Anton Çehov

Anton Çehov Eserleri

  1. Dağ Yolunda, Anton Çehov

Anton Çehov Hayatı

Bakkal Çıraklığından Yazarlığa

Rusya’nın güneyinde, Azak Denizi kıyısında, Taganrog adlı bir kent vardır. 1860’lı yıllarda bu kentin nüfusu 65 bin kadardı. O tarihlerde endüstriden yoksun olan bu kent, bütün kıyı kentleri gibi geçimini ticarete bağlamıştı.

İşte bu Taganrog kentinde, birçok dükkanın dizi dizi sıralandığı bir sokakta, kapısının üstündeki tabelada, Çay, Şeker, Kahve, Sucuk ve Daha Birçok Sömürge Malları yazan gösterişsiz bir bakkal dükkanı da vardı. Tuzlu balık ve gazyağı kokan bu gösterişsiz bakkal dükkanının sahibi Çehov’un babası idi. Dükkanda çıraklık yaparak babasına yardım eden Çehov’un, bir gün gelip mahalle bakkah çıraklığından büyük bir yazarlığa yükseleceğine ihtimal verenler herhalde çok azdı.

Çehov’un Ailesi

Voronej köylülerinden olan Çehov’un dedesi, Çertkov adlı bir derebeyinin toprak kölesi idi. Çalışkan ve akıllı bir kişi olduğu için kısa bir zamanda derebeyinin çiftliğinde kahya oldu, para biriktirmeyi başardı. 1841 yılında kendisinin ve üç oğlunun özgürlüğünü satın aldı. Kendisi zengin bir kontun Don Irmağı boyundaki çiftliğine müdür oldu, oğullarından Pavel Yegoriç Çehov’u da, Taganrog kentinde Kobilin adlı bir tüccarın yanına çırak olarak verdi.

Büyük yazar Çehov’un babası olan P. Y. Çehov, uzun yıllar Kobilin’in yanında çıraklık ve tezgahtarlık etti. 1857 yılında da Taganrog’ da kendi dükkanını açtı. Kısa bir süre sonra da evlendi.

Çehov’un babası düzenli bir öğrenim görmemişti. Ama yine de keman çalıyor, yağlı boya resim yapıyor, güzel sesiyle ilahi söylüyor, kilise korosunu yönetiyordu. Pavel Yegoriç’in sanatçı yanını yansıtan bu işler, özellikle koro işi, onu bakkallık işlerinden çok ilgilendiriyordu.

Ama, o dönemin geri ve karanlık yaşantı koşulları, Pavel Yegoriç’in yeteneklerini etkilemekten geri kalmadı. Onun sanatçı eğilimleri dinsel bir akıma, kilise şarkıcılığına yöneldi. İrade ve sebatı ise, sertlik ve despotluk halini aldı.

Çehov ‘un Çocukluğu

Anton Pavloviç Çehov, 17 Ocak 1860 tarihinde, Taganrog kentinde doğdu.

Çehov’un dört erkek kardeşiyle bir kız kardeşi vardı. irili ufaklı bu beş erkek kardeş, evde, babalarının başkanlığında ilahi okur, hiç aksatmadan kiliseye giderdi. Çehov ailesi kilise korosunun başında bulunur, Çehov kardeşler sesleri kısılıncaya kadar ilahi okurdu. Çehov’lar evlerine dönünce, bu dinsel tören geç vakit! ere kadar evde de sürüp giderdi.

Çehov, daha küçük yaşlarda, bakkal dükkanında babasına yardım etmeye başladı. Çehov’un babası, dükkanındaki çıraklara olduğu kadar kendi çocuklarına da sert davranır, onları sık sık döverdi. Çehov, Üç Yıl adlı eserinde, Laptev’in ağzından bu konu ile ilgili çocukluk anılarını şöyle anlatmaktadır:

“İyi hatırlıyorum, daha beş yaşıma basmadan babam beni okutmaya, daha doğrusu dövmeye başladı. Beni sopa ile döver, kulaklarımı çeker, başıma vururdu. Ben her sabah gözümü açar açmaz, acaba bugün beni dövecek mi, diye düşünürdüm. Bana ve kardeşlerime oynamak, birbirimizle şakalaşmak yasaktı. Sabah akşam kiliseye gitmek, papazların ellerini öpmek, ayrıca evde de ilahi okumak zorunda idik. Kilisenin yanından geçtikçe çocukluğumu hatırlarım, içim bulanır. Sekiz yaşında, babamın yanında çalışmaya başladım. Orada bir çırak gibi çalışır, her gün dayak yerdim.”

