Anadolu Tanrıları, ÖNSÖZ, Halikarnas Balıkçısı

Anadolu Tanrıları, Halikarnas Balıkçısı
Anadolu Tanrıları, Halikarnas Balıkçısı

 

Anadolu’nun Dili: Türkçe!

«ANADOLU TANRILARI», «ANADOLU EFSANELERİ» nin devamıdır. Bundan dolayı «Anadolu Efsaneleri»nin önsözü, «Anadolu Tanrıları» İçin de geçerlidir. Klasik uygarlığı Anadolu’da kuranlar, bugün Anadolu’da yaşayan halkın uzak atalarıdır. Roma İmparatoru Augustus zamanında, Anadolu’da yapılan İlk nüfus sayımında, Anadolu nüfusunun yirmi bir milyon olduğu anlaşılmıştı. Bugün de hemen hemen gene o kadardır. Doğudan gelen Türk soyu, olsa olsa, bir-İki milyondur. Demek ki, gelen Türkler, Anadolu’daki nüfusu şişirmemiş, tersine orada buldukları nüfusa karışmıştır. Türkler, daha genç ve savaşçı oldukları İçin, artık çürümekte olan İstanbul’un Bizans İmparatorluğuna kolayca üstün gelmiştir. Bu arada Türkçe, İçine örneğin bulgur, efendi ve zeybek gibi birçok Hellence sözcük alarak, Anadolu’da genel bir dil olmuştur.

Bu nedenle biz, o uygarlığın, yani klasik uygarlığın gerçek varisleriyiz. Çünkü o kültür Anadolu’da doğup gelişmiştir, Anadolu’dan Yunanistan’a geçmiştir. Bu gerçeğin anlaşılması —özellikle duygu alanına geçirilmesi—, zihniyet ve ruhsal halet bakımından birçok hayırlı ve güzel sonuçlara ve değişikliklere neden olabilir.

Batıda küçük çocuklara, Yunan efsaneleri diye, Anadolu efsanelerini okutup anlatırlar. İşte bunlar, bizim elde etmek İstediğimiz Batılı kültürün kökünü ve temelini oluşturur. Daha sonra, gençlik çağındaki çocuklar, klasiklerle beslenip büyütülür. Böylece Batı, tamamıyla yabancısı bulunduğu bir kültürün varisleri yerine getirilir. Bir yandan da, hemen her fırsatta, Greklerle aynı kökten —yani Hint-Avrupaî— oldukları ilan edilir. Bu suretle de, Greklerle kendilerinin arasında bir kan bağı, kısacası bir soy sopluk ve hısımlık kurulmuş bulunur. Bir gün, Avrupa kültüründe yüksek mevki tutan bir zat ile birlikte, Ege Anadolulunun kent ve tapınaklarının kalıntılarını gezerken, o zat, o duru Arşipel göğünün ve güneşinin altında, birdenbire durakladı ve bana, «Çok tuhaftır! Yunanistan’daki harabeleri dolaşırken, oralarını hiç yadırgamıyordum; oraları, eskiden beri tanıdığım kendi evimmiş gibi bir duygu İçinde geziyordum. Oysa burası, bana o duyguyu vermiyor!» dedi. Bu şoven duygusunun, çocukluğundan beri kendisine yapılan telkinin bir sonucu olduğunu, eğer coğrafya bakımından Yunanistan’ı Anadolu, Anadolu’yu da Yunanistan saymış olsaydı, o zaman burasını benimseyip, orasını yadırgamış olacağını kendisine söyledim.

İngilizler Troya’lıların torunu mu?
İngiltere’de Onuncu Yüzyıldan Onyedinci Yüzyıla kadar, İngilizlerin Troya’lıların torunlarından oldukları tartışılırdı. 1200 yılında Geoffrey of Monmouth, Eneas’ın torunu Brutus’un, Troya ırkının kalıntılarıyla İngiltere’ye geldiğini ve Troynovant, yani Yeni Troya’yı kurduğunu (bu kent, yazarın iddiasına göre, bugünkü Londra’dır) ve Troya’lılardan önce İngiltere adasında ancak devler yaşamış olduğunu ciddiyetle yazar. Bu efsane, Onsekizinci Yüzyılın başına kadar, birçok aklı başında ve başı yerinde bilginler tarafından —örneğin Stow tarafından 1605’de, Speed tarafından da 1629’da— tartışılıp kabul ediliyordu. Hollingshead gibi bir adam bile, bu kanıdaydı. İlk İngiliz ozanlarından Spencer ile Dryton, bu efsaneyi şiir olarak yazdı.

Onsekizlncl Yüzyıla kadar, bütün Avrupa’da kabul edilen bu gibi efsaneler, daha sonra, mahiyeti değiştirilerek bilimselleştirildi. Bu arada, tarihçilere yakışmayan bir yan tutma İle, bütün Hellenik noksanlar, aksaklıklar ve hoyratlıklar hasıraltı edildi. Pek güzel bir örnek değil ama, Yunan heykellerinin yanakları kırmızı, gözbebeklerl kara ve tapınaklarla sütunların kahverengi, lacivert ve başka  renklerle boyandıkları bilindiği halde, «ak mermerden yapılma Aphrodite, Hermes» heykellerinde, Joconde’un gülümsemesinden bin kez daha anlamlı ve Kur’an’ın her ayetinde ham sofularca farzedilen yedi bin yedi yüz yetmiş yedi hikmetten daha hikmetli neler de neler bulunmadı! Hele o mavi gökleri müzik notaları gibi, «dingi dang! dong!» diye dilim dilim eden kar beyaz Hellenik sütunlarından, heyecan saraları İle sarsılarak sözedildi. Bir yandan Hellenik ne varsa böylece pohpohlanırken, öteyandan da Hellenlere karşıt sayılanlara alayla Asyutik denildi. Ve bu Asyatik denilenlerin, Hellenlerden daha has «Hint-Avrupaî» oldukları meydana çıkınca da, bu kez, yeni bir sıfat icadedilerek, karşı görüştekilere «Asyanik» denildi.

