Ahmed Arif

Ahmed Arif Eserleri

  1. Anadolu, Ahmed Arif

  2. Vay Kurban, Ahmed Arif

  3. Ahmed Arif’ten Leylâ Erbil’e Mektuplar

  4. Bir Akşamüstüdür, Ahmed Arif

  5. Suskun, Ahmed Arif

  6. Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden, Ahmed Arif

Ahmed Arif Yaşamı

Ahmed Arif, 21 Nisan 1927’de Diyarbakır’da doğdu. 2 Haziran 1991’de Ankara’da yaşamdan ayrıldı.

Tek şiir kitabı Hasretinden Prangalar Eskittim, ilk kez 1968’de yayınlandı, 12 Mart ve 12 Eylül askeri yönetimler döneminde yayınlanmadığını da ekleyelim .

Şiirinin canlı kalmasını, yöresel konulara değindiği zaman da evrensel özü yakalamasında aramak gerekir. Şiirlerinin sıcaklığı, bu özün yerel söylemde kaynaştırılmasında gizlidir.

Onun şiiri farklı açılardan değerlendirilmiş, feodalitenin şairi olduğu da söylenmiş. Gülten Akın, Yaşar Kemal, bu tür yorumlara karşı çıkmışlar.

Ahmed Arifin sesi, şiiri, şiirinin ideolojik özü ’30’lu yılların Diyarbakır’ı ile ’50’li yılların Ankarası’nda oluşur. Aşiret törelerinin ağır bastığı çocukluk ve gençlik çevresiyle kapitalistleşmenin tamamlanmadığı, ama missurileşıne (bağımlılaşma) döneminin başladığı üniversite gençliği yılları, Ahmed Arif’in şiirinin oluşumunda belirleyici bir rol oynar.

Yazdığı olayların, yaşadığı yörelerde aşiret yaşamının varlığını korumuş olması, onun, kapitalist-öncesi yaşamın şairi olarak yorumlanmasına neden olur. Böyle bir yorum, bu yorumun dayandırıldığı nedenler, doğruluktan ve bilimsellikten uzaktır. O, içinde bulunduğu dönemden tarihe, gününe ve geleceğe bakarken devrimcidir. Ahmed Arif’ i devrimci yapan, ideolojik bakış açısıdır.

Ahmed Arif’in en ünlü şiiri, kuşkusuz “Otuzüç Kurşun” dur. Ahmed Arif “Otuzüç Kurşun”u Ulus’un basıldığı basımevinde, geceleri okuduğunda, şiirin henüz eksik olduğunu, tamamlanmadığını, tamamlayacağını söylerdi. Kimi bölümleri geçerken, durur, bu araya bir bölüm daha yazacağım derdi. Ama şiir bu (eksik) durumuyla yayınlandı . Bütünü bakımından tamamlanmış bir şiir olmakla birlikte, Ahmed Arif, ara bölümler bakımından şiirinin eksik olduğunu söylerdi. Tasarladığı gibi tamamlayamadı. Kendini bu tıkanıklıktan tam da kurtaraınadı . “Otuzüç Kurşun”u hem oylum açısından, hem şiirin etkileyici gücü açısından kendine temel aldı ve yeni yazacağı her şiirin en azından aynı etkinlikte olması özlemine, tasarımına, kendini yargıladı. Onun için de yazmakta zorlandı. Bu zorlanış, onun iç dünyasını kavramaktan uzak olanlar tarafından bir susuş olarak nitelendi.

Devrimci düşünüşü, geleneksel söylemle şiirleştirınesi, onun şiirinin özgünlüğünü belirlemekle birlikte, bu geleneksel söylem, şiirinin tıkanınasında belirleyici oldu. Çünkü devrimci düşünüş, ne denli yaşamla yeniden ve sürekli yenilenir ve çoğalırsa, geleneksel söylem o ölçüde belirli büyüklüktedir ve sınırlıdır. Sürekli yenilenen ve çoğalanı, sınırlı olanla yeniden üretmek olanaksızlaşır. Ahmed Arif, kendi sesi olarak algıladığı geleneksel söyleme kilitlendi, bu nedenle de yaşamın sürekli kendini yenileyen, artan ve çoğalan devrimci özünü aynı sürekiilikle kucaklayamadı.

