Troya Yıkılmasaydı İstanbul Şimdi Çanakkale’de Olacaktı, Halikarnas Balıkçısı

TROYA YIKILMASAYDI İSTANBUL ŞİMDİ ÇANAKKALE’DE OLACAKTI…

Troya, Collantes
Troya, Collantes

Çanakkale, Avropa’dan Asya’dan giden ve günümüzde Berlin-Bağdat yolu diye bilinen iki ana yolun kavşağında bacaklarını açmış Rodos kolosusu (devi) gibi dik durur. Coğrafya şartları ya İstanbul Boğazında, ya da Çanakkale’de büyük bir kentin kurulmasını amirdi. Bu büyük kent Hisarlık Tepesinde Troya ya da İliyon adıyla yükseldi.

Ancak bu kent mahvolduktan sonra onun yerini Bizans aldı. Troya yıkılmasaydı, şimdi İstanbul Çanakkale’de olurdu.

Gelibolu Yanmadası her ne kadar savunmaya elverişli idiyse de malzeme sağlayıcı bir hinterlanttan yoksundu. Anadolu yakasında Troya kenti ise İda /Kocakatran/ ve Kazdağ Dağlannın sık orman ve zengin madenlerine ve Homer’e göre derin topraklı Skamandros (Küçük Menderes) Vadisine yakındı. Kent Çanakkale’nin Kumkalesinden Boğazları gözaltında bulunduruyor ve Besika Körfezinin üzerinden de Ege Denizini seyredebiliyordu.

Troya bir köşede olduğu için karaya karşı doğrudan doğruya deniz kıyısında olmadığı için denize karşı kolay savunulabiliyordu.

Bu kent, İsa’nın doğumundan bin iki yüzyıl önce dünyanın en zengin ve kuvvetli kenti idi. Ne var ki; bugün anını, şanını geçmişteki zenginliğine ve kuvvetine değil, fakat dünyanın ilk ve en büyük şairi İzmirli Homer’in ölümsüz yapıtı “İlyada’ya borçludur.

Troya, binlerce yıl akın akın boşanan hücum sellerine dayanmıştı. İlyada’da sayılan müttefikleri arasında ta Güney Anadolu’da Likyalılar (Bugünkü Muğla ve Antalya), bütün Adalar denizi kıyı halkı, Karadeniz’de Paflagonyalılar (İnebolu-Sinop) da sayılır.

Troya, binlerce yıl süresince Homer’in hayalinden doğma bir kent sanıldı. Fakat, Homer’in epik şiirine hayran olan zengin bir Alman şairi taciri Şliman, Hisarlık Tepesini kazınca, bir varmış bir yokmuş kabilinden masal ve martaval sanılan bir tane yalana Troya yerine, birbirinin üzerine kurulmuş dokuz tane sahici Troya’yı meydana çıkardı. İşte o zaman, bu dokuz Troya’nın hangisinin Homer’in Troya’sı olduğu hakkında arkeologlar ve başka bilginler arasında alevlenen tartışmalar Homer’in Troya savaşlarını bile gölgede bıraktı.

On dokuzuncu yüzyılın sonunda Şliman ve Evans gibi insanlar yalnız Troya’yı değil, fakat adı bile unutulmuş koca koca uygarlıkları, kentleri, ulusları kazıp kazıp toprakların altından çıkardılar. Eskiden bir başlangıç, bir şafak sanılan Fenike gibi uygarlıkların bir şafak değil fakat önemsiz bir son ve grup oldukları anlaşıldı. Bu kazılar sırasında binlerce kadırganın güneşte çakan kürekleriyle gelip Troya’ya karşı savaşan Akaların diyarı Miken ve Trintler meydana çıktı.

İsa’nın doğumundan 3000 yıl önce taş devrinin sonunda ve tunç devrinin eşiğinde birinci Troya’yı kuranların kim oldukları belli değildir. Silahları taştandı. İleri insanlardı, kentlerini duvarla çeviren, evlerini pişmemiş tuğlalarla yapan, koyun, keçi besleyen ve mükemmel balık avlayan insanlardı.

