Göbeklitepe

BİRİNCİ KISIM
KURULUŞ

Ekim 1994’te bir gün, Alman Arkeoloji Enstitüsü ve Heidelberg Üniversitesiyle çalışan bir arkeolog olan Profesör Klaus Schmidt, Şanlıurfa’nın 13 kilometre kadar kuzeydoğusunda, Aladağlar’m batı ucuna yakın, kireçtaşından, çorak bir platoda yürüyüşe çıktı. Bu kararı hem onun hayatını sonsuza dek değiştirecek hem de bizim kadim dünyada uygarlığın doğuşuna bakışımızı başka bir boyuta taşıyacaktı.

Schmidt’in niyeti denizden 780 metre yüksekliğe ulaşan bir dağın sırtında bulunan, toprak ve kaya parçalarından oluşan suni bir höyüğü incelemekti. Bu höyüğün güneyinde, Hz. İbrahim’in Göbekli Tepe’de keşfedilmeyi bekleyen neredeyse başka bir dünyaya ait bu mekânın ardında yatan inanılmaz olaylardan yedi bin yıl kadar sonra Vaat Edilen Ülkeye doğru yolculuğuna çıktığı Harran ovası bulunur.

KANLI KEŞİFLER
Çayönü’ndeki yapılardan birinde arkeologlar hem duvarlarda hem de zeminin altında yetmiş kadar insan kafatası keşfetmiştir. Kazı ekipleri bir çukurda çoğu uzun kemik olmak üzere çok sayıda insan kemiği bulmuştur; kafataslarıyla beraber göz önüne alındıklarında burada 450 kadar insanın söz konusu olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu insanların hangi şartlar altında nasıl bir kaderle karşılaştığı belli değildir.

Kuzey ucunda dairesel bir apsisi bulunan ve Kafatası Yapısı olarak bilinen bu mezar yapısında, bir sunak masası gibi hazırlanmış, yaklaşık 1 ton ağırlığında, cilalı taştan devasa levhanın üzerinde bulunan şeyler arkeologları çok rahatsız etmiştir. Bu taşın üzerinde yaban öküzlerinin (soyu tükenmiş olan bir yabani sığır türü) yanı sıra, kristal ve hemoglobin şeklinde insan kanından izlere rastlanmıştır. Bu taş levhanın yanında bulunan, Aztek tapınaklarmdakilere benzer, korkunç görünümlü, çakmaktaşından bir bıçak da bir o kadar tedirgin edicidir.

Çayönü’nün kült yapılarının içerisinde insan kanının bulunmuş olması, bazı rahatsız edici soruların sorulmasını gerektirmektedir. Burada, Kolomb öncesi dönemde Aztek ve Maya gibi Mezoamerika uygarlıklarında olduğu gibi insanlar kurban edilmiş veya kendilerini mi kurban etmişlerdi? Belki de burada nelerin olduğuna dair daha kesin bir tablo ortaya çıkana kadar bu meseleyi bir yana bırakmak daha iyi olacaktır. Ancak bu sorunun cevabı ne olursa olsun, binlerce yıl sonra Orta ve Güney Amerika’da olacağı gibi, Erken Neolitik’te de teknoloji ve mimarlık alanlarında güzellik, incelik ve ilerlemelerin, korkunç, kanlı eylemlerle bir arada yer aldığı anlaşılmaktadır.

NEOLİTİZASYON
Keramiksiz Neolitik
Yakındoğu’nun tarih öncesini inceleyenler, Geç Paleolitik dönemin avcı-toplayıcılarıyla Neolitik dönemin çiftçileri ve çobanları arasındaki geçiş dönemi için İngiliz arkeolog Dame Kathleen Kenyon’m (1906-1978) 1950’lerde Jericho’da yürüttüğü kapsamlı kazılar sonucunda icat ettiği “Pre-Pottery” [Keramiksiz, Keramik Öncesi] Neolitik adını kullanır. Bu dönemin başlangıç kısmı Proto-Neolitik dönem olarak ve Avrupa’da Mezolitik dönem olarak bilinir.

 

 

Keramiksiz Neolitik dönemi A ve B olmak üzere iki döneme ayrılır. Genelde MÖ y. 9500 – 8500 arasına Keramiksiz Neolitik A (PPNA), MÖ y. 8700-6000 arasına da Keramiksiz Neolitik B (PPNB) adı verilir. İkinci dönemde geçimlik tarım ortaya çıktı, yani bitkiler ve tahıllar evcilleştirildi, büyük ölçekli ekin yetiştirilmeye başlandı. MÖ y.6400-4500 arasındaki Keramik Neolitik dönemde de “neolitizasyon” başladı. Bu dönemde hem pişmiş keramik yapıldı hem de tarım Batı Asya’dan hızla dünyanın başka yerlerine, Avrupa, Orta Asya ve Hindistan ile Pakistan’ın İndus vadisine yayıldı.

