Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, lIya Glazunov

Dostoyevski

 

 

 

DOSTOYEVSKI HAYATI

YETİŞME YILLARI
(1821-1854)

“Ben bir Rusum. Hayat bana düşünmeyi öğretti,
fakat düşünmek bana yaşamayı öğretmedi.”

Herzen’in Kimi Suçlamalı? adlı romanındaki bir kişi

 

Birinci Bölüm
ÇOCUKLUK
Dostoyevski ailesi ismini ve kökenini, Pink bataklıklannın çevresindeki Dostoievo adlı ufak bir köyden alır. Burası batı Rusya’nın en kasvetli ve etnolojik olarak en kanşık -Polonyalı, Litvanyalı, Beyaz Rus ve Yahudilerin çok kanşık bir şekilde yaşadıkları- yeridir. Ailenin ırk olarak kökeni kesin değil. Dostoyevski’yi Sibirya’da tanımış olan Polonyalı bir siyasi sürgün, “ismi gibi görünüşü de Polonyalı aslını ele veriyor” diye yazıyor. 1921’de, babası için yazılmış en az güvenilir biyografiyi yayınlamış olan romancının kızı, babasının Litvanyalı olduğunu söyleyerek gerek dehasını, gerekse eleştirmenlerin onda bir Rus olarak bulduklan eksikleri buna bağlıyor. Dostoyevski’nin damarlanndaki Rus olmayan kan üzerine yapılan bu tartışmalar bizi duraklatmamalı. Kelimenin tam anlamıyla, kendisinin de her zaman inandığı gibi, Dostoyevski tam bir Rustur.

Bilinmeyen bir tarihte, unutulan bir aile büyüğü Pink bataklıklanndan Ukrayna’ya göçtü; romancının babası, Michael Dostoyevski ondokuzuncu yüzyılın ilk yıllarında Ukrayna’dan Moskova’ya geldi. Moskova Üniversitesi’nde tıp okudu ve 1812 seferinde askeri doktorluk yaptı. 18 19’da Moskovalı bir tüccarın kızıyla evlendi, işinden istifa etti ve Marinski Hastanesi’ne doktor olarak gönderildi – aynı zamanda serbest çalışabiliyor du. 30 Ekim 182l’de ikinci çocuğu doğdu. Bu Fyodor Mikhailoviç idi. Doğum tarihi kilisenin kayıtlannda kesin olarak bellidir; fakat ilginçtir ki, ilerideki yıllarda romancı, kaza ile ya da isteyerek, yaşım bir yıl küçültmüştür. Ağabeyi Michael 1820’de doğmuştu; Fyodor’dan sonra Varvara ve Andrei doğdu (Dostoyevski’nin çocukluğu üzerine bilgimizin temeli Andrei’nin anılarıdır); sonra, bir aradan sonra, Vera, Nicholas ve Alexandra aileyi tamamladı.

Kendinden küçük kardeşleri gibi, Dostoyevski’nin doğum yeri de hastaneye bitişik bir evdi. Burası bir hol, bir yemek odası, bir salon ve bir mutfaktan ibaretti. Tahta bir bölmeyle ayrılan holün penceresiz bir kısmı iki büyük çocuğun yatak odasını meydana getiriyordu; yatak odası aynı zamanda oyun ve çalışma odası görevini görüyordu. Bütün aile akşamlan salonda toplanıyor ve baba reçete yazmakla uğraşmadığı zamanlar, Rus ailelerinin en sevdiği şekilde vakit geçiriyorlardı: Yüksek sesle okuyarak. Bu odanın dibinde, başka bir bölmenin arkasında, anne-babanın ve küçük çocukların yattıkları yer vardı. Beşinci ve altıncı çocukları doğunca bir oda daha bulundu. “Eski zamanlarda” diye belirtiyor Andrei, “memurlar için odalar şimdikinden daha ucuza bulunuyordu.”

