Anaksimenes

“NASIL HAVA OLAN RUHUMUZ BİZİ (BİRARADA) TUTMAKTAYSA, SOLUK VE HAVA DA BÜTÜN DÜNYAYI ÇEVRELEMEKTEDİR.” (OK. 13, B 2).

“ANAKSİMENES VE DİOGENES HAVAYI SUYUN ÖNÜNE YERLEŞTİRMEKLE VE ONUN BASiT CiSiMLER İÇİNDE EN ASLİ OLANI SÖYLEMEKTEDİRLER.”
(ARİSTOTELES, Metaftzik, 984 A·S-5).

Anaksimenes, Milet Okulu’ na mensup filozofların sonuncusudur. Onun Anaksimandros’tan hiç olmazsa bir kuşak daha genç olduğu anlaşılmaktadır. İÖ 585-528 yılları arasında yaşamış olduğu hesaplanmaktadır. Anaksimandros gibi onun da Doğa Üzerine adını taşıyan bir eser kaleme aldığı bilinmektedir. Ancak onun da bu eserinden zamanımıza sadece birkaç cümle kalmıştır.

Anaksimenes hakkında ana kaynaklarımız başta onun hakkında özel bir monografi yazmış olduğu söylenen Teophrastos -ancak bu monografinin kendisi elimizde değildir; yalnızca ondan diğer biyograf ve doksografların yapmış oldukları bazı alıntılar elimizde mevcuttur-, Aristoteles, Diogenes Laertius, Simplicius ve Hyppoliteos’tur. Anaksimandros’un şiirsel düzyazısına karşılık Anaksimenes’in “gereksiz süslemelerden kaçınarak basit bir düzyazı üslubunu benimsemiş olduğu” anlaşılmaktadır (DL. II, 3).

Anaksimenes’in astronomisi genel olarak Anaksimandros’unkine göre bir gerilemeyi temsil eder. O, Anaksimandros’ un boşlukta duran silindir şeklindeki dünyası yerine “havada bir yaprak gibi yüzen” bir masa kapağı şeklindeki dünyayı geçirir (DK. 13, A 7, 4, 20). Yine Anaksimandros’un Güneş’i dünyanın altındaki boşluktan geçirtip ertesi gün doğudan yeniden doğdurmasına karşılık Anaksimenes, Thales’in görüşüne geri döner ve onu ve diğer gök cisimlerini akşamları yandan dolaştırarak ertesi günü doğudan doğdurur.

Buna karşılık, başka bakımlardan Anaksimenes’in astronomisinin Anaksimandros’unkinden ileri olduğunu kabul etmek gerekir. Örneğin, ilk defa sabit yıldızlarla gezegenler arasında ayrım yapan Yunan filozofu veya bilgini, Anaksimenes’tir. Öte yandan, ay ve güneş tutulmaları hakkında doğru bir açıklama veren ilk Yunanlı düşünür de odur. Anaksimandros’un gök cisimlerini hava tarafından çevrelenen yassı silindir veya tekerlekler şeklinde ateş kütleleri olarak gördüğünü ve ay ve güneş tutulmalarını, ay ve güneşin “ağız”larının tıkanması sonucunda ışıklarını kaybetmeleriyle açıkladığını biliyoruz. Buna karşılık Anaksimenes, Güneş ve Ay ile diğer yıldızlar arasında bir ayrım yapmaktadır. Ona göre, Güneş, bizzat kendisi ışığa sahip olan bir cisimdir, ama Ay ve diğerleri sadece Güneş’in ışığını yansıtırlar. O halde Ay’ın Güneş’le Yer arasına girerek Güneş’in ışıklarının yeryüzüne gelmesine engel olması güneş tutulması, Güneş’in Dünya ile Ay arasına girerek Ay’ın yansıyan ışıklarına engel olması da ay tutulmasıdır.

