Darağacından Notlar, Julius Fuçik

 

Yaşamımın filmini yüz kez, binlerce ayrıntılarıyla gördüm. Şimdi onu yazmaya çalışacağım. Celladın ipi, ben bitiremeden boğazımı sıkarsa, geride filmin mutlu son’unu yazacak milyonlarca insan var.

1943 ilk baharında, Prag’daki Pankrats
Gestapo Hapishanesinde yazılmıştır

I
Yirmi Dört Saat

Saat onu vurdu vuracak. Güzel, ılık bir bahar akşamı; 24 Nisan 1942

Topallayan bir ihtiyar numarası yaparak yürüyebildiğim kadar hızlı gidiyorum, saat onda, sokağa çıkma yasağı başlayınca binanın kapısı kapanacak, Jelinek’ lere ulaşmak için acele etmeliyim. Orada beni, irtibatçım Mirek bekliyor. Bu kez ne benim ona, ne de onun bana söyleyecek önemli bir şeyi olmadığını biliyorum. Ama kararlaştırılmış bir buluşmaya gitmemek panik yaratabilir, hem sonra o iki iyi insanın, ev sahiplerimin başına durup dururken daha da fazla dert açmak istemem.

Beni bir bardak çayla karşılıyorlar. Mirek orada, Fried çifti de oradalar. Bu gereksiz bir tehlike. “Sizleri görmek ne güzel şey yoldaşlar, ama böyle hep bir arada değil. Bir odada bu kadar çok insanın bulunması hapse, ölüme giden bir yoldur. Ya gizlilik kurallarına bağlı kalacaksınız ya da bizimle birlikte çalışmaktan vazgeçeceksiniz, çünkü hem kendinizi hem de başkalarını tehlikeye atıyorsunuz. Anlıyorsunuz değil mi?

— Anlıyoruz.
— Peki, bana ne getirdiniz?
— Rude Pravo’ nun 1 Mayıs sayısının basım provasını.
— Tamam, çok iyi, ya sen Mirko?
— Yeni bir şey yok. İşler iyi gidiyor…
— Tamam öyleyse. 1 Mayıstan sonra görüşürüz. Ben sana haber yollarım. Hoşçakal.
— Bir çay daha içer misiniz, şef?
— Yok, yok Bayan Jelinek. Burada gereğinden fazla kalabalığız zaten.
— Hiç olmazsa bir bardak içseydiniz.
Bardağa doldurulan taze çayın dumanı tütüyor.
Biri kapıyı çalıyor.
Ziyaretçiler sabırsızlanıyor. Kapıyı yumrukluyorlar.
“Açın kapıyı! Polis”

Pencereden kaçmalı. Çabuk olun! Tabancam var; ben onları oyalarım. Ama çok geç. Pencerelerin altında Gestapo’ nun adamları, tabancalarını odanını içine doğrultmuşlar bile. Sivil polisler kapıyı kırıyorlar; mutfak tarafından koşarak odaya giriyorlar. Bir, iki, üç— tam dokuz sivil. Beni görmüyorlar, çünkü girdikleri kapının arkasındayım. Onları rahatça arkadan vurabilirim. Ama ellerindeki dokuz tabanca, iki kadına ve üç silahsız erkeğe doğrultulmuş. Ateş edersem beş arkadaşım benden önce vurulur. Kendimi vursam, nasıl olsa silahlar patlayacak ve o beş kişi ölecek. Ateş etmezsem altı ay ya da bir yıl hapis yatacaklar ve devrim onları sağ olarak kurtaracak. Yalnız Mirek ’le ben bu işten sağ çıkamayız; bize işkence edecekler. Benim ağzımdan bir şey alamazlar, ama ya Mirek’ den? İspanya’ da savaşmış bir militan, Fransa’ da iki yıl toplama kampında canlı kalmayı başarmış bir adam, savaş sürüp giderken Fransa’ dan Prag ’a illegal olarak dönen bir adam — yok hiçbir zaman konuşmaz o. Karar vermek için iki saniyem var. Yoksa üç saniye mi?

Ateş edersem kimseyi kurtaramam, yalnızca kendimi işkenceden kurtarırım, öte yandan beş yoldaşın yaşamını feda etmiş olurum. Öyle mi, değil mi? Öyle.

Öyleyse karar verilmiştir. Köşeden çıkıyorum.
“Yaa, bir tane daha .demek!”

Yüzüme ilk yumruk iniyor. Ayaklarımı yerden kesecek kadar sert bir yumruk.
“Eller yukarı.”
Bir yumruk daha, derken bir tane daha.
Tıpkı daha önce düşündüğüm gibi.
O özenle döşenmiş apartman dairesi, şimdi mobilyaları kırılmış bir eşya yığını.
Yumruklar ve tekmeler sürüyor.
“Yürü.”
Beni sürükleyerek bir otomobile atıyorlar. Tabancalar hep bana yöneltilmiş. Arabada yüklenmeye başlıyorlar.
“Kimsin?
— Profesör Horak.
— Yalan söylüyorsun.
Omuzlarımı silkiyorum.
—Doğru otur, yoksa vururuz!
— Vurun öyleyse.
Vuracakları yerde yumrukluyorlar.
Bir tramvayın yanından geçiyoruz. Sanki bana, üzerine beyaz bir örtü geçirilmiş gibi geliyor. Bir düğün arabası mı? Gece mi? Herhalde ateşim yükseliyor.

