Arkadaş Z. Özger

Arkadaş Z. Özger Eserleri

  1. Kurdeşen, Arkadaş Z. Özger

  2. Gezgin, Arkadaş Z. Özger

  3. aşkla, sana, Arkadaş Z. Özger

  4. günler perişan, Arkadaş Z. Özger

  5. sakalsız bir oğlanın tragedyası, Arkadaş Z. Özger

  6. sığıntı kuşu, Arkadaş Z. Özger

  7. yolcu, Arkadaş Z. Özger

Arkadaş Z. Özger Yaşamı

Nüfus cüzdanında yazan haliyle Zekâi Özger; şiir ve yazılarını Arkadaş Z. Özger adıyla yayımladı. 8 Ocak 1948’de Yunanistan göçmeni yoksul bir ailenin yedi çocuğundan biri olarak Bursa’da doğdu. Henüz yirmi beş yaşındayken 5 Mayis 1973 günü Ankara’da vefat etti.

Babası kamuda işçi Ali bey, annesi ev kadını Fahriye hanımdı. Bursa Altıparmak İlkokulu, Bursa Osman Gazi Orta okulu ve Bursa Atatürk Lisesini okuduktan sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nun Radyo-Televizyon bölümünü bitirdi. TRT Ankara Televizyonu’nda kurgucu olarak çalışıyordu.

“Niye Kapalı Kapılarınız – Bulamıyoruz” şiirini Zekâi Özger adıyla, kendi çıkardıkları Kent 16 dergisinde (1. sayı, Aralık 1965) yayımlamış olsa da; bu şiirinde değişiklikler yaparak son halini “mumsöndü” adıyla Forum Dergisinin 15 Haziran 1969 tarihli sayısında yayımladı. Yayımlanmış ilk şiiri “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” dir. (Soyut, Ağustos 1967, s:28) Şiir ve yazılarını Soyut, Forum, Papirüs, Yordam, Dost ve Yansıma dergileri ile Ulus Gazetesinde yayımladı. Sağlığında kitap yayımlama olanağı olmadı.

Birçok şiiri bestelendi, şiirleri alanlarda ve katledilen devrimcilerin cenazelerinde seslendirildi. 1996 yılından bu yana Mayıs Yayınları tarafından “Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü” düzenlenmekte.

RAMİZ BİLGİN
NASIL YİTTİ, NASIL BULUNDU?
Kayseri’nin bir ilçesinde öğretmenlik, ek iş olarak da bir öğrenci yurdunun müdürlüğünü yapıyordum. 1973 yılı Mayıs ayının ilk günleriydi. Ankara’da bulunan baldızım Şükran telefonla arayarak, günlerdir ağabeyi Zekâi’nin eve uğramadığını, bize gelip gelmediğini sordu. Zekâi bize gelmemişti. O sırada bizi ziyarete gelmiş olan kayınvalidemle eşimi, -Zekâi’nin rahatsız olduğunu söyleyerek- Ankara’ya gönderdim. Birkaç gün süren telefon görüşmeleri sonrasında hâlâ bir ize rastlanmadığını anlayınca, kalktım ben de Ankara’ya gittim. Nerelere baktıklarını sordum. Karakollara, polise sormuşlar, hastaneleri aramışlardı.

Eş-dost yardımıyla -dönem, 1971 muhtırasını izleyen yıllar- güvenlik ve benzeri güçlerin elinde olmadığını anladım. Bu durumda işe yeniden başlamanın uygun olacağını düşündüm. Bir hastaneye başvurdum, olayı anlattım. Bu tür olayların öncelikle Ankara Numune Hastanesine götürüldüğünü öğrendim.

O sırada, Ankara’da Kimya Mühendisliği öğrenimi gören sevgili öğrencim -bugün de çok değerli dostum ve kardeşim- Lütfi’yle buluştuk. Birlikte Numune Hastanesine gittik. Numune de başka bir sevgili öğrencimiz Ömer, memur olarak çalışıyor, aynı zamanda yüksek öğrenimini sürdürüyordu. Ömer’i bulduk. Olayı anlattım ve hastanede tüm ölü-diri, şuuru açık-kapalı, kimliği belirli-belirsiz tüm ilgilenebileceklerimi görmek istediğimi söyledim. Ömer, kısa bir duraklamadan sonra, “Hocam, morgda kimliği belirsiz bir ceset var. İnşallah, aradığınız o değildir.” dedi. Hemen onu görmek istediğimi söyledim. Birlikte morgun kapısına gittik. Oraya kadar hep önde yürüdüğüm halde, morgun kapısında ayaklarım durdu: Yoksa, beni acı bir gerçek mi bekliyordu? Morgun imamı, kimliği belirsiz bir cesedi göstermek için içeri girerken Lütfi’ye, “Sen gir, nasıl olsa tanıyorsun, bak!” dedim. Arkasından Lütfi’yi izliyordum. Daha henüz 20 yaşlarında olan Lütfi, birden irkildi. Benim için iki değerlendirme söz konusuydu:

1-Lütfi, ilk kez bir cesetle mi karşılaşıyordu ve bundan dolayı mı ürkmüştü?