Sonra Anaksimenes’in Güneş, Ay ve diğer sabit yıldızlar arasında yaptığı ayrımın bir sonucu olarak Güneş ve Ay’ı hava tarafından taşınan ve Yer’in etrafında hareket eden gezegenler olarak kabul etmesine karşılık, sabit yıldızları birtakım “kristal kürelere çakılı çiviler” gibi düşünmüş olduğu haber verilmektedir (DK. A 14). Eğer bu haber doğru ise ilerde Aristoteles’le birlikte ün kazanacak ve ikibin yıl boyunca gerek Doğu İslam dünyasında, gerekse Batı’da varlığını sürdürecek olan kristal, yani şeffaf kürelere çakılı gök cisimleri öğretisinin başlangıçlarında bulunuyoruz demektir.

Anaksimenes’in kar, dolu yağması; şimşek, yıldırım düşmesi; gök kuşağının ortaya çıkması gibi meteorolojik olaylar hakkında da bazı özel açıklamalarının olduğu rivayet edilmektedir. Örneğin ona göre gök kuşağı, güneş ışınlarının yoğunluğu fazla olan bir bulut üzerine düşmesi, ancak bu yoğun bulutun o ışıkları geçirmeyip yansıtması sonucunda ortaya çıkar. Meteorolojik olaylar yanında depremlerin meydana gelişiyle ilgili bir açıklamasının olduğu da söylenmektedir. (DK. 13 A 21).

Bu aynı değerlendirmeyi, ana madde olarak kabul ettiği havanın yoğunlaşmak ve seyrekleşmek suretiyle soğuk ve sıcak olanı meydana getirdiği görüşünü desteklemek üzere yaptığı ileri sürülen ilkel deneyiyle ilgili olarak da ileri sürebiliriz. Sözkonusu ilkel deney şudur: Söylendiğine göre Anaksimenes dudaklarımızı birbirine yaklaştırıp avucumuza üflediğimizde ağzımızdan çıkan havanın soğuk, dudaklarımızı veya ağzımızı mümkün olduğu kadar açıp avucumuza üflediğimizde ise ağzımızdan çıkan havanın sıcak olduğunu gözlemlemiştir. İşte bu gözleminden veya deneyinden hareketle de yoğunlaşan havanın soğuk, seyrekleşen havanın sıcak olması gerektiği veya daha fiziksel bir şekilde söylersek, havanın yoğunlaşması durumunda soğuk olanı, yani suyu ve toprağı, seyrekleşmesi durumunda ise sıcak olanı, yani ateşi meydana getirmesi gerektiği sonucuna varmıştır. (DK. 13 B1) Şimdi bu gözlemin ne kadar ilkel veya çocukca olduğu bellidir. Ama öte yandan ne kadar ilkel olursa olsun Anaksimenes’in varlıkların havadan nasıl meydana geldiklerini ilişkin öğretisini böyle bir gözleme dayandırarak temellendirme çabası veya düşüncesinin kendisi değerlidir; çünkü bu ilkel de olsa bir doğal-bilimsel açıklama denemesi anlamına gelmektedir.

Anaksimenes’in bilimsel başarıları arasında belki de en önemlisi, havayla su buharı ve boş uzay arasında kesin bir ayrım yapmış olması ve havayı daha öncekilerin, hatta kendisinden sonrakilerin düşündüğü gibi sıcaklığın etkisiyle buharlaşan sudan, yani su buharından veya buğudan ve boş uzaydan tamamen farklı cisimsel, somut bir varlık olarak ortaya koymuş olmasıdır.