Petçek Bankasını Gestapo karargahı yapmışlar. Buraya canlı gireceğimi hiç düşünmemiştim. Beni koşturarak dördüncü kata çıkartıyorlar. Haa, işte, ünlü II-A bölümü, anti-komünist soruşturma şubesi. Neredeyse merak etmeye başlıyorum başıma gelecekleri.

Tutuklama ekibinden ince uzun bir komiser cebine bir tabanca yerleştirip beni odasına alıyor. Sigaramı yakıyor.
“Kimsin?
— Profesör Horak.
— Yalan söylüyorsun.
Adamın kolundaki saat on biri gösteriyor.
“Üstünü arayın .”
Beni soyup aramaya başlıyorlar.
“Bir kimlik kartı var.
— İsim ne?
— Profesör Horak.
— Kontrol edin.
Telefon ediyorlar.
Kayıtlarda bulamıyorlar. Çünkü düzmece bir kimlik bu.
“Bunu sana kim verdi?
— Polis merkezi.
Derken ilk sopa darbesi iniyor. İkincisi, üçüncüsü… saysam mı? Boşver oğlum, böyle istatistikleri bildirebileceğin hiçbir yer yok.

“Adın ne? Konuş! Adresin ne? Konuş. Kiminle ilişkin var? Konuş! Onların adresleri ne? Konuş! Konuş! Konuş! Konuş, yoksa döveriz.”

Bir insan kaç darbeye dayanabilir?

Radyonun sinyalinden geceyarısı olduğu anlaşılıyor. Kahveler kapanıyordur; son müşteriler evlerine dönüyorlardır. Sevdalılar, birbirlerinden ayrılamadan evlerin kapısında duruyorlardır. İnce uzun komiser keyifli bir gülümsemeyle odaya giriyor.

“Her şey yolunda mı, Sayın Yazı İşleri Müdürü?”
Onlara kim söyledi bunu? Jelinek’ ler mi? Fried’ ler mi? Ama nasıl olur, onlar adımı bile bilmiyorlar.
“Görüyorsunuz ki biz herşeyi biliyoruz. Konuş! Aklını başına topla.”

Onların özel sözlüğünde akıllı olmak demek ihanet etmek demektir.
Akıllı olmayacağım.
“Bağlayın ve biraz daha girişin.”
Saat bir. Son tramvaylar depoya gidiyordur, sokaklar boş, radyo son sadık dinleyicilerine iyi geceler diliyor.

“Başka kimler Merkez Komitesi üyesi? Vericileriniz nerede? Matbaanız nerede? Konuş! Konuş! Konuş!”

Artık, darbeleri yeniden sayabilecek durumdayım. Acıyan tek yerim, ısırıp durduğum dudaklarım.
“Çıkarın çizmelerini.”
Bak, hakkı var, ayaklarım daha uyuşacak kadar dövülmedi. Bunu duyabiliyorum. Beş, altı, yedi — sanki her seferinde sopa ayağımdan beynime vuruyor.

Saat iki. Prag uykuda. Bir yerlerde bir çocuk uykusunda inleyecek, bir adam da karısının kabasına bir şaplak indirecek.
“Konuş! Konuş!”

Dilimi kanayan dişetlerimin üzerinde gezdiriyorum ve kaç dişimin döküldüğünü saymaya çalışıyorum. Sayamıyorum. On iki, on beş, on yedi? Yok, bu benim sorgumu yürüten komiserlerin sayısı. Kimileri gözle görülecek kadar yorgun. Ama ölüm daha gelmiyor.

Saat üç. Sabahın ilk saatleri kentin varoşlarından giriyor. Zerzevat yüklü kamyonlar pazar yerine gidiyor, çöpçüler işe başlıyorlar. Belki bir gün daha şafağın söktüğünü görebilirim.
Karımı getiriyorlar.
“Tanıyor musun bu adamı?”
Görmesin diye ağzımın çevresindeki kanı yalayıp yutuyorum… ama bu, saçma bir şey, çünkü kan yüzümün her yerinden ve hatta parmak uçlarımdan sızıyor.
Onu tanıyor musun?
— Hayır, tanımıyorum.
Duyduğu dehşeti en ufak bir bakışla bile ele vermeden söyledi bunu. Korkunç iradeli bir insan. Artık neredeyse hiçbir gereği kalmadığı halde beni hiçbir zaman tanımamak için verdiği söze bağlı kaldı. Kim peki onlara adımı veren?

Onu götürdüler. Elimden geldiğince neşeli bir bakışla onunla vedalaştım. Belki de neşeli değildi, bilmiyorum.

Saat dört. Şafak mı söküyor? Karartılmış pencereler buna hiçbir yanıt vermiyor. Ve ölüm, işini ağırdan alıyor. Yoksa ben mi elimi çabuk tutsam? Ama nasıl?