Arkeolojik Mayın Tarlası
Profesör Klaus Schmidt Göbekli Tepe’yi ilk olarak ziyaret ettiğinde ilgi alanına daha çok Keramiksiz Neolitik dönemi giriyordu. İstanbul-Chicago Tarih Öncesi Keşif Ekibinin neden Göbekli Tepeyi daha iyi incelemek yerine Çayönü’ne odaklanmayı tercih ettiğini anladı ve kendi kendine şöyle dedi: “Zaman, bu sit alanının asıl önemini kavramaya uygun değildi…”

Neyse ki Schmidt Göbekli Tepeyi ziyaret edip burada bulananları kendi gözleriyle görmeye karar verdi, çünkü çok kısa sürede, kızıl kahverengi topraktan ve sıkıştırılmış taş parçalarından oluşan bu devasa suni höyüğün altında Keramiksiz Neolitik döneme ait son derece önemli bir yapı bütününün keşfedilmeyi beklediğini anladı.

Schmidt aynı zamanda Göbekli Tepe’de etrafa dağılmış olarak bulunan yontma taş parçalarının günümüze ulaşmamış bir Bizans mezarlığının mezar taşlarından gelmediğini anladı. Bu taşlar, Göbekli Tepe’nin 48 kilometre kuzeydoğusunda, Şanlıurfa ile Diyarbakır arasında, bir tepenin Fırat’ın bir koluna bakan bir yamacında bulunan Nevalı Çori adlı Keramiksiz Neolitik sit alanında gün yüzüne çıkarılan dikilitaşları andırıyordu. Schmidt bunu biliyordu, çünkü 1983-1992 arasında, Atatürk Barajı’nın inşa edilmesiyle Fırat’ın yükselen suları Nevalı Çori’yi su altında bırakmadan önce, Alman arkeolog Dr. Harald Hauptmann’ın liderliğinde burada yürütülen kazı çalışmalarında yer almıştı.

Keramiksiz Neolitik döneme ait yerler.
Keramiksiz Neolitik döneme ait yerler.

KÜLT YAPISI
Nevalı Çori, MÖ 8500 ile 7600 arasında, yani PPNA’nm sonuyla PPNB sırasında gelişmiş, bir arada yer alan bir dizi dörtgen yapıdan oluşan bir köydür. Hauptmann’la ekibi tarafından ortaya çıkarılan yapılardan biri, diğerlerinden çok daha görkemlidir. Arka duvarı yamaca dayalıdır, ocak taşından yapılmış olan iç duvarlarında ise oturma sırası benzeri bir yapı vardır. Bu bank, başı T biçimli veya ters L biçiminde taş dikilitaşlarla eşit aralıklara bölünmüştür. Bu yapının, II. tabaka adı verilen ve MÖ y. 8400-8000 yıllarına tarihlenen en eski inşaat aşamalarından birinde bu duvarlara dayalı olarak on iki dikilitaş vardı (her duvar boyunca ikişer tane ve her köşede birer tane), III. tabaka adı verilen ve MÖ y. 8000’e tarihlendirilen bir sonraki aşamada dikilitaş sayısı on üçe ulaşmıştır (bkz. resim 1.3). Çayönü’ndeki benzeri gibi, Nevalı Çori’nin megalitik yapısının da zemini yanmış kireç harcından terrazzo’ydu, altında da kocaman taş levhalardan bir alt zemin vardı.

II. tabakanın inşası sırasında kült yapısının arka duvarına dörtgen bir niş açılmış. Arkeologlar bu nişin yakınında yüzü olmayan uzun, yontma bir baş buldular. “Dazlak” adıyla bilinen bu baş doğal boyuta yakındır ve kulaklı bir yumurtaya benzer. Arka tarafında başı mantar şeklinde, kıvrılan bir yılana benzeyen son derece sıra dışı, uzun bir at kuyruğu vardır. Bu “dazlak” büyük ihtimalle tam boyda bir heykele aitti. Heykelin geri kalanından kopan bu başın yapının kuzey duvarında dolgu malzemesi olarak kullanılmış olması muhtemeldir.

BÜYÜK DİKİLİTAŞ
Ancak arkeologların en çok ilgisini çeken şey, yapının terrazzo zeminine yerleştirilmiş bir şeydi, çünkü odanın merkezinde, Stanley Kubrick’in, Arthur C. Clarke’nin 2001: A Space Odyssey [2001: Bir Uzay Destanı] kitabından uyarladığı filmin başında, maymun benzeri yaratıkların arasında beliren, tuhaf siyah obsidiyenden dikilitaşa bir şekilde benzeyen yüksek, dörtgen bir dikilitaşın kalıntıları vardı.