Yaşamı, devletin “polis” yüzüyle acılaşmış, yalnız kalmasına, maddi bakımdan güç günler yaşamasına karşın, ne günlük yaşamında ve ne de düşünsel/ideolojik yaşamında ödün vememiştir.

kale
Bugünkü çağa uyarlanan usumuza, (köleci ve) feodal çağın büyük gürzü kale, kavranılamaz bir çılgınlık gibi gelir. Oysa orduların, baskınların, talanların çağıldadığı koca bir çağın kurtarıcı duvarıdır o. Yoğun ve ağır bir sömürü sisteminin de kurtarıcı duvarıdır. Tekniğin ilkelliği ve araçların cılızlığı, üretimin cüceliği, bu görkemli sömürü simgeşi karşısında, yenilgiyi kabul eder, yazgısına boyun eğer gibidir. Hele bu duvarlar, yalnızca bir beyi değil de, beyiyle birlikte kent halkını, ticaret ve zanaatını, zenginliğini koruyan bir kent-kale olduğu zaman da, içinde yaşayanlara, bir baskı simgesi olarak değil, bir kurtarıcı simge olarak görünür. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Bir kere, çalışan kast için sömürü, kendi çağının bilincine, doğal bir olgu olarak yansır. İkincisi, kale-kent, ovalara, vadilere serpilen köy ve kasabalara göre, her şeyden önce canını duvar ile koruma ayncalığı taşır ve kale-kent içinde aşağı bir kasttan gelse de, bu birimin üyesi olarak, köy ve kasabadakinden ayıran ayrıcalığı bu duvarlarda bulur gibidir; ve onun içindir ki, duvarlardan kendine yansıyan, -başka bir kurtuluş henüz sözkonusu olmadığına göre- kalenin bedenini kurtaran yönüdür.

Kale, bir kere, bir kenti yalnızca koruyan büyük duvar olmaktan çıkıp, aynı zamanda, kuşaklarm iç aleminde efsaneleşen bir kurtarıcı, bir yönetici, bir komutan biçimine dönüştükten sonra da, kent halkı, kendi varlığını korumak için, onu, yani kaleyi yaratan düzene sıkıca bağlanır. Dış baskınlar, talanlar, onun varlığını aralıksız tehdit ettiği sürce, o, iç dinamizmini, iç değişmenin üzerini kalın bir kabukla örer, ve varlığını tehdit eden düşmana karşı korunabilmek için kendisini yöneten düzenin simgesi olan duvarlara bir kurtarıcı olarak bakar.

Bugün, hemen hemen her şey yıkılmış, çökmüş, gitmiştir de, duvarlar yer yer çağdaşımız olarak kalmıştır. Artık ne bir komutandır, ne bir kurtarıcı ve ne de yoğun ve ağır sömürünün gürzü. O, artık, çocuğun belleğine işleyen görkemli bir anı, genç adamın çocukluğuna, çocukluğun yiğitlik anlayışına özdeş bir düştür. Şurada yıkılmış, şurada temelleri aşınmış, şurada daha bugün yapılmış gibi dikilen duvarlar bulunmakla birlikte, kale, artık bir canlı değildir. Ölmüş ve cansız bir taş kalıntısıdır. En çok özenle korunan kapıları belki madde olarak kaybolmaktan çok önce de, anlam olarak tükenmiştir. Yeni zamanlara açılan ve yalnızca adı “kapı” olan kapıdan, bugün, yeni çağın, yarı-bağımlı kapitalist çağın öğelerini yansıtan kamyonlar, otobüsler, dolmuş yapan minibüsler ve Amerikan subayı taşıyan taşıtlar geçer. Aynı zamanda, aynı kapıdan, eskiden olduğu gibi, yarı-feodal aşiretin öğelerini yansıtan şalvarlı yaya köylüler, karpuz ya da buğday taşıyan öküz arabaları, at arabaları da geçer. Ve Diyarbekir Kalesinin kapısından, çok değil, otuz yıl kadar önce, hemen hemen yalnız bu ikinciler geçerdi, ve tek tük de kamyon, otobüs. Ahmed Arif’in çocukluğunun soğurduğu Diyarbekir kalesi bu idi, belleğindeki yiğitliğin ve yüceliğin simgesi.