Bu fakir kenti daha büyük, zengin ve önemli ikinci bir Troya izledi. Bu kent bir savaş sonunda yıkılmış ve muzaffer ordu tarafından adamakıllı talan edilmiş olduğundan Şliman onu Homer’in Troya’sı sanmıştı. Sonradan altıncı Troya’nın, Homer Troya’sı olduğu Dorpeldt tarafından keşfedildi. Boğazköy (Hitit Başkenti Hattusas) arşivlerinde Taroisa yani Troyalılardan söz edilir. İ.Ö. 1926’da Hitit İmparatoru Mutallu (Midilli Adasının adı bu imparatordandır) Ramses’e Kadeş Savaşında meydan okuduğu zaman müttefikleri arasında Dardanuiler (Dardanoslular) ve İlliyuna’dan (İlliyonlular) söz edilir. Demek ki, ikinci Troya’yı Kadeş’ten çok önce zaptedenlet Hititler idi. Belki de Amazonlar (kadın süvari savaşçılar) Hitit savaşçı kadın papazları idi. Herodot zamanında Hititler unutulmuş idi.

İkinci Troya kentinin duvarlan bir hiklop yapısıdır, yani hiç yontulmamış koca taşlardan örülmüştür. Evler, Miken tarzında megaronludur (avluludur). Toprak çanak çömlekleri, Miken devrinden önce Kiklad adalarında mevcud olanlardır. Tunç silahları kullanıyorlar ve onun madenini Kocakatran Dağlarından çıkarıyorlardı. Altın taç, küpe, bilezik gibi mücevherattan Ege’nin en usta kuyumcuları oldukları anlaşılıyor. Bu kentte beş altı nesil insan yaşamış ve hem kent duvarları hem içindeki evler ekler yapılarak genişletilmiştir. Bu kentin Tuna kıyıları, Anadolu’nun göbeği ve Kıbrıs Adasıyla ilişkileri vardı.

İkinci Troya’dan sonra Hisarlık Tepesi epeyce ıssız ve viran kaldı. Sonra iki kere iskân edildi. Kent kurulduğu iddia edilemez, gelenler çiftçi ve çoban evlerinden ibaret muhafazasız köyler kurdular. Beşinci Troya ile bir canlanma ve rönesans başladı. Hisarlık Tepesine gene bir kent kurulup surlarla çevrildi. Bu duvarlardan beşinci Troya’nın altıncı kente layık bir öncüsü ve şafağı olduğu görülür.

Altıncı Troya, yani Homer’in Troyası, tedafüi mimarinin ve kaleciliğinin bir şahaseri ve anıtıdır. Bu duvarlar beş metre kalınlığında ve bazı yerlerde yedi metre yüksekliktedir. Burçlar iki metre kalınlık ve yüksekliktedir. Kentin üç kapısı vardı. İkisi Miken’deki aslan kapısı gibidir. Yani duvara diklemesine değil, fakat yampiri olarak girer. Üçüncü düz kapıyı heybetli bir kule korur. Kent onu zapteden düşman tarafından öylesine yıkılıp talan edilmiştir ki; toprak çanak çömlek kırıntılarından başka bir şey bulunmamıştır. Bu kırıntılar, kentin Yunanistan, Girit ve Kıbns’la ilişkide bulunduğunu göstermektedir. Bu kentin Trako-Frikler tarafından iskân edilmekte olduğu muhakkaktır.

Kalenin çapı yüz seksen metredir. Aşil’in Homer’de, Hektor’u kent duvarlan etrafında üç kere kovalamış olduğu böylece sabit olur. Kent üç dört bin savaşçıyı içine alabiliyordu. Kalenin Akalar tarafından kuşatılması sırasında Troyalı savunma orduları ve müttefiklerinin kent dışında kamp kurdukları hakkındaki Homer’in söyledikleri de böylece doğrulanmış oluyor. Troya savaşı on ikinci asırda olmuştur. Oysa kentte bulunan çanak çömlek kırıkları arasında İ.Ö. on beşinci yüzyıla ait olanları vardır. Demek ki Troya Kralı Priyamos hanedanının kuleleri tam dört yüzyıl boyunca bağımsız olarak Hisarlık Tepesinde dimdik durdu.