Anaksimenes Öğretisi

Daha dar veya asıl anlamında felsefesine geçelim. Ancak bunun için önce eski yazarlardan bize intikal ettiği biçimde Anaksimenes’in görüşlerine ait bildirilerin bazılarını oldukları gibi aktaralım:

“Eurystratos’un oğlu ve Milet’li Anaksimandros’un arkadaşı olan Milet’li Anaksimenes, Anaksimandros gibi tözün (arkhe) bir ve sonsuz olduğunu söylemekteydi. Bununla birlikte o Anaksimandros gibi onun belirsiz olduğunu değil, tersine belirli olduğunu ileri sürmekteydi… çünkü o, onun hava olduğunu söylemekteydi” (DK. A5; krş. Metafizik 985 a5)… “O (şimdi) varolan, (geçmişte) var olmuş olan ve (gelecekte) var olacak olan her şeyin, tanrıların ve tanrısal şeylerin havadan doğmuş olduklarını söylemekteydi” (A7,1)… “Nasıl hava olan ruhumuz bizi tutmaktaysa, soluk ve havanın da bütün dünyayı çevrelediğini söylemekteydi” (A3,B2)… “Havanın şekliyse şudur: O kendisine en eşit olduğu zaman, gözümüz tarafından görülemez. Ancak sıcak ve soğuk, nem ve hareket onu görünür kılarlar. O her zaman hareketlidir; çünkü eğer hareketli olmasaydı, değişip varlıkları meydana getiremezdi” (A7,2)… ” O seyrekleşmek v e yoğunlaşmak yoluyla tözlere ayrılır” (A)… “Seyrekleştiği zaman ateş olur. Öte yandan rüzgarlar, yoğunlaşmış havadırlar. Bulutlar da tokaçlama yoluyla havadan meydana gelirler. Onlar daha da yoğunlaşınca su olurlar. Su, yoğunlaşmaya devam edince toprak olur ve mümkün olan en büyük ölçüde yoğunlaştığında da taş olur” (A7,3).

Ana Madde veya Arkhe Havadır
Bu bildiriler Anaksimenes’in varlık felsefesini tümüyle özetlemektedir. Anlaşıldığına göre Anaksimenes, Anaksimandros’un apeiron’undan vazgeçerek töz olarak havayı kabul etmiştir ve onun havayı kabul etmiş olması da bir bakıma yine Anaksimandros’tan bir geriye gidiş olarak kabul edilebilir. Çünkü bu durumda Thales için yaptığımız veya Anaksimandros’un yaptığını düşündüğümüz eleştiri, yani belirli bir tözden, yine belirli farklı ve zıt şeylerin nasıl çıkabileceği eleştirisi tekrar ortaya çıkmaktadır.

Ancak konuya daha dikkatli bakalım: Anaksimenes bir taraftan tözün veya ana maddenin “belirli” olduğunu kabul ederken öte yandan onun sonsuzluğunu tasdik etmektedir, yani Thales’ten aldığı tözün belirli bir varlık olduğu öğretisini Anaksimandros’tan aldığı onun sonsuz olduğu öğretisiyle birleştirmektedir. O halde onun bütünüyle Thales’e bir geri gidiş olduğunu söylemek pek doğru değildir.

Öte yandan, Thales’in suyu yerine Anaksimandros’u apeiron’u töz olarak ortaya atmaya götüren neden neydi? Bir önceki bölümde işaret etmeye çalıştığımız gibi bu muhtemelen belirli bir şeyin nasıl olup da farklı, hatta zıt şeyleri meydana getirdiğini açıklama güçlüğüydü. Eğer Anaksimenes’in bu güçlüğün hakkından gelmek üzere Anaksimandros’unkinden farklı, ama başka bakımlardan daha ikna edici ve daha verimli bir varsayımı ortaya attığını görürsek, onun Anaksimandros’a göre bir geriye gidiş olduğu iddiamızdan vazgeçmemiz mümkün olabilir.