Kışın çekilen bu mahpusluğu yaz biraz hafifletiyordu; fakat hayat daha sıhhatliyse de yine aynı tekdüzelikteydi. Ailenin akşam oturmaları yerini kırlarda dolaşmaya bırakıyordu. “Bu yürüyüşler” diye yazıyor Andrei, “çok ciddiydi; şehrin dışında bile çocuklar hiçbir zaman oynamaya, koşmaya kalkışmazlardı. Baba her zaman bizi geliştirici konularda konuşurdu. Örneğin, birçok defalar geometri kuralları hakkında, dar açı, geniş açı, dik açı ya da Moskova’nın çevresinde her adımda görülen eğri ve kırık çizgiler hakkında konuşmalar yaptığını hatırlıyorum.” Yazın da, çocukların oynadığı hastane bahçesinde iyice olan hastalar vardı ve Fyodor bunlarla, özellikle gençleriyle konuşmayı severdi; fakat baba bu konuşmaları yasakladı. Küçük Dostoyevskilerin hiçbir zaman oyun arkadaşı olmadı.

İnsanın, ilk çocukluğundaki bilinçsiz etkilerle belirlendiğine inananlar, Dostoyevski’nin hayatını ilgiyle izleyebilirler. On yaşına kadar ailesinin Moskova’dan aşağı yukarı elli mil uzaklıktaki Sergei-Troitsky Manasurı’na her yıl yaptığı ziyaretlere bir iki kez katılması dışında, şehirden dışarı hiç çıkmadı. Bu şehir çocuğu, daha sonra hayatındaki değişik yaşantılara rağmen, her zaman şehrin romancısı olarak kaldı. Turgenyev, Tolstoy ya da Maksim Gorki’de geniş yer tutan doğa görüntülerine Dostoyevski’de rastlamayız. Ondaki birkaç kır sahnesi, dikkati olaydan ya da kişilerden boş yere kendi üzerine çekmeyen, çabucak boyanmış bir dekordan başka bir şey değildir; bu sahnelerin, karakterlerin yaşantılarının ve varlıklarının bir parçası olan, o karlı, serin ya da bunaltıcı sıcaklıktaki şehir sokaklarının ya da o sıkıntı verici tavan aralarının, tozlu kırlı avluların anlatıldığı içten sahnelerle hiçbir ortak yanı yoktur. “Kapalı bir odada” diyor kahramanlarından biri, “düşünceler bile kapalı oluyor.” Birçok romanının simgesi olabilecek bir söz bu. Yeni
bir eleştirmen, Tolstoy’un romanlarının okuyucuda, ağır basan bir etki olarak, “bir mekan duygusu” bıraktığını söylemişti. Dostoyevski’nin romanları dayanılmaz bir kapalılık, hapislik duygusu yaratır. Doğanın genişliğine hiç dönmeyen bakışını, insan ruhunun yönelişlerinin o bitip tükenmez kıvrımlarında gittikçe daha çok yoğunlaştırmıştır. Büyük şehrin gittikçe daralan yoğunluğunun kurbanı, Dostoyevski’nin gerek yaşantısında, gerek sanatında önemli bir olgudur ve bu olgu birçok büyük sanatçı için sözkonusu edildiği halde Dostoyevski için bütünüyle görmezlikten gelinmiştir.

Çocukluğundaki arkadaşsızlığı, hayatında ve eserlerinde belirgin izler bıraktı. Üç odalı bir evde, altı kardeşiyle yaşayan bir çocuğun yalnızlığından söz etmek tuhaf görünebilir. Ama aile yalnızdı, toplumsal yaşantıları yoktu; hayatları bütünüyle evin içinde geçiyor, ilişkileri dışarıya uzanmıyordu. Dostoyevski daha sonraki hayatında insanlarla ilişkiyi, her zaman aile duyarlığı içinde, yoğun içten bir ilişki olarak düşünür. Bir dost, kardeş ya da daha fazla bir şey olmalıdır: Daha gevşek bir bağı kabullenmez. Yalnız geçen çocukluğu, onun normal toplumsal ilişkilere girmesini önler; pek derinlere gitmeden hayatın tadını artıran, gelip geçici, raslansal ilişkileri yadsır Dostoyevski. Böyle ilişkilere zorlandığında, kıskanç, titiz, çok duygulu olurdu; hem çok şey verir hem çok şey isterdi; bunun sonunda ortaya çıkan kavgalar gereksiz kalp kırmalarla sonuçlanırdı.