Çehov’un babası ne kadar sertse, annesi Yevgenya Yakovlevna da öylesine iyi yürekli, duygulu, ince bir kadındı. Kocası kilise adına kendi sağlığını, çocuklarının nafakasını harcarken, o tam tersine, kendisi için en zorunlu sayılabilecek şeylerden bile çocukları uğruna feragat etmekten çekinmiyordu.

Yevgenya Yakovlevna’nın, çocuklarının kafaca gelişimi üzerinde büyük bir etkisi oldu. Anneleri, toprak köleliği düzeninin bütün acılarını, bütün kötülüklerini görmüş bir insan olarak o düzene karşı çıktı. Bu görüşünü çocuklarına da aşılamaktan geri kalmadı.

Çehov kardeşlerin hepsi de zeki, alaycı, şakacı çocuklardı. Bunların evdeki oyunları, babalarının yarattığı ağır havayı dağıtan biricik çareydi.

Çehov Yunan Okulunda

O dönemde, Karadeniz kıyısındaki bütün kentlerde olduğu gibi Taganrog’ da da ticaret Yunan tüccarların elinde idi. Birinci sınıf tüccarlar hep Yunanlardı. Üçüncü sınıf bir tüccar sayılan Çehov’un babası için bu Yunan tacirlerin yaşantısından daha iyisi olamazdı. Onun için, oğullarından hiç değilse birinin Yunanlar gibi zengin olmasını istiyordu. Bu düşünce ile yedi yaşını bitiren Çehov’u, Taganrog’ daki Yunan okuluna verdi.

Çehov’un, bu okulu anlatan bir hikayesinden öğrendiğimize göre, bu beş sınıflık Yunan okulunun, bizim eski mahalle okullarından hiçbir farkı yoktur. Bütün okul bir sınıfın içine toplanmış, beş sınıfın derslerini bir bilgisiz öğretmen üzerine almıştır. Bu biricik öğretmenin, bir fırında hamurkarlık eden İspiro adlı bir de yardımcısı vardır. Sınıf geçmek ya da sınıf değiştirmek, aynı odanın içinde sıra değiştirmekle olurmuş. Okulun dayandığı biricik eğitim sistemi de dayakmış.

Çehov’un annesi bütün bunları yakından bildiği için çocuğunun böyle bir okula verilmesine karşıymış, ama sert kocasına laf anlatmak kabil olmamış ve Çehov bir yıl kadar bu okula gitmiş. Tabii hiçbir şey öğrenememiş, çocuğun babası da sonunda bunu kabul etmiş. Bir gün tanıdık bir Yunan tüccar aracılığıyla çocuğun Yunanca bilgisini yoklatmış. Bir yıl içinde hiçbir şey öğrenmemiş olduğunu görünce, onu bu okuldan alıp Taganrog lisesine vermiş (1868).

Çehov Lisede

Çehov, lisenin çalışkan bir öğrencisi olmakla birlikte başarı derecesi orta idi. Son sınıflara doğru daha yüksek bir başarı göstermeye başladı. Bunu, aile yaşamındaki değişiklikle açıklamak mümkündür: Babasının işi bozulduğundan Çehov’un ailesi 1876 yılında Moskova’ya taşınmış, Çehov bir başına Taganrog’ da kalmıştı. Tabii bu vesile ile dükkanda çıraklık, kilisede şarkıcılık etmek gibi işlerden kurtulmuştu.

Çehov bu yıllarda, yaşamını sürdürebilmek için özel dersler vermek zorunda kaldı. Çehov’un verdiği bu savaş, ona, çok genç yaşlarda çevresini incelemeyi, bir başına düşünmeyi, bu taşra yaşamının iliklerine kadar işlemiş olan adilikierine ve “köle” ruhuna eleştirici bir gözle bakmayı öğretti.