 

Başlangıçta üç metre yüksekliğinde olan bu dikilitaş, soyut bir insan biçiminde yontulmuştur. Daha geniş iki yüzeyi boyunca dirsekten bükülü, elleri ve parmakları öndeki dar yüzeyde birleşmiş ince kollar kabartma şeklinde resmedilmiştir (bkz. resim 1.5). Yapının dört duvarı arasında yer alan on iki ila on üç dikilitaşın kalıntılarında da antropomorfik şekillerin olduğu gözlemlenmiştir, ancak merkezi dikilitaştaki figür bu açıdan çok daha ileri düzeydedir. Figürün elleri üzerinde yer alan birbirine paralel iki kesiğin, veya yontulmuş iki dikey hattın belde açılan, dokuma bir giysinin kenarlarını temsil ettiği açıktır, bazılarına göre de Katolik rahiplerin taktıklarına benzer bir etol olabilir.

Bu dikilitaşın yanı başında kırık bir parçası vardı. Alt kısmı, ayakta olan dikilitaşın tepe kısmına uyuyordu, ama üst kısmı o kadar zarar görmüştü ki bir insan kafasıyla benzer olup olmadığı tespit edilemedi. Buna rağmen, duvarlara dayalı diğer dikilitaşların varlığından, çok daha büyük olan bu yekpare taşın da üst ucunun bir zamanlar T biçimli olduğu, yani çekiç başlı olduğu anlaşılmaktadır. Bu eser bu haliyle dünyanın en eski üç boyutlu insan tasvirini teşkil eder.

Terrazzo zeminde, ayakta duran dikilitaşın yanında bulunan bir delik, burada da ona paralel olarak ikinci bir dikilitaşın durmuş olduğunu gösterir, ama geriye herhangi bir izi kalmamıştır. Duvarlara dayalı dikilitaşlar gibi bu ikiz dikilitaşlar da çatı desteği işlevi görmüş olabilir, ama bu kesin değildir. Çayönü’ndeki Saltaşlı Yapıda ve Terrazzo Yapısında da ikiz dikilitaşlar bulunmuştur. Ancak burada yapıya güneyden yaklaşanları dikilitaşların dar değil, geniş yüzeyleri karşılamıştır.

ŞAHSİ BİR TANRI
Peki bu ikiz dikilitaşlar kimi veya neyi temsil eder? Arkeologlar “şahsi bir tanrı’ nın sembolü olduklarını öne sürmüştür. Bu böyle olsa bile, neden yan yana iki dikilitaş olduğunu veya neden bu kült yapısının güneyinde yer alan kapısına baktıklarını açıklamaz (yapı neredeyse tam olarak kuzeydoğu-güneybatı ekseninde yer alır). Belki de bu dikilitaşlar, yapının içindeki kutsal alanı koruyan ikiz genius loci (yerin ruhu) gibi, içeri gelenleri selamlamak için buraya konumlandırılmıştır. Var olduğu düşünülen bu sınır alanı veya kutsal alan, bu dünyanın dışında yer alan öte dünyayı temsil ediyor olmalıydı. Hatta muhtemelen ya ölümle, ya da ölüm benzeri vecit haliyle veya hayvan güçleriyle, büyük atalarla ve mitolojik varlıklarla iletişim kurmak amacı taşıyan, şuur değişikliği yoluyla ulaşılabilecek paralel bir diyara, doğaüstü bir dünyaya işaret ediyor olabilirler.

GÖBEKLİ TEPE’Yİ İNCELERKEN
Klaus Schmidt Göbekli Tepe’de her tarafa yayılmış “büyük yontma eser” parçalarını incelerken zihninde bunlar vardı. Schmidt kısa sürede “bu bölgenin sadece bir kısmında değil, tamamında megalitik yapıların inşa edildiğini” anladı. Bu yapıların işlevinin doğayla bağlantılı bir ritüel olduğunu düşündü. Hatta Göbekli Tepe’deki yapıların Çayönü ve Nevalı Çori’deki yapılarla aynı kült etkilerini yansıtacağını düşündü. Burayı yeterince incelediğine karar veren Schmidt, korkutucu bir sonuca vardı; eğer hemen oradan ayrılmazsa, hayatının geri kalanını orada geçirmesi gerekecekti. Ama kaderinde orada kalıp kendini bu sit alanında yürütülecek kazılara adamak varmış. Schmidt’in aldığı bu karardan dolayı ona minnettar olmamız gerekir, çünkü hemen sonrasında bu tepenin Gaziantep-Mardin arasında yapılacak yeni karayolunun inşası için taş ocağı ilan edilmek üzere olduğu ortaya çıktı ve bu karar ancak bu arkeolojik sit alanının öneminin keşfedilmesi üzerine feshedildi. Dolayısıyla bu kıvrak zekâlı Alman arkeoloğun müdahalesi olmasaydı, dünyanın en eski taş tapmağını görme imkânımız olmayacaktı.