Ondokuzuncu ve Yirminci Yüzyılda Avrupa’nın bilimsel araştırmalar yapan tarihçileri, —Greklerin ve özellikle Grek saydıkları Akhaların— Kuzey Avrupa’dan gelme, mavi gözlü ve sarı saçlı AvrupalIlar olduklarını, Homeros’un Menelaos’tan ksantos —yani sarı— diye söz ettiğine, Zeus’un en büyük ve en eski tapınağının Kuzey Yunanistan’da Epiros’ta, Dodona’da bulunduğuna, Greklerde bazen kuzey kabilelerinde pek İlkel biçimde rasgelinen Ekklesia ve Bule gibi kurultayların varlığına dayanarak, ileri sürerler. Euripides, «Danae» eserinde, Yunanistan’da esmerler pek çok, sarılar pek seyrek oldukları için sarışınların pek gözde olduklarını, bundan dolayı bazen kadınların, bazen de züppe erkeklerin «komis ksantizmata» kullanarak saçlarını sarıya ve kırmızıya boyadıklarını anlatır. Zeus’a gelince; onun yapısında —çünkü birçok tanrıların birleşmesinden peydahlanmıştı— bir kuzeyli tanrı da var olabilir. Ama Homeros, Zeus’un gözlerinin kara olduğunu yazar. Sonra da, Olympos tepesinde, kendisine yalvaran Thetis’e «evet» diye başını salladığını ve koskoca dağı temellerine kadar sarstığı zaman, sallanan «ambrosla»lı saç büklümlerinin de kara olduğunu söyler. Troya- savaşında Zeus, Kuzey Avrupalı tarihçilerce kuzeyli diye anılan Akhaların değil, Troyalıların tarafını tutar. Ekklesla ve Bule meclislerine gelince, bunların da İlkel biçimlerinin, Güney Afrika’nın kapkara zencilerinde de, Amerika’nın kırmızı derililerinde de, Çin ile başka yerlerde de bulunmakta olduğu meydana çıkmıştır. Dolayısıyla, Amerikalı zencilerin de aslen sarı saçlı, mavi gözlü kuzeylilerden gelme oldukları öne sürülebilir. Son zamanlarda bir Alman tarihçisi, bin küsur sayfa yazarak, Greklerin Teuton olduklarını gösterdi. Chipler adında bir Fransız tarihçisi de, Efes Artemis’lnin papazlarına Byzos, başpapazına da Megabyzos denilmesinden tutturarak, bu tanrıçanın, Gal aslından, özbeöz bir Latin olduğunu ileri sürer. Bu gidişle zavallı öksüz Anadolu’ya, ilaç için olsun, bir tanrı bile kalmayacaktır.

Rönesans’ın Kökeni
Avrupalıların İsa’dan iki bin yıl önce bir uygarlık ya da kültür yaratmış olmaları olanaksızdı. Çünkü onlar, ancak Rönesans çağında uyanabildiler ve bu uyanışları da kuzeyden değil, güneyden geldi. Oraya da doğudan geçmişti. Akhilleus’un Hamburg’dan, Artemis’in de Paris’ten geldiğini İddia etmek, Apollon’un Alpoğlan’dan, Artemis’in de Erdoğmuş’tan gelme olduklarını ileri süren bazı aşırı Türkçüleri bile yaya bırakır. Birleşmiş Milletler, insanoğlunun tarafsız bir tarihini yazdıracakmış —pek güç ya— bu işi başarabilirse, ne mutlu ona!

Sarı saçlılık ya da kara gözlülük tartışması, bazı toparlak gözlü miyop ve gözlüklü, burun uçları kalkık ve yaşları geçkin Anglosakson mislalerinin sırtlarına uzun yenli İonya peplosları giyerek, zarif İonya dansları ediyoruz diye ortada sıçramaları kadar gülünçtür. Çünkü Homeros çağından çok önce —hele Anadolu’da— ırklar bulamaç halinde karışmıştı. Greklerde Akhaların kökenleri hakkında biricik hatıra, Pelops efsanesidir (Bkz., Anadolu Efsaneleri’nde Tantalos, Pelops ve Niobe efsaneleri). Bundan başka Batı Anadolu’da, bütün Adalar Denizi adalarında, Yunanistan’da yer, deniz, burun, dağ ve nehir adları aynı kökten olduklarına göre, Yunanistan ve Adalar denizinde oturmuş olan insanların, Anadolu’da oturmuş olan İnsanlardan oldukları anlaşılıyor.

Biz bir yandan Batı kültürünü benimsemeye kalkışırız. Batı ise klasik kültürünü benimser ve kendisini o asıldan bilir. Ama biz, vaktiyle Anadolu’da yaşamış olan atalarımızın yarattığı o kültürü yadırgar ve yabansarız. Dudaktan olarak Batılılaşmaktan sözederiz. Ne var ki, Anadolu’daki eski kültürün sözü geçtikçe,  «Adam sen de! Yunan kültürü!» diye omuz silker ve konuyu baştan savarız. Bunun nedeni, Batının, kendisini sütbesüt klasik aslından, bizi ise barbar aslından, Asyatik sayması, bizim de Batının bu kanısına İçten içe katılmamızdır. Evet, bu noktayı ağzımızla ikrar etmiyor, ama kalbimizle tasdik ediyoruz. Zaten, böyle olmasa. Batıyı taklit etmemize gerek kalmazdı. Bu duyguya bir tepki ve bu hale bir protesto olarak, her şeyin Türk olduğunu ispata, teselli kabilinden de, kazanmış olduğumuz eski zaferlerle övünmeye kalkışıyoruz.

Hindistan’da bir İngiliz, eski pantolonunu ve yeni pantolonu için kumaşı, tutup bir Hintli terziye götürerek, ona, eski pantolonunun aynısını dikmesini istemiş. Terzi, yeni pantolonu dikince, eskisiyle birlikte İngiliz’e götürmüş İngiliz, iki pantolonu birbirinden ayırdedememiş. Çünkü, birindeki leke ve yırtıklar, ötekinde de aynen ve aynı yerde varmış. İşte taklit böyle olmamalı!

Batılı ve Modem Olmak?
Biz, Batıdan elektrik lambasını, buzdolabını, kent planını alınca, artık Batılı ve modern olduk sanıyoruz. Oysa Batılı zihniyet, o ampulden daha iyisini ve daha ilerisini yapmaya savaşan zihniyettir. Bu ilerleyiş dolayısıyla Batıdan harfiyen aldıklarımızda pek geç kalıyoruz, örneğin, şimendifer yapmaya kalkıştık; biz onu yapıncaya kadar, şimendiferin modası geçmiş bulundu ve Batı şose, kamyon ve otobüsü icadetti; yani biz bir pantolonu taklit ederken, Batılı yeni bir pantolon yaptı. Yıllarca sonra ikmal edilecek kent planları da, bittabi aynı akıbete uğrayacak. Daha iyisini ve ilerisini yapma isteğinin, yani yaratıcı atılışın kökünde tecessüs ve merak duygusu vardır. Bu duygu, hiçbir pratik sonucu amaç edinmez. Yalnız öğrenmek ister ve araştırır. Pratik sonuç, keşiften çok sonra gelir. Taklit etmemiz gereken bir şey varsa, o da, bu araştırma gücüdür ve bu araştırma gücüdür ki —bittabi her alanda— özellikle bu bizim Anadolu’muzun eski kültürünün gerçeğini meydana çıkarma işini başararak, ilerleyişi köstekleyen birçok kompleksleri ortadan kaldırır.

Biz bu diyarın gerçek varisleriyiz, dedik. Ama, bu mirasımızı, şimdiye kadar dört bucağa pek mirasyedicesine saçtık. Osmanlı devleti sırasında, dünyanın yedi harikasının yedisi de Osmanlı toprakları içinde idi. O mirasın elle tutulur sanat kalıntıları, babalarının mallarıymış gibi, şimdi. Batının çeşitli müzelerindedir. «Ne olacak? Gâvur putu! Yabancı şeyler» dedik. O eski mimarlık ve heykeltıraşlık anıtlarından çok daha önemli olarak, onlardan kalma bir de kültür zenginliği vardır. Onu da, bizim başımıza kondurmadan, «Adam sen de! Vazgeç! Asklepios,
aftospiyos, kıtıpiyos Yunan kültürü.» diye. Batılıların başlarına savurmuş bulunuyoruz. Şimdi biz, şapka diye, onların külahlarını taklide çalışıyoruz.