Hava, Yoğunlaşma ve Seyrekleşme Yoluyla
Diğer Varlıkları Meydana Getirir
Bu varsayım nedir veya onda böyle bir varsayım var mıdır? Evet, Anaksimenes’te böyle bir varsayımın olduğunu söyleyebiliriz ve bu varsayım, yoğunlaşma ve seyrekleşme varsayımıdır. Eğer tözün veya ana maddenin yoğunlaşmak ve seyrekleşmek suretiyle farklı varlıkları meydana getirmesi mümkünse veya böyle bir görüş makul ise o zaman artık tözü Anaksimandros gibi belirsiz bir şey olarak almak zorunda değiliz. Çünkü bu durumda veya bu varsayımda, bir aynı şeyin, yani havanın sıkışınca su, daha fazla sıkışınca toprak, en fazla sıkışınca taş veya kaya, buna karşılık seyrekleşince ateş olduğunu söylemek veya düşünmek mümkündür. Bu varsayımı veya açıklama tarzını kabul ettikten sonra, artık tözün belirli bir şey olduğunu kabul etmekte bir sakınca yok gibi görünmektedir.

Sonra Anaksimandros’un tözü belirsiz bir şey olarak kabul etmesine rağmen dünyayı meydana getirtmekte apeiron’dan bir parçanın ayrılmasını, bu parçanın zıtlara bölünmesini veya zaten zıtlar olarak ortaya çıkmasını varsaymakta bir güçlük görmediğini biliyoruz. Ancak bu açıklama gerçekten tatmin edici midir? Çünkü bu “çokluk” ve “çeşitlilik” tözün birliğiyle uyuşmakta mıdır? Başka deyişle o, tözden, apeiron’dan bir şeyin ayrılması, bu şeyin “farklılaşma”sı, zıtlar olarak farklılaşma”sı ile ilgili olarak yeterli bir açıklama vermekte midir?

Oysa Anaksimenes yukarıda da belirttiğimiz gibi, töz veya ilke olarak belirli bir şeyi almış olsa bile bu yoğunlaşma ve seyrekleşme mekanizması sayesinde ondan farklı ve zıt şeyleri meydana getirtebilir. Günümüzde bütün varlıkların temelde aynı şeyden, yani atomlardan meydana geldiğini kabul etmekle birlikte, onlar arasındaki farklılıkları atom ağırlıkları arasındaki farklılıklara indirgemiyor muyuz?

Aristoteles de herhalde Anaksimandros’un açıklamasında yukarıda işaret ettiğimiz mahzuru gördüğü içindir ki, yine geçen bölümde belirttiğimiz gibi bazı başka yerlerde Anaksimandros’un apeiron’unu tam belirsiz bir şey olarak almaktan çok bir tür karışım olarak yorumlamak ihtiyacını duymuştur. Çünkü bir “karışım”dan, yani bütün varlıkların içinde birbirine karışmış olarak bulundukları bir şeyden, bu farklı varlıkların çıktığını anlamak daha kolay, daha akılsaldır. Aristoteles’in bu ikinci yorumunda evrende farklı, hatta birbirine zıt olduklarını gördüğümüz şeyler zaten daha önce apeiron’da birbirlerine karışmış bir halde mevcut bulunmaktadırlar. O zaman yapılması gereken şey sadece bu karışımdan, onu oluşturan şeyleri çıkartmaktan ibarettir.

Özetleyerek söylersek, belirsiz bir şeyden ayrılan bir parçanın, ondan ayrılmasından ötürü nitelik bakımından farklılaştığını düşünmek, belirli bir şeyden ayrılan bir şeyin, yoğunlaşma ve seyrekleşmeden, yani bir aynı uzay parçası içindeki miktarının çoğalması ve azalmasından ötürü farklı şeyleri meydana getirebileceğini düşünmekten daha az anlaşılır bir şeydir. Bu anlamda Anaksimenes’in Bir olan’dan Çok olan’ın çıkması konusunda gerek Thales’ten, gerekse Anaksimandros’tan daha açık ve seçik, daha başarılı bir açıklama verdiğini kabul etmek gerekir.

Ana Madde Olarak Havanın Seçilmesinin Nedenleri
Peki acaba Anaksimenes bu belirli şey olarak neden havayı seçmiştir? Yoğunlaşma ve seyrekleşme mekanizmasını kullanacak olduktan sonra belirli olan herhangi bir şey, örneğin Thales’in suyunun kendisi, ateş veya toprak da aynı ilke veya töz ödevini göremez miydi? Bazı felsefe tarihçileri bu soruyu cevaplandırmak için haklı olarak ana maddenin yerine getirmesi gereken diğer işlevine, bu işlev için de onun sahip olması gereken diğer bir niteliğine işaret etmek ihtiyacını duymuşlardır.

