Albur, Hayâli Yerler

ALBUR, dünyanın içi boş küresinin merkezindeki yeraltı dünyası PLUTO’nun en büyük devletidir. Pluto’daki her şey gibi Albur’daki şeyler de yüzeydeki eşdeğerlerinden çok daha küçüktür. Besbelli azaltılmış olan büyüklüğüne rağmen -sadece yüz yirmi fersah uzunlukta ve yetmiş beş fersah genişliktedir- ülkede dört yüz şehir vardır, nüfusu da kırk beş milyondur. Albur halkı yaklaşık iki ayak boyundadır, beyaz tenlidir ve bu minyatür dünyanın en gelişmişleri arasındadır. Tarımları ileridir, bronz ve silah kullanımına sık rastlanır.

Ziyaretçiler Albur’daki bütün şehirlerin aynı düzene göre inşa edilmiş olduğunu görecekler. Başşehir Orasulla, büyüklüğüyle taşra merkezlerinden ayrılır. Orasulla’nın surları vardır ve dairevi bir zemin planında inşa edilmiştir. Çevresi bir fersah, nüfusu bir milyondur. Ülkenin dinsel yaşantısının merkezi olan büyük bir piramidin de bulunduğu ana meydandan dışarı doğru sokaklar uzanır. Orasulla bunca büyük olduğu için -Albur standartlarına göre- her birinin kendi meydanı ve piramidi olan altbölgelere bölünmüştür. Hepsi dört katlı olan evler sarıya boyanmıştır, yeşil kapıları vardır.

Albur, krala ulusun temsilcisi ve toplanma noktası gözüyle bakılan, babadan oğula geçen bir monarşidir. Toplum, her biri giysilerinin rengiyle ayırt edilen bir tabakalar hiyerarşisi üzerine kurulmuştur. Kral kırmızı giyer, ülkede bunu yapan tek kişi de odur; bakanlar, rahipler ve hâkimler mavi giyer, işlevlerini ya da rütbelerini gösteren renkli kemerler takarlar; şairler ve yazarlar beyaz giyer. Bu tabakalar, Albur aristokrasisini oluşturur – birinci grup bu hakka doğuştan sahiptir. Ülkeye yaptıkları hizmetler için Yeşil Taç ’la ödüllendirilmişlerse, şairler, bilim adamları ve yazarlara asalet payesi verilebilir; ama payeleri babadan oğula geçmez, işçiler ve tacirler sırasıyla koyu ve açık yeşil giyer; doktorlar, madenciler, aşçılar ve mezarcılar siyah; zanaatkârlar ise gri. Hiyerarşinin en aşağı tabakasında olan uşaklar da sarı giyer. Bakanların, rahiplerin ve hâkimlerin eşlerinin giysileri pembe, asalet payesi verilmiş şairlerle yazarların eşlerininki beyazdır. Diğer tabakalara üye olanların eşleri ise, kocalarıyla aynı renk giysi giyer, ama daha açık renkte. Kraliçe beyaz giyip kırmızı bir kemer takar.

Kral en yüksek otoritedir, Albur’un özgür tabakalarının seçtiği on iki bakandan oluşan bir konsey ona danışmanlık yapar. Kral’ın bütün hayatı, halkı ile ülkesinin yönetimi ve refahına adanmıştır. Hükümetin bütün eylemlerinden o sorumlu tutulur ve o ya da hükümet, ulusun iradesine ya da geleneklerine karşı bir tavır içinde görünürse, görevden alınabilir.

Kral Brontes’in çıkarttığı bir yasanın şartlarına göre, saltanat süren bir hükümdara hiçbir övgü yöneltilemez, hayattayken ona hiçbir anıt ya da heykel dikilemez. Ülkenin madeni paralarında bir önceki kralın resmi bulunur – eğer erdem sahibi bir kişiyse. Aynı şey Albur’da çıkarılan bütün madalyalar için de geçerlidir.