dağ
Fetih ordularının geçtiği yollardan yukarıya sivrilerekçekilmiş, henüz tekerleğin dönmediği, doğal kaledir dağ. Vadiler nasıl küçük suların biriktiği, ovalar nasıl yüzlerce küçük yolun vardığı alanlar ise, dağlar da, tersine, bu merkezlerin çevrelerine saçılmış, dağılmışlardır. Onun içindir ki, şuraya buraya serpilmiş küçük köylere sığınan dağlılar, vadilerinden geçen, ovalarına düşen fetih ordularına, engin tepelerden, bir seyirlik gibi bakmıştır. Buna karşın, kendileri gibi dağlara konmuş bulunan komşu aşiretlere, ya da yer yer komşu oldukları dağlı ama kendilerine yabancı kavimlere karşı kendi birliğinin çıkarlarını savunabilmek için, birliğin başına (aşiret reisine), birliğin kendisine (aşiretine) sımsıkı bağlanmış, kanı yüzyılların ayırdığı kan da olsa, birbirlerini hısım akraba bilmişlerdir. Rantı emek olarak (angarya, zıbare) aşiret reisine öderken, sattığı tütünün, davarın, kaldırdığı buğdayın ondalığını aşiret reisine verirken, yalnızca kirmanç olmaktan başka bir soyluluğu olmadığı için, aşiret reisi ailesinin (pısağa) ya da kabile reisinin kızını almaya hakkı olmadığını, düşük bir kast olduğunu görürken bile, aşiret reisiyle aynı kandan geldiğini, kabilenin reisiyle aynı aileden geldiğini kabul eder. Çünkü, ovanın orduları dağları yiyememiştir ama, komşu aşiretler, birbirlerini bazan egemenlik altına, baskı altına almışlardır. Gerek düşmanına, gerek amansız doğaya karşı, kendi kanından olduğunu kabul ettiği aşiret üyelerine öyle sıkıca bağlıdır ki, yüzyıllar bu bağı çözememiştir henüz . Bu aşirete bağlılık, dağa bağlılık ile öyle içiçe geçmiştir ki, dağ onun bütünleştiği bir parçasıdır: sığınabilirdi yüceltilere. Ve eğer sığınabilseydi, ağzında dom dom kurşunu değil, gül memeler olurdu denmesi bundandır.

pazar
Kale, düşman askeri için ne denli görkemli, sağlam, erişilmez olursa olsun, pazar, kendi bağrına kendi eliyle oturttuğu Troya’nın tahta atıdır. Bağrında kendini çözüp dağıtan asit gibidir. Pazar, parasını verip kentin ürününü daha çok aldıkça, ve daha çok metaını verip kentin parasını aldıkça, duvarlar madde olarak sapasağlam göğe yükselirken bile, anlam olarak çözülüp erimeye başlar. Pazar, kendi ve onun merkez olduğu çevreyi eriten içindeki dinamizmidir. Kendini eriterek yeniden yapacaktır. Daha gürbüz, daha gelişkin, daha yetenekli kendi yadsınmasını yaratacaktır. Ama bu yeni kendini yaratmadan, o kalenin temsil ettiği üretim ilişkisinden, pazarın aracı olarak doğuracağı, pazarın üretime gireceği yeni üretim ilişkisine geçerken, bu yavaş, bu çetin, bu uzun süreç oluş halindeyken, o silahlı yabancı askere karşı yükselen kalenin göbeğindeki pazara, kalenin içten olmasa da bir gülümseme ile buyur ettiği, evrensel eşdeğer değişimcisi, bezirgan girer. Yani kaleyi, kalenin kendisinin bilincinde olmadan ve sessiz çökertecek olan. Troya’nın tahta atı gibidir; metaı ve metaın içinde o, kaleyi yıkacak gerçek düşmandır da. Biri (silahlı) kaleyi kendi eline geçirmek isterken , öbürü (evrensel eşdeğer değişimcisi) kaleyi içinden asit gibi eritip çökertecek, yıkacak olandır. İkincisi, yeni bir şafağın habercisi de olsa, yalnızca kişisel çıkarı uğruna yıktığı,  para” tapınağı altında her hilenin, her kötülüğün kölesi olduğu, insanal olan hiç bir şeye hiç bir zaman sahip çıkmadığı içindir ki, o gün olduğu gibi bugün de, onlar “engerekler ve çiyanlar“dır.