Milet Okulu’na mensup bütün filozofların değişenin altında değişmeyen bir ana madde veya töz aradıklarını ve bu tözün de kendi değişimleri sayesinde diğer varlıkları meydana getirdiği ana varsayımını kabul ettiklerini biliyoruz. O halde onlar, bu tözü dinamik, kendinden hareketli, ezeli-ebedi olarak canlı bir şey gibi görüyorlar; onun kendi kendisine değişme gücüne sahip olmasını istiyorlardı. Başka deyişle Milet Okulu’na mensup filozoflar “madde” ile “kuvvet” arasında bir ayrım yapmıyorlardı. Öte yandan varolan şeyler arasında canlılar ve insanın olduğunu da görüyorlardı. Canlılar ise en fazla hareket ve değişme kabiliyetine, gücüne sahip varlıklardı. O halde seçilecek ilkenin mümkün olduğu kadar bu özellikleri taşıyabilecek bir şey olmasında yarar vardı.

Öte yandan Aristoteles’in de haklı olarak dikkatimizi çektiği gibi bu filozoflar içinde hiçbiri töz olarak “toprağı” almayı düşünmemiştir. Bunun nedeni hiç şüphesiz toprağın bu tür bir değişme ve hareket kabiliyetine sahip olmayan bir varlık olması veya böyle algılanmasıydı. Su, akıcı, içine girdiği kabın şeklini alıcı, ısındığı zaman buhara dönüşebilen, donduğu zaman buz şeklini alması mümkün olan bir varlıktı. Buna karşılık toprağı ne yaparsanız yapın topraktı. O ısıttığınızda da topraktı, dondurduğunuzda da. O, böylece önümüzde olduğu gibi, hiçbir değişme kabiliyetine sahip olmayan bir varlık biçimi olarak durmaktaydı.

Öte yandan su ile karşılaştırıldığında havanın suya göre daha hareketli, daha akıcı, daha fazla her tarafa nüfuz edebilir bir şey olduğunu görmek zor değildir. Ayrıca hava yoğunlaşma veya seyrekleşmeye sudan daha müsait bir varlık gibi görünmektedir (Suyun sıkıştırılamayacağı en sıradan bir gözlemci için bile açık bir olgudur). O halde, havanın bu özellikleri bakımından da suya tercih edilmiş olması mümkündür. Öte yandan, ateşin kendisinin de bu özelliklere sahip olduğu düşünülebilir. Nitekim de düşünülmüştür. Gerçekten Anaksimenes’ten hemen sonra gelen Herakleitos, bazı başka nedenler yanında yukarıda işaret etmeye çalıştığımız nedenlerle Anaksimenes’in suyu yerine ateşi koyacaktır.

Anaksimenes’in dünyanın altında bir boşluk olmadığı görüşünü kabul ettiğini belirtmiştik. Thales’in dünya tasavvurunda dünya su üzerinde yüzmekte, ancak suyun kendisinin neye dayanmış olduğu açıklanmamaktaydı. Bu ise anlaşılmaz bir şeydi. Oysa Anaksimenes’in varsayımında havanın destek olmayınca aşağı düşen suyun tersine kendi kendine yeten, daha doğrusu kendi kendisiyle ayakta duran bir varlık olduğunu söyleyebiliriz. Muhtemelen bu varsayımında da Anaksimenes, gündelik deneylerinde bir kaptan boşaltılan suyun aşağıya doğru düştüğü, buna karşılık bulut, rüzgar gibi su buharından veya havadan meydana gelen şeylerin kendi kendilerine “hava”da durdukları gözleminden veya düşüncesinden yararlanmıştır.