Aynı ilginç eksik, Dostoyevski’nin sanatında da kendini gösterir, ama burada bu eksik, karşılığında bir güç getirir. Hiçbir büyük roman ustası, “raslansal” karakterlerden onun kadar yoksun değildir; dış özellikleri kısaca çizivermek onun işi değildir; yüzeyden geçemez Dostoyevski. Karakterlerinin sayısı, ya da hiç olmazsa hatırımızda kalanlar, eserinin kalınlığına göre çok azdır. Fakat her karakteri, bütün hayatını, yalnızlık içindeki
tüm hayatını, onların ruhlarının düşünülmesine veren bir insanın gücüyle ortaya çıkmıştır. Gözlemindeki şaşırtıcı derinlik, bakış alanının darlığını fazlasıyla telafi eder.

Dostoyevski’deki darlığın ve kapalılığın, o günün Rusya’sının yaşantısının bir özelliği olduğu söylenemez. Şunu söylemek ilginçtir: Dostoyevski’nin çocukluğunun geçtiği Moskova, aynı zamanda Puşkin’in ve Griboedov’un da Moskovasıydı; doktorun ailesinin sıkıcı ve kapalı yaşantılarını sürdürdükleri hastane ekinin çevresinde, aristokratların ve toprak sahiplerinin umursamaz bir lüks içinde yaşadıkları renkli, müsrif bir dünya, İngiliz kulübünde ihtişamlı ziyafetlerin verildiği Moskova vardı. Toplumun iki tabakasının değil, tarihin iki anının, geçmişin ve şimdinin biraradalığıydı bu. Dostoyevski’nin çağdaşlannın – Turgenyev, Goncharov, Saltykov ve hatta kendisinden yedi yaş küçük olan Tosltoy’un kökleri mutlaka ki geçmişteydi; artık bizim görüşümüzün ardında kalan o aristokrasinin ve sertliğin dünyasına aittiler. Çehov’dan önceki bütün ondokuzuncu yüzyıl büyük yazarları arasında yalnız Dostoyevski bütünüyle moderndir. Rus kast sistemi içinde, Dostoyevski’nin ailesi “soylu” idi; fakat durumları, Batı Avrupa’nın burjuva ya da orta-sınıf ailelerine çok benziyordu.

Fyodor on yaşındayken, ailesi Moskova’dan 150 verst uzaklıkta, Tula’da, Darovoe adlı ufak bir çiftlik satın aldı. Bundan sonra anne ve çocuklar yazları burada geçirdiler. Baba, yazın ortasında hastanesini sadece bir ya da iki haftalığına bırakabiliyordu. Yolculuk bir arabayla yapılıyor ve iki gün sürüyordu. Bu, çocuklar için Moskova’daki kapalı yaşanudan ve herhalde babalarının sıkı kontrolünden kurtuluş oluyordu. Günler, açık havada, Robinson Crusoe’dan ve Mohikanlann Sonuncusu’ndan esinlenen oyunlarla geçiyordu. Ata biniyorlar, köylülerle konuşuyorlardı, ama burada da kendi yaşlarında arkadaşları yoktu. Okumak için bol zaman vardı; Fyodor on iki yaşındayken, bir yaz (hayatının son yılında yazdığı bir mektuba göre) “Scott’u bütünüyle” okumuştu.