zanaatçı
Köy ile kenti birbirine bağlayan, ve ikisini birtek birimin öğeleri olarak birleştiren, ve diyalektik değişmeyi hazırlayacak olan, ama çağdaş sanayiden çok geride bulunan zanaatçı-esnaf, fabrika ürününün, özellikle kökü dışarda fabrika ürününün yanında geri çekilir ve küçük de olsa para olarak sermayenin yalnızca değişim aracı olmaktan çıkarak doğrudan üretime girmesi filiz halindeyken kurumaya başlar. Henüz bir eli sabanda, bir eli çekiçte olan zanaatçı-esnaf, bu kuruyuş karşısında, ya çekicini eski ve artık kullanılmayan araçların yanına sessizce bırakır, dışardan gelecek olan manüfaktür ve daha sonra da fabrika ürününün satıcısı olarak, çağdaşı küçük-burjuva olarak belini doğrultınaya (ama bozulup yokolmaya) başlar, ya da yarı-proleter olmaya boyun eğer; öbür elinde tuttuğu sabanı, çekicini fırlattığı eli ile kavrar. ya yarı-köylü, ya yarı-proleter olarak yenik düşenin içten bir duyguyla sımsıkı sarıldığı, yenik düşenle, aynı kandan geldiğini soyut olarak kabul ettiği akrabaları ile iç dünyasında bir yakınlık kurar.

iki tip
İçsel değişmeye, yani diyalektik değişmeye uğrayarak değil de, dış etkilerle mekanik bir değişikliğe, dıştan gelen etkilerle değişmeye zorlandığı zaman; kendi pazarını kendi ürünleriyle değil de, yabancı ürünlerle doldurup, yabancı ürünler, pazara egemen olmaya ya da pazarı kuşatmaya başladığı zaman, gerek kent halkı içinde, gerek kent ile köy arasında birbirine karşıt eğilimler belirir. Kentin içinde eski emekçi tip, kendini korumak isterken; yeni tip, bu eski tipi her fırsatta kendi potasında eriterek kendisinden bir tip yaratmak için yoketmek ister. Yeni tip, kendi savaşını pazarda verir ama, gücünü ve desteğini dışardan alır. Eski tip, kentin diplerine, mahallelerin dar ve çıkmaz sokaklarına doğru çekilir ve orada mevzilenir ama, gücünü ve desteğini aşiret ilişkilerinin egemen olduğu çetin dağlar arasına saklanmış  öylerde bulur.

missurileşmiş kent
Bu yetmez. Çünkü o, bir bakıma kapalı yönünün ağırlığını duyurduğu kentinden çıkıp, daha büyük kentlere, kapalı pazarın artık gerçek yabancısı kendisiymiş gibi diplere (Atpazarı) çekildiği, yarı-yabancı pazarın artık gerçek ev sahibi imiş gibi (Kızılay) tam egemen olduğu kentlere geldiği zaman, yani yarı-bağımlılaşma sürecine girmekte olan ülkenin merkezinde durduğu zaman, kapitalist kentleşmenin yanında missurileşme ile, burjuval aşmanın yanında kompradorlaşma ile de daha belirgin bir biçimde karşı karşıya gelmiş olur. Kapalı kentinde “trade mark” damgalı yabancı mal ile sezinlenir olan, açık kentte, kendi toprağından kaynayan bir bardak suyun bile “emeriken“leşmekte olduğu olgusuyla sarsılır.