Eski zaferlerle —yani arkaya bakarak— övünç duymaya gelince, bir milletin tarihindeki zaferlerle övünmesi kadar doğal bir şey olamaz (kazanılmış yüzlerce zafer dolayısıyla başka milletlere oranla, daha bol övünç vesilesi elimizde de var). Yalnız bütün bakışlar ve özellikle çabalar, tamamıyla arkaya dönmüş olmasın! Bu durum, bu takdirde pek anormal olur.

Dante’nin İlâhî Komedi’sinin Cehennem’inde, geleceği görmek iddiasında olan kâhinlerin cezalandırıldıkları bir yer vardır. Bunların yüzleri, boyunları burkularak, tam arkalarına bakar ve kıçın kıçın, geriye doğru yürürlerken de, ilerlediklerini sanırlar.
Dante onlar için :

Forse per forza gia di parlasla
Si travolse cosi alcun del tutto;
Ma io nol vidi, ne credo che sia.

der. Yani, «Belki felç dolayısıyla yeryüzünde insanların biri bu mertebe tersine burkulmuştur. Ama, doğrusunu söylemek gerekirse, ben (dünyada) böylesine hiç rasgelmedim ve ne de (dünyada) böylesinin varolduğunu sanıyorum,» der.

Gerçekten de böyle bir durum anormal olur, övünülen o zaferler, geçmişin bir anında ya da gününde elde edilmişlerdir. Bu an ve gün ile o an ve günün bir ayrıcalığı yoktur. Bu anda ve bu günde, o anda ve o günde kazanılan zaferler gibi —başka çeşitten de olsa— bir zafer kazanılabilir. Yepyeni günü geçmiş günün bir olayına tamamıyla kurban etmekle, güzelim yepyeni güne yazık edilmiş olur!

Klasik Uygarlığın Kökeni
Günlük edebiyatta, sürüm sağlamak amacıyla geçmiş tarihsel olayların kahramanlarına —gerçekte hiç de böyle olmadıkları halde— bir kabadayılık, hattâ bir hoyratlık ve hunharlık atfedilir. Örneğin, üstün stratejisi ve zekâsıyla ün salmış birisi de olsa, ondan, «Koç boynuzu bıyıklarını burup burup ‘Ha hayt! Koman evlâtlarım!’ diye bir nara saldı ve koca palasını sıyırdı» şeklinde sözedilir. Bu gibi külhanbeyimsi hareketlerle —engeller olmasaydı— hoşgörüsü dolayısıyla İsviçre gibi bir siyasal kuruluşu yaratmaya aday olan bir Osmanlı devleti değil, alelâde bir çadır bile kurulamaz. Bazı basının sırf paraca kazanç kaygusuyla yaptığı bu iş, biraz da Fransızların kaz karaciğerlerinden bol bol «foie gras» (kaz karaciğeri ezmesi) elde etmek İçin, kazları hasta ederek, karaciğerlerinin büyümesine sebep olmalarına ve bu münasebetle gövdeye atacak karaciğer ezmesi tedarik etmelerine benzer.

Ormanda şaşırıp yollarını kaybedenler, kurtulacağız diye yürürlerken, artık, kısır bir döngü üzerinde, tekrar tekrar dönüp dolaşırlar. Bu kısır döngüden kurtulmak için, nereden yürünmeye başlanmışsa, gene oraya varıp, oradan yeni bir yön almak gerekir. (Güzel sanatlarda dekadans başgösterdiği zaman, primitiflere dönüş, böyle bir harekettir.) Buradaki konuda —sırf Türk diye bilinen tarih ve kültürü ihmal etmemekle birlikte— Batı kültürünün ilk ve daha önceki çağ Anadolu’suna dönmek, yukarıda anlatmaya çalıştığımız birçok iyi sonuçları verir. Bir yandan da, Osmanlı devletinin kurulmasında ilk çağ Anadolu’sunun ne büyük etkileri olduğu anlaşılır. Bu arada Ahilerin, Bektaşflerin, Mevlevîlerin, Zeybeklerin, Tahtacıların ve Kızılbaşların da gizleri çözülmüş bulunur.

Klasik uygarlığın kökeni araştırılınca, klasik kültürün apaçık olarak İlk belirdiği —yani kendilerine sonraları Hellenik diyen toplumun, kendilerini barbar dedikleri yabancılardan ayırdıkları ve Olymposlu tanrıları oluşturdukları— yerin, Anadolu’da İonya olduğu anlaşılır. Bu İş, zaman bakımından, İsa’dan Önce Dokuzuncu ve belki de Onuncu Yüzyıllarda oldu. Çünkü Homeros ve ondan önce gelip de meçhul kalanlar, o sıralarda yaşadılar. Homeros «İlyada» ve «Odysseia»yı İon lehçesinde, Dokuzuncu Yüzyılda yazdı. İon sözcüğü Grekçe değil, Anadolulu bir dildendir. Başlangıçta İonyalılar (yani Yunanlılar) bu sözcüğü lavan diye yazıyorlar ve böylece söylüyorlardı. Bu Anadolulu insanlar, kendilerini lavan oğulları sayıyorlardı. Sonraları, bu sözcüğün «v»si kaldırıldı, sözcük İaon ve daha sonra da İon biçimine girdi (Tevrat’ta ya da İncil’in Pentateuch’nde, ki İsa’dan önce Onbeşinci Yüzyılda yazılmıştı; Javan lafes’in oğlu olarak anılır. Oradaki bu sözün, İonlarla ilişiği olmasa gerek), tonların Anadolulu yerli halka nasıl karışmış bulundukları, Herodotos’un ve Thukydides’in eserlerinde okunabilir. Ne var ki, Dorların istilâsından kaçtıkları bildirilen bu halk, Homeros’un Akhaları ve Danaoları oldukları söylenir. Bunlar ise, daha önce yazdığımız gibi, vaktiyle Anadolu’dan Yunanistan’a  göçetmiş olan halklardı.

Klasik Kültür ve «İon» Sözü
Büyük bir değişiklik olunca, değişikliğin sonucunda yeni bir kültür ve yeni bir ideal doğunca, gelişen yeni şey, kendini çok defa yeni diye ilan etmez, ama kendini, eskinin ihya edilmiş bir şekli veya bir eski asla dönüş sayar. Örneğin, Fransız ihtilali, geçmişten en çok ayrılmış inkılaplardan biri olduğu halde, o devrimi yapanlar, eski Roma cumhuriyetçiliğine ve doğal insan hayatının sadeliğine dönmekte olduklarını sanıyorlardı. Bizde de yeni Türkçe, yepyeni bir şey olduğu halde, Türk dillerinin aslına ve aslındaki sadeliğe bir dönüş sayılır. İonlar da kendilerini, Apollon’un oğlu hayalî bir İon’un evlatlarından sanırlardı. Sözümona, Apollon, Kreusa adında bir kızı sever. Ondan İon adlı bir oğlu olur. Kreusa, sonra Ksutos adında bir erkekle evlenir; ama ondan çocuğu olmaz. İşte bu, İon üstüne birinci efsanedir. Bütün Greklerin kendilerine Hellen demeleri sonradır, ikinci bir efsaneye göre, sözde Deukalion’un Hellen adlı bir kahraman oğlu, onun da Doros, Ksutos ve Aiolos adlı üç erkek çocuğu olur. Doros’tan Dorlar, Ksutos’tan İonlar ve Aiolos’tan da Aiollar doğar. Grek sayılan bu üç kola, böylece, Hellen adı verilir, ilk efsanede İonlar Apollon’un neslinden iken, ikinci efsanede Hellen’in oğlu Ksutos’un oğullarından olurlar. Bu ikinci efsanenin bu üç kolu birleştirme kaygusundan ileri geldiği ortadadır. Buna rağmen, ta başlangıçtan beri Dorlar, İonları Hellen olmamakla suçlarlar. Bu karşıtlık tarihi zamana —yani kendilerini Dor sayan Spartalıların ve kendilerini İon sayan Atinalıların birbirini karşılıklı olarak mahvettikleri ana— kadar sürüp geldi.