Hükümet politikasına karşı çıkanlara asla zulmedilmez. Eğer fikirleri yararlı ya da değerli görünüyorsa, bunlar tartışılır, bazen de kabul edilir. Kabul edilen projelerin sahiplerine devlet maaşı bağlanır, Yeşil Taç verilir ve asiller arasına kabul edilirler. Yararlı olmayan fikirler ve projelerse, sadece gözardı edilir.

Erkekler de, kadınlar da, antik Yunanlılarınkine benzer giysiler giyerler. Giysilerin sadeliği büyük ölçüde, Kral Brontes’in çıkarttığı yasaların bir sonucudur. Bu yasalara göre, ancak yaşlı ve çirkin kadınlar makyaj yapabilir, süslü saç modellerine sahip olabilir ya da mücevher takabilir. Bunun bir sonucu olarak, diğer kadınların hepsi kendilerini genç ve güzel hisseder ve doğal cazibelerini suni olarak pekiştirme göreneği, neredeyse tamamen yok olmuştur.

Başşehre gelen tüm ziyaretçiler yerel giysileri giymek ve kabul görmüş ahlaki göreneklere uymak mecburiyetindedir. Et ve balık yeme yasağını da kabul etmelidirler, bu yasak aslında Pluto’nun tanrısına saygıdan konmuştur. Yiyecekler yabancı damağa yavan gelir, ama besleyicidir. Yerel şarap (alkolü görece düşük olsa da) lezizdir ve yıllanmıştır. Normalde yemek altı saatte bir yenir.

Ziyaretçiler şunu bilmelidir ki, Albur’da yasalar katı bir biçimde uygulanır. Bu yasalara göre bir katil, kurbanının cesediyle tam dokuz gün bir yere kapatılarak cezalandırılır. Sonra adı bütün yurttaşlık kayıtlarından çıkarılır ve ömür boyu madenlerde çalışmaya gönderilmeden önce alnı damgalanır. Diğer suçluların çoğu da, madenlerde çeşitli sürelerde çalışmayla cezalandırılabilir. Örneğin, et yiyenler beş yıllığına madenlere gönderilir. Yasaya karşı gelen ziyaretçiler genellikle sınırdışı edilir.

Albur’da yaşayan hayvan türlerinden biri, araba çeken ve askerlerin binek olarak kullandığı, buzağıdan biraz daha küçük fillerdir. Ülkenin en büyük hayvanları ise, boyları altı ayağa kadar erişen lossine adlı kertenkelelerdir. Lossine, insanları seviyor gibi görünür ve genellikle zengin çiftçiler tarafından bekçi köpeği olarak kullanılır. Ülkenin tek yanardağının çevresindeki yasak bölgeye giren insanları korumada da kullanılırlar. Yanardağ birkaç yıldır püskürmediği halde, civarında inşaat yapmak ya da daha yüksek yamaçlara çıkmak yasaktır. Yasak bölgede tutulan lossine’ler hendeğin ötesine geçenleri, kayış gibi sert derili sırtlarında emniyete taşımak üzere eğitilmiştir.

Ziyaretçilere, çok sayıdaki Albur cenaze törenlerinden birine katılmaları tavsiye olunur. Erdemli ölülerin vücutları yakılır ve külleri tapınakta bulunan bronz kürelerde saklanır. Suçlular yakılmaz, gömülürler. Bedenlerinin toprakta çürümesi, onlar için uygun bir ceza sayılır.

Albur’da evlilik kişisel bir seçim meselesidir. Evlenmek isteyen gençler, anneleriyle babalarını törenden sekiz gün önce haberdar etmek zorundadır, ama annelerle babalar evliliği ancak, önerilen eş bir suç işlemişse ya da yüz kızartıcı bir şöhreti varsa önleyebilirler. Otuz yaşını aşmış bekârlar pek çok yurttaşlık hakkı ve siyasi haktan yoksun bırakılır; bakir ölenler ise yakılmaz, gömülür.