felsele gereksinimi
Çocukluğunun soğurduğu Diyarbekir ile, üniversite öğrencisi olarak geldiği kent arasında, biri zaman, öbürü yer öğeleri arasında beliren ikilem, Ahmed Arif’i çarpar gibidir. Yaşantısını sürdürdüğü çocukluğunun kenti ile bir yabancı olarak geldiği üniversite kenti arasındaki, kendisi ile yabancılaşarak gelişen iki oluş arasındaki, henüz bulanık olarak sezilen farklılık, duygularına sert bir dalga gibi çarpar gibidir. Bu ikilemden kaynaklanan -ama bu ikilemin dışındagenel ve hatta evrensel bir çözüm arayacaktır. Çözümü yakalar gibidir, kusursuz felsefe olarak nitelediği üzere. Ama, nasıl eski kentin kaleleri yıkıksa ve tam değilse artık, felsefenin duvarlarının taşları da henüz yeni yeni somut eşini bularak yaşam bulmaya başlar gibidir. Birincisi, ne denli geçmiş ise, ikincisi o denli gelecekte olandır, ve ikisi de tam değiidir; feodalizmin kaleleri yıkılmıştır, duvarları yer yer durmaktadır; kapitalizmin pazarı açılmıştır, fabrikaları yer yer kurulmaktadır. Ve daima kendini kendisi olarak bağımsız bir ekonomiye kavuşturamayacak, üretim aracı üretimine değil, tüketim nesneleri üretimine yönelik, kısır, eksik ve emperyalizmin “kapatması” bir kapitalizm, yer yer yeşermektedir. Kapitalist pazar, yabancı sermayenin garsoniyeridir, ve orada, süslü, gözkamaştırıcı metaları ile saf ve temiz insanın emeğinin lezzetini emer. Bu iki tam olmamış oluş arasında, her soyut somutlaşmaya ya da her somut soyutlaşmaya başladığı. zaman, çizgiler sislenir, bulanıklaşır, dağılır. Felsefe kusursuzdur, ama somut gerçek, henüz berrak değildir, akış halindedir, yani katılaşmadığı için sürekli değişmektedir. Bu ikilemin ortasındadır Ahmed Arif, bu ikilem olarak ifade edilen, bu iki ucun birbirine geçtiği yerde, yadsınan ile yadsınmanın oluştuğu yerde, iki ucun da akışarak oluşturduğu üçlem, dörtlem, beşlem içindedir. Konu, bulanık da olsa önündedir ve yenidir, felsefesi berrak ve kusursuz da olsa, felsefesinin henüz tam sağurulduğu bir ortamda değildir: “Seni sevmek / Felsefedir, kusursuz. / İmandır, korkunç sabırlı. / İp’in kurşun’un rağmına, / Yürür pervasız ve güzel. / Sıradağları devirir, / Akan suları çevirir, / Alır yetimin hakkını, / Buyurur, kitabınca … ” Ya da: “Asıl iş, anlamak kaçınılmaz’ı / Durdurulmaz çığı / Sonsuz akımı.” Ya da: “Nerede olursan ol, / içerde, dışarda, derste, sırada, / Yürü üstüne üstüne, / Tükür yüzüne celladın, / Fırsatçının, işbirlikçi hayının … / Dayan kitap ile, / Dayan iş ile / Tırnak ile, diş ile, / Umut ile, sevda ile, düş ile. / Dayan rüsva etme beni.”.