Öte yandan hava, sonsuz bir yayılma gücüne sahiptir. Sonra dünya ve diğer varlıklar (hatta tanrılar), havadan meydana gelmişlerdir. O halde Anaksimenes’e göre dünyanın “havada yüzen bir yaprak gibi” havanın üzerinde durması veya hava tarafından sarmalanmış olarak taşınması mümkündü. Sıkıştırılmış hava olan su, toprak, taş gibi ağır unsurları içeren dünyanın, kaldırma gücü sayesinde onun tarafından sarmalanmış olarak öylece durması mümkündü. Başka deyişle bu varsayımda dünyanın altında boş uzay olması gerekmezdi. O, bir şeye dayanmaktaydı ve bu şey de havaydı.

Bununla birlikte Anaksimenes’i töz olarak havayı kabul etmeye götüren en önemli neden, muhtemelen, havayla ruh arasında gördüğü benzerlik olmuştur. Yunanca’da ruh anlamına gelen psykhe kelimesinin aynı zamanda soluk, nefes, solunan hava anlamına geldiğini biliyoruz (Benzeri bir durum nefs, yani ruh anlamına gelen kelimeyle nefes, yani soluk anlamına gelen kelimenin aynı kökten çıktığı ve birbirleriyle çok yakın bir anlam ilişkisinin olduğu Arapça için de geçerlidir). Şüphesiz ki nefes veya soluk kelimesinin nefs veya ruh kelimesiyle bu anlam akrabalığı bir tesadüf değildir. Hayat veya canlılık ilkesi olan ruhla, nefes alma veya soluk arasındaki ilişki en ilkel insanlar tarafından bile kolayca gözlemlenmiş olması gereken bir olgudur: İnsanlar, hayvanlar nefes aldıkları sürece canlıdırlar ve nefes almaktan, solumaktan herhangi bir nedenle kesildiklerinde artık canlı değildirler. O halde nefes, nefstir veya ruhtur.

Öte yandan ruhun bir nefes veya solunan hava, soluk olduğu düşüncesinin Yunanlılardan başka birçok ilkel kavimde de varolduğunu onlar üzerinde yapılan araştırmalar doğrulamaktadır.

Muhtemelen Anaksimenes’in havayı, yani soluduğumuz şeyi ana madde olarak kabul etmesinin temelinde bu gözlem ve bu gözlemin telkin ettiği düşünceler de vardır. Anaksimenes’in aradığı ilke, değişerek bütün diğer varlıkları meydana getirme gücüne sahip olması gereken ilkedir. Dünyadaki canlılarda, yani en hareketli, en dinamik, en değişken varlıklarda ise onların bu hareket, değişme ve dinamizmlerinin kaynağı, bir madde olan soluk, yani havadır. O halde aradığımız sürekli değişme ve her şeye dönüşme kabiliyetine sahip olması gereken arkhenin hava olması gerektiğini düşünmek çok makul olacaktır. Bu düşünce tarzımızın doğru olduğunu gösteren önemli bir kanıt, Anaksimenes’le ilgili olarak yukarıda verdiğimiz alıntılar içinde rastladığımız şu cümledir: “Nasıl ki hava olan ruhumuz bizi tutmaktaysa, soluk ve havanın da bütün dünyayı çevrelediğini söylemekteydi.” O halde bizi bir arada tutan, birliğimizi sağlayan ruhumuzla evreni bir arada tutan, onun birliğini sağlayan hava bir ve aynı şeydir veya aynı türdendir. Burada daha sonraları özellikle Pythagorasçılardan itibaren önem kazanacak ve bütün düşünce tarihi boyunca kendisiyle karşılacağımız çok kalıcı bir düşünce karşısında bulunmaktayız, bir küçük evren (mikrokozmos) olan insanla, bir büyük evren (makrokozmos) olan dünya veya evren arasındaki benzerlik düşüncesiyle. Bu, ilerde Platon’u, Stoacıları ve bazı başkalarını insan ruhu yanında bir evren ruhu veya alem ruhu inancına götürecektir.

Nihayet burada Milet filozoflarında ilk defa olarak ruh üzerinde ilkel de olsa bir öğretiyle karşılaşmaktayız. Başka bir ifadeyle, burada Yunanlılarda varlık ve doğa öğretisinin yanında ilk kez felsefi bir ruh öğretisinin ortaya çıktığını görmekteyiz. Bu öğreti Pythagorasçılar, Herakleitos, Empedokles tarafından geliştirilecek, daha sonraları Sokrates, Platon ve Aristatefes’te en mükemmel, en işlenmiş biçimini bulacaktır. O halde bu konuda da, Anaksimenes’in görüşünü dikkate değer bir ilerleme olarak kaydetmemiz gerekir.

Anaksimenes’in havanın yoğunlaşması ve seyrekleşmesiyle, çeşitli varlıkları nasıl meydana getirdiğine ilişkin olarak yukarıda söylediğimiz şeylere başka bir şey eklemek veya onun kozmolojisinin ayrıntılarına girmek istemiyoruz. Ancak burada bu açıklama tarzının kendisiyle ilgili iki önemli nokta üzerinde durmak istiyoruz.

Varlıklardaki Nitelik Farklılıkları, Nicelik Farklılıklarının Sonucudur birinci olarak vurgulamak istediğimiz; Anaksimenes’in bu öğretisinde ileri sürdüğü, varlıklarda görünen bütün niteliksel farklılıkların aslında niceliksel farklılıklardan ileri geldiği veya onlara indirgenebileceği görüşünün olağanüstü öneme sahip bir görüş olduğudur. Çünkü modern doğa bilimi, hatta genel olarak bütün bilimsel yöntem, elinden geldiğince bunu yapmaya çalışmakta, yani nitelik farklılıklarını nicelik farklılıklarıyla açıklamak veya ona indirgemek istemektedir. Örneğin bugün biz, sıcaklık veya soğukluğu nitelik olarak birbirinden tamamen farklı iki varlık özelliği olarak almayıp, birer ısı farklılığı, yani niceliksel bir farklılık olarak görme ve anlama eğilimindeyiz. Bizim için fizikte soğuk olan veya sıcak olan diye bir şey yoktur; ısı derecesi düşük olan veya yüksek olan vardır. Soğuk, ısı derecesi düşük olan; sıcak, ısı derecesi yüksek olandır.

Buna karşılık ilerde göreceğimiz gibi, Aristatefes tam tersi bir görüşle nitelikleri birbirlerinden yapısal olarak farklı şeyler gibi görme eğilimindedir. Örneğin o fizikte cisimlerin ağırlık ve hafiflikleri arasında kategorik bir ayrım yapmakta veya daha doğrusu cisimleri ağır ve hafif cisimler olarak birbirlerinden kategorik olarak ayırmaktadır. Ona göre, bizim için bugün olduğu gibi bütün cisimler ağır değildirler, tersine bazıları hafiftir ve ağır olanların yerin merkezine doğru gitme yönünde bir eğilimleri olmasına karşılık hafif cisimler, örneğin ateş -çünkü ateş Aristatdes için de bir cisimdir- yerin çevresine doğru gider, yani yukarı doğru yükselir. Böylece Aristoteles’in bu nitelik fiziğiyle bilimlerin, özellikle doğa bilimlerinin gelişme seyrini uzunca bir süre için olumsuz olarak etkilemiş olduğunu söyleyebiliriz. Buna karşılık Yunan felsefesinde bunun tersi bir bakış açısına sahip olanlar vardır ve Demokritos bu bakış açısının en mükemmel temsilcisidir. Anaksimenes’in yukarıda sözünü ettiğimiz görüşü de, Yunan düşüncesinde nitelikleri niceliklere indirgemek yönündeki bakış açısının ilk bilinçli örneğini temsil etmektedir.

Anaksimenes‘in Önemi ve Kendinden Sonrakilere Etkisi

İkinci olarak vurgulamak istediğimiz, Anaksimenes’in bu öğretisinin İlkçağ’ın en tutarlı, en bilimsel kuramlarından biri olan atomculuk kuramını hazırlaması bakımından taşıdığı önemdir. Anaksimenes’in görüşüne göre hava, kendisine en eşit olduğu durumda, görünmez. Sıkışınca, yani bir aynı yerde daha çok miktarda hava olduğunda su, daha sıkıştığında, yani aynı yerde daha da fazla miktarda hava olduğunda -veya aynı hava miktarı uzayda daha küçük bir yer işgal ettiğinde-, toprak ortaya çıkar ve bu böylece devam eder.

Şimdi bu ne demektir? Bir aynı yerde bir aynı şeyden daha fazla veya daha az miktarda şeyin olması demek değil midir? Bunun olabilmesi için ise ortada bir şeyin olması, ama ayrıca bu şeyden başka bir şeyin, ister birinci şeyin kendi içinde, isterse onun dışında bir şeyin, yani sözkonusu ilk şeyin kendisi sayesinde sıkışabileceği veya seyrekleşebileceği bir şeyin olması gerekmez mi? Bu ikinci şey, yer, uzay veya daha doğru bir ifadeyle boşluktur. Birinci şey ise bu boşlukta yeralan, onda az veya çok miktarda veya yoğunlukta bulunması mümkün olan şey, yani atom olacaktır.

O halde Anaksimenes’in varsayımı mantıksal sonuçlarına götürüldüğü takdirde son derece açık olarak atomculuk kuramma giden yolun başlangıcını oluşturmaktadır. Şüphesiz bununla Anaksimenes’in Yunan felsefesinde Demokritos’tan önce atomcu felsefeyi ortaya attığına ilişkin herhangi bir şey söylemek istemiyoruz. Anaksimenes’in atomcu öğretiyi ortaya atmadığını biliyoruz. Eğer onun öyle bir görüşü olsaydı, ifade ederdi. Bizim söylemek istediğimiz, mantıksal sonuçlarına götürüldüğü takdirde ondan atomculuğun çıkmak durumunda olduğudur. O halde ilerde atomculuğu ortaya atacak olan Demokritos’un -ve Leukippos’un- Anaksimenes’in manevi çocukları olduğunu söylemek hiç te yanlış olmayacaktır. Nitekim her iki filozofun Anaksimenes’i büyük bir saygıyla anmış oldukları haber verilmektedir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki; metafizik düşünme cesareti bakımından veya astronomik tasavvurları itibariyle Anaksimandros’tan ne kadar geride olursa olsun Anaksimenes, Milet Okulu’nun ana öncüllerine dayanan bir felsefe sisteminin daha üst bir noktasıdır. Bu bakımdan o haklı olarak Anaksimandros’tan daha ilerde ve daha önemli kabul edilir. Nitekim gerek çağdaşları, gerekse daha sonrakiler tarafından o her zaman Anaksimandros’tan daha önemli bir düşünür olarak görülmüştür. Onun takipçiferi arasında Pythagorasçılar, Anaksagoras, Atomcular vardır. Apollonia’lı Diogenes gibi bazıları ise doğrudan doğruya Anaksimenes’in görüşlerine geri dönmeyi önermişlerdir. O halde Anaksimenes, Thales’ten hareket eden entelektüel geleneğin bir doruk noktası ve bütün Milet Okulu’nun tezlerini en iyi bir biçimde temsil eden insandır.

Anaksimenes’le birlikte Milet Okulu ortadan kalkacaktır. Bunun en önemli nedeni ise şüphesiz İÖ 494 yılında Milet’in Persler tarafından yakılıp, yıkılması olmuştur. Bundan sonra varlığını başka yerlerde, özellikle Büyük Yunanistan diye adlandırılan Güney İtalya ve Sicilya’da sürdürecek olan İonya felsefesi, Anaksimenes’ten de bazı tezler alarak yoluna devam edecektir.

Ahmet Arslan

Reklamlar