Dikkatli Ariostos, Yannis Ritsos

Dikkatli Ariostos, Yannis Ritsos
Dikkatli Ariostos, Yannis Ritsos

HİŞT ARIOSTOS

14 Ağustos 1983 günü Karlovassi’deki (Samos Adası) evinde çalışma odasına girer girmez, “sana bir sürprizim var”, demişti Ritsos, “artık roman yazıyorum. İkisi yayınlandı. Birini de bu yaz bitirdim.”

Daha önce hiç sözünü etmemişti. 1945 yılının ocak ayında Ulusal Kurtuluş Ordusu Atina’yı boşaltıp Kuzey’e çekilirken, biçim ve içerik bakımından “yepyeni” olarak tanımladığı romanını yitirmişti. O günlerin cehennemi içinde geriye dönüp aramasına olanak yoktu. Konuşmalarımızda bu romandan söz ederken her zaman kederlendiğini anımsıyorum. Yitirdiği romanı daha sonra neden tekrar yazmadığını sorduğum zaman, “Aynını yazmamı olanaksızdı. Bu yüzden yazmak istemedim”, diye yanıtlamıştı gene bir görüşmemizde.

Ritsos, kitabın sonunda yer alan “Yazarın Notu”nda bu olaya, yani yiten romanına değinmediğine göre DİKKATLİ ARİOSTOS’un kaynağı bu yitik roman olmamalı; zaten kendisi de başka bir açıklama yapmadan 1942 yılında yazılıp 1971 yılında tekrar gözden geçirilen eski bir metinden söz ediyor.

Şimdi, “Dikkatli Ariostos”u okuyup bitirdikten sonra yaşadığım başdönmesi içinde, Ritsos’un “Artık roman yazıyorum” derken gözlerinden taşan o sevinçli ve mutlu anlamı daha iyi anlıyorum, belki de ancak şimdi anlıyorum

1942 yılının, açlığın ve yoksulluğun kasıp kavurduğu yenik düşmüş Atina kentinde yazılan bu roman bir “açlık ve yoksulluk kovma ayini” niteliğinde. Gündelik olaylar ve nesneler ve bunların olağanüstüyü içeren gerçeklikleri karşısında, yazarın yalvaç bakışının, beş duyunun özelliklerini yüklenmiş tansıklı bir göze dönüştüğüne tanık oluyoruz. Ritsos’un şiirlerinden tanıdığımız, gerçeği daha gerçek kılmak için “fantastik”ten yararlanma yöntemini kavrayıp çok doğru yorumlayan çevirmen ve sevgili dostum Herkül Millas, bu özelliği şöyle açıklıyor:

«Bakıp görmediğimiz, işitip anlamadığımız, içinde yaşadığımız ama bilincine varamadığımız bir dünyayı, tartaklayan bir dille ve ozanın da dediği gibi, ‘bir dirsek dürtüşüyle’ çizebiliyor Ariostos. Her günkü yaşamımız bu. Büyük olaylar yok. Ellerimiz, bulutlar, bir sokak, yoldaki çocuk, şapkamız… Ozanın projektörü altında yeniden beliriyor, denizin altında, derinde ışığa tutulan balıklar gibi, renk kazanıyor dünyamız.»

Devinen, gören ve belki de konuşan, yaşama etkin olarak katılan nesnelerin ortasında ve karşısında bir Şarlo-Ariostos, bir Fernandel-Ariostos, bir Herkes-Ariostos, bir Evren-Ariostos’un, herkesi, her şeyi ve kendi “Ben”ini babacan bir bakışla süzdüğünü duyumsuyoruz. Fatihten çok yenik bir Ariostos bu, ama, yenilgisini bildiği ve tanıdığı için de bir gerçek fatih, ezik gibi görünse de bir “engellenmiş” değil: yenilmiş ama ezilmemiş ve kendi kendini ezmemiş. Öte yandan bir “kurban” da değil kesinlikle, çünkü suçlama da yok. Neden? sorusunu soracak olsak, bunun yanıtı gayet açık : Çünkü, kendini sakarlaştıran, beceriksizleştiren, zaman zaman da gülünçleştiren yaşamı durmadan “olumluyor”. Ritsos ne der bilemem ama ben ilerde “Übü” leşmeye aday bir kimlik sezinliyorum Ariostos’ta. Yaşadığı anı gözetleyen ve süzen bir bakış altında yaşıyor; bu bakışı anlatıyor, bu bakışı anlatışını anlatıyor. Nesneye kendi Ben’inin gözüyle baktığı gibi nesnenin gözüyle de bakıyor; hem kendi gözüyle, hem de nesnenin gözüyle bakıyor kendi Ben’ine. Ve anlıyor Anladığını anlıyor. Kin, öfke, acımasızlık yok anladığı şeye karşı. (Ya da bize bırakılıyor bu aşama). Tam tersine ucsuz bucaksız bir ermiş sevecenliği söz konusu. Bu sanki nedensiz gibi görünen sevecenlik, saçma ve tekdüze olduğu sanılan yaşamı en göze çarpmaz ayrıntılanyla kavrıyor ve bu kavrama eylemi gerçekleştiği zaman, “egemen olan”, “mutlak” sayılan ne varsa gülünçleşiveriyor. Ama, yaşamla ve nesnelerle tam bir dayanışma içinde olan Ariostos bunu bir söyleve dönüştürmüyor; eline geçen tek fırsatı kaçırdığı zamansa, söylemek zorunluluğunu duyumsadığı “Ne yazık!”ı ironiye banmadan ağzına almıyor.