zindan
Çetin iş … Çünkü, bir kurtarıcı gibi kenti saran missurileşme ile, missurileşmeyi gülümsemeyle izleyen ülke arasındadır. Bilinçli olarak “almak” için ağını serpmiş olan ile verdiğinin vermek-olduğunun bilincinde olmayan aydın katman arasındadır. Yeni rakamlar, ikili anlaşmalar, yabancı sermaye yasaları, üsler, ülkenin bilinçli olarak amerikanlaştırıldığını vurgulamaktadır. Aydın katman içinde, ülkeyi bilinçli olarak amerikanlaştıranlar ve verdiğinin almak olduğunu sanan aydınların yanısıra, kendi özünün sağurulduğunu sezinlemeye, görmeye başlayanların ışıkları da şurda burda sızmaya başlar. Zindanın kör diplerinden de. Verdiğini almak sanan aydın katman, bu kusursuz felsefenin geceyi ayağa kaldıran çığlığını değil, missurileşme gününden kalan şenliklerin sesini duymakta ısrar edecektir. Ve almanın vermek olduğunu söyleyen felsefe, işkencededir, zindandadır ve missurileşmiş kente kurtuluş yolunu gösterecek cılız ışık, missurileşmiş kentin içinde sanki bir çaşıtmış gibi zindandaki zindana kapatılmıştır. Aylardan sonra, nöbetçi memedin bir yaşlı kadının getirdiğini söyleyerek uzattığı iki salkım üzümü, kim olduğunu, kimden geldiğini bilmediği üzümü – hayır yemez, bakar ona. Çünkü o bir üzüm değildir, belki memedden, belki bir yaşlı nineden, belki bir tanıdıktan, belki akrabalıktan, belki felsefeden gelen yakınlıktan sızan bilincin ışığıdır. Yeşil soğan, karanfil kokan cigara, zuladaki mahsun resim, bu henüz öldürülememiş, ve belli ki öldürülebilemez direncin derindeki sessiz sesleridir. Bu tek tek sessiz seslerden, bir koro doğacaktır. Alfabe gibi, her okumaya başlayanın elinde dolaşan, büyük bir koro. Onun hücresinde küçük kağıt parçalarına sessizce çizilen dizeler, yirmi yıl sonra da olsa, Ankara Merkez Cezaevinin arka hücrelerinin birinden, bir gece yarısı, sade bir idam mahkumunun, nöbetçiye bir cıgara uzatır gibi haykırdığı mısralar, Şükriye Mahallesini ayağa kaldıran salt bilinç olur: Terketmedi sevdan beni. Ya da: Haberin var nu taş duvar. Ya da: Bir umudum sende, / Anlıyor musun?

öğeler
Ahmed Arifin şiirinde, yerel temel öğe, ulusallaşma sürecinden bir bağımsızlık kesiti sunduğu kadar, aynı zamanda, temelde yarı-feodal bağımlılık içinde olan öğeleri saklar. Onda, insanın sunuluşu, evrensel bir senteze ulaştığı gibi, bu “insan”, yiğit ve dürüst insanı, yani burjuvazinin, işbirlikçinin, kompradorun henüz çürütüp bozamadığı, aşiretine ya da topluluğuyla birlikte toprağına bağlı köylülüğün öğelerini de birlikte taşır. Dağda, aşiretin içinde bulunduğu üretim ilişkilerini değil, aşiretin dürüstlük ve mertlik törelerini; sömürülen emeği değil, aşiret üyesinin namus ve gururunu egemen öğelere ve egemen öğelerin jandarmasına karşı koruyan saf yarı-feodal emekçi tipe, şiirinde coşkun bir sevgiyle yer verir; yani dağda üretim ilişkilerini eleştirmez, ulusal baskıya karşı, ezilmeye, horlanmaya karşı pek açık olmamakla birlikte, ezilen olsun, egemen olsun yarı-feodal aşiret birliğinin üyelerini, geleneksel kırsal üreticiyi, sevgiyle sunar: Yiğitlik inkar gelinmez / Tek’e tek döğüşte yenilmediler de ondan.

Eski tipin değişmeye karşı susarak direnişi, burjuvaziye karşı geleneksel ilişkileri koruduğu, yani öznel olarak gerici bir öze sahip olduğu kadar, ulusal baskıdan, yabancı tasalluttan kendini koruma biçimine, bağımsızlık biçimine büründüğü için de, nesnel olarak ilerici bir öze, devrimci bir öze ulaşır; yani yarı-feodal aşiret birliğinin direnci, nesnel sonuçları bakımından kendi üretim ilişkilerini korumakla birlikte, kendi soyunu ve onurunu dış düşmana karşı koruma savaşımı biçimine bürünür. O, bilincine varmadığı pazara saldırmaz, ama kendisini çökerten pazarın arkasında sezdiği yabancıya karşı, onun temsilcilerine karşı, kendinde oluşturduğu kabuk içine çekilerek direnmeye başlar. Kırsal emekçinin dürüst, mert, yürekli insanı ile pazann çıkarcı, ikiyüzlü, yürteği para olan bezirganı karşı karşıya geldiği zaman bile, kırsal emekçi tip için savaşım , pazarı değil, namusu ve onuru kurtarmak biçimine bürünür.