Kırk yıl sonra ve daha sohraları, Rus köylüsünü şiirsel bir hale ile sardığı, onu politik düşüncesinde kurtarıcı yaptığı zaman, ailesinin çiftliğinde geçirdiği o yaz günlerini -hayaunın Rus köylerinde geçen tek devresini- düşünmeye ve bu günlerin “hayatına en derin ve en güçlü etkiler” bıraktığına inanmaya başladı. On yaşında başından geçen unutulmuş bir olayı, hayali bir kurttan çocukça korkusunu ve Marei adlı bir köylü tarafından yatıştınlışmı sonradan ortaya çıkardı. Bu olaydan ilk kez 1875’te yazılan Delikanlı’da iki satırla söz edildi; 1876’da tamamlanmış bir öykü oldu, olaydan yirmi yıl sonra Sibirya’da düşünülen şeylerinde eklenmesiyle, Bir Yazann Def­teri’nin en iyi bilinen bölümlerinden birini oluşturdu. Bu şekliyle edebiyat olabilirdi, ama biyografi değil. Arada geçen yıllarda “köylü Marei”nin ya da kırda geçen yazların belirgin bir etkisini görmek olanaksız. Dostoyevski’nin romanlarında köy hayatını boşuna aranz; hiç yoktur böyle bir şey – kahramanlan şehirlerde ve çoğunlukla tavan aralarında yaşar. Köylüleri aranz – ve yalnızca burjuvalan, şehirlerin yırtık pırtık giyinişli proleterlerini buluruz. Hayvanları ararız – ve gerçek hayattan çok Faust’daki finodan alınmışa benzeyen, Ezilenler’deki uyuz sokak köpeği Azorka’yı ve Dostoyevski’nin güçlü imgelemiyle çocukken yattığı bölmenin arkasında görebileceği örümcekleri, tarantulalan buluruz. Dostoyevski’nin dünyasında özel hayvanlar alemi işte böyledir. Yaşantısının sonraki dönemlerinde Dostoyevski “gezgin”i, toprakla bağı olmayan insanı anlatma eğilimindeydi; hatta bir “Rus Candide”i yazacakn; bu hiç kuşkusuz, insana kendi bahçesini ıslah etmeyi öğretecekti. Oysa gerçekte, Dostoyevski’nin kendisi dünyanın şebirleri arasında bir gezgindi ve uğraşacağı bir bahçesi yoktu.

Büyük çocukların eğitimi şehir dışına yapılan bu yıllık gezilerin ilki sırasında başladı. Daha küçük yaşlarda anneleri alfabeyi öğretmişti. Ailedeki akşam okumaları onlara, İncil’i ve Karamzin’in tarihinin bazı önemli bölümlerini tanıtmıştı. Daha sonra iki öğretmen gelmeye başladı – bir papaz ve bir Fransız. Souchard adlı bu Fransız, Rus vatandaşı olmuş, asıl adım değiştirerek Rus adım andıran Drashusov adını almış ve ufak bir özel okul açmıştı. Michael ve Fyodor, 183l’de bu okula gönderildiler. Burada Latince öğretilmediğinden, bu görevi baba üstlendi; çocukların yemek masasının yanında dimdik durmak zorunda oldukları bu derslerde babanın sertliği, hoşgörmezliği üzerlerinde kuvvetli bir etki bıraktı.

1834’te iki kardeş yatılı bir okula gönderildiler ve orada üç yıl kaldılar. Hazırlıklar dışında günde sekiz saat ders vardı ve okul birçok bakımlardan iyi sayılabilirdi. Fakat, Dostoyevski’nin yaratılışının kendisiyle çevresindekiler arasına koyduğu engeli okul da yıkamadı; bu okul yıllarının sözünü ettiği yazılarındaki birkaç yerden, onun bu günleri zevkle andığını çıkaramayız. “Elbette ben” diye yazıyor Delikanlı’nın kahramanı, “hiçbir türlü topluma alışık değildim. Okulda dostlarım vardı, ama çok azdı bu dostlanm. Kendim için bir köşe yaptım ve orada yaşadım.” Bu toplum dışı durumu, ailenin güvensizliği kuvvetlendiriyordu. Evlerine yalnız bir kere bir okul arkadaşları gelmişti. lki kardeş dışarı hiç ayrı çıkmıyorlardı. Ceplerinde ne kadar para olduğunu bilmiyoruz. Babalan, onlara büyüdükçe daha sık olarak fakir bir insan olduğunu, yaşama yollannı kendilerinin bulması gerektiğini ve ölümünden sonra hepsinin sefil olacağını tekrarlıyordu.

