Cemal Süreya

 

CEMAL SÜREYA ESERLERİ

  1. Söz Yitimi, Cemal Süreya

  2. Yaz Sonu, Cemal Süreya

  3. Sıcak Nal, Cemal Süreya

  4. Kurt, Cemal Süreya

  5. Korkarak Vinç!, Cemal Süreya

  6. Gölge Oyunu, Cemal Süreya

  7. Kesik, Cemal Süreya

CEMAL SÜREYA HAYATI

OYLUMLU (hacimli) bir kitabı tam olarak okudu mu Cemal Süreya diye sorarım kendime. Sade’ı ya da Goriot Baba’ yı değil ama, bilimsel sosyalizmin bellibaşlı yapıtlarından birini, örneğin Kapital’i okudu mu? Bakmış, karıştırmış, şurasından burasından okumuş gibi gelir bana.

Okuyup irdelemeyi değil, daha çok konuşmayı sevmiş olmalı Cemal. Konuşmaya benzer bir ilişkidir kitaplarla kurduğu ilişki de. Bireştirmeyi değil, ayrıştırmayı; toplamayı değil, dağıtmayı; biriktirmeyi değil, harcamayı sever gibi. Kendisini bulmayı değil, kimi gülüşlerin ardına kendini serperek gizlemeyi sever gibidir de.

Ahmed Arif, Medeniyet’i bağladıktan sonra, Rüzgârlı Sokakta Ulus’un basıldığı basımevine gelirdi. Ankara’daysa Cemal de gelir, bizimle “gecelerdi”. Tüm gece konuşurduk, Gazetenin baskısı erken biterse, çıkar, Kızılay’a kadar yürürdük. Konuşarak.

Geceler boyu ne konuştuk, nelerden konuştuk, şimdi tam çıkaramıyorum. Ama Cemal konuşmayı sevdi. Son yıllarında da haftanın belirli günlerinde, belirli yerlerde ve belirli saatlerde dosttarla biraraya gelmek, konuşmak, Cemal’in yaşamının giderek ayrılmaz bir öğesi oldu. Bu masalar arasında uçuşan, toplanan ve dağılan düşümsü düşünceler, Cemal’in düşünsel ve şiirsel yaşamını devindirmede belirleyici olmaya başladı.

Tanrıyı sorgulayan Bektaşi söylemlerini anımsatan “üstü kalsın”, böyle bir ortamda, ya da böyle bir masada hesap ödeme anında uç vermiş gibi gelir bana.

1. SÜRGÜN VE GÖÇEBE
Cemal’in yargılandığı yaşam, siyasal ve ideolojik kimliğinin özgürce oluşmasına engel oluşturdu sanırım.

1938 Dersim isyanının ardından, Cemal, ailesiyle birlikte sürgündedir. 29 Nisan 1990’da (50 yılı aşkın bir zaman sonra defterine şu notu düşüyor: “Bizi bir kamyona doldurdular. Tüfekli iki erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar.”

Sürgüne götürüldüklerinde, Cemal, 6 ya da 7 yaşındadır. Bu olay ve sürgün yılları, Cemal’i derinden etkilemiş olmalı. “Sürgün” olmaktan ve kendilerine “sürgün” denilmesinden çekinir. Bu nedenle de, sürgün olduğunu sürekli saklamak ister. “Sürgün ne demek?” diye sorar nenesine. Aldığı yanıtları kimi bilgilerine ulayarak, sürgün ile göçmeni bir ölçüde özdeşler, “Keşke göçmen denseydi bize !” diye düşünür.

Cemal, günlüklerinde, bir yaşında ölen kardeşi Kemal’den sözeder. Kemal adı, Cemal adına uyak oldugu için konmuş olabilir. Gene de, Dersim İsyanından (ve dolayısıyla sürgünden) önce, babasının, Mustafa Kemal’e bakışının olumlu olduğunu düşünebilir insan. Sürgünden sonra ise, babasının bu duyguları, doğal ki olumsuz yönde değişmiş olmalı.

Bilecik’te, İstanbul’da ve Ankara’da okur. O günlerin gözde fakültesi “Mülkiye” öğrencisi olur.

Cumhuriyet onu, Doğudan alıp Batıya sürgün bırakmıştır ama, nesnel sonuçları bakımından aşiret birliğine bağımlılıktan (bu, aynı zamanda dinsel bağımlılığı da içerir) ÖZGÜR bireye dönüşümün toplumsal koşulları da, bu sürgün sonucu oluşmuştur.

Öyle sanıyorum ki, Cemal Seber’in çocukluğunun ağır basan duygusallığıyla, Cumhuriyete tam karşı olduğu söylenemeyeceği gibi, Cumhuriyeti çığlıklanarak savunduğu da söylenemezdi. Nesnel durumu ile öznel durumu arasındaki karşıtlık, onu, Cumhuriyet karşısında ikircikli olmaya çekecek ve bu karşıt iki şeyi birbirine kaynaştıramadığı için de dengelemeye çalışacaktır. Çünkü öznel açıdan ailesiyle birlikte kendisini sürgün eden yönetimle özdeşleyeceği Cumhuriyete en azından küskün durmak ve nesnel açıdan kültürel kimliğinin toplumsal koşullarını sağlayan Cumhuriyete yakın durmak gibi birbirine karşıt iki konumu vardır.