Ben de birine vuruyorum ve yere yuvarlanıyorum. Beni tekmeliyorlar. Üzerimde çizmeleriyle tepiniyorlar. Hah, işte oldu, artık bir şey kalmadı demektir. Zalim komiser sakalımdan tutup beni ayağa kaldırıyor ve şeytansı bir kahkahayla bana bir avuç dolusu yolunmuş sakal gösteriyor. Bu gerçekten gülünç bir şey ve ben artık hiç acı duymuyorum.

Saat beş-altı-yedi-on. Derken öğlen oluyor, işçiler tezgahlarının başındadır, çocuklar da okullarında. İnsanlar dükkanlarda alışverişte, evde ise yemek hazırlığındadırlar. Belki annem şu anda beni düşünüyordur, belki yoldaşlarım tutuklandığımı biliyorlardır da kendilerinin de yakalanmaması için önlem almışlardır… ya konuşursam… hayır, asla konuşmam, bana güvenebilirsiniz gerçekten. Hem zaten, sonuma pek birşey kalmadı herhalde. Bütün bunlar bir karabasan, korkunç, hummalı bir karabasan. Her yanıma darbeler iniyor, sonra beni ayıltmak için üzerime su döküyorlar. Sonra yeniden darbeler, yeniden bağırmalar. “Konuş! Konuş! Konuş! Ama daha ölemiyorum. Anne, baba niye beni bu kadar dayanıklı yetiştirdiniz?

Öğleden sonra. Saat beş. Artık hepsi bitkin. Darbeleri daha yavaş, uzun aralarla, hızlarını alamadıkları için indiriyorlar. Birdenbire uzaktan, ölçülemeyecek kadar uzaktan, sakin, yatıştırıcı bir ses, bir okşayış gibi bir ses geliyor.
Er hat schon genug. *(bu kadar yeter)

Bundan bir süre sonra, durmadan uzaklaşıp sonra bana geri gelen bir masanın başında oturuyordum. Birisi içeri girip bana su verdi. Biri de bir sigara uzattı, sigarayı tutamıyordum. Şimdi de biri terliklerimi giydirmeye çalışıyor ama giydiremediğini söylüyor. Sonra yarı sürükleyerek, yarı taşıyarak beni merdivenlerden aşağı indirip bir otomobile bindiriyorlar. Araba yol almaya başlarken birisi kaçmamam için böğrüme tabancasını dayıyor. Bu da benim durumumda çok gülünç oluyor. Beyaz çiçeklerle süslenmiş bir tramvayın, bir düğün arabasının yanından geçiyoruz — ama bu belki yalnızca bir düştür. Ya düştür ya da ateşim var, ya da belki ölüyorum — ya da ölümün ta kendisi bu. Ama ölmek güç, oysa bu kolay. Ya da ne zor, ne kolay. Bir tüy kadar hafif bu — bir soluk alsa insan, hepsi havada uçuşur, uçup gider. Hepsi uçup gider mi? Yok, daha değil. Şimdi yeniden ayakta duruyorum, gerçekte tek başıma, desteksiz, ayakta duruyorum. Yüzümün hemen önünde kirli sarı bir duvar var, lekeli… ne lekesi? Kan, biraz benziyor kana… Evet, kan bu. Parmağımı kaldırıp sürüyorum… evet, taze… benim kanım bu…

Arkamda duran biri başıma vuruyor, kollarımı kaldırıp dizlerimi bükerek çömelmemi emrediyor. Çömel-kalk-çömel. Üçüncüde yere yuvarlanıyorum. Tepemde uzun boylu bir SS subayı duruyor, kalkmam için tekmeliyor beni. Tekmelemenin hiçbir yararı yok. Başka birisi yüzümü yıkıyor, bir masada oturuyorum. Bir kadın bana bir çeşit ilaç veriyor ve en çok neremin acıdığını soruyor. Bütün acının kalbimde toplandığını söylüyorum.

«Senin kalbin yok ki, diyor uzun boylu SS subayı.
— Var, hem de nasıl var,» diyorum ve birden kalbim için direnecek gücüm olması beni gururlandırıyor.

Sonra her şey yeniden yok oluyor — duvar, ilacı veren kadın ve uzun boylu SS.

Kendime geldiğimde, önümde bir hücre kapısı açılıyor. Şişman bir SS subayı beni sürükleyerek içeri çekiyor, liğme liğme olan gömleğimi çekip çıkarıyor, beni ottan bir döşeğe yatırıyor. Şişmiş gövdemi baştan ayağa yoklayıp kompres getirilmesini emrediyor.
“Şuraya bak ” diyor öteki adama ve başını sallıyor. “Bak da gör ne kadar kusursuz çalışmışlar.”

Gene uzaktan, ölçülemeyecek kadar uzaktan o sakin yatıştırıcı sesi, bir okşayışa benzeyen o sesi işitiyorum.
“Sabaha çıkmaz.”
Beş dakika sonra saat onu vuracak. Güzel, ılık bir bahar akşamı, 25 Nisan 1942.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s