2-Lütfi, acı gerçeğe ilk tanık olan insan mıydı? Seçenek hangisi olursa olsun, adı konması gereken bir gerçekle karşı karşıyaydık. Bir yandan Lütfi’nin durumunu irdeliyor, bir yandan da ilerliyordum. Gördüğüm manzarayı yaşamım boyunca unutamam. Zekâi ile karşı karşıyaydım. İçten söyleyeyim ki ben de bir cesedin ilk kez bu kadar ya kınındaydım. İçten bir şey daha söyleyeyim ki bir yığın ıstırabı yaşayan, bir yığın acıyı taşıyan o bedenin yüzünde değişmiş hiçbir şey yoktu. Bu yüzden, tanıyı koymak hiç zor olmadı. Bu Zekâi’ydi ve artık karşımızda ceset duruyordu.

Olan olmuştu. Artık sıra, nedenleri araştırmaya gelmişti. Lütfi’yle birlikte, kısa sürede uzun araştırmalar yaptık. O günlerde ülkemizde televizyon çok yeni. Zekâi’nin evinde televizyon yok. TRT’de çalışıyor ve kendisinin de katılımı olan bir yapıt o gece televizyonda yayınlanacak. Elbise değiştiriyor, Seyranbağları’ndaki evinden çıkıyor. Zafer Pasajı’nda bu yapıtı izleyecek. Sanki dostları ve sevenleri onu arasın ve de gidişi gizemli olsun diye üzerine kimlik almıyor. Gece eve dönerken, Meşrutiyet Caddesi’nde, bir kamu kuruluşunun misafirhanesinin önüne geldiğinde düşüyor. Yaya kaldırımının kenarında korkuluk yok. Düştüğü yerle yaya kaldırımı arasında üç metre yükseklik farkı var. Orada kaç saat kaldığı belli değil. Sabaha karşı misafirhane görevlisi O’nu görüyor. İlgili yerlere haber veriyor ve alıp Numune Hastanesi’ne kaldırıyorlar.

RASLANTININ BU KADARI
Zekâi’nin hastaneye getirilmesiyle birlikte bir panik başlıyor. Görevlilerden biri, “Bu, bizim Mehmet değil mi?” diyor. Mehmet kim? Mehmet, Numune Hastanesi’nin santralında görevli bir memur. Soyadı da “Kamaral”. Görevlilerin büyük bir bölümü Mehmet’in başına toplanıyor. Herkesin tanısı aynı. “Bu, bizim Mehmet!” Mehmet, işyerindeki arkadaşlarına aşırı borçlanmış. O yüzden de evini ve işyerini terk etmiş. Günlerdir ortalıkta yok. Mehmet’in ailesine haber veriliyor. Annesi, komadaki Mehmet’in günlerce terini siliyor. Bu arada soruyorlar: “Yanılmış olamaz mısınız? diye. Anne, “Ben, şu kadar yıllık oğlumu tanımaz mıyım?” diyor. “Peki, bedeninde sizce bilinen bir iz-işaret var mıydı? diyorlar. “Şurada bir ben’i, şurada da şöyle bir ameliyat izi vardır” diyor. “Ben”, aynı yerde, ameliyat izi de tutuyor Hani Zekâi’nin de o malum kemik hastalığından kaynaklanan ameliyat izi var ya! Derken ölüm vaki oluyor. Anne perişan, baba çaresiz. Kadere boyun eğiyorlar.

Baba, cenazeye çağırmak için Konya’da bulunan damadını telefonla arıyor. Karşıdan umulmadık bir cevap “Baba, sen ne diyorsun? Mehmet bizim yanımızda!” Adamcağız inanamayınca, damat, Mehmet’i telefona veriyor ve sorular başlıyor: “Sülaleni say, evini tarif et…” gibi. Mehmet, her sorulana tutarlı cevaplar veriyor. Baba bunun üzerine “Enişteni ver.” diyor. Damadına da “Derhal o eşşeği al ve buraya getir.” diyor. Kamaral Ailesinin dramı burada mutlu sonla bitiyor ve bizim trajedimiz başlıyor.