Bu arada, kente indiği zaman, bir ayağı tarlada, bir ayağı maden kuyusunda olan yarı-köylünün, bir kolu pamuk tarlasında, bir kolu fabrikada olan yarı-proleterin, düzen içinde değerini, yerini bulamadığım belirten devrimci teoriye övgü, Ahmed Arif’te vurgulanır: sevmenin kusursuz felsefesi, sisli bir dağın ardından ışır gibidir.

Işır gibidir, çünkü kapitalistleşme yaygın bir biçimde uç vermiş, ve artık, “Çukurova / kundağımız, kefen bezimiz”dir ve Kastamonu’nun ünlü Sepetçioğlu’su bir kömür işçisidir, Urfa’da Fransız’a kurşun atan Urfalı Nazif mavzer değil, kürek tutmaktadır. Bu kürek, kendi avlusunda, kendi küçük tarlasındaki kürek değil, kör boğaz nafaka uğruna, halden düşmüş tebdil gezen can pazarındaki kürektir, yani ücretli işçidir artık. O geçmişin ayaklanan adamı, düşmana silah çeken adamı, ücretli işçi olmakla birlikte, henüz büyük sanayi işçisi değil, pamuk işçisidir, kömür işçisidir. Çünkü birkaç işletme dışında, işçi sınıfı, kendi sınıfının kurtuluşunun, kendi sınıfıyla insanlığın kurtuluşunun savaşımını başlatacak bir güçte değildir henüz. Ahmed Arif, teoriyi kendi toplumunun gerçeğiyle uzlaştırdığı içindir ki onda, toplumun ilerici ve devrimci öğeleri, çeşitli kesimleriyle yansır, ama oldutğu kadarıyla, o gün olduğu gibi.

strateji
Ahmed Arif, bağımsızlık gününde, devrimci eylemde, temel öğe olarak, bu bozulmamış, yiğit ve dürüst kırsal emekçiye yani çoğu aşiret geleneğinden kendini yalıtamamış Anadolu köylüsüne, bağımsızlığı, gururu ve namusu için savaşım verecek güce umutla bağlanır. Onun Anadolusunun insanı yüreklidir, iyidir, dürüsttür; eşkiya da olsa, mapusa da düşse, yoksul da olsa, kurtaracak ve kurtulacak dinamizminin tükenmediğini eksiksiz bir güvenle vurgular. Dayandığı temel kurtarıcı öğe, yarı-sömürgeleşmenin henüz yok edemediği sert ve en dayanıklı kaleler olan köylerde, saf biçimleriyle duran geleneksel köylünün bağımsız yaşama potansiyeli, Çukurova’nın ırgadı, kömür işçisi olmuş debdil gezen Sepetçioğlu, kürek tutan Urfalı Nazif’tir. Ahmed Arif, böyle bir ortamda, kentte ise eski mahalle içlerine, köyde ise çetin dağlar arasına sığınmış yiğit ve dürüst insanın yanında yerini seçer ve o, mavzerini, yeni düzenin ikiyüzlülüğüne, yüreği “para” olan zulme doğru çevirir. Çünkü, Ahmed Arif, şiirlerini yazdığı zaman, en azından traktör tarafından hymen femininus‘u izale edilmemiş olan onun geleneksel Anadolusu, daha çok böyle idi; ya da o, sorunu böyle koyacak bir çevreden geliyordu. Bu öz, kapitalist kentte, aşkta, mapusanede yer yer yeni düzenin emekçilerine çevrilirse de, şiiri susadıkça, döner-dolaşır çocukluğunun pırıltılı kaynağına, Diyarbekir çevresine, bir ceylan gibi su içmeye iner ve sırtını kendi dağına yaslamış bir zulüm avcısı, bir Köroğlu gibi, mavzerine şiir doldurur.

Türk Solu. 15 Aralık 1967, sayı: 5  Türkiye Yazıları , Haziran 1977, sayı: 3

Reklamlar