BÖLÜM 2
ANITSAL MİMARİ

Dr. Klaus Schmidt, Alman Arkeoloji Enstitüsü ile Şanlıurfa Arkeoloji Müzesinin ortaklaşa himayesi altında 1995’te Göbekli Tepe’de çalışmalara başladı. Alman ve Türk üniversitelerinden lisans öğrencileri ile elli kadar Kürt, Türk ve Arap kökenli işçiden oluşan ekibi kısa sürede çok ilginç keşifler yapmaya başladı. Ekip höyüğün en üst toprak katmanının altında toprağa dik olarak yerleştirilmiş dikilitaşlara rastladı. Bu dikilitaşların hepsinin başı, Nevali Çori’dekiler gibi T biçimliydi.

1995-1997 arasında Göbekli Tepe’de iki ana yapı üzerinde incelemeler yürütüldü. Yalnız incir-dut ağacının ve yeni mezarlar içeren küçücük, etrafı duvarla çevrili mezarlığın hemen batısında ortaya çıkarılan bir tanesi, sol ucunda, içe bakan yüzeylerinde kabartma şeklinde yontulmuş sıçrayan aslanlar olan ikiz dikilitaşlardan dolayı Aslanlı Dikilitaş Yapısı olarak bilinen dörtgen yapıydı (bkz. fotoğraf 17). Diğerine Yılanlı Dikilitaş Yapısı adı verildi.

YILANLI DİKİLİTAŞ YAPISI
Yılanlı Dikilitaş Yapısı, höyüğün güney yamacının altında, Aslanlı Dikilitaş Yapısına göre on beş metre kadar daha aşağıda keşfedildi. A Yapısı adı verilen bu yapının, doğrudan dağın kireçtaşı ana kayasının üzerinde yer alıyor olması daha eski olduğuna işaret etti. Kazı ekibi bu yapının içinde, aralarında bir kol mesafesi kadar olan beş tane T biçimli dikilitaş buldu. Nevalı Çori’de olduğu üzere, burada da ocak taşundan duvarlara dayalı olarak, basamaklı bankların içine yerleştirilmişlerdi ve her blokun arasında ince bir kat kil harç vardı. İki dikilitaş birbirine paralel olarak yer alırken diğerleri odanın merkezine dönüktü. Birbirine paralel olanlar duvarlara yaslıydı ve bu dörtgen yapının kuzeybatı ucuna inşa edilmiş dairesel bir apsise giriş görevi görüyordu; Çayönün’deki Kafatası Yapısında buna benzer bir apsis tespit edilmiştir. Nevalı Çori’deki kült yapısında ve Çayönü’ndeki Terrazzo Yapısında olduğu üzere, A Yapısında da en altta yatan ana kaya, dümdüz bir terrazzo zeminle kaplanmıştır.

Aslanlı Tapınak Yapısındakiler gibi, A Yapısındaki dikilitaşlar da tarihöncesi sanat açısından çok önemli eserler içeriyordu. İlk olarak ortaya çıkarılan 1 numaralı dikilitaşın dar ön yüzeyinde, başları yukarı doğru bakan ve sürünen beş tane yılan yer alıyordu. Bu dikilitaşın geniş yüzeylerinden biri, yılan derisini andıran baklava deseni oluşturacak şekilde birbirine örülmüş çok sayıda yılan içeriyordu (bkz. resim 2.1).

Göbeklitepe, Yılanlı Dikilitaş
Göbeklitepe, Yılanlı Dikilitaş

2 numaralı dikilitaşta bir yaban öküzü, sıçrayan bir tilki ve muhtemelen turna olan balıkçıl bir kuş vardı (bkz. fotoğraf 4). Bu dikilitaşın dar ön yüzeyinin üst kısmında, çekiç biçimli başın hemen altında yüksek kabartma şeklinde bir bukranion (öküz kafatası) vardı. Dışarıya dönüktü ve figür üzerindeki yeri yorumlanmasını kolaylaştırıyordu. Nevalı Çori’deki antropomorfik dikilitaşların aynı yerinde yaka benzeri, V şeklinde bir kabartma vardı. Başka bir deyişle, bukranion muhtemelen bu figürün “boynuna” asılı duran, makamının amblemi olan yontma bir pandantifti.

YILAN KÜLTÜ
3 ve 4 numaralı dikilitaşlarda kabartma yoktu, 5 numaralı dikilitaşta ise yine bir yılan tasviri vardı. Göbekli Tepe’deki yontma taşlarda yılan imgelerinin öne çıkması, bu hayvanın Keramiksiz Neolitik dönemde neyi temsil ettiği sorusunu akla getirir.