Platon (Felâtun: adamın pek Arapçalaştırılmış adıdır. Bazıları Eflâtun yazarak, adama patlıcanın eflâtunî rengini verirler.) «Euthydemos» adındaki kitabında, Sokrates’in «Hiçbir İonyalı bir Zeus «Patroos»u (baba) tanımaz. Bizim Patroos’umuz Apollon’dur, çünkü İon’un babası odur» dediğini yazar. Bu sözler ise, ikinci efsaneye değil, birinci efsaneye dayanır. Apollon’a gelince, Troya savaşında hiç de Hellen değildir. Akhaların kanlı bıçaklı düşmanıdır. Grek ordusunu mahveder. Troyalı Hektor’a durmadan yardım eder. Akhilleus’u öldürür. Apollon’a adanan Homerik ilâhilerde («hymnos»larda) musa’ların bu büyük kılavuzunun ve göklerin bu ulu ok atıcısının Olympos’a yanaştığı zaman, Zeus ve Leto dışında, öteki bütün tanrıların tahtlarından korkuyla ayağa sıçradıkları okunur, İonyalı Homeros, İlyada’da bittabi İonyalı tanrıyı getirdi. Herne kadar gelenek, bu tanrıyı Greklerin düşmanı olarak gösteriyorsa da —o zamanın şairleri geleneğe bağlı kalmak zorunda idiler—, Homeros’ta onu küçültmek eğilimi yoktur. Apollon, Homeros’un Olymposlu tanrılarının en heybetlisi ve en görkemlisidir. Kendisi Anadolu’nun eski matriyarkal toplumuna bağlı bir tanrı idi. Belki de, Hititlerin Arinna güneş tanrıçasının sevgilisi güneş tanrısıdır. İonların baba saydıkları tanrı, işte bu Apollor’dur.

İon sözünün batıya doğru gezisine paralel olarak, Grekçe üzümün, şarabın, incirin ve özellikle de zeytinin adlarının Grekçe aslından olmayıp, birçok dağ, burun ve körfez adları gibi, bir Anadolulu dilin kökünden oldukları anlaşılmıştır. Delice zeytini, Portekiz’den Hindistan’a kadar vardır. Ama zeytinin, bir besin maddesi olarak kullanılışı, Yunanistan’a Anadolu’dan geçmiştir. Çünkü Homeros, Anadolu’da zeytinyağının, bir tuvalet yağı olarak, hattâ yazılarının başka bir yerinde de, İlaç olarak kullanıldığını anlatır. Bittabi, bir besin maddesi olarak kullanıldığını yazmaya gerek görmemiştir. Zeytin ağacı, Anadolu’da ve Anadolu’ya ait adalarda boldur, Yunanistan’da ise seyrektir. Zaten zeytin, Yunanistan’a İonya’dan başka bir yerden gelemezdi. Rodos adası İtalya’nın egemenliği altında iken, italyanlar İtalya’dan, İtalya delicelerinin üzerine aşılanmış cins zeytin fidanları getirdiler. İtalyanlar ne ettilerse, bir türlü o fidanları tutturamadılar. Bunun üzerine, Marmaris ve Bodrum’dan, tonlarca Anadolulu delicelerin tohumlarını getirmek zorunda kaldılar (Delicelerin kökleri, hangi toprağın hangisi olduğunu, sınırlar çizen diplomatlardan daha İyi bilir).

Tanrıça Athena’ya alt bir efsane, zeytinin Yunanistan’a nasıl geldiğini ima etmesi bakımından önemlidir. Tanrıça Athena ile Denizler Tanrısı Poseidon, Atina kentinin koruyuculuğu için, yarışmaya girişirler. Kente en faydalı şeyi getiren, muzaffer sayılacaktır. Poseidon atı, Athena ise zeytin ağacını getirir. Athena kazanır ve kentin koruyucusu olur. O zamanın megaron denilen, iki gözlü evlerinin alt odalarında pencere yoktu. O karanlıkta Poseidon’un atını oynatacak değil, kandil yakacaklardı. Zaten Yunanistan’da zeytin, azlığı yüzünden, kutsal bir hal almıştı. Yarışlarda kazananların alınlarına, zeytin dalı çelengi konulurdu. İspanya’da zeytine aceituna (arapça elzeytun’dan) denir. Ispanya’da delice, Arapların sözcüklerinden önce vardı. Ama zeytinin bu adla anılması, zeytinin İspanya’da bir besin maddesi olarak kullanılması geleneğinin Araplar tarafından getirildiğini gösterir.

Alfabe İlk Önce Anadolu’da Kullanıldı
Anadolu’dan Yunanistan’a getirilmiş olan bir iki önemli şey arasında, Fenike’den alındığı iddia edilen bir de alfabe vardır. Bu fonetik alfabe, ilk önce Anadolu’da kullanıldı. O zaman Yunanistan, yazıya şiddetli bir gereksinme duymayacak kadar geri idi. Hattâ orası tamamıyla kültürsüz ve vahşi bir yer sayılabilirdi. Ve böyledir ki, Homeros ve ondan iki yüzyıl sonra babasıyla birlikte Anadolu’dan Yunanistan’a göçeden Hesiodos, düşlerini, anılarını ve düşüncelerini, ancak ¡on lehçesinde yazabildiler.

İion lehçesi ise, en eski Grek lehçesidir. Yani ondan önce gelmiş ve kullanılmış bir başka lehçe yoktur. Attika (yani Atina ve dolaylarının) lehçesi, bu İon lehçesinden gelişmedir. Aiol lehçesi, ilk olarak Midilli adasında, Sappho ve Alkaios tarafından kullanılmıştı.

Barbar sözcüğü, Grekçe konuşulmayıp da başka bir dilde «vırvır» ya da «carcar» diye lakırdıyanlara Greklerce atfedilen bir ad idi. (örneğin Türkçede, «bar bar bağırdı» deriz. Burada söz onomatopoetik’dir, yani anlatmak istediği şeyin sesini taklit eder: mırıldamak, fısıldamak, gibi.) Ne Homeros’ta, ne de ondan bir iki yüzyıl sonra Anodolu’dan Yunanistan’a göçetmiş olan Hesiodos’ta ne Barbar sözüne, ne de Hellen sözcüğüne rastlarız. Örneğin, İsa’dan önce Dördüncü Yüzyılda yaşamış olan Herodotos’un eserinde, Barbar sözcüğüne rastlanır, ama bu sözcük orada, yabancılara, yani Barbarlara karşı bir küçümsemeyi göstermez. Hattâ Herodotos, Barbar dediği yabancıları horgörmek şöyle dursun, onlardan çoğunlukla övünçle sözeder. Barbarları horgörmek geleneği Yunanistan’da ortaya çıktı.