Albur’da yoksulların çocuklarına yalnızca okuma öğretilir; daha ileri eğitimin sorumluluğu, anneleriyle babalarına düşer. Zenginlerin çocukları, on sekiz yaşına gelene kadar okula gider. Her iki cinse de aynı eğitim verilir. On iki yaşına kadar eğitimleri, dans, spor ve kendini savunma temelleri yoluyla fiziksel gelişme üzerinde yoğunlaşır. Çocuklar aynı zamanda ev becerilerini ve gelecekteki mesleklerinin temellerini öğrenmeye başlarlar. On iki yaşında ise resim, yazı ve ölü diller çalışmaya başlarlar. Söz konusu ölü diller arasında, modern Albur dilinin çıkıp geliştiği Nate de vardır. Kimi âlimler Nate’yi hâlâ sohbette ve resmi konuşmalarda kullanırlar, ama bu dil asla yazılmaz. Çocuklar din, ahlak felsefesi, tarih ve eğitim çalışmaya ancak on beş yaşında başlar.

Ulusun kültürel ve sanatsal yaşantısının merkezi, Orasulla Akademisi’dir. Akademi’nin sadece on iki daimi üyesi vardır, bunlar ülkenin dilini çalışıp, bütün dilsel yenilikleri incelemeye tayin edilmişlerdir. Yeni sözcükler, ancak onların rızasıyla resmen tanınır. Bütün şiirler, romanlar ve diğer edebi ürünler, Akademi üyeleri tarafından okunur. Üyeler, bulabilecekleri her dilbilgisi ya da sözcük hatasını düzeltir ve herhangi bir şekilde ahlak dışı bulunan eserleri sansür eder. Yılın olaylarının kayıtları, her biri olgulara ilişkin kendi raporunu yazan elli tarihçiden oluşan bir topluluk tarafından tutulur. Bu metinler isimsiz olarak Senato’ya teslim edilir, orada hepsi okunur; ancak en doğru olan iki kayıt basılıp halka açık kütüphanelere gönderilir; geri kalanı törensiz bir şekilde yakılır.

Başşehrin çarpıcı müzesi, bir meydanı çevreleyen dört binadan oluşur. Birincisinde heykeller vardır, ikincisi, 120 tarımsal sahnelik güzel bir diziyi de içeren ulusal resim koleksiyonunu barındırır. Üçüncü bina, tarihi sergilere ayrılmıştır, burada bir madalya koleksiyonu da yer alır. Dördüncüsü, hem son icatları sergiler, hem de geçmişte kullanılan kostümleri ve silahları sunar. Orta meydandaki bahçe, eskinin erdemli kralları ve büyük adamlarının heykelleriyle bezelidir. Her kahramanın hayatının kısa bir özeti kaideye yazılmıştır. Bütün yazılar çağdaş dildedir ki, mümkün olduğu kadar çok sayıda insan okusun ve bunlardan bir şeyler öğrensin.

Albur, 1806 yılında, Kuzey Buz Denizi’nde gemileri batan İngiliz ve Fransız denizciler sonunda DEMİR DAĞLAR’daki kuzey kutup girişinden geçerek Pluto’nun yolunu buldukları zaman keşfedilmişti. Burada iyi karşılandılar ama daha sonra, et yemiş oldukları keşfedilince, ülkeyi terk etmeleri söylendi. Gitmeden önce BANUA İMPARATORLUĞU’nu ziyaret ettiler, Pluto’nun çeşitli ülkelerinde seyahat ettiler ve sonunda, güney kutup girişinden, yerkürenin yüzeyine döndüler.

(Anonim, Voyage au centre de la terre, ou aventures de quelques naufragés dans de pas inconnus. Traduit de l’anglais de Sir Hormidas Peath, Paris, 1821)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s