Yılanlar evrensel olarak doğaüstü güçlerin, tanrısal enerjinin, öte dünya ilminin, erkek ve kadın cinselliğinin ve derilerini değiştirdikleri için metafiziksel dönüşümün sembolleri olarak görülür. Yılan aynı zamanda ilaçların aktif ruhunu temsil eder ve bundan dolayı, Yunan tıp ve şifa tanrısı Asklepios kütüyle de olan bağlantıları yoluyla tıp mesleğinin evrensel sembolü olarak kabul edilirler. Bunların yanı sıra, yılanlar hem faydalı ilaçlarla hem de halüsinasyonlara, hatta ölüme yol açan ilaçlarla bağdaştırılır. Örneğin Hıristiyanlıkta Vaftizci Yahya bir şarap kadehinde sunulan zehrin, Yuhanna onu içmeden hemen önce siyah bir yılan gibi sürünerek uzaklaştığı söylenir.

Göbekli Tepe’nin dikilitaşları üzerine yontulmuş olan yılanlar, psikotropik (ruh halini değiştiren) veya soporifik (uyku veren) ilaçların düşsel etkilerini mi temsil eder? Böyle olması mümkündür, çünkü Schmidt’in de dediği gibi, burada bulunmuş olan büyük bazalt kâseler ilaçların hazırlanmasında kullanılmış olabilir.

Düşsel yılanlar, örneğin Amazon yağmur ormanının yerlileri arasında “ruhun şarabı” olarak bilinen yage veya ayahuasca gibi ruh halini değiştiren maddelerden kaynaklanan vecit veya şuur değişikliği halinde şamanlar veya bu törenlere katılanlar tarafından görülen varlıkların başında yer alır. Yılanlar, bu ilaçların aktif ruhu sayılır ve şamanla veya törenlere katılanlarla iletişim kurabilir.

Göbekli Tepe’nin süslemeleri açısından daha ilginç olan şey, yage veya ayahuasca seansları sırasında devasa sayıda düşsel yılanın ortaya çıkıp ya söz konusu maddeyi alan kişinin, ya da yakınlarındaki direklere sarılmaları ve A Yapısındaki 1 numaralı dikilitaşın ve sit alanındaki başka dikilitaşların da üzerinde yer alan (bkz. resim 2.2), birbirine örülmüş yılanları andıran bir etki yaratıyor olmalarıdır. Pekiyi Göbekli Tepe’deki yılan imgeleri şamanların gördüğü düşsel dünyadan sahnelere mi işaret eder? Bu sorunun cevabı ne olursa olsun, A Yapısında bu kadar çok yılanın yer alması, Schmidt’in burayı Yılanlı Dikilitaş Yapısı olarak adlandırması için yeterli olmuştur.

B YAPISININ GÜN YÜZÜNE ÇIKARILMASI
1998 ve 1999’da Göbekli Tepe’de 9 metre karelik bir alanda yeni bir dizi çukur kazıldı. Yılanlı Dikilitaş Yapısının hemen kuzeyinde açılan bir çukurda, B Yapısı olarak bilinen biraz daha büyük bir yapı bulundu. Yaklaşık 7 metreye 8,7 metre büyüklüğündeki bu oval yapıda dokuz T biçimli dikilitaş vardı; yedi tanesi temenos (yani sınır) duvarına dayalıydı, iki tanesi de – Nevalı Çori’nin kült yapısındakilere benzer şekilde – birbirine paralel olarak terrazzo zeminin merkezinde yer alıyordu. Schmidt, bu antropomorfik dikilitaşlara verdiği adla, “T biçimli” taşların “bir toplantı veya dans” için bir araya gelmiş gibi göründüğünü belirtti.

6 numaralı dikilitaşın üzerinde yontma bir sürüngenle bir yılanın kabartmaları vardı, yapının merkezinde yer alan, T biçimli dikilitaşların iç yüzeylerinde ise (9 ve 10) harika şekilde yontulmuş sıçrayan tilkiler vardı. Bu hayvanlar, dinamik pozlarından dolayı, dikilitaşların üzerinden, yine Çayönü’ndeki kült yapılarında olduğu üzere, güney tarafında yer alan girişten yapıya girecek olan insanların üzerine sıçrayacakmış gibi durur.

YENİ TAPINAKLARIN KEŞFİ
Aynı dönemde, sonradan C Yapısı olarak bilinecek olan çok daha büyük bir yapı üzerinde de çalışmalara başlandı. Burada da, artık aşina hale gelen, taş duvarlar boyunca yer alan taş bankların aralarında T biçimli dikilitaşlar ortaya çıkarıldı. 12 numaralı dikilitaş, T biçimli başının üzerinde yontma bir kabartma içeren ilk dikilitaş olarak tespit edildi. Bu kabartmada, suyun dalgalarını temsil etmesi mümkün olan V biçimli çizgilerin arasında balıkçıl türden, uçmayan beş kuş tasvir edilmişti. Aynı dikilitaşın gövdesinde, sıçrayan bir tilkinin üzerinde “tehditkâr bir yaban domuzu” vardı. Bu dikilitaşın önünde taşınabilir bir yaban domuzu heykeli bulundu. Yontma insan başları başta olmak üzere bu tür münferit sanat eserleri genelde yontma totem direkleri veya doğal boyda heykeller gibi çok daha büyük yontma eserlerin parçalarıdır. C Yapısının keşfinden kısa süre sonra kuzeybatısında, D Yapısı olarak bilinecek olan bir başka çok büyük yapı ortaya çıkarıldı. Burasının, Antik Çağa ait en eski ve en gizemli anıtlardan biri olduğu anlaşılacaktı. C ve D yapıları daha sonraki bölümlerde ayrıntılı olarak tasvir edilecektir.

Göbeklitepe, Yılanlı Dikilitaş
Göbeklitepe, Yılanlı Dikilitaş

KASTİ GÖMME
Schmidt’in ekibi Göbekli Tepe höyüğünün altındaki çeşitli yapıları örten devasa miktardaki dolgu malzemesini kaldırırken, bu yapıların her birinin giderek büyüyen bir höyüğün altına kasti olarak gömüldüğünü anlamaya başladı. Sanki göbek benzeri bir tepeyi yaratma fikri en baştan itibaren büyük bir tasarımın bir parçasıydı ve her yapı, tamamlanması bin beş yüz yıl kadar süren, kademe kademe gerçekleştirilen bu büyük amaç dâhilinde bir rol oynamıştı. Yeni bir yapı inşa etmeden önce bir önceki yapıyı “öldürme” veya kullanımdan kaldırma şeklindeki bu ritüelin MÖ 8000 yıllarına kadar aşamalar halinde sürdüğü anlaşılmaktadır. Bu tarihlerde nihai yapıların da üstü örtüldü ve burası tamamıyla terk edildi.

Yapıların gömülmüş olması Schmidt’le ekibi için büyük bir sorun oluşturdu, çünkü ortaya çıkardıkları çeşitli anıtların inşa tarihlerini belirlemenin zor olacağı anlamına geliyordu. Ancak Schmidt bu soruna rağmen, dolgu malzemesinin içinde buldukları farklı türden çakmaktaşı aletler temelinde Göbekli Tepe’de ortaya çıkarılan en eski inşaat faaliyetlerinin MÖ 9500 civarında başlayan ve Keramiksiz Neolitik A olarak bilinen döneme ait olduğunu tespit etme imkânını buldu.

GENÇ DRYAS KÜÇÜK BUZUL ÇAĞI
Bu tarih Genç Dryas olarak bilinen küçük buzul çağının veya uzun soğuk dönemin sonlarına tekabül eder. Bu dönem MÖ y. 10.900 ile 9600 arasında, 1300 yıllık bir süre boyunca kuzey yarımkürenin büyük kısmını etkisi altına aldı ve ısının çok düşmesinin yanı sıra, Bereketli Hilal olarak bilinen bölgenin tamamında bitki ve hayvan hayatında büyük ölçekli değişikliklere yol açtı. Bereketli Hilal, yemyeşil nehir vadileri, stepler ve ovalardan oluşan ve Filistin’le İsrail’den saat yönünde Doğu Akdeniz’deki Lübnan’dan geçerek Kuzey Suriye’deki Orta Fırat havzasına, oradan da Güneydoğu Anadolu’yu içeren Kuzey Mezopotamya’ya ve günümüzde Irak’ta bulunan Mezopotamya ovasına kadar uzanan yay şeklindeki bir bölgedir.

Genç Dryas dönemi, Allerod interstadial olarak bilinen iki bin yıllık bir küresel ısınma dönemini izledi. Bu dönem de doksan beş bin yıl kadar süren ve son buzul maksimumununa bundan yirmi ila yirmi iki bin yıl önce ulaşan asıl buzul çağından sonra başladı (interstadial, ısının yükseldiği ve buzulların geri çekildiği dönemdir).

MÖ y. 9600’da küçük buzul çağının sona ermesiyle ısı yükseldi, yeni flora ve fauna gelişmeye başladı (bu nokta jeolojik açıdan Pleistosen devirden bugün de içinde bulunduğumuz Holosen devire geçiş anlamına gelir). Bitkilerin gelişimi için ideal olan bu ortam, Orta Fırat havzasında ve daha güneydeki Doğu Akdeniz bölgesinde tarımın ortaya çıkmasına yol açtı. Schmidt, bu bölgenin tamamından avcı-toplayıcılarm yine bu dönemde bir araya gelerek bugün Göbekli Tepe’de ortaya çıkarılmış olan ve konut olarak kullanılmadıklarından emin olduğu olağanüstü taş yapıları yarattıklarını savunur.

Göbekli Tepe’de, ateş, ocak, yemek pişirme alanı veya herhangi bir yerleşim izi gibi, burada büyük bir toplumun sürekli olarak kaldığına işaret edecek hiçbir kanıta rastlanmamıştır. Bol miktarda insan kalıntısına rastlanmıştır, ama bunlar ya yapıları örten dolgu malzemesinin içinde veya nedeni henüz belirlenememiş bir şekilde, duvarlarla bankların içerisinde bulunmuştur.

BİRALI HAYAT
Göbekli Tepe’ye en yakın su kaynağının dört kilometre uzaklıkta olması da gariptir, çünkü bu durumda içme suyunun buraya taşınması gerekliydi. Sürekli bir su kaynağının olmaması mantık dışı görünür, çünkü bu anıtların inşası yüzlerce işçiyle ailelerinden oluşan bir iş gücü gerektirmiş olmalıdır ve bu iş gücünün yemek yemesi gerekliydi. Bu durumun tek açıklaması, işçilerin yakınlardaki bir yerleşim alanında yaşamış olması ve bu tepeye tırmanırken yanlarına bir gün yetecek kadar erzak almış olmalarıdır.

Öte yandan Göbekli Tepe’de menünün yabani tahıldan yapılma bir bira türünü içermiş olması son derece muhtemeldir. Schmidt’le ekibi tarafından gün yüzüne çıkarılmış büyük taş tekneler, bira üretimiyle bağdaştırılmıştır (bkz. resim 2.3).9 Biranın ihtiyaç karşılamak için mi, yoksa ritüel temelli bir işlev için mi imal edildiği belli değildir, ancak sarhoş edici bir içecek olması sebebiyle öte dünyayla bağdaştırılmış olması mümkündür. Günümüzde İngilizcede bira anlamında kullanılan ale terimi eskiden tahıl kullanılarak imal edilen tüm alkollü içecekler için kullanılırdı. Bu kelime, halüsinasyon gibi kelimelerdeki varlığıyla değişen gerçeklikle ve şuur değişikliğiyle bağlantılı olan Hint-Avrupa alu kökeninden türemiş olabilir.

LEŞÇİL KUŞLAR İÇİN KÂSE İZLERİ
Göbekli Tepe’de, ana yapıların güneybatısında, kazılar sonucunda ortaya çıkarılmış olan ana kayada yer alan, genişlikleri ve derinlikleri on altı santimetreyi bulan, kâse benzeri delikler buranın bir başka gizemli unsurunu teşkil eder (bkz. resim 2.4). Bunlardan etrafta düzinelerce vardır. Bazı dikilitaşların tepesinde de benzer kâse izleri vardır ve bu bölgedeki başka Keramiksiz Neolitik sit alanlarında da böyle izlere rastlanmıştır.

Klaus Schmidt’e Eylül 2012’de bu kâse izlerinin ne olduğu konusundaki düşüncelerini sorduğumda, omuzlarını silkerek her yerde bulunduklarını ve sıklıkla, İngiltere’dekiler gibi, yanlarında yontulmuş halka izlerinin olduğunu söyledi. Ancak bir zamanlar bir işlevleri olmuş olmalıdır ve bu sorunun en basit cevabı, kan, bira, süt veya su gibi bir sıvı veya daha büyük ihtimalle et gibi bir yiyecek için kâse görevi görmüş olmalarıdır. Hemen her zaman yüksek yerlerde bulundukları için, tapınakların içerisinde yer alan ritüeller açısından sembolik bir işlev görmüş olabilecek, akbaba, karga veya kuzgun gibi leşçil hayvanlara adaklık olarak sunulan yiyecekleri içermiş olmaları mümkündür (Göbekli Tepe’deki dolgu malzemesinde çok sayıda karga ve kuzgun kemiği bulunmuştur.)

Akbabalar gibi leşçil hayvanlar Neolitik ölü kültünde önemli bir rol oynar, dolayısıyla kehanet amacıyla onlara yaranmak, bir ritüelin başarısı açısından önem taşımış olabilir. Başka bir deyişle, kuşlar gelip etleri aldığında iyiye işaretti, gelmediklerinde de kötüye işaretti.

İşin ilginç tarafı, Doğu Anadolu’da, Ağrı Dağı bölgesinde ana kayaya oyulmuş benzer kâse izleri de kehanet yoluyla açıklanmaya çalışılmıştır. Ermeni prehistoryacılar, bu kâse izlerinin gerçek amacı konusunda bilgi sahibi değilsek de, muhtemelen “kâhinler tarafından fal okuma sırasında” kullanıldıklarını öne sürmüşlerdir; bu açıklama mantıklı olup Göbekli Tepe’deki izlerin muhtemel işlevine de işaret ediyor olabilir.