Çehov, dersleri içinde Rus dili ile edebiyat derslerini hepsinden çok severdi. Çehov’un o sıralarda, dersler dışında biricik avuntusu ve eğlencesi tiyatro idi. Parası olmadığı için, ancak yiyeceğinden kısarak tiyatroya gitme olanaklarını bulabiliyordu.

Ayrıca Çehov, daha lise sıralarında okul dergisine yazı yazmaya başlamıştı.

Çehov Üniversitede

1879 yılı sonbaharında liseyi bitiren Çehov, Moskova’ya gelerek, tıp fakültesine kaydoldu. Çehov’un yazın yaşamına atılışı da yine bu yıla rastlar.

Hem okumak, hem geçimini sağlamak zorunda olan genç üniversite öğrencisi, çeşitli güldürü dergilerinde yazı yazmaya başladı. Çehov’un “… V”, “Çehonte”, “Anton Ç… “, “Öfkeli Adam”, “Kardeşimin Kardeşi”, “Müşterisiz Doktor” gibi takma adlarla o sıralarda yazdığı bu yazılar, daha çok zekice yazılmış fıkralar, küçük güldürü hikayeleri idi. Çehov’un o dönemde yazdığı hikayelerden bazıları, yazarın üniversiteyi bitirdiği yıl (1884) yayımlanan ilk toplu hikayelerinin birinci cildine girmiş bulunuyor.

Doktor Çehov

Çehov 1884 yılında üniversiteyi bitirince, kardeşinin öğretmen olarak bulunduğu Moskova yakınlarındaki bir kasaba hastanesinde doktorluğa başladı. Bir aralık ilçe doktoruna da vekalet etti. Bütün bunlar ona gözlem alanını genişletme fırsatını verdi. Kaçak, Kadavra gibi hikayeler bu gözlemlerin bir ürünüdür.

Çehov doktorluğu seviyordu. Ne var ki, yazarlık sanatına olan sevgisi de büyüktü. Bu yüzden birkaç yıl, doktorlukla yazarlığı bir arada yürütmeye çalıştı. Nitekim artık büyük ve tanınmış bir yazar olduğu 1888 yılında, doktorluktan vazgeçmeyi kendisine öğütleyen bir dostuna şu karşılığı vermişti:

“Bir işim değil de iki işim olduğunu düşündüğüm zamanlar kendimi daha cesaretli hissediyorum; doktorluk karım, edebiyat da metresimdir. Birinden bıktığım zaman öbürüne gidiyorum.”

Yazar Çehov

Ne var ki Çehov hiçbir zaman profesyonel bir doktor olamadı. Zamanla “metres”i, “karı”sının yerini aldı. Böylece yazar, kendisini büsbütün edebiyat işlerine verdi. Ama tuhaf değil midir, Çehov yıllarca iyi bir doktor olduğuna inandığı halde, bir türlü iyi bir yazar olduğuna inanmak istememişti.

1886 yılında Çehov’un toplu hikayelerinin ikinci cildi çıktı. Yazarın adı da gittikçe duyulmaya başladı. Buna bağlı olarak Çehov’un kendi yazılarına olan dikkat ve ilgisi de arttı.

1887′ de Çehov’un toplu hikayelerinin üçüncü cildi çıktı. Bu cildin çıkışından sonra Bilimler Akademisi ona Puşkin Ödülü ‘nü verdi.

1888 yılında Çehov’un ilk oyunu olan İvanov, Moskova’nın özel tiyatrolarından Korş’ta sahneye konuldu. Aynı yıl yazarın Bozkır adlı uzun hikayesi, Kuzey Habercisi adlı dergide yayımlandı. Bu hikaye eleştirmenlerce çok beğenildi.