Tunç devrinin sonuna raslayan Troya savaşlarında sağ kalanlar kente dönüp harabenin duvarlarına sığınmışlardır. Fakat Trako-Friklerden oluşan yeni bir sel yetiştirerek yedinci Troya’yı kurdu. Bunlara İ.Ö. sekizinci yüzyılda yetişen Follar katıldı. Ve onlar sekizinci Troya’yı kurdular. Tam bu sıralarda Bizans kuruluyordu; fakat Troya’ya kıyas bir köy sayılacak zavallılıkta idi. Folların döneminde Palladyum, güya gökten düşmüş Tanrıça Atena’nın bir heykeli idi. Bu heykel alınmadıkça Troya’nın düşmeyeceği hakkındaki bir kehanet dolayısıyla Ulis ile Diyomed kılık değiştirerek kente girip heykeli çaldılar ve Akalar kampına taşıdılar. Dikili bulunduğu yere bir Atena Tapınağı kurdular. Xerxes, Yunanistan’a yaptığı sefer sırasında (İ.Ö. 500) tapınağı ziyaret etti. Bir buçuk yüzyıl sonra Büyük İskender gelip tapınakta kurbanlar kestirdi. İskender’in ömrü yetmiş olsaydı, orada inşasını tasarladığı büyük kent muhakkak kurulmuş olurdu. İsa’dan 85 yıl önce kent Mihridad tarafından zaptedildi.

Troya’yı Büyük Sezar da ziyaret etmişti. Romalılar kendi ataları saydıkları Troyalı Eneas’ın yurduna çok önem veriyorlardı. Sezar Troya’yı ihya etmek istedi. Fakat, bu iş İmparator Ogüstüs’e nasip oldu. Sonuncu ve dokuzuncu Troya böylece kuruldu.

İmparator Konstantin de Troya’yı ziyaret etti ve devletin merkezini oraya kurmaya niyetlendi. Hatta, kentin inşasına bile başlandı. Eğer vazgeçip, Bizans’ı (İstanbul’u) başkent seçmeseydi Troya’da olacaktı.

Fatih Sultan Mehmet, o zamanın papasına yazdığı mektuplarda kendi atalarının Traklar olduğunu ve kendisinin, Hektor’un öcünü almaya çalıştığını, dolayısıyla kendi bağlaşığı (müttefiki) olması gereken İtalya’nın düşmanlığına bir anlam veremediğini yazar.

Bugün Troya artık mevcut değil, fakat Homeros’un türküleri, sönmüş tarihin bir anıtı olarak olanca güzelliğini korumaktadır. Agamemnon, Elektra, Klytaimestra bugün bile tragedya konusu olarak yaşanmaktadır. Troyalı Hellen’in güzelliği, Nestor’un akıllılığı ve Paris’in kalleşliği, bütün insanlığa ait özdeyişler olmuştur. Odiseus’un kurnazlığı, Penelope’nin sadıklığı, dünya durdukça anılacaktır. Acaba, Hektor’un Andromakhe’den ayrılışı kadar, derin bir acıyı dile getiren bir yazı daha yazılmış mıdır? Tarih kaleydoskopu (gözle tutulup çevrildikçe, içindeki cam parçalarını, yine içinde bulunan küçücük aynalara yansıtarak çiçek biçiminde türlü geometrik resimler gösteren boru, çiçek dürbünü) hep dönmektedir. Zaman zaman şu dünya savaşı, bu savaş diye, Troya söylencesi (efsanesi) unutulur gibi oluyor. Ama ne de olsa, derin insancıl duygulan dile getirmiş olan bu söylenceleri, insanoğullan gönüllerinden tamamıyla silemiyor.

Bu söylence, Minoen ve Miken kültürlerinin son aşamalarını anlatır. Priyamos ile Agamemnon ister yaşamış, ister yaşamamış olsunlar; Troya ile Miken mutlaka güneşin altında gün görmüşlerdi.

Troya!.. Latin ozanının söylediği gibi; “Fuit İllium”, yani “Troya İdi”, eşdeyişle göçtü gitti. Fakat, gücüne son verilmiş, savunucuları kılıçtan geçirilmiş, duvarları temellerine dek yıkılmış olduğu halde, Troya bugün bile, ilk günündeki gibi, insanların uslarında (akıllarında) ve gönüllerinde yaşamaktadır. Yaşayacaktır da…

(“Cumhuriyet”, 1 Şubat 1951)
Halikarnas Balıkçısı

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s