 

MÜHENDİSLİK İKİLEMİ
Göbekli Tepe’nin çeşitli yapılarında bulunan dikilitaşlar 2 ila 3 metre yüksekliğindedir ve ağırlıklarının 5 ila 15 ton civarında olduğu sanılır. Höyükten 400 metre kadar uzaklıktaki bir taş ocağında yarım kalmış, 7 metre uzunluğunda, 3 metre genişliğinde ve tahmini ağırlığı 50 ton olan, T biçimli bir dikilitaşın olması daha da büyük bir gizem oluşturur. Schmidt’in 2001’de sorduğu gibi:

Bu höyükte bu boyda dikilitaşları yerinden hareket ettirmek için gerekli işgücü nasıl bir araya getirilebilirdi? Böyle bir girişimin bir tek Göbekli Tepe civarından birkaç avcı-toplayıcı grubunun organize bir şekilde, ritüel temelli toplantılar için bir araya gelmesiyle gerçekleşebileceği apaçıktır.

Schmidt’in de kabul ettiği gibi, devasa boyda megalitik mimarinin binlerce yıl sonra, Mısır ve İngiltere’de Stonehenge gibi yerlerde başladığına inanılır. Tarımın bile büyük ölçekte ortaya çıkmasından önce anıtsal mimari alanında böyle eserlerin gerçekleştirilebileceği arkeoloji çevrelerinin aklına bile gelmemişti. Höyükteki dolgu malzemesinde bulunan hayvan kalıntılarından ana besin kaynağının ceylan, alageyik, yaban domuzu, yaban öküzü ve yaban koyunları gibi yabani av hayvanları ile bol miktarda badem ve şamfıstığı olduğu anlaşılmaktadır.

NEOLİTİK DEVRİM
Schmidt’in öne sürdüğü gibi, “Göbekli Tepe’de uzun bir süre yaşayan avcı-toplayıcılar bölgenin doğal kaynaklarını aşırı derecede sömürüyor olmalıydı”. Ona göre bu kadar çok insanın bir araya gelmesi, hem burada hem de Güneydoğu Anadolu’nun başka benzer yerlerinde yaşayan insanların beslenmesi için yabani tahılların ve başka bitkilerin evcilleştirilmesi anlamına gelmiş ve Avustralyalı arkeolog ve filolog V. Gordon Childe’ın (1892-1957) uzun zaman önce Neolitik devrim adını verdiği olguya neden olmuş olmalıdır.

Ancak Childe bu olguya tam ters açıdan algılamıştı; Neolitik devrin başında tarımın hızla yayılması ve beraberinde daha yerleşik bir hayat tarzını getirmiş olması, insanlara yeni teknolojiler icat etmeleri ve hayatın gizemi üzerinde düşünmek için zaman vermiş, bu süreç ilk tapınakların inşa edilmesiyle ve sonrasında şehirlerin ve uygarlıkların kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Artık Childe’ın yanıldığını biliyoruz. İlk olarak tapınaklar inşa edilmiş, sonrasında bu kadar devasa projelerin inşası, bakım ve onarımı için bir araya gelen bu kadar çok insanın ihtiyaçlarının karşılanması için tarım yaratılmıştır.

TARIMIN KÖKENİ
Böyle bir teori, prehistoryacıların günümüzde de anlamaya çalıştığı başka bir gizeme anlam kazandırır. Tahıl üretiminin kökeni konusunda yürütülen genetik araştırmalar sonucunda, günümüzde ekmek, bira, makarna ve başka ürünlerin yapımında kullanılan altmış sekiz modern tahıl türünün, Göbekli Tepe’nin seksen kilometre kadar kuzeydoğusunda bulunan volkanik bir dağ olan Karacadağ’ın yamaçlarında yetişen yabani einkorn türüne dayandırılmıştır. Bu da tahılın ilk olarak, insanlığın bilinen en eski anıtsal mimari örneğine çok yakın bir yerde evcilleştirilmiş olabileceği anlamına gelir.

Einkorn çok uzun bir süre boyunca selektif yetiştirme yoluyla yavaş yavaş evcilleştirildi ve tanelerin yere düşmek yerine bitkinin üzerinde kaldığı çok daha güçlü bir tür elde edildi. Böylece tanelerin hasattan önce daha iyi olgunlaşabilmesi sonucunda daha büyük miktarda ürün elde etmek mümkün oldu.

Güneydoğu Anadolu’da tahılın evcilleştirilmesi, ya Göbekli Tepe’de çalışan ya da dev boyutlu bir sosyal-büyü toplantısı dâhilinde burayı ziyaret eden birçok avcı-toplayıcı grubunu besleme ihtiyacından kaynaklanmış olabilir mi? Schmidt’e göre “Belirli bir yerde tekrar tekrar bir araya gelme fikri, neolitizasyonun kökenindeki temel faktörü oluşturmuş olabilir”. Bu durumda Neolitik devrin başlangıcı, insanların çiftçiliğe başlayıp toprağı işlemesi, hayvan yetiştirmesi ve hayat tarzlarının ortak hale gelmesi anlamındaki devrim burada başlamıştır. İnsanlığın yaşamındaki bu dönüm noktası, bundan 11.500 yıl kadar önce Göbekli Tepe’de meydana gelenler sonucunda uygarlığın doğuşu için zemin hazırlamıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s