kavimler daha da parlak, bakırın ve plastiğin bulucusu utkuyla bozgun arasında
Bense kanıyorum cübbesinde yiten ermişin esrimesiyle. Cüzzamlının umutsuzluğu da bende, tayfanın anaforları çevreleyen sevinci de
etimde kentlerin sustalısı. Bir çavlan sanki kanım.
Sarsılıyorum giziyle yakamozun, bedense hep yalnız kalıyor.

V.
Ay doğdu, yedi taşkın ve yedi kuraklık oldu

Ey kuyu suyunun acı tadını gezdirenler
Ey yok edilen ormanların yasıyla içenler

Ve dağıldı kardeş sofrası ve korku düştü içlerine
Biri “kaygım kılavuzluk ediyorsun bana, hiçbir beden O beden değil” dedi
Biri, “Bengilik yok, yaşamsa yaşadığımızdan başka şey değil” dedi
Biri, “Ey aldatılmış Çinici ne görüyorsun gözlerimde ölümden başka?” dedi

Yakındı kardeşlerini yitiren Küçük:
Yuvamız ne oldu?
Anılarımız ne oldu?
Nedir bizi şartlayan amansız Yasa?

VI.
Unutulmayacak ayrı düşmüş soydaşların yazıları:

“Kaçıncı yaz? Geçti hüzünler bırakıp ardında;
istiridye kabukları ve o serin mavilik
umutsuz akşamların saldırdığı güneş
çekişip durmuştu nasıl
içimdeki sonsuzluk duygusuyla.
Geçti: Yaz ve sedef omuzlu çocukların sesi,
dinginlik ve alkolden kadırgalar
ve ihtiyar postacının ölüm haberi.
Zaten bir haber çağıdır bu kilden zaman
saçmalığa, frengiye, ölüme alışan.
Alışan yalnızlığa. Alışıp da öz bedeninden
acıyla büzülmüş bir taşıl çıkaran.
Buydu bana kalan andaç
toprağın söyleşmeleri
ve tarihin yorgun bakışından.
Nereye döndümse zımparaladı anlamı başlıklar
o boy afişleri ve amansız tecim
adım başında da bir ilan.
Aşk belki de hiç olmadı, özgürlük de öyle,
sunuldum şölenine ey Mutsuzluk
gövdemden daha ağır yüz bin belgeyle.
Dokunulmuş bir eşya duygusu
artık iyice sararmış bir parşömen
buydu işte kalan bana
bütün o metalsi rahimlerden…”

Ben derim: Paslanmaz her zaman şarabın tadı
can vermez gün de bir hayvan inilltisiyle;
kayıklar sallanır, bir martı güneşe çarpar
havada aşkın ve dünyaya güvenin sözleri.
Bıçağın keskin soluğu, bir göktaşı olan sesim
telefon numaraları ve semt adları ezberler:
Kurtuluş ve hıncahınç Dolmabahçe alanı,
ah öpüşle yumuşatılacak bu sertlik
yalnızlığın demiri de dövülecek kabul et.
Altında bir orman kıpırdıyor bu kararmış yüreğin
bu susamış ağızda pınarların yeşimden çiçeği.
Ben de dinledim kaç gece ölü çocuk seslerini
akşamı bir uçurummuşçasına taşıdım yıllarca
ve konuştum taşılsı sözcükler soyuyla.
bitirildi sonsuz bir iç çekmeyle Temmuz.

Ey yüreksiz beden, intihara benzer zaman
Ey bilinç: Ayrılığın yalımdan mühürü güz
ve kötü manşetler ve giden dostlarla sarsılan.
İşte tutuldu su yolları ve sunuş oldu
işte oyuyor kendini zamana o kederli yüz.

Yine de derim: Sıcaktır her zaman ekmek
şiir bir muştudur ağıt olsa da;
yaz göllerinin kadifeden muştusu
yumuşak kar sesinin doğurgan muştusu,
tarihle hesaplaşan yürek ve el gücünün
toprak altındaki nemli tohum muştusu.

Derim: Şöleni var silahın ve dölyatağının
ilk yağmurun, ilk oğulun, ilk Hayır’ın.
Al gel geçmişinin gömüsünü…
Yol ağızda kalakalmış bir soydaş yazısı daha:

“Ey alçak gönüllü koca, yitirdik yürek bilgeliğinin gizini,
sesimiz kurumuş bir ağaç kökü
türküm de kavrulan bir başak.
Unutulmayacak
çavdar ekmeğinin, huysuz kış akşamlarının
ve alkolün yaralı anısı
Alkol: Yüzümüze sinen yas mevsimi. Ergeç noktalayacak olan günlerin iskeletinde çırpınan imgelemi. Bu imgelem ki tarih öncesine ait
korkunç ne bulduysa:
Tirşe gözlü bir soy, akkor memeli Sütana
Bitki örtüsünde bakışınız, işte kısır kaldı kadınlar
ve orman
saydam deniz kuleleri, tan yerinin güzülden doruğu, akik elli göl üreticileri, ey Ece ağzında ilkyazı getiren, baharat kokan küçük çarşılar, Dirlik ve Özveri’nin demini çeken, kendini sınayan mercan gökler, söz dizimleri yanılgılarla

indi kargış.

Ey ölü çocuklar ve Kız-analar yılı. Ey Kız-ana, kuşandım seni yurtsuzluğun burcunda, solgun alnının demiri avcumda zonkluyor hâlâ
al gel rahminden o sonsuz çığlığını ve suçla:
Kimdi bana insanlığın soylu bir geleceği olacak diyen?”

Cevapla bu cevapsızlığı
ey yanardağ kesilmekte olan Usta.
Dondurulmuş kırlangıçların değil
küflü çarşıların değil
afyonlanmış ölüm işçilerinin değil,
akar suların, ergiyen madenlerin
hünerine sunulmuş granitin
çoğala çoğala yol bilgisi edinenlerin
kahkahasının billûr çanı kar gecesini tutuşturan
çocukların vaktidir senin vaktin.

Vaktindir:
Ey kadın tuzu ve ekmeği hazır et,
hazır et kutsanmış bereketini
o yeraltı bilgini ve imbiklerden çekilmiş
o ayrılık Sezgi’ni;
durdu kükürtken gıcırtısı Eylül denizinin
kesildi ardında boğulmuş kuyular
bırakan kum fırtınası ve hipnozlu kar.
Dölle şimdi bu atalar toprağında
edimle inancı,
aldanışla yeniden buluşu.
Haykır son defa ve buluşsun Sözlüğün
Kamunun güvenli kollarıyla.

Vaktindir
ey şakağında buzullar uğuldayan Usta…

Ahmet Oktay Yaşamı ve Eserleri



            

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s