Çehov’un Görüşlerindeki Değişiklik

Çehov’un ünü arttığı ölçüde, çevresine ve dünyaya ilişkin görüşlerinde de bir değişiklik fark edilmeye başlandı. Çehov bir yazarın çevresine, çevresindeki sosyal çatışmalara ilgisiz kalabileceğine uzun yıllar inanmış, bu inancını yazılarına da yansıtmıştı. Ama, 1880’li yıllardan başlayarak bütün ağırlığıyla Rus toplum yaşamı üzerine çöken çarlık baskısı, özellikle çaresizlik içinde kıvranan aydın kesimini büyük bir umutsuzluğa düşürüyordu. Çehov, o dönemin bunaltıcı havasının etkisiyle bu aydınların en iyi temsilcilerinin bir bir nasıl mahvolduklarını gözleriyle görmüştü. Bu ağır havaya dayanamayan Gleb Uspenski sinir hastalığına yakalanmış, Garşin kendi canına kıymış, Çehov’un dostu, büyük resim sanatçısı Levitan, aynı sona uğramaktan zor kurtarılmıştı.

Bu yıllarda Çehov’un düşüncelerinde büyük bir kararsızlık göze çarpmakta idi. Çehov’un bu kararsızlığını yansıtan en güzel hikayesi Hazin Bir Hikaye’ dir. Bu hikayenin başlıca kişisi olan profesörün kararsızlığı, Çehov’un o dönemdeki iç dünyasının gerçek bir aynasıdır.

Ama Rusya hızla sanayileşiyor, buna bağlı olarak Rus toplum yaşantısında yeni politik güçler sahneye çıkıyordu. Bu yeni ve ilerici güçlerin önderliği altında çarlık düzenine karşı kıyasıya bir savaş başlıyordu. Dönemin bütün ilerici aydınları bu savaşa katılmıştı. Bu durumun Çehov’u etkilememesi olanaksızdı. Yavaş yavaş Çehov’un eserlerinde de bir değişiklik göze çarprnaya başladı. Artık kaygısız gülüşüyle alaycı Anton Çehonte kaybolmuş, yerine A. Çehov gelmişti. Çehov da eserlerinde o dönem Rusya’sının iğrençliklerini yansıtmaya başladı.

Melihovo Dönemi

Çehov 1890 yılında Sahalin Adası’na gitti. Bu gezi izilenimlerini Sahalin Adası adlı kitabında anlattı. 1891 yılında ilk kez Avrupa’ya gitti. 1892 yılında da Melihovo malikanesini satın aldı. Gittikçe artan ziyaretçilerden kurtulmak, daha dingin bir hava içinde yazı yazmak bakımından bu Melihovo dönemi, Çehov’un sanat yaşamında çok verimli bir rol oynadı. Nitekim, Çehov Altıncı Koğuş (1892), Bilinmeyen Bir Adamın Hikayesi (1893), Kara Keşiş ( 1894), Üç Yıl (1895), Bir Ressamın Hikayesi, Hayatım (1896), Mujikler (1897), Kılıflı Adam (1898) gibi en iyi hikayelerini burada yazdı.

Çehov’un Hastalığı

Çehov daha üniversite sıralarında iken kendisinde veremin ilk uğursuz belirtilerini fark etmiş, ama uzun süre buna inanmak istememişti. Çehov’un bu kendi kendini aldatması 1897 yılı 24 Mart’ına kadar sürdü. O gün Melihovo’ dan Moskova’ya gelen sanatçının, arkadaşı Suvorin’le öğle yemeği yerken birdenbire ağzından kan boşandı. Çehov, Moskova kliniklerinden birinde 15 gün kadar kaldıktan sonra, Güney Fransa’ya gitti. Hastalığı, yumuşak iklim koşullarında doktorların bakımı altında yaşamasını gerektiriyordu. Bunun için, Melihovo’ daki malikanesini satarak 1898 yılında Kırım’ın Yalta kentine yerleşti. Böylece, Çehov’un yaşamında Yalta dönemi başladı.

Yalta Dönemi

Çehov Yalta’da bulunduğu sıralarda, hastalıkları yüzünden aynı kentte bulunmakta olan Tolstoy ve Gorki ile daha yakın bir ilişki kurdu. Özellikle Gorki ile kurduğu bu ilişki, ömrünün sonuna dek sürecek olan yakın bir dostluk halini aldı. Bu arada, Kuprin, Bunin,
Mamin-Sibiryak gibi dönemin tanınmış yazarları gelip kendisini ziyaret etti.