Bu sıkıntılı, tekdüze, püritence yaşantı içinde, anneleri daha 1837’de hastalandı ve öldü. Fyodor’un ikincisi olduğu sekiz çocuğu olmuştu ve öldüğünde Fyodor on beş yaşındaydı. Dostoyevski annesinin anısından her zaman saygıyla söz etmiştir, ama Dostoyevski’nin hayatında annesinin önemli bir rol oynadığı söylenemez. Kahramanlannın anneleri genellikle duygulu bir etkinsizliğin modelleridirler. Annelerinin cenaze günlerinde, Moskova’da, çocukların o sıralar putlaştırdıklan Puşkin’in düellosu ve ölümü ile ilgili haberler herkesin ağzındaydı. “Ağabeylerim neredeyse çıldırdılar” diye yazıyor Andrei, “Fydor ağabeyisine birkaç kez, kendi aile yasımız olmasaydı, babasından, Puşkin için yas elbisesi giymek üzere izin isteyeceğini söyledi.”

Daha anneleri ölmeden önce, Michael’le Fyodor’un Petersburg’ daki Askeri Mühendislik Akademisi’ne gönderilmesine karar verilmişti. lki başşehri birleştiren demiryolu ancak on yıl sonra açıldığından, baba ve çocukları arabayla mayısta yola çıktılar. Çocuklar ilk kez Petersburg’a geliyorlar, ilk kez yalnız kalıyorlardı; akademinin giriş sınavı için son hazırlıklarım yapmak üzere bir yurda yerleştiler. Babalan Moskova’ya döndü ve onu bir daha göremediler. imtihan eylülde oldu, Fyodor Ocak l 938’de akademiye girdi, fakat yalnızdı. Michael sağlık nedenleriyle reddedilmişti ve birkaç ay sonra, Reval’deki Mühendislik Akademisi’ne kabul edildi. lki kardeşin bu beklenmedik ayrılışı, aralarında yazışmalarına yol açtı; bundan sonraki bir iki yıl için Dostoyevski’nin biyografisine işte bu yazışmadan arta kalanlar kaynaklık edecektir.

Akademideki ilk yılında on altı yaşındaki Dostoyevski’ye dışarıdan bir bakış bize şunu gösterecek: Acemi görünüşlü, zayıf yapılı, sarışın ve garip derecede solgun, dans sınıflarından ve akademideki hayatın diğer hafif yanlarından kaçan, karanlık, havasız bir yatakhanenin bir köşesinde oturup mum ışığında bir şeyler okuyan ya da yazan ya da bir aşağı bir yukarı dolaşarak kendisine benzeyen bir ya da birkaç kişiyle, varolma sorunları üzerine pek yaşına uymayan bir tartışmaya giren bir genç. Kırk yıl sonra, Dostoyevski’nin ölümünden sonra, resmi biyografide bu gözlem belirtiliyordu. Çizgiler derinleştirilmiş, hüzün biraz kuvvetlendirilmiş olabilir; ama çizilen portrenin doğruluğundan kuşkulanmamıza neden yok.

Avuntular da vardı. Petersburg’a geldiklerinden hemen sonra birlikte yazdıkları bir mektupta, babalarına şöyle diyorlar: “Henüz Shidlovski’yi görüp sizin selamınızı iletemedik.” Ama, sözünü ettikleri insanla tanışmaları fazla gecikmedi. Onun Dostoyevski’nin babasıyla ilişkisi anlaşılmaz bir şey, çünkü bu adam yakında istifa edeceği ufak bir memuriyeti olan, yirmi beş yaşlarında, romantik bir şairdi. Kardeşlerle arasındaki bağı Puşkin’e olan ortak hayranlık oluşturdu. Shidlovski iki yıl için onların önderi oldu: Petersburg’da Fyodor’u sürekli görüyor ve Michael’le de Reval’e gittikten sonra mektuplaşıyordu.