Analığına ilişkin çocukluk anısını, Cemal’in ölümünden hemen sonra Buyrukçu yazdı. Cemal’in dizelerinde de kapalı olarak var: Kuyuya sarkıtan kadın / Saçından kavrayıp kızkardeşimi.

Ne çocukluk anılarını, ne de Erzincan’ı, bize 50’li ve 60’lı yıllarda anlatmadı. Gizledi. Sanıyorum Kürt olduğunu değil, sürgün olduğunu sakladı. İlkokulda da sürgün olduğu bilinir diye kaygılıymış. Ama sürgün olduğunu da, Kürt olduğunu da herkesin bildiğini bilmiş bir kavga sonunda. Belki de müfettiş olana değin, ya da Kürt sorunu sorun olarak az ya da çok konuştılmaya başlayana değin, ya da devlet memurluğundan ayrılana değin sürgünlüğünü gizleme gereğini duydu.

Kürt kökenli olduğunu çağrıştıracak özelliği de yoktu.

Doğulu bir dağlının yüz çizgileri kalın ve sesi pürüzlüdür. Cemal’in gençlik yüzünün çizgileri, yumuşak ve incedir.

Ölümünden sonra Perinçek, “Kürtlüğüyle övünürdü” diye yazdı. Yalçın Küçük, Cemal’in, kendisine, “Ben de Kürdüm!” dediğini yazdı.

Doğal ki doğrudur bunlar. Doğru olmayan, Perinçek’in söylediği anlamda Cemal’in Kürtlüğüyle övünmesidir. Çünkü Cemal gibi bir devrimci için saygın olmak, kan (kromozom) sorunu değil, insanlaşma, özgürleşme ve evrenselleşme soru nudur. Kürtlüğünü, yani dilini, bir ozan olarak bir kez daha bulamayacak ölçüde yitirmiş Cemal’in “Kürtlüğüyle övünmesi”ni, olsa olsa, ezilmenin, horlanmanın, baskılanmanın, insanın insan özünü kirletemeyeceği anlamında anlamalı.

Cemal’in, Kürtler yalan söylemek zorunda / Arnavutlar doğru dizelerini, şöyle söylemek de olanaklı: “Arnavutlar doğru söylemek zorunda / Kürtler yalan.”

Belli ki Arnavutluğunu her yerde çığlıklamış olan (Cemal’in deyişiyle “edebiyatımızın mareşalı”) Buyrukçu’ya karışı kendi haklı nedenlerini bu iki dizede dile getiriyor. Cemal’in, Buyrukçu’ya şöyle dediğini duyar gibiyim: Ben sürgün olduğumu saklamak zorundaydım, Kürt olmak nedir bilincine varmadan daha. Sen ise Arnavut olduğunu saklayamazdın da. Arnavut olduğunu çığlıklamaman için bir neden de yoktu. Çünkü Arnavutlar bu ülkede “göçebe”dir, ama Kürtler değil. Ya da bu ülkede “sürgün” olan Kürtlerdir, Arnavutlar göçebe.

Hemen burada söylemek bir paradoks gibi algılanabilir. Cemal, kendini “göçebe” olarak algılar. Öyle gezgin anlamında, yani coğrafya göçgünü göçebe değil. Bu, kendini bir yere oturtamamış olmaktan kaynaklanan göçebeliktir: ” ben hangi şehirdeysem / yalnızlığın başkenti orası” .

Cemal için “Gurbet garba düşmektir” aynı zamanda ve kendisi her zaman bu “gurbet” dediği Garpta olacaktır. Bilecik’te, İstanbul’da, Ankara’da, Paris’te. Hepsi onun Doğusuna
(Şark’ına) göre, gurbettir.

Tam olarak “benim bu” diyeceği, kendisini “ana-ata kalıtçısı” sayacağı nesi vardır ki? Kürt (Zaza) ama, ona Kürt denebilir mi artık? Kavminden ve aşiret birliğinden yalıtılmış,
dilinden/dalından koparılmıştır. Buna karşılık, aşiret geleneğinde olduğu gibi, bir aşiretten şu ya da bu biçimde ayrılmış olan birinin ya da ailenin bir başka aşirete alınarak bu yeni aşiretin alt basamaklarından üyesi olması gibi, bir başka aşirete alınmamış, ya da tekke değiştirmemiş, bir başka aşirete ya da tekkeye bağlı ve bağımlı olmamış. Burjuvalaşan toplum, onun özgür bireye dönüşünün toplumsal ortamını oluşturacaktır. Kuşku yok ki, bağımlı bireyden özgür bireye geçiş, yani aşiret üyeliğinden ulus birliğinin (biriminin) üyesi olmaya geçiş, bağlandığı aşiretin dağılmasının sonucu olsa da ilericidir; ama, özgür bireye dönüşmesinin bedelini kendi dilini yitirerek ödemesinin ardındaki uygulama, demokratik değildir.

Bu nedenledir ki, Cemal’in ülkesi Türkçe oldu. Başkenti de şiiri.

Ulus, tarihsel oluşumu açısından kimi ırklarınlkavimlerin öncülüğünde oluşmuş olsa da, ulus birliği, ne bir kavmin (soyun, ırkın) öteki kavimler (soylar, ırklar) üzerindeki egemenliğidir, ne de ırkların (soyların, kavimlerin) yanyana sıralandığı bir birliktir. Ulus, çağdaş anlamda, ırk (soy, kavim) yapılanmasının bir bütün olarak aşıldığı, üyelerinin özgür bireyler olarak birbiriyle ekonomik temel üzerinde oluşturduğu siyasal birliktir. Ulus, adını, çoğunlukta olan ya da ulusun oluşumunda öncü rol oynayan kavmin adından almış olsa da.

Cemal, insanlığın gelişme aşamaları açısından çağına göre “geride” kalmış olan yarı-komünal ve yarı-feodal birliğinden koparılmış, alınıp konduğu toplumsal ortam, onun istenci (iradesi) dışında da olsa Kürtlüğünü soğurmuştur.

Kendi istenci (iradesi) dışında Türkçe onun dili oldu ama, o da Türkçeyi güzelleştirdi, zenginleştirdi. Nice güzel şey, onun Türkçesiyle yaratıldı.

Göçebelikten yerleşikliğe konduğu mekan ise, evrensel alandır. Ülkü Tamer’in şiirinde billurlaştırdığı gibi “Okyanusta Fırat’ın salı”dır Cemal. Yöreselden evrensele açılmış bir sal. Cemal ne bir aşiretin, ne bir kavmin üyesi olarak kalabilirdi ve ne de bir ulus bireyi olmakla yetinebilir. Türkçe sınırlarını çizse de, o, dünya insanıdır. İnsanlık okyanusundaki saldır.

2. SOSYALİZM
Marksizmi, Cemal, olsa olsa, benim gibi 50’li yıllarda, yani fakülteye başladığı zaman arayabilirdi. Ne var ki, bu dönem, Bayar-Menderes makkarticiliğinin yükseliş dönemidir.
Türkiye Komünist Partisi (TKP) yönetici ve üyeleri gözaltında ağır işkence görmüş ve tutuklanmışlardır.

Kitaba/yayına gelince:
Bilimsel sosyalizmi öğrenebileceğimiz yayın yoktu. Cemal’in, ’53 ilkyazında Veteriner Fakültesine geldiği bir günü anımsıyorum. Kütüphanelerinde “(SBF Kitaplığında) Kerim Sadi çevirisi Kapital’in birinci cildini (cildin bir bölümünü) birkaç saat de olsa karıştırmış olmanın övüncüyle içiçeydi.

Cemal, sosyalizmi öğrenerek seçmedi demek pek yanlış olmaz sanırım. Sosyalizmin, sosyalizmi bilmeden önce de özlediği insani değerleri savunan bir sistem olduğunu, sosyalizmi tanırken bilecekti.

Sosyalizm, onun ilkin açık, sonra gizli sevgilisi oldu. Yani sosyalizmi sevmenin yasak olduğu günlerde gizlemedi sosyalist olduğunu. Sosyalizmin “moda” olduğu günlerde de çığlıklanmadı “ben sosyalistim” diye.

Şu da var ki, bilimsel sosyalizmi, teorik olarak derinliğine özümsemedi Cemal. Özümsemek de istemedi diye düşünürüm.

(Bir ayraç açarak) SBF’de “Mali Şube”yi seçmiş olması üzerinde de durmak gerekir.

Kaymakamlık ve ardından valilik gibi, o zaman büsbütün karşıtı olduğu gerici bir siyasal iktidarın buyruğunda yönetici olmaktan ya da hariciyeci olmaktan, daha genel anlatımıyla “bürokratlaşmak”tan gizli bir kaçıştı bu. Soruları da olmalıydı kuşkusuz. Çünkü bu tür görevler için atama yapılmadan önce, geçmişinin (gizlediği sürgünlüğünün) gözönüne alınacağının büyük bir olasılık olduğunu düşünüyordu. Ama bu biliniyor muydu, bunu bilmiyordu Cemal. Yani geçmişi yani ailesinin Erzincan’dan sürgüne götürülmüş olması, göreve atanmasında ya da yükselmesinde bir engel oluşturacak mıydı! Cemal bunları düşünmüş ve kendi iradesi dışındaki olguların kendisi için belirleyici bir engel olmayacağı mali bölümü seçmiş olabilir.

Cemal, müfettiş muavinliğinden müfettişliğe geçiş sürecinde de, benzer soruları sordu kendine. Sezai Karakoç’un müfettişliğinin onanmamasına içten üzülmüştü ama, bu üzüntünün ardında, bu üzüntüyle yumaklaşmış kendisine yönelik soruları bulmak da olanaklıydı sanırım.

İdeoloji olarak bilimsel sosyalizmi derinliğine özümseme olanağı bulduğu zaman, yaşı benim gibi biraz geçmiş olmalıydı. Ama bundan önemli şu var: bilimsel sosyalizmi derinliğine özümsediği zaman, bunu yalnızca özümsemiş olmakla kalmayacak, belki kendisine bir parti üyeliği, o günkü devrimci eylemler içinde bir yer, düşünsel yaşamını devrimci disiplinle çerçeveleyecek farklı bir kimlik de seçmek zorunda kalacaktı. Cemal açısından, şair kimliğine yabancı, başka birinin giysisini giyrnek gibi bir şeydi bu. Hemen yukarda da belirttiğim gibi devrimci devinimle karşılaştığı zaman, erginleşmiş ve gelişmiş bir kimliği vardı ve bu kimlik şiiriyle içiçe geçişen bir kimlikti.

Genel anlamda sosyalist olmak, yetecektir ona. Sosyalist teoriyi üretmek ya da sosyalizmi siyasal parti aracılığıyla yaşama geçirmek gibi bir çabası olmayacak. Sosyalizm, dünyayı kavrayış ve algılayış biçimi olarak şiirini derinden saracaktır:
Ama kardeşin kardeşe vurduğu hançer / İki ciğer arasında bağlantı kurar / Büyür, bir gün, zenginleşir orada
ya da sevdik oluklar boşaldık / cemi cümle bir sofrada / mehanetlik kalmayana. (Biri “Ortadoğu” şiirinden, ikincisi “Kalın Abdal”dan, yani ” biz ki Nazım’dık dünyada” dediği şiirden.)

3. EROTİZM
Erotizm, Cemal’de, aşamalardan geçer. Kadınlar hamamından erkekler hamamına hacağını uzatan Güzin ve bu hacağı “dur bakalım neresinden öpecek” Süleyman, Cemal’in gençlik fantezisidir. Bu fantezi, erginliğinde yazdığı “Ahırda gezdirilmiş gül kokusu” dizesiyle karşılaştırılabilir.

“Hür Hamamlar Denizi”nde erotizmin öğeleri olarak “bacak” ve “öpmek” doğrudan sözcüklerle anlatılır. İkincisinde ise, erotik öğeler doğrudan değil, simgesel adlarla şiire gelir. İnsanlığın besinleri doğrudan aldığı (yediği) evre ile onları işleyerek (mayalayarak, pişirerek) aldığı (yediği) evre, uygarlığın nasıl iki farklı aşamasını imlerse, Cemal’de de erotik öğeler, başlangıçta doğrudan yani organların ve edimlerin adlarıyla/sözcükleriyle, erginleştikçe (ve evrimleştikçe) simgesel olarak dile gelir.

“Ahırda gezdirilmiş gül kokusu” dizesinde, karanlık (ahır) ve ışık (gül) arasında; ahır ve gül ile simgelenen farklı iki koku arasında; durağan mekan (ahır) ile bu mekan içinde devinen ışık (gezdirilen gül) arasında; gülün kokulu ortama koku yaymasında, her iki kokunun da erotik duyumsatmaları karşısında koku salması arasında, herkesin farklı algılayacağı zengin bir değişkenlik vardır.

Cemal’in biyolojik olarak yaşı ilerledikçe, erotizm de şiirinde daha sık yer alır. Kuşlar gibi cıvıldar / Tattırdığın acılar dizderinden de duyumsanır bu. O, “kırlangıç yuvası” dediği yeri, çoğu zaman, dünya acılarından ve boğuntularından korunduğu bir sığınak olarak algılamakla birlikte, manzara resimleri yapmaktan resmin zihinsel üretimine geçiveren ressam gibi, Cemal de, erotizmi bedensel anlamda doğrudan üretimden erotizmin zihinsel üretimine evrimleşir.

Kendi açımlamasına göre, düğmesini diken kadınla evlenmiştir. Evliliğin kadınını, erotik öğelerden yalıtır. Birlikteliğini “anne”lik işleviyle açıklar ya da kendisine özen gösteren kadınla, kendisinde tamamlanmamış “anne işlevi” nedeniyle birlik olur. “Anne”, doğal ki, burada, yapıcı, onarıcı, koruyucu alandır: Özenle katlanmış bir mendil gibisin / Sil beni / N’olur kırk yıllık kirim pasım gitsin.

Cemal, kendini onaracak, koruyacak, arındıracak olanla, yani dengesini sağlayacağı biriyle evlenmeyi seçmekle birlikte, tersi olur. Çünkü evliliğin dengesi, Cemal’i ola ki yavaşlatır, yani dengesini bozar. Nasıl ki, turnikesinde başaşağı dönen motosikletçi, dengesini ancak belirli bir hıza ulaştığı zaman sağlarsa, Cemal de iç dengesini, devingen dengesizliğiyle koruyabilir.

Oysa evliliğin dik yatağı kısa zamanda eğilir ve yataylaşır. Yatak ile yatmak arasındaki ilişkinin önceden sözleşmeyle yükümlülük altına alınması Cemal’in dengesini bozacaktır. Açlık grevindeki gencin düşlediği hemen her yiyeceği lezzetle anımsaması gibi, Cemal de, bilinmeyene özlem duyduğu ölçüde iştahlı bir üretici olur. Kuşku yok ki, devindirici kaynağı, bedensel dürtüler olmaktan çıkıp, zihinsel birikim olana değin.

Bir paradoks gibi gelebilir ama, Cemal, sanırım “aşk” nedir bilmedi. Ben ömrümde aşk nedir bilmedim / Süheyla’yı saymazsak ha ha ha dizelerini, bu dizelerin yazıldığı tarihten kırk yıl kadar sonra “Süheyla’yı saysak da ha ha ha” diye okumak, Cemal’i daha doğru açıklayabilir. Her ne kadar evliliklerinden daha fazla “sevgili”si olduysa da, Cemal, “aşk” nedir bilmedi.

Kızlara yönelik ilgisi de ilginçti. Siyasal Bilgilerin kantininde bir pinpon masası vardı. Burada Cemal arkadaşlarıyla birlikte kahve içerek pinpon oynayanları izlerdi. Pinpon oynayan arkadaşlarından bir kızın oyluklarının en güzel oyluk olduğu kararına burada varmıştı Cemal kızın oyluklarının (dizin arkasına düşen baldır ile üst bacağın birleştiği yeri imlemek istiyorum) kusursuz bir içbükey oluşturduğunu yineler, aklığını överdi.

Ankara’ya, bana, kimliğini göndermişti. İstanbul’dan. Çankaya Nüfus Memurluğuna gittim. Kimliğine, “son” boşanma kararmı işlediler. Çıkarken baktım, işlenen, “ilk” evliliğinden boşanma kararıydı. Burdan çıkarıyorum ki, Cemal’in (resmi) nikahlı iki eşi oldu. Biri kızı Ayçe’nin annesi, öteki oğlu Memo Emrah’ın annesi.

Ölümünden bir yıl kadar önce, Ankara’da, Mülkiyeliler Birliğinde bürokrasi üzerine söyleşisi vardı. Bir dinleyici, Cemal’e kaç kez evlendiğini sordu. Cemal de, kesin sayısını çıkaramadığını eklemekle birlikte, “Dokuz kez evlendim denebilir” dedi.

Cemal, ev ve evlilik düzenini sürdürmenin ayrılmaktan daha zor olduğu kanısına varmış olmalı. Ama bunu, her ayrılıktan kısa bir süre sonra unutmak gibi güzel bir huyu da vardı.

Ne var ki, ayrılmak her zaman kolay olmuyor.
Birini bana şöyle anlatmıştı:
Banyo yapmak için çıkardığı iç çamaşırlarını, evde pek kullanmadıkları bir dolabın altına tıkar. Temiz çamaşır giyerken, eşi yıkamak için kirli çamaşırlarını sorduğu zaman, Cemal, dalgın ya da kendini unutan bir anlatımla, daha önce çamaşır giymediğini söyler. Bir-iki ay böyle yinelenir bu. Gerektiğinde de yeni atlet/külot alır Cemal. Ama kirli çamaşırı sürekli yokolur. Çamaşırları bir-iki ay sonra dolabın altına tıkılmış bulan eşi, delirmekte olduğu kuşkusuna kapılır, ayrılır Cemal’den.

Gene de, kızların, kadınların kendisiyle ilgilenmesi, özellikle de erotik düşlerinin arasına sokulmak istemeleri onu sürekli gönendirdi. Cemal, ne kadar çok kadının kendisiyle seviştiğini düşlemişse, o kadar uçtu. En çok da öldükten sonra uçtu sanırım. Onun için Cemal’i yattığı sininde değil, göklerde meleklerle birlikte düşlemek daha olanaklı. Ama o mu meleklerin ardında dolaşıyor (uçuyor), melekler mi onun ardında, onu artık “Allah bilir”

4. İKİNCİ YENİ
İkinci Yeninin farklı iki anlayışını İkinci Yeni üzerine yazdığım son yazılardan birinde şöyle özetledim:

“-Anlamsıza kadar özgürsün, dedi o.
“-O da kendini anlamsıza yargıladı.”
Cemal Süreya için, İkinci Yeni içinde algılanmak da, İkinci Yeni dışında algılanmak da, kendisiyle ve şiiriyle çelişir.

İkinci Yeni, “anlamsıza kadar özgür olmak” ise, Cemal, bir yanıyla ordaydı. Çünkü Cemal özgür olmayı seçmişti ama, anlamsızı değil.

İkinci Yeni, şiirin “anlamsıza yargılanması” ise, Cemal orada hiç olmayacaktı . Çünkü geleneksel mantığı şaşırtmayı sevınekle birlikte, anlamsızı amaç edinmekten kaçındı.

Daha doğru bir anlatımla, Cemal, o yıllarda (57-58’li yıllarda) kendisinin de katkısı olan şiirin yeni özelliklerinin saptanmasını istemiş olmalı. Ama şiirin, yeni kurallar ya da kalıplar içine çekilmesinin, özellikle bir akım adı/damgası altına sokulup sıkıştırılmasının rahatsızlığını duydu.

İkinci Yeni için son yazılarından birinde, benim, o günkü şiiri anlamaya çalıştığıını yazar ki, doğru bir saptamadır. İkinci Yeni, o günkü şiiri açımlamayı mı amaç edinmişti, yoksa İkinci Yeniyle, şiire yeni bir yöntem mi dayatılmış olacaktı. Birincisi ise, Cemal orada kuşkusuz oldu. Hem genel olarak değişen şiirin ( Berk’in, Uyar’ın, Süreya’nın, Cansever’in), hem özel olarak kendi şiirinin değişen yönünün saptanmasını istedi.

“Anlamsız”lık, İkinci Yeni tartışmalarında çok yinelendi ama, o günden bugüne anlamsızın anlamı irdelenmedi . Anlamsız tek ve değişmez bir kavram olarak algılandı.

Sorulabilirdi “anlamsız ne?” diye. Bilinenlerden bilinmeyeni üretme uğraşı mı? Ya da bilinen (anlamı olan) iki ve daha çok sözcükten, saçma diyeceğimiz bir şey türetmek mi? Saçma ne? Bilmediğimiz, kavrayamadığımız, anlayamadığımız şeyler mi saçına, yoksa bir anlamı olmayan şeyler mi? Öyleyse anlam ne? Mantıklı olan mı? Ölür-yaşar-doğar dizgesi mantıksız ve doğar-yaşar-ölür dizgesi mantıklı. Öyleyse mantıksız olan ölür-yaşar-doğar dizgesi gibi mantıksız olması gereken doğar-ölür-yaşar ya da yaşar-doğar-ölür dizgeleri anlamsız mı?

İnsanın mantığı, doğal üretim dizgesine bağlanmıştır. Doğal üretimin bağlı olduğu sisteme de bağlıdır. Zamanı, insan, dünya ile güneş arasında yinelenen bağlantıyla birlikte kavramış olmalı. Duyu organlarıyla algılanabilir olanlardan oluşan mantık ile biz, duyu organlarıyla algılayamayacağımız varlığın, doğanın, evrenin ve uzayın özünü, oluşumunu, gelişimini ve geleceğini açıklamaya çalışırız. Açıklarız da. Ama bu sınırlanış, zihnin sınırsızlığını, olabildiğince dar bir kanala çeker, dinsel-inançsal sistemlerde olduğu gibi çıkmazında boğabilir de. Sanatçı burada ne denli özgürse, özgürleşmenin üstünü örten kalın ve sert kabuğu tırnaklayabilir. Sanatçının. kendini bağlanmışlıktan kurtararak düşüncesini bağımsızlaştırmada, özgürleşme arayışının bir yöntemi olmak gerekir.

Oluşumlar, evrimler ve devrimler, süreçleri bakımından, zaman dizgesine sıkıca bağlıdır. Bizim geçmiş-şimdi-gelecek diye, kendi bilincimize göre bölümlediğimiz zaman nedir? Kendi ekseninde ve güneşin yörüngesinde döndüğünü kabul ettiğimiz güneş sistemi ve bu sistem içinde biz, aynı zamanda, tüm sistemle birlikte sürekli alan mı değiştiririz? Böyle bir alan değiştirme midir zaman? Zamanın başlangıcı var mıydı ve sonu var mı zamanın. Gelecek zaman sınırlı mı, sınırsız mı? Zaman için sınır ne? Sonsuzluğun sınırı yoksa sonsuz nasıl bir şey?

Bilemediğimiz yerde anlam da biter? Anlamsız mıdır anlamını bilmediğimiz her şey? Ya insanın istenci dışında toplumsal olarak ürettiği ilişkiler? Kölecilik mantıklı mıdır, ama anlamı yok mu? Feodalizm ya da içinde yaşadığımız için çoğumuza en “anlamlı” gelen kapitalizm mantıklı mı? Mantıksız olan her şey anlamsız mı?

O gün (yani 57-58’lerde) gelmekte olan şiiri, “İkinci Yeni” adlı yazımda yorumladım. Doğru muydu, yanlış mıydı? Bu tartışmanın belirleyici özelliği, bence, doğru ya da yanlış olması değil, şiirin değişik açılardan tanınmaya çalışılmasını, tartışılmasını, yazılmasını sağlamış olmasıdır. Bugün, “İkinci Yeni” adlı yazımda ne yazdığıını çıkaramıyorum. Ama o gün gelişen şiire “ad” yapıldı. Orhan Duru’yla bir akşam meyhanede tartıştık , “Bir Şey Söylemeyen Şiir”i yazdım Pazar Postası’nda. Anlamsız şiire yargılandı bu yazım. “Bir şey söylemeyen” ile “anlamsız” arasında ilişki kurulabilir, ama özdeşlenemez. O gün pek ses çıkarmayanlar, yıllarca sonra, ikinci Yeni küllenmişken, Cemal’in çıkardığı Papirüs’teki bir açıklamam üzerine, İkinci Yeniyi, kendilerini, beni yererek, övmenin aracına dönüştürdüler. Yazılarımdan, yazılarımı tüm olarak kucaklamayan seçilmiş tümcelerle. Üstelik “nesnellik” adına.

Cemal, defterine şunu yazmış: “Şiir tartışmasında üretici olmak için bugünkü sorundan çıkış yapmalı. İkinci Yeni, Garip adlarından değil .” Doğru mu bilemem. Sanırım TV2’de İkinci Yeniyi bir öyküyle özdeşledi Cemal. İzlerken “Ah Cemal” demiştim içimden.

İki dize ile de kendi şiirini tanımlamış. Ama şiirin sayısız (sonsuz) tanımı vardır, ve her şiir tanımı, bir şiiri tanımlamakla birlikte, “sonsuz -eksi- bir” kadar sonsuz şiiri dışlar. Bu, şiirin tanınamazlığı anlamına alınmamalı. Olsa olsa şiirin sınırsız (sonsuz) olması gerektiğini açıklar. İkinci Yeni, şiirin sınırlarını sınırsızlığa (yani anlamını bilmediğimiz alana) kadar genişletmek istedi. İkincisi, şiiri, ozanla ve yaşamla ve yaşamıyla bütünleştirmek, yaşama dönüşen şiiri, yaşamsal varlığın ayrılmaz öğesi olan zihinsel üretimle yumaklaştırmaya yöneltti.

Cemal’in, kendi şiirini tanımı, bu nedenle de üzerinde durulmaya değer:
“Alevdir çünkü benim şiirim
”Hayatın alev halidir”

Hayatın alev hali olan yalnızca şiiri değildi. Cemal de hayatın alev haliydi. Şimdi, üretmiş olan yaşamda yok. Ürettiği var. Hepsinden önce de şiiri var. Bu şiir hayat mı (yaşam mı), alev mi? Bu şiirlerde yaşayan nedir? Cemal mi, Cemal’in bedensiz yaşayan özü mü, yoksa insanlığın sürekli bilincinden bir kesit mi? Felsefi kavrayışım bu soruya doğru bir yanıt vermeye yetmiyor.

5. ÖLÜM
Cemal, iç dengesizliğini, dış dengelerle korumaya özen gösterdi denebilir.

Polemik yapmadı. Kavga etmedi. Şiiri de öyle. Suçlayıcı, sorgulayıcı ve yargılayıcı değildir şiiri. Kimi zaman bir ironi, ince alay sezilse de.

Paris’teyken iki gömlek göndermiş. O zamanın moda gömleği. Naylon. Biri Ahmed Arife, biri bana. Ahmed Arif getirip vermişti. Yıllarca giydim. Ben Cemal’e böyle bir armağan verdim mi? Hayır, yaşarken aklıma bile gelmedi.

Cemal, ölmeden bir yıl kadar önce (28 Ocak 1989’da), İlhanilhan’da kitaplarını imzaladı. Genç bir arkadaş siyahbeyaz fotoğrafımızı çekmişti. Bu fotoğraflar İlhan’ın posteri altındaki panoda şimdi. İmzadan sonra yemeğe gittik. Körfez lokantasına İlkin Mülkiyeliler Birliğine gitmeyi kararlaştırmıştık. Sonra değiştirdik. Mustafa Şerif Onaran’ı telefonla buldum, yer değiştirdiğimizi ilettim. Ama Sunullah Arısoy’u bulamadım. Körfeze giderken, Vecihi Timuroğlu, “Sen konuklarını yalnız bırakma, ben Sunullah’ı alır gelirim” dedi. Gitti, yalnız geldi. Sunullah’ı görememiş, kasaya not bırakmış. İki gün sonra kitabevinde anlattı Sunullah. O gün erken gitmiş Mülkiyeliler lokaline. Yukarı çıkmış. Bir köşeye oturmuş, gelmemizi beklemiş. Alınmıştı da. Üzüldüm. Cemal’in bir başka imza gününde, birlikte içmek için sözleştik, gülerek. Birkaç ay sonra, Sunullah Arısoy’un ölüm haberi geldi Kuşadası’ ndan.

’89 sonları, Yunus Nadi ödüllerinin töreninden dönerken, otobüs saatine kadar Cemal ile birlikte olmak istedim. Kadıköy’e geçtim, vapurla. Evine telefon ettim. Geldi. Yemeğini yemiş. Bir kadeh rakı içti. Sıkıntılıydı. Niçin sıkıntılı olduğunu sormaya çekindim. Beni vapura kadar geçirdi. Bir birbuçuk ay kadar sonraydı, Fahri Özdemir İstanbul’dan telefon etti, Cemal’in öldüğünü söyledi. Bomba düşmüş gibi oldu içime. Evini aradım. Oğlu çıktı. Evet öldü dedi oğlu.

Cemal iki yıldır yok.
Ölüm geliyor aklıma ölüm / Bir ağacın gövdesine sarılıyorum dizelerinde, ölürüm de ölmem diyen çığırışını duymak olanaklı.

Ölüyorum Tanrım / Bu da oldu işte derken de, ölüme direnmediğini duyumsamak olanaklı.

Bunu bir çelişki olarak değil, yaşam ile ölüm arasında, gençlikteki karşıtlığın, yaşın ilerlemesine koşut olarak azalmasının diyalektik değişimi olarak açıklamak daha doğru olur sanırım.

Öldüğü gün söyledim, artık daha bir yalnız duyumsuyorum kendimi diye. Sanki o, her sabah dilimize dolanan hüzünlü türküdeki Fırat kenarının ince dumanı artık.

“Camdan” şiiriyle bitirmek isterim:

İçkievinden çıkınca
Canıdan
demin oturduğum yere
baktım.

Sigara paketimi
masada unutmuşum.
Sandalyede
Tıpkı benim gibi
Oturuyor boşluğum.

Bir eli alnında
benim gibi.
Ama biraz daha mı hüzünlü?
Otururken de
Biraz daha mı çıkarıyor
kamburunu?

Biraz daha mı benziyor
babama?

Bir yaş büyüğüm babamdan
ve rüzgar
bir törendeki gibi
çekiştirir durur
yağmurluğumu. 

Muzaffer İlhan Erdost

Cemal Süreya (Cemalettin Seber; 1931, Erzincan – 9 Ocak 1990, İstanbul) 1954’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümü’nü bitirdi. Maliye Bakanlığı’nda müfettiş yardımcılığı ve müfettişlik görevlerinde bulundu; 1965’te ayrıldığı müfettişlik görevine 1971’de yeniden döndü; 1982’de müşavir maliye müfettişliğinden emekli oldu. Ağustos 1960’ta başladığı ve yalnızca dört sayı çıkarabildiği Papirüs dergisini, Haziran 1966-Mayıs 1970 arası 47, 1980-81 arası iki sayı daha çıkardı. 1978’de Kültür Bakanlığı’nda Kültür Yayınları Danışma Kurulu üyesi olarak da görev yapan Cemal Süreya, emekli olduktan sonra, yayınevlerinde danışman ve ansiklopedilerde redaktör olarak çalıştı. Birçok dergide yazıları ve şiirleri yayımlandı; ayrıca Oluşum, Türkiye Yazıları , Maliye Yazıları dergileri ile Saçak dergisinin kültür sanat bölümünü bir süre yönetti. Politika, Aydınlık, Yeni Ulus ve Yazko Somut gazeteleri ile 2000’e Doğru dergisinde köşe yazıları yazdı.

İkinci Yeni hareketinin önde gelen şair ve kuramcılarından sayılan Cemal Süreya’nın ilk şiiri “Şarkısı-beyaz”, Ocak 1953’te Mülkiye dergisinde yayımlanmıştı. Ölümünden sonra adına bir şiir ödülü kondu. Feyza Perinçek ve Nursel Duruel, şair üzerine bir biyografik inceleme hazırladılar: Cemal Süreya / Şairin Hayatı Şiire Dahil (1995). 1997’de de Cemal Süreya Arşivi yayımlandı.

Kitapları:
Şiir: Üvercinka (1958; Yeditepe Şiir Armağanı), Göçebe (1965; 1966 TDK Şiir Ödülü), Beni Öp Sonra Doğur Beni (1973), Sevda Sözleri (Uçurumda Açan ile birlikte toplu şiirleri: 1984), Sıcak Nal ve Güz Bitigi (1988; Behçet Necatigil Şiir Ödülü), Sevda Sözleri (bütün şiirleri: 1990, ö.s; YKY 1995). Düzyazı: Şapkam Dolu Çiçekle (1976), Günübirlik (1982), Onüç Günün Mektupları (1990, ö.s.; YKY 1998), 99 Yüz (1991; YKY 2004), 999. Gün / Üstü Kalsın (1991), Folklor Şiire Düşman (1992), Uzat Saçlarını Frigya (Günübirlik’in yeni basımı: 1992), Aydınlık Yazıları / Paçal (1992), Oluşum’da Cemal Süreya (1992), Papirüs’ten Başyazılar (1992), Günler (999. Gün’ün genişletilmiş basımı: YKY 1996), Güvercin Curnatası (Cemal Süreya ile konuşmalar: haz. Nursel Duruel, YKY 1997; genişletilmiş basımı: YKY, 2002), Toplu Yazılar I: Şapkam Dolu Çiçekle ve Şiir Üzerine Yazılar (YKY 2000).

Cemal Süreya iki antoloji (Mülkiyeli Şairler ve 100 Aşk Şiiri) hazırladı; Simone de Beauvoir’dan Sade’ı Yakmalı mı? (1966; YKY 1997), Gustave Flaubert’den Gönül ki Yetişmekte (Duygusal Eğitim) ve Antoine de Saint-Exupéry’den Küçük Prens (Tomris Uyar’la birlikte) başta olmak üzere, pek çok çeviri yaptı. Çeviri şiirleri (Yürek ki Paramparça, haz. Eray Canberk, YKY 1995) ve Çocukça dergisi için yazdığı yazılar (Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi, haz. Necati Güngör, 1993; YKY 1996) derlendi.

Reklamlar