Çehov, Yalta’ da bulunduğu sıralarda vaktini daha çok tiyatro eserleri yazmakla geçirdi. Martı oyununun ikinci kez sahneye konuluşunda kazandığı başarı ona Üç Kız Kardeş (1901) ve Vişne Bahçesi (1903) oyunlarını yazma cesaretini verdi. Çehov, gerek bu eserlerinin sahneye konuluşu, gerek 1898 yılı Eylül’ ünde tanıştığı “Moskova Sanat Tiyatrosu” artistierinden Olga Knipper ile kurduğu sıkı dostluk nedeniyle, sık sık Yalta’ dan Moskova’ya gidip geldi.

Çehov, 1900 yılı baharında Moskova’ya gidemeyecek kadar hasta olduğu için Moskova Sanat Tiyatrosu sanatçıları, sevgili yazarlarına kendi oyunlarını seyrettirmek için Yalta’ya kadar geldi. Bu olay, Çehov ile Olga arasındaki ilişkileri daha da güçlendirdi. Sonunda 1901 yılı 25 Mart’ında, Çehov ile Olga evlendi. Ama Çehov, hastalığı yüzünden Yalta’da, Olga Çehova ise Sanat Tiyatrosu yüzünden Moskova’ da kalmaya devam ediyordu. Bu durum karşısında, Çehov, Moskova yakınlarında bir yazlık kiralayarak, 1904 yılı Mayıs’ında Moskova’ya taşındı. Bu olay büyük yazarın sağlığı üzerinde kötü bir etki yaptı. Sağlık durumu ağırlaşan Çehov, aynı yılın 3 Haziran’ında karısıyla birlikte Avrupa’ya gitti.

Çehov’un Ölümü

Çehov, Avrupa’ da, Almanya’nın İsviçre sınırındaki Badenweiler kasabasına yerleşti, ilk günlerde biraz düzelmiş gibi görünen sağlığı, 29 Haziran’ da birdenbire kötüleşti. Hastada kalp yetmezliği baş gösterdi. Çehov, 2 Temmuz 1904 günü gözlerini yaşama kapadı. Ölüsü Moskova’ya getirilerek Novo-Diviçiy Manastırının mezarlığına gömüldü. Ölümünden dört yıl sonra Almanlar, 12 Temmuz 1908’de Badenweiler’de Çehov’un bir heykelini dikti. Ama 1914’te Birinci Dünya Savaşı patlak verince bu heykeli yıktılar.

ÇEHOV’UN SANAT YAŞANTISI

Klasik Rus edebiyatında eleştirel gerçekçiliğin en gerçek, en olgun temsilcisi sayılan Çehov’un edebiyat çalışmaları, başlıca iki yönde gelişti: kısa hikaye yönü, lirik dram yönü. Bu iki yönü ayrı ayrı incelemeden Çehov’un sanat yaşantısını anlamamıza olanak yoktıır.

Hikayeci Çehov

Çehov, kısa hikayeleriyle Rus edebiyat tarihini olduğu kadar dünya edebiyat tarihini de çok zenginleştirmişti.

Çehov, 24 yıllık edebiyat çalışmalarında küçük hikaye türünü öylesine geliştirmiş, öylesine kusursuz bir hale getirmiştir ki, bu hikayelerin çoğu dünya edebiyatma birer başeser olarak girdi. Tolstoy onu Maupassant ile karşılaştırırken şöyle demektedir: “Fransızların üç yazarı vardır; Stendhal, Balzac, Flaubert. Bir de Maupassant. Ama Çehov ondan üstündür.”

Yalnız ne var ki, Çehov’un bu yüksekliğe erişmesi için, zikzaklarla, sarsılmalarla, yeni edebiyat biçimleri aramalada dolu, yorucu bir sanat yolundan geçmesi gerekiyordu.

İlk Hikayeleri:

Çehov’un ilk hikayesi 1880 yılında çıktı. Yazarın öğrencilik yıllarında, ekmek parası kazanmak için yazdığı hikayelerin hemen hepsi de kısa güldürü hikayeleri idi. Bu hikayelerde canlandırılan kişilerin tasvirlerinde hiçbir derinlik yoktu. Bu hikayelerin çoğunda, kaba bir güldürü sırıtmakta idi.

Ama gerçek Çehov’un, büyük sanatçı Çehov’un ortaya çıkması için daha uzun bir süre geçmesi gerekiyordu. Nitekim Çehov, yazarlık yaşamına atıldıktan yaklaşık olarak yirmi yıl sonra, 1899 yılında, hikayelerinin toplu olarak yeni bir baskısını hazırlarken; yazarlığının ilk yıllarında “Çehonte” takma adı altında yazdığı hikayelerinden bi rçoğunu bu eserlerine sokmamıştı. Bununla ilgili olarak yazdığı önsözde şöyle demişti: “Çehonte birçok şey yazmış olabilir, ama Çehov bunları kabul etmek zorunda değildir.”

Çehov’un 1887 yılına kadar yazdığı hikayelerin çokluğu kadar, bunların konularındaki çeşitlilik de insanı şaşırtmaktadır. Dergilere yetiştirilmek üzere, kaşla göz arasında çırpıştırılan bu hikayelere konu bulmak için Çehov, kanserleri, tiyatroları, mahkemeleri, çarşı pazarı, eğlence yerlerini dolaşmak zorunda kalıyordu. Bu durum, genç yazarda gözlemcilik niteliğinin gelişmesine, yaşamı “olduğu gibi” tanımasına yardım ediyordu.

Sosyal Konulara Geçiş:

Çehov’un yaşadığı ortamda, gerçekten de gülünecek çok şey vardı. Çehov da gülüyordu. Ama şunu da hemen söylemeliyiz ki, Çehov, yazın yaşamının ilk yıllarında (1883 -1885), dar yaşayış konuları üzerine yazdığı güldürücü hikayelerin yanı sıra Memurun Ölümü gibi az çok sosyal bir nitelik taşıyan hikayeler de yazmıştır. Gerçi bu hikayeler de güldürücü idi. Ama bunların güldürücülüğü okurları eğlendirmiyor, düşündürüyordu. Memurun Ölümü hikayesinde, küçük bir memur olan Çerviyakov, tiyatroda aksırır ve istemeyerek, önünde oturmakta olan bir generalin dazlak kafasını ıslatır. Üst üste yaptığı beceriksizce özür dilemelerle generali çileden çıkarır. General onu terslemek zorunda kalır, memurcuk şiddetli bir ceza göreceğinden korkar ve korkusundan ölür. Gerçi bu bir hikayedir ve bütün güldürücülüğüne rağmen, korkmuş bir insanın köle psikolojisini çok iyi anlatır.

Böylece Çehov, kısa güldürü hikayelerinden, adım adım, sosyal, politik nitelik taşıyan büyük konulara geçti. Çehov’un edebiyat çalışmalarındaki büyük değişiklik, özellikle 1887 yılından sonra görülmeye başlandı.

Çehov’un, yazdığı hikayelere karşı duyduğu sorumluluk, yalnız hikayelerinin sanat değerinin yüksekliğinde değil, aynı zamanda bunların sayılarının azalışında da göze çarprnaya başladı. Nitekim 1883 yılında 120, 1885 yılında 129, 1886 yılında 112 hikaye yazmış olan Çehov, 1887 yılında 66, 1888 yılında 12 hikaye yazdı. Bundan sonraki yıllarda bunların sayısı daha da düştü. Ama, buna karşılık Çehov’un hikayelerine duyulan ilgi gittikçe artmaya başladı. Öyle ki sanatçının yeni çıkan her hikayesi bir “edebi olay” olarak karşılandı. Böylece yazarın Uyku, Başlıksız Bir Hikaye (1888), Hırsızlar (1890), Altıncı Koğuş (1892), Kara Keşiş (1894), Asma Katlı Ev (1896), Mujikler (1897 ), Kılıflı A dam, İoniç (1898), Küçük Köpekli Kadın (1899), Çukurda (1900), Nişanlı (1903 ) gibi, sanat değerleri büyük, uzun hikayeleri birbirini izledi.

Reklamlar