Rus edebiyatı romantik ateşe geç ama kuvvetle yakalandı, bu ateş otuzların sonunda hal1 doruğundaydı. “Büyük şairin, yüce insanın gerçek işaretlerinden biridir bu; onu çamurda çiğne, tozla ört, tartakla, döv, ona işkence yap – ruhu sağlam kalacaktır, kendisine bağlı, dürüst kalacaktır, esin meleği onu hayatın karanlıklarından sağlam olarak çıkarıp, her an üstün olan zaferlerin kanatlan üzerinde ölümsüzlük diyarına taşıyacaktır.” Şans eseri saklanmış bir mektupta Shidlovski, Michael Dostoyevski’ye böyle yazıyor. Werther’i, Chatterton’u ve intihan anlatarak devam ediyor; “nehir yatağı” diye yazıyor, “beni, gelin yatağının yavukluyu çekişi gibi hırsla kendine çekti.” En önemli romantik yasalara uygun olarak karşılıksız bir sevda onu üzüyordu, bunun için de genç arkadaşlarının gözünde müthiş kıymetleniyordu. Fyodor, “Bu aşk olmadan” diye yazıyor Michael’e, “şimdi olduğu gibi, şiirin büyük, bencillikten uzak rahibi olamazdı.” Dostoyevski’nin yazılarından birinde sözünü ettiği, kendisini “bir Marius, bir Perikles, Neron’un zamanındaki bir Hıristiyan, savaşan bir şövalye ve Scott’un Manastır’ındaki Edward Glendeling” olarak düşünmeyi sevdiği üzerine anılar, bu günlere ait olsa gerek.

Bu hava içinde ve bu önderin ardında Dostoyevski romantik devrini yaşadı. Scott ve Puşkin’i Moskova’da tanımıştı. Shidlovski’nin tanıştırdığı yeni putlar Shakespeare, Schiller, Hoffmann ve Balzac idi. Daha sonra kaybolmuş olan iki nazım dram yazmaya başladı: Boris Godunov (Puşkin’in Ardından) ve Mana Stuart (Schiller’in Ardından). Yazar olarak ilk adımını atmış, Mühendislik Akademisi’nde canım sıkan derslere karşılık kendisini bunlarla avutmuştu.

Dostoyevski son yıllarında anılarından söz ederek, arkadaşı Soloviev’e, Shidlovski’nin hayatına etkisinin anılmaya değer olduğunu söylüyordu. Sonraki yorumcular, bu etkinin özelliğini ve genişliğini açıklayabilmek için oldukça fazla çaba harcamışlardır. Shidlovski’nin daha sonraki yaşantısını yalnızca kaba çizgileriyle biliyoruz, oysa bu önemlidir. Romantik gençliğini, sefahat dönemi izlemiş ve orta yaşlarda bir manastıra girmek için bu yaşantıyı da bırakmıştır. Böylece Dostoyevski’nin daha sonraki inancını, gerçek kutsallığa giden yolun günahtan geçtiği inancım yaşamış ve belki de (burada yalnız tahminde kalıyoruz) ona bunu kısmen önermiştir. Shidlovski’nin bu sonraki yaşantısını Dostoyevski iyice biliyordu ama anlaşıldığına göre, Petersburg’daki ayrılıklarından sonra bu eski arkadaşını bir daha görmemişti. Soloviev’e sözünü ettiği etki de herhalde, Shidlovski’nin gençliğindeki beylik romantik yanılgıların değil, daha sonraki yaşantısının etkisiydi.

Şimdi aruk 1838-39 kışıydı, dünyada yalnız geçirdiği ilk kış. Ve yeni bir duygu, bir öğrenci arkadaşına duyduğu sevgi beliriyordu.