DİKKATLİ ARİOSTOS’un bölüm başlıklan çok önemli, çünkü metni büyük bir parantezin içine alıyorlar, bu sayede bütün fazlalıklar eleniyor, bütün yükseklikler ortaya çıkıp önümüzde kocaman bir kapı açılıyor. Örneğin, “On beş günlük ücretli izin”de öylesine küçük ayrıntılara giriliyor ve bu ayrıntılar öylesine büyüyor ki, birden kavrıyoruz: Görmek için özgür olmak gerek! Kaba bir allegori kesinlikle söz konusu değil, bir allegori bile söz konusu değil; nesnenin “kişileşmesi”ni amaçlayan yalnızca görsel değil, zihinsel, beş duyusal, algısal ve sezgisel betimlemelerde nesnenin özündeki tansığı yaşıyoruz: Nesne duygu ve düşünceye dönüşüyor.

ARİOSTOS’ta, Herkül Millas’ın da “Çevirmenin Notu”nda belirttiği gibi tansıklı, özel bir dille karşı karşıyayız: Hem yabanıl, hem yapay bir dil; bütün ile ayrıntıyı aynı anda kavramak ve yansıtmak isteyen çok boyutlu, çok katmanlı devingen bir dil; kendi kuralını kendisi koyan, bunu yaparken de kendisini değil “nesne”yi amaçlayan, diri, canlı ve gerçek bir dil, bu nedenle de -bütün karmaşıklığına karşın bizimle iletişim kuran geçişli bir dil; kendi özünü amaçlayan, matlaşmaya yargılı bir sünger dil değil, bu yüzden, bu yükün altında ezilmiyor, ağırlaşmıyor; saydam, hızlı devinimli geçirgen bir dil; kimi yerlerde düzyazıdan çok şiire yakın, metnin doruklarda gezmesinin nedeni de bu olmalı. Şiirsel eyleme ve anlama dönüştüğü için etkin ve çağrışımlı bir dil Nesne-dil, yaşam-dil.

Gerçeğin ve gerçeküstünün, dinginlik ve karabasanın, olağan ve olağanüstünün, meczup (visionnaire) ve bilgenin, karamizah ve mucizenin, yaşamı, insanı ve olağanı kutsamaya ve yüceltmeye adandığı, bu çağımızın .”ezgiler ezgisi” gerçek bir başyapıt. Nesneden ve gündelik yaşamdan insanın özüne, iç dünyasına ve imgelem gücüne giden yolu yürüyüp geçtiğimizi kitabın sonuna doğru anlıyoruz. Bu nedenle alçakgönüllü bir başyapıt “Dikkatli Ariostos”.

Ariostos, bir yerde, “Tabladan kayıp kınlan bir bardağın gürültüsünü duyuyorum,” diyor “Benim tabladan düşen ve aynı zamanda gene benim yerden cam kırıklarını toplayan, ötekiler üzerine basmasınlar diye. Ben, Dikkatli Ariostos”. Böyle diyor, kendi omuzuna dokunup, «Hişt! Ariostos!”‘ diyen bir Ariostos (“Sonunda içim açılıyor. ‘Sevgili Ariostos’ diyorum omuzuma dostça vurarak”), içindeki ışığı bir başkasına aktarmaktan başka bir şey istemeyen Ariostos, kendi gülümsemesini gülümseyen Ariostos.

Aramızda “tebdil” dolaşan bir Prometheus olmasın sakın, bu “dar gelirli” Ariostos?

Böyle bir sorun kitabı Ritsos’ a yaraşan bir Türkçe ve Türkçe’nin özel bir diliyle çeviren Herkül Millas’ı, bu çaba ve sonunda ulaştığı başarıdan dolayı kutlamak gerek. Ama, DİKKATLİ ARIOSTOS, “Ne Tuhaf Şeyler”, “Dirsekle Dürterek” ve öteki altı roman (toplam dokuz roman şimdilik) dilimize çevrilmezse yalnız kalacak bir başyapıt. Bu yalnızlığa engel olmak Herkül Millas’ın ve okurların elinde.

Özdemir İnce
Ankara, 12 Ocak 1987

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s