***

Olayla ilgili olarak birçok yerde bir yığın kayıt var. Hastanede, poliste, Adli Tabiplikteki tüm kayıt ve tutanaklar “Mehmet Kamaral” adına düzenlenmiş. Bu kayıtları sildirip, Zekâi Özger olarak düzelttiriyoruz.

İnsan bir şey yitirir; önemserse arar, önemsemezse bırakır. Biz bir insan, bir değerli varlık, bir genç, bir sanatçı yitirmişiz. Araştırmaya devam. Adli Tabipliğe gidiyoruz. İlgiliyi buluyoruz. Anlatmaya başlıyor: “Hani, karpuz kendi kendine içini yer ya, beyin öyle işte! Lıkır lıkır! Vücutta herhangi bir sadme (=çarpışma, tokuşma, vurma), darp, darbe (=vuruş, dövme) yok. Yani beyin kendi kendini yemiş”

Gel de şimdi yurt baskınında yediği copları hatırlayıp düşünme! O coplar, her gün aynı yolu yürüyen delikanlının bir anda sendeleyip düşmesine -yıllarca sonra da olsa- neden olmuş olamaz mı? “Bizi müzikal dövdüler Ağabey” demişti. “Bir, ki, üç” komutlarıyla. Bu müzikal dayak O’nun şiirlerinden besteledikleri şarkılarla “Özgün Müzik(!)” sanatçıları tarafından -telif haklan hiçe sayılarak- hâlâ devam ettiriliyor.

Arkadaş, “Ankara Karşıyaka Mezarlığinda Ada H: 9 Parsel: 12″de yatıyor. Mezar taşında “TRT Mensubu Genç Ozan A. Zekâi Özger” yazar. Biz, fırsat buldukça mezarına gider, bir ibrik su döker, otları temizleriz. Sevenlerinden de bunu dileriz.

UFAK BİR-İKİ KIRINTI
*Arkadaş çok girişken, esprili görünmekle birlikte biraz içine kapanıktı. Belki bu yüzdendir, geceleri geç saatlere kadar oturur ve yazardı. Yalnızlığı mı severdi bilmiyorum. Ama şu anda yalnızlığı yaşıyor.

*Bizim de evlerinde olduğumuz bir gün kardeşi Şükran’la birlikte Ankara’dan gelmişlerdi. Niğde Yurdu’nda kalanlar tarafından, Siyasal Bilgiler Fakültesi Yurdu’nun basılmasının hemen sonrasıydı. ikisinin de bedenleri hâlâ mosmordu. Saatlerce ikisine de masaj yaptığımı, Zekâi’nin boyun ve başından çok sıkıntısı olduğunu belirttiğini hatırlıyorum.

*Basın-Yayın Yüksekokulu öğrencisiyken, sanatçı çevresine girme gayretinde olduğunu gördüm. Bir gün beni bir arkadaşının evine götürdü. Evde 8-10 kişiydik. Rahmetli Beyhan Cenkçi’yi ve “Gül” adında bir arkadaşını hatırlıyorum. Burada hep sanat, edebiyat, şiir konuşuldu. Çıktığımızda bana, “Ağabey, sıkılmadığını umarım.” demişti. O’nun daha öğrenciyken böyle bir çevre edinmiş olması beni sevindirmişti.

*Çok yeni evliydik. Bir gün Arkadaş’tan bir telgraf aldım: “Lütfen 50 lira gönderiniz.” (Yıl 1967) Ne olacak; dar gelirli bir aile çocuğu ve de öğrenci. Başka çaresi var mı?

*Öğrenciliği sırasında, hafta sonları, Ankara’dan geldiğinde evin neşesi tamamlanırdı. O’nun saçına, sakalina, bıyığına, ve çelimsiz bedenine takılırlar; o da bunları gülerek geçiştirirdi. Kaderci miydi, gerçekçi miydi, hâlâ karar veremedim.

*Oğrenciyken kendisine verilen harçlıktan bir gömlek almıştı. Ailenin hiçbir olumsuz tepkisi olmadı. Herkes, Cok güzel. Güle güle giy.” dileğinde bulundu. Birkaç yıl öncesine dönüp kendi öğrenciliğimi hatırladım. Ben aynı dönemdeyken, böyle bir alışveriş için ailemin onayını alma zorunluluğu duyardım. Arkadaş’ın ailesi dar gelirli, ama demokrat bir aile.

(1998)

Reklamlar