Adeta kendimden geçmiş bir durumdaydım (Michael’e daha sonra böyle yazıyor). Shidlovski ile dostluğum b;ma çok üstün saatler geçirtti; fakat sebebi bu değildi… Bir dostumlaydım, müthiş sevdiğim bir dostumla! .. Schiller’i yürekten öğrendim, ondan konuştum, çılgınca onu okudum; sanının ki kader yaşantımın o döneminde bana o büyük şairi öğretmekten daha uygun bir şey yapmadı; onu, o zaman öğrendiğim kadar iyi hiçbir zaman öğrenemezdim. Onunla Schiller’i okurken, onun tabiatında o büyük, ateşli Don Carlos’u, Marquis Posa’yı, Mortimer’yi buldum. Bu arkadaşlık bana o kadar acı ve o kadar zevk verdi ki. Şimdi artık bu konuda sonsuza dek susacağım; Sebiller adı varlığımın bir parçası, yığınla düş doğuran büyülü bir ses oldu. Acı düşler, kardeşim; işte bunun için sana Sebiller hakkında, onun etkileri hakkında hiçbir şey söylememiştim. Sebiller ismini duymak bana acı veriyor.

Bu gençlik coşkunluğunun nesnesi bilinmez kalıyor ve yukarıdaki bölüm, romantik yanılgıları ve Dostoyevski’yi hayatı boyunca bırakmayan o görülmemiş bağlılık isteğini belirtmesi dışında önemsizdir. Bu yaşta, sevgisinin bir kadına değil de erkeğe yönelmesi ilginç bir özelliktir. Eğer bu sıralarda kadınlarla ilişkisi olmuşsa, bu yalnızca fiziksel bir ilişki olmuştur. Karşı cinse karşı olan tutumunda duyguların rol oynaması çok daha sonra başlamıştır. Ama daha 1839’un yazında romantik duyarlığı artık duygusal bir anı olmuştu; Shidlovski Petersburg’dan ayrılmış ve Dostoyevski’nin yaşantısından çıkmıştır. Ve aynı günlerde Moskova’dan babasının ölüm haberi gelir.

Dostoyevski ailesi babalarının ölüm şartlan üzerinde hiç konuşmamışlar ve bu sessizlik ancak seksen yıl sonra bozulmuştur. Dostoyevski’nin resmi biyografısinde bu olaya şöyle bir değinilmiştir. Elimizde kalan yazışmalarda da bu konuda hiçbir şey yoktur; Michael’le arasında bu yıllarda yazılan mektuplar, biri hariç bütünüyle kaybolmuştur. On küsur yıl önce romancının kızı ilk kez örtüyü açmıştır; ama o da bütünüyle inanamayacağımız bir tanıktır ve dahası, bu konuda, Dostoyevski’nin babasıyla Fyodor Karamazov arasında ustaca ama tahmini bir paralellik kurmak çabasındadır. Asıl olgular doğrudur, ama anlatılan bazı ayrıntılar uydurma gibi görünmektedir.

Karısının ölümüne, açıkça söyleyebileceğinden herhalde daha çok üzülen yaşlı Dostoyevski, iki büyük çocuğunu Petersburg’ da ve üçüncüsünü de Moskova’da (Varvara evlenmiş ve iki ufak oğlu okula gitmişlerdi) bıraktıktan sonra, görevinden çekildi ve iki ufak kızıyla şehir dışındaki küçük mülküne yerleşti. Orada yalnız başına yaşarken, bozulmuş sinirlerine, huysuz tabiatına çok zararlı olduğu halde bol bol içmeye başladı. Her türlü aile ve çevre etkisinin yokluğunda, tutumu, davranışları gün geçtikçe daha tuhaflaştı; denildiğine göre, her gece kızlarının (henüz on üç-on beş yaşlarındaydılar) yataklarının altında saklanmış aşıklar arıyordu – oğlu bu olayı romanlarından birinde kullanmıştır. Oğullarına karşı olan sertliği (bununla övünürdü) serflerine karşı gaddarlığı vardı. 1839 yazının bir gününde, Michael’le Fyodor’u Petersburg’a bırakışından iki yıl sonra, kendi köylüleri tarafından yapıldığından ve bir öç alma olduğundan kuşkulanılmayacak bir şekilde öldürülmüş olarak bulundu. Böyle olaylar olağanüstü değildi. O devir hakkındaki anılan ünlü olan Madam Panae va, o günlerde toprak sahiplerinin serfleri tarafından öldürülmesinin sık rastlanır bir olay olduğunu yazıyor ve şöyle devam ediyor:

O günkü basında bu tür haberler çıkmazdı. Bu tür karışıklıkların saklanması gerektiği ve bu can sıkıcı olayların etrafa yayılmaması için kişisel haberleşmelere dikkat edilmesi konusunda sert emirler verilirdi.