Buraya, şu önemli olayı da kaydedelim: Yunanistan’da Atinalı Solon, Grek kültürünün Yunanistan’daki ilk temsilcisi sayılır. İsa’dan Önce Altıncı Yüzyılda yaşamış olan bu adam, bir tacirdi ve işlerini görmek üzere Anadolu’ya gidip gelirdi. Anadolu’da yazı yazmasını öğrendi ve gene Anadolu’da gelişmiş sosyal kurumları gördü. Anadolu’da öğrendiği İon lehçesinde şiirler yazdı. Ama şiirlerini, kendisinden önce gelen Midillili Sappho ya da Paroslu Arkhilokhos gibi ozan olduğu için değil, o devirde yazı, manzum olarak yazıldığı için yazdı. Yoksa Solon yüz yıl sonra geleydi, mutlaka nesir olarak yazardı. O devirde toprak zenginlerin elinde idi. Halk zenginlere ait toprakları —ürünün altıda birini alarak— işliyordu. Bu pay geçimlerine yetmediği için, zenginlere borçlanıyor, borçlarını ödeyemediklerinden dolayı da haraç mezat köle olarak satılıyorlardı. Solon, o sıralarda, okuma yazma bilen, dünya görmüş bir adam olduğu için, arkhon (kanun yapıcı hakim) seçildi. Arkhon’ların göreneği, o mevkie seçilince, zenginlerin topraklarını —eksiltmeden— muhafaza edeceğini ilan etmekti. Solon böyle bir söylevde bulunmadı. Bütün borçları keenlemyekûn (yok) saydı; bundan dolayı da satılarak köle olmuş olanlara özgürlüklerini geri verdi. Solon’un bu ıslahatına kurtuluş denilerek şenlikler yapıldı. Solon kanunlarına göre, kimse borçtan dolayı köle olamazdı. Yunanistan’daki yeygi değerleri yükselmesin diye de, yeygi ihracatı yasak edildi. İşte bu kanunlar, bir sürü noksanlarına karşın, Yunanistan’ın demokrasiye doğru İlk İlerleyişi sayıldı.

Hellen Bilinci
Şimdiye kadar Anadolu’da İonlardan sözettik. Yunanistan’da Hellen bilincinin Anadolu’dan Yunanistan’a geçmesi, İsa’dan Önce Altıncı Yüzyılda olmaya başladı. Ancak İsa’dan Önce 560-527 yılları arasında, yani Atina’da Peisistratos zamanındadır kİ, Homeros’un eserleri Yunan yarımadasına geçti ve Atina’nın Panathenaia festivallerinde belli bir sırayla okunmaya başlandı, işte o zaman, bu eserler, Atina’da kutsallaştırıldı ve oradan bütün Yunanistan’a yayılarak Hellenik bilinç ortaya çıktı. Bu arada, Anadolu’dan Yunanistan’a geçen Olymposlu tanrılar ile Hellenlerin dini de kurulmuş bulundu.

Yukarıdan beri yazılanlardan görülüyor ki, tonlu bilinç, Anadolu’da geliştikten ancak üç yüzyıl sonra Yunanistan’a geçebilmiştir. Herodotos, «Homeros İle Hesiodos, Grek tanrılar hanedanını kurdular, onlara adlarını taktılar, görevlerini ve sanatlarını tayin ettiler,» diye yazar ve bu işin, kendi gününden (M.Ö. 430) dört yüzyıl önce oduğunu ekler (Homeros ile Hesiodos, bü tanrıları tutup yoktan varetmediler. Anadolu Tanrıları adını verdiğimiz bu kitap, tanrıların kökenlerini araştırmaya çalışır).

Ama Anadolu Yunanistan’a dilini, dinini, klasik bilinci ile Hellenik denilen uygarlığın esaslarını vermekle kalmadı. İsa’dan önce 490 yılına doğru, Yunanistan’ın Persler tarafından İstilâsı, klasik kültürün ve Yunan uygarlığının geçirdiği en büyük tehlike sayılırdı. Son zamanlardaki bazı Avrupa tarihçileri, bu kanıda değildirler. Çünkü Persler İonya’yı, o çağın en İleri kenti olan Milet’i, başkenti ile birlikte bütün Karya’yı zaptettikleri halde, oralardaki sosyal kurumlara dokunmadılar. Bu kurumlarla, bu İonya ile Güney Anadolu’daki klasik kültür hareketi devam etti, gelişti. Asıl, Pers İstilâsından öncedir ki, Anadolu’dan Yunanistan’a gelen klasik kültür ve Hellenik denilen uygarlık varlığının en büyük tehlikesiyle karşılaştı.

Orfik’lerin mistik tarikatı veya dini, İsa’dan Önce Yedinci Yüzyılda Yunanistan’a yayılmaya başladı. Yakın Doğudaki bu yeni din, şayet Yunanistan’da bütün hurafeleri, gizleri ve sihirleriyle kökleşseydi, muhakkak, akılcılığı, felsefeyi ve ruh özgürlüğünü boğar, hayatı akla ve güzelliğe dayanan bir eser yaratmak isteğini, tamamıyla söndürürdü. Hayat artık geleneklere, hurafelere ve papaz güruhuna alt olurdu. Solon çağında, dünyanın yaratılışı üstüne Homeros ve Hesiodos’un tanrılar soyuna, teogoni’sine dair yazdıklarına karşı entelektüel bir isyan baş göstermişti. Bu aktarma teogoni’ye Anadolu’da Milet’li Thales ve gene Milet’li Anaksimandros ve onları izleyenler, tamamıyla akılcı, doğal felsefelerle karşılık verdiler. Zaten bu adamlara filozof değil, «physlologos», yani fizikçi denirdi. İsa’dan Önce Dokuzuncu Yüzyılda Homeros’un teogoni’si, herne kadar ileri bir adım sayılabilirse de yüzyıllarca sonra bu teogoni’nin insan aklı üzerine abanakalması, dünkü gerçeğin bugünkü yalan olarak sürüp gitmesini sağlayabilirdi. Yalanın sürüp gitmesinin de pek öldürücü etkisi olabilirdi. Bisiklet yürürse durur, durursa düşer.

Orfizm Akımı
Entelektüel isyandan sonra, Homeros ve Hesiodos’un mitolojisine karşı başka bir isyan, bu kez ahlâkî bir isyan başgösterdi. Bu isyan orfizm denilen bir biçim aldı. Bu tarikat veya din, Hesiodos’un verdiği efsaneleri, moral bir duyguya uyacak surette değiştirip yorumluyordu. Bu işde, M.ö. 640 yılında Sicilya’da doğan ozan Stesikhoros’un büyük etkisi oldu. Sorun, Klytaimnestra tarafından ve karısı Klytalmnestra’nın da kendi oğlu Orestes tarafından öldürülmesidir. Bu mitolojik olayı ilk önce aktaranlar; bu sade olaylardan ahlâk? bir hisse çıkarmayı akıllarından bile geçirmemişlerdir. Oysa Stesikhoros öyle mi yapıyor? Hayır! Ona göre Agamemnon, kendi (aynı zamanda Klytaimnestra’nın) kızı İphigenela’yı kurban olarak öldürttüğü için, karısı tarafından öldürüldü. Karısı da, kocası Angamemnon’u öldürdüğü, yani bu cinayeti işlediği için, Orestes tarafından öldürülür. Olayların naklinden ibaret olan bu efsanenin bu yolda yorumlanması, ortada şaşmaz bir adalet olduğunu göstermeye yeltenir. İşte, efsanevî olaylara da böylece ahlâkî bir düzen verilmiş olur. Stesikhoros tarafından başarılan bu gibi aklâkî efsanelerden, Aiskhylos ve daha başka tragedya yazarları pek yararlandılar. Ne var ki, bu ahlâkî hareket, Orfik denilen bir tarikat, hattâ bir din niteliği aldı; Orfik dinin veya tarikatın şeyhleri ve mürşitleri, kendilerine göre bir ilâhiyat uydurdular. Bu işlere Agdistis, Dionysos ve Zagreus efsanelerini karıştırdılar ve bunun sonucu, yeni bir mistik ve metafizik akımdır, aldı yürüdü. Yunanistan’ın her yanını krametler, mucizeler ve sihirler sarmaya başladı.

***

Kuzey Yunanistan’da Dionysos ancak İ.Ö. Sekizinci Yüzyılda itibar görmeye başladı. Anadolu’nun derelerinden ve tepelerinden Yunanistan’ın Olympos tepesine, hemen hemen topluca göçeden tanrılar alayına pek geç katılan bu yabancı tanrı, ilk önceleri orada hiç de iyi karşılanmadı. Ne var ki, aradan çok zaman geçmeden, orgia’ları orman yangını gibi Atina ve dolaylarında parlayıp, Yunanistan’ı sarmaya koyuldu. Ona tapanlar, geceleri dağ tepelerinde toplanıyorlar, sırtlarında geyik postu ve ellerinde meşaleler ve «thyrsos» denilen üzerlerine sarmaşık dolanmış çubuklar sallayarak, alabildiklerine davullar ve tefler gümbürdetip ve flütler öttürüp kıyametler kopararak, kutsal kurbanlarını elleriyle paramparça yırtıyor, kanlı ve dumanlı parçaları diri diri yiyorlardı. Böylece mistik bir heyecan ve cezbe yoluyla (yani orgia ile) Dionysos’a kavuşuyorlar, başka bir deyimle fenafillâh mertebesine ve mutlak saadete ulaşıyorlardı. Bu işi asıl kadınlar görüyordu, işte bundan sonra ve bundan dolayıdır ki, Delphoi’daki Apollon kâhinleri kadınlardan seçildi.

Güneşi, şarabı, neşesi ve gülüşü bol Anadolu’nun bağlık, bahçelik ve apaydın İonya’sında (Homeros, tanrıların ambrosia’sı —bir çeşit kevser şarabı— tükenince, güneşli Maionla’nın —Salihli ve Sardes ovası— şarabından içtiklerini anlatır) hayat, Yunanistan’daki kadar çetin olmadığı için, insanlar topraklarının Hades’e, (yani ölüler) dünyasına «varsın olsun» diye yüksekten bakıyorlardı. Yunanistan’da ise yaşam koşulları pek ağırdı. Yaşama hızı fena halde kösteklenmiş olduğundan, Atina sokaklarından koşa koşa geçen Orfik mistlerin, «Dünya keder dolu! Kederler ile de deryalar dolu!» yollu yürekler acısı ah vahları, bizim alaturka denilen müziğin radyo yayınları gibi, her taraftan, yaslı yaslı ötüyordu.

Yunanistan’da Eleusis’te tutan Orfizm akımına, bir de «Eleusis sırları» diye, yeni bir ad takıldı. Bu sırlara göre, alt dünyanın tanrısı, lakkhos idi. Bir de alt dünyada «çift tanrıçalar» yani Demeter ile Persephone vardı. Eleusis’li festivallerde, sokaklarında «Ey erenler! Denize!» diye çığlıklar salan bu tarikatın mensupları tozu dumana katarak, cümburcemaat, denize seğirtirler, kendilerini denize atarlardı. Sonra, «çift tanrıçalar» tapınağında tapınırlardı. Orada kendilerine sırlar açıklanırdı.

İşte bu sıradadır ki, Sisam adasında, dâhi bilgin Pythagoras, büyük bir matematikçi olmasına rağmen, özellikle Sicilya’da Bâtınî, yani bir çeşit Orfik mezhebini yaymaya koyuldu. Bilim ve teknoloji doğanın sırlarını çözmeye çalışır. Ama, insanların sabrı mı tükendi ne, işte bu yeni din, bu işi sihirle kestirme yoldan başarmaya kalkışıyordu.

Orfik din, az kalsın, bütün Yunan tapınaklarını saracaktı. Bu takdirde papaz güruhu da, memleketin sosyal durumuna egemen olacaktı. Böylece, Mısır’da olduğu gibi, Yunanistan da ehramlarıyla bir mezaristana dönecekti. Ne var ki, yaratılış meydanına samanla karışık buğday taneleri atılırsa, yaratılış gerçeği, yani taneleri geliştirir. Samanı da boşa götürmez, tanelere gübre yapar. Orfizm başarılı olamadı ama, gene de başta Aiskhylos ve Pindaros olduğu halde, memleketin ve dünyanın edebiyatına etki yaptı, hattâ Orfizm, Platon’a bile ılımlı geliyordu.

Orfizm zehrine karşı Anadolu’da İonya bir panzehir ödevi gördü. Orada, ilahiyat ile fenni birbirinden ayıran hareket Orfizm’den çok önceleri başlamıştı. Ve işte budur ki, klasik uygarlığı, papazlar tarafından dogmatik bir biçimde yorumlayarak bir dinin istibdadı altında mahvolmaktan kurtarmıştı. Pythagoras ve müritleri, fen alanında çok önemli ilerlemeler başarmış oldukları halde, sonraları bütün güçlerini mistisizme vermişlerdi. Ama, hiç dalgınlığa kapılmadan, cesaretle akıl yolunu tutanların başında, Anadolu’da diyalektik felsefenin kurucusu Ephesos’lu Herakleitos, gene Anadolu’da Kolophon’lu Ksenophanes bulunuyordu. Bunlardır ki, klasik uygarlığı, Pers istilâsından çok daha büyük ve muhakkak bir tehlikeden kurtardılar.

Ksenophanes’in Öğretisi:
Evrenle Birleşen Tanrı Kavramı
Ksenophanes, Anadolu’yu terkederek, Yunanistan’da ve İtalya’da, kent kent taban tepti, İonyalıların Perslere lâyıkıyla direnmemelerine üzülmüştü. İşte bundan dolayı, Greklerin dinine ve ideallerine şiddetle saldırdı, gelenek haline gelmiş inançlara karşı savaştı. İlk önce o zaman kabul edilmiş olan ortodoks dine saldırdı. İnsan biçimindeki tanrıların, akla ne kadar aykırı olduğuna dikkati çekti. «Eğer öküzlerin, beygirlerin ve aslanların kendilerine tanrıları yapan elleri olsaydı, onlar da tanrılarını öküz, beygir ve aslan biçiminde yaparlardı» dedi. Sonra, Greklerin hocaları Homeros ile Hesiodos’a karşı protesto çekti. «Onlar insanlara hırsızlıktan, zina ve karşılıklı sahtekârlıktan başka bir şey öğretmediler» dedi. Sonra, Grek hayatının müteamil ve itibar! (konvansiyonel) ideallerini —örneğin, atlet İdealini— gülünç buldu. Bir yarışı veya atletik yarışmayı kazanana karşı gösterilen saygıyı ve büyüklemeyi delilik saydı. «Aklımız beşerî hayvan ve beygirlerin kuvvetinden daha iyidir» dedi. Ksenophanes, yanında tambur veya bağlama dıngırdatan bir köle bulundurarak, devrimci düşüncelerini, diyar diyar gezdirdi. (Bunu bir Anadolu’lu; dan başka kim yapar? Unutmamalı ki, Nasrettin Hoca ile Bektaşi nüktelerinin memleketindeyiz) Ne derece cesareti olduğu şu noktadan anlaşılır: Ksenophanes, böyle bir yerden bir yere giderek, her uğradığı yerde, olağanüstü dünya ve ahretle temasta oldukları sanılan —bazen bakid ve bazen de sibil diye anılan— Orfik evliya ve mecnunlar da kalabalık halinde kaynaşıyorlardı. Bunlar geleceği keşfediyorlar, hastalıkları iyi ediyorlardı; insanları, cenabetlikten şartlanmak suretiyle temizlemek gibi, lânetten kurtarıyor, temizliyorlardı. Hattâ bunların arasında Epimenides denilen bir büyücü, koskoca Atina kentini mekruhluk ve lânetten kurtarmak için, oraya çağrılmıştı.

Ksenophanes yalnız yıkıcı değil, aynı zamanda da yapıcı idi. Felsefesinin baş prensibi, bir tek tanrı idi. Ama bu tanrıyı «kosmos»la (evrenle) birleştiriyordu. Bu tek tanrı ile birlikte doğaya hayat veren birkaç ikinci derecede tanrıyı kabul etmemiş olsaydı, tam bir panteist (vahdeti vücutcu) olurdu. Ksenophanes’in jeoloji alanında büyük buluşları vardır: Yeryuvarlağının tarihi hakkında fosillerden sonuçlar çıkarıyordu. Gözünü asla budaktan sakınmaz hür bir düşünücü olarak, Ksenophanes klasik uygarlığın çok cazip bir önderidir. Ama, bizi burada ilgilendiren nokta Hesiodos’u şiddetle reddettiği kadar, Orpheus’u da reddetmesidir. Ksenophanes’in, mistisizm ve kutsal esinlerle arası hiç de iyi değildi. Orfik papazları ve mürşitleri, sahtekâr ve şarlatan diye, teşhir ediyordu; hele Pythagoras’a şiddetle karşıydı. Akıl uğrunda yaptığı savaşların değeri takdirden ötedir. Bu adam, Orfizmin pek ciddî ve pek sinsi olan tehlikesini yokedenlerin başında gelir. Onun sayesinde klasik felsefe, hiçbir ruhban sınıfının boğamıyacağı, yaşayıcı bir güç haline gelmişti.

Ve Herakleitos:
«Aklın Öteki Devi»
Aklın öteki devi Ephesos’lu Herakleitos’tur. «Hep akar ve hiçbir zaman hiçbir yerde durmaz» diyerek, dünyada bir «statü quo» nun varolamayacağını İlk anlayan Herakleitos’tur. Bu adamın huyu ve suyu, Ksenophanes’inklnden bambaşka idi. Siyasette bir aristokrat idi, ancak pek aydın olan birkaç seçkin zenginin anlayabileceği güç bir üslupta yazıyordu. İhtiyarlayınca, felsefe kitabını, Ephesos’ta Artemis tapınağına bıraktı ve son günlerini yaşamak üzere, kentin yanındaki bir ormana yapayalnız çekilip gitti. Kendisinden önce gelen İonya filozoflarının hepsinden daha büyük bir dehaya sahip olan, kendisinden sonra gelenleri heybetiyle etkileyen bu adam, yukarıda işaret ettiğimiz gibi, fluksu, yani sürekli değişmeyi ve varlığın değişmeden ve akmadan ibaret olduğunu saptayan doktrini düşünüp bulmuştu. «Hep akar» ve «Biziz ve değiliz» dedi. Bununla kalmayarak, rölativite doktrinini de buldu: «Kötü ve iyi aynı şeydir» diyordu. Biz, burada onun felsefesinin gelişmesini anlatacak değiliz. Ama, şu nokta unutulmamalı ki, klasik uygarlığın dayanağı —belkemiği diyeceğim, geliyor— felsefe idi. Bu da, o zaman, zihnin sırrîliğe üstün gelmesi demekti. Bu hareket Orfizme son verdi. O koca tehlike, kan dökülmeden, gürültüsüzce, yokedilmiş oldu. Ne var ki, buhransız, kansız, sessiz geçiştirilen tehlikeler, çarçabuk unutulur, İonya’daki bu hareket bir oluştu. Çınar ağacı büyüyüp gelişirken, davul zurna çalmaz, ama Pers savaşlarındaki gibi yıkılırken, tarih top atıyormuş gibi gürler. Düşünülsün ki, Peisistratos zamanında, o günün Orfik dini, üstün bir önem kazanarak, papaz sınıfına öldürücü bir güç verseydi, o sınıf, hemen iktidarda olan aristokratlara ve tiranlara elinden geldiğince yardım edecekti. Tiranlar da Orfik ruhanîleri, bir tedhiş aracı olarak kullanacaklardı. Orfik’leri de Pythagoras’ın mürit ve ihvanları takviye ediyordu. Bu koca tehlikeye karşı savunan, Anadolu İonya’sının ölümsüz düşünce adamlarıdır.

Klasik uygarlığın varlığını tehdit eden bu tehlikenin ortaya çıktığı ana, eski tarihin «Yedi Hâkimler» devri denir. Bunlar:
1 — Atinalı Solon,
2 — Korentli Periandros,
3 — Spartalı Kylon,
4 — Midillili Pittakos,
5 — Prleneli Blas,
6 — Miletil Thales,
7 — Lindoslu Kleobulos.
Bu çağın çeşitli zamanlarında yaşayan ve Anadolu ile Yunanistan’ın değişik yerlerinden olan bu yedi kişinin son dördü, Anadoluludur. Zaten bir Atinalı, bir Korentli ve bir de Spartalı olarak üç kişinin yediler arasına konulması, yedilerin arasında Yunanistan’ın üç önemli bölgesinden birer temsilci bulunması çabasından ileri gelir. Çünkü bir Thales’in bulunduğu listeye, nasıl olur da, Korent tiranı sokulur?

Solon hakkında da yukarıda bilgi vermiştik. Mamafih, İonyalı filozoflardan sonra seçilen bu yedi kişinin arasında, örneğin Pythagoras’ın bulunmaması dikkate değer.

Antikçağ Filozoflar, Şairler, Tarihçiler ve Şehirleri
Antikçağ Filozoflar, Şairler, Tarihçiler ve Şehirleri

İon Kültürü ve Anadolu
Yukarıdaki yazılarla, İon kültürünün tamamıyla Anadolulu olduğunu, Anadolu’dan Yunanistan’a geçtikten sonra bile, Yunanistan’da başgösteren tehlikenin gene İonlarca yokedildiğini göstermektedir. Bu önsözün arkasında, klasik uygarlığın gelişmesinde etkileri görülmüş ozan ve tarihçilerin nereli olduklarını gösteren mukayeseli bir liste veriyoruz. Orada görüleceği gibi, Yunanistan, Anadolu’da olup bitenlerin bir aynası olmuştur. Kültür Anadolu’da söndükten biraz sonra, aynı hal Yunanistan’da olmuştur: Örneğin, Orfizm, Pitagorizm Anadolu’da gelişti. Ama Orfizm Yunanistan’a gelince, Anadolu’da artık ondan eser kalmamıştı. Anadolu’da o itikat sönmeye yüz tuttuktan sonra Atina’ya, daha sonra da Roma’ya sıçradı.

Büyük İskender, bu noktayı pek iyi anlamıştı. Anadolu’ya geldikten sonra onda, bir doğu siyaseti gütmek isteği uyandı. Oysa, Atina’ya karşı hiç sempatisi yoktu. Yalnız Pindaros’un evini ayakta bırakmak suretiyle, koca Thebai kentini yerlebir etti. Zaten Yunanistan, İskender’e karşı, Pers kralı ile ittifak etmek istiyordu, kısmen etti de. Antlaşmaya göre Yunanistan, İran’ın, Anadolu İonya ve Karya’sı üzerindeki egemenliğini tanıyordu. Bu iş için Atina İran’dan para aldı. Buna karşılık, Millet ve Halikarnas, kendisine karşı şiddetle direndikleri halde, şehrin onarımı için yeni baştan para verdi ve her türlü yardımda bulundu.

Zaten enikonu uzamış olan önsözü, bu sorunları anlatmakla daha uzatamayız. Büyük İskender, askerlerini, Anadolulu kızlarla evlenmeye teşvik ediyor ve evlenenlere çok para veriyordu. Batılı tarihçiler, Büyük İskender’in bu eğilimini bir çeşit delilik ve yozlaşma saydılar, İskender’in doğulu bir şehinşahı taklit etmekte olduğunu sandılar.

Bu boydaki bir eserde, iki şey arasında bir ilişki gördüğüm zaman, işin ayrıntılarına girişmeden, o ilişkiye geçerayak değinerek işaret etmekle yetinmek zorundayım. Birçok noktalarda anlatmakta olduğum bir şeyle, doğrudan doğruya ilişiği olmayan, ama gene de hatırlanması gereken şeyleri parantez içine aldım. Taş ve vazo kalıntıları arkeologlara gerçeği keşfetmekte ne kadar hizmet ederse, günümüzün mitologlarına da efsaneler o kadar yarar; onun için, arasıra efsanelere başvurmamın mazur görülmesini rica ederim. Anadolu tanrılarını, Anadolu çevresindeki inanç ve tanrıları anlatarak —yani dolaylardan merkeze doğru hareket ederek— açıklamayı daha uygun gördüm. Böylece okuyucu, İlişkileri kendi keşfeder.

Plastik Sanatlar
Bu önsözün arkasındaki listeyi gözden geçirenler, belki de, neden plastik sanatkârları ve büyük hatipleri buraya koymadığımı merak ederler. Çünkü ozanlar ve filozoflar, kültürel durumu belirlemeye yeterler de ondan. Hitabetin, ancak gerçeği ispat işinde, gerçeğin bir yardımcısı olarak değeri olabilir. Oysa hitabet, herşeyden bağımsız bir sanat olarak Atina’da revaç buldu. Birçok gençlerin birçok yılları, retorik diye, bu işi öğrenmek için ziyan edildi. Yunanistan’ın en büyük hatibi, Demosthenes’in —Büyük İskender zamanında— güzel hitabetinin Yunanistan’a kaça mal olduğunu tarih yazar. Bu adam biraz daha konuşsaydı, ortada, Yunanistan adına bir şey kalmayacaktı.

Plastik sanatlara gelince: bu sanat, Yunanistan’ın Mora yarımadasında ve Batı Anadolu’da aynı zamanda gelişmiştir. İki taraf da Girit’in etkisi altında idi. Ama Karya ve İonya’da, Girit’ten başka. Batı Anadolu’nun etkisi görülür, İonya, Mora’ya oranla zerafeti, ayrıntılara dikkati ve yumuşaklığı ile üstündü. Onda asîl bir sadelik ve sakin bir azamet vardı. İlkçağın başlıca heykel yapıcıları Myron, Polykleitos ve Pheidias’tır. İkinci dönemde ise Praksiteles, Skopas ve Lysippos’tur. Bunlardan Paros adalı Skopas dışında, ötekilerin hepsi Yunanlı ve çoğu AtinalIdır. Üçüncü dönemde yani Büyük İskender zamanında ve sonra Rodos ve Bergama başta gelir. Ölen Gallerin heykelleri, Bergama’da oralılar tarafından yapılmıştır. Bunlar, bir zamanlar Anadolu’da egemen olmuş olan Gallerin hatırasıdır. Laokoon grupu, Farnez boğası ve bir de Rodos’un Dev’i (ki dünyanın yedi harikasından biri sayılır) Rodos’luların eseridir.

Ne yazık ki, İlkçağdan hiçbir resim kalmamıştır. O zamanın ressamları üstüne bildiğimiz, Pausanias, Plinius ve Luclanus gibi tarihçilerin anlattıklarına dayanır. Ama vazo gibi toprak işlerinin üzerindeki resimlerden, resmin o zamanlar çok ilerlemiş olduğu görülür. İlkçağın dört büyük ressamının üçü Anadolulu, biri de İtalyandır. Eski tarihin en büyük ressamı Apelles Anadolu’da Kolophon’ludur. Kendisi ressam Efesli Ephoros’un stüdyosunda çalışmıştı. Başlıca eserlerinden biri  «Aphrodlte Anadyomene» dir. Ressam Parrhasios Efeslidir. Polygnotos Thasosludur. Yalnız Parrhasios İtalyalıdır. Tiyatro üstüne Dionysos bölümünde bilgi verilecektir.

 

Reklamlar

2 comments

  1. Şimdiye kadar okuduğum en uzun ve doyurucu blog yazısıydı. İyi ki sizden haberdâr olmuşum. Kaleminize sağlık lakin dil bilgisi bakımından bazı sıkıntılar var. Çok rahatsız etmiyor ama göze batıyor. Yazı için teşekkürler. Umarım diğer yazılarınızı da okuyabilirim.

    Beğen

  2. Siteyi yeni baştan toparlayıp aktif hale getirmeye çalışıyorum, zamanla eksiklikleri gidereceğim. Bu süreçte bir yandan da yeni yazılar eklemeye çalışıyorum. Kitaplardan aktardığım yazılarda aslına sağdık kalmaya dikkat ediyorum. Hataları da zamanla azaltırım umarım. Takibe devam edin, güzel düşüncelerniz beni mutlu etti.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s