Son İnsan, Maurice Blanchot

Son İnsan

Bize yabancı değildi, tersine hataymış gibi görünen bir yakınlıktaydı. Bizimle gündelik ilişkilerin tabiiliğini sağlamak için, hayal edemeyeceğim bir kararlılıkla mücadele ediyordu. Ama bir yandan da onu düşünmekte ne kadar güçlük çekiyordum: tek başıma başaramıyordum bunu, başkalarını çağırmam gerekiyordu kendimde. Her şey bir yana bizimle sanki rastgele, önsezileriyle konuştuğundan, sustuğu için bize yeterince saygılı davranınadığından korkuyor gibiydi. Bizim için bir işkence olduğunu biliyor olmalıydı ve bu işkenceyi bizim için olabildiğince hafif kılmaya çabalıyordu. Yanımızdaydı, yeterliydi bu, bizden biri gibi yanımızdaydı, bu önlem, kendimizi karşısında açığa çıktığımızı hissettiğimiz şey olmadıkça, kibarlığın sınırıydı pekala. En tuhafı da ancak hepimizin onun mevcudiyetine tamı tamına yeterli geleceğimiz izlenimi içinde olmamızdı ve de bir tek kişi, yalnız başına, onu orada tutamazdı, ama çok etkileyici olduğundan değil, tersine ihmal edilmeye ihtiyacı olduğundan. Gerekenden fazla olması gerekiyordu onun: bir fazla, sadece bir fazla.

Oysa direniyorduk da ona, neredeyse sürekli direniyorduk. Bunu düşüne düşüne sonunda çevremizde onun aşamayacağı bir çember bulunduğuna inanmaya başladım. Kendi kendimizin noktaları vardı ki, o dokunamıyordu bu noktalara, onun erişemeyeceği kesinlikler, düşünmesine izin vermeyeceğimiz düşünceler vardı. Bizi olduğumuz gibi görmemesi gerekiyordu, biz de, bizde görmediklerini öğrenmeye girişmemeliydik. Ama sizi yakalar yakalamaz bırakacak kadar dalgınlaşan bir dikkatten kaçmak kolay değildir. Ve belki her birimiz, onda en önemli olanı koruyarak, yalnızca ona bunu göstermeye çalışıyorduk: bilmem hangi gereksinimle onu depoda tutar gibi, koruma altına alarak. Ondan neyi çıkarıp almak isterdim, onu kesinlikten yoksun bırakmak için hangi kesin şey gerekliydi bana? Hemen veriyordum yanıtı: o, sadece o. Ama öyle sanıyorum aynı zamanda bambaşka bir yanıt da buluyordum bu soruya.

Belki de aramızdaydı: önce hepimizin arasında. Ayırmıyordu bizi, doldurmayı istemediğimiz belli bir boşluk oluşturuyordu, saygı gösterilmesi gereken, belki de sevilmesi gereken bir şeydi bu. Biri konuşmasını kestiğinde, kaybolan düşüncenin peşine düşmemek kolay değildir, ama düşüncesi bizi sık sık çağırsa da, ona böyle bir şiddet uygulayamazdık, çok büyük bir masumiyetle, çok açık bir sorumsuzlukla susuyordu, mutlak olarak ve tamamen susuyordu. Yardım istemiyordu bu suskunluk, sıkıntı doğurmuyordu, zamanı yavaşça öldürüyordu. Aramızdaydı, ama gizli tercihleri, onu ansızın uzaklara atan öngörülemeyen hareketleri vardı, sadece orada olanlara karşı kayıtsız değildi, bizi de, kendimize karşı kayıtsız kılıyor ve bize en yakın insanları bizden alıyordu. Bizi çöle döndüren fırtına, sessiz fırtına. Ama daha sonra kim oluyoruz da biz, kendimizi kendimizle tekrar bulacağız, o korkunç anda sevilmeyeni seveceğiz?

Çeviri: İsmail Yerguz

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s