Dostoyevski’nin babasının ölümünden söz eden aile arası mektupların niye kaybolduğunu, yöneticilerin bu devekuşuna yaraşır davranışı açıklamaktadır. Bu kayıp mektuplar bir gün ele geçmedikçe ya da mahkeme soruşturmasının kayıtlan unutulmuş bir arşivden bulunup çıkarılmadıkça, bu tuhaf adamın sonu hakkında herhalde daha fazla bir şey öğrenemeyeceğiz.

Fyodor artık hemen hemen on sekiz yaşındaydı; eğer bir yerde çocukluğu ile erkeklik çağı arasında bir çizgi çekeceksek, doğru yer burası olmalı.

İkinci Bölüm
PETERSBURG’DAKl İLK YILLAR
Dostoyevski’nin, babasının ölümüyle ilgili duygulan hakkında son yıllarda bir hayli şey yazıldı; bunların hepsi neredeyse bütünüyle tahminiydi. Michael’e yazdığı, bu olaydan söz eden ve bugüne kalan tek mektup, duygularında tuhaf ya da ilginç bir yan göstermiyor:

Sevgili kardeşim (diye yazıyor), babamızın ölümüne çok gözyaşı döktüm, fakat şimdi durumumuz daha da korkunç; kendimden değil ailemizden söz ediyorum.

Ve hiçbir kompleksten kuşkulanmaya yer vermeyecek şekilde, öksüz kalan kardeşlerinin kaderi hakkında yazmaya devam ediyor. Bu mektup psikanalist okulun eleştirmenlerinin, romancının babasının mezarı üstüne kurdukları savın asılsız desteği oluyor. Bu üzücü olayın haberinin, Dostoyevski’de ilk sara nöbetine yol açtığı iddiası da güvenilir bir kaynaktan yoksundur ve asılsız bir hikaye olarak görülmektedir.*

(*) Bir dahinin psikanalizi, çekici bir vakit geçirme yoludur. Dostoyevski’nin çocukken babasını bir cinayeıle kaybennesi ve son yıllannda, oğullannın biri tarafından öldürülen bir baba hakkında roman yazmış olması, Ôidipus kompleksinin vaizlerine dayanılmaz bir çekicilik sağlamışur. Almanca eserlerde bir yığın anlaşılması güç sayfa Dostoyevski’nin sara nöbetinin ve kumar düşkünlüğünün önemli rol oynadığı bir varsayımın kanıtlanmasına aynlmıştır. Dr. Freud’un kendisi (Temmuz 1929, Realist dergisinde) Dostoyevski’nin babasının ölümünü, romancının yaşamını belirleyen çok etkin bir olay olarak gôrüyor ve sarasının bu olayla başladığını ileri sürüyor. tik iddiaya, sadece bunu kanıtlayacak yeterli olgu olmadığı söylenerek karşı çıkılabilir; ikinci iddia ise olgularla yalanlanmaktadır.

Birçoğu hala yalnız Rusça olan, Dosıoyevski’nin sarasıyla ilgili edebi kaynaklardan bu bilim adamlan ne yazık ki habersizdirler. Aralık 1930 tarihli Slavonic Review’da, bir makalede birçok karışık kanıt incelenmiştir. Biz burada yalnızca sonuçlan yazmakla yetineceğiz. Dostoyevski’nin sarasıyla, babasının ölümü arasında öne sürülen bağlılık, kızının yazdığı biyografideki şu satırlara dayanmaktadır: “Ailemizden öğrendiğime göre” diye yazıyor, “Dostoyevski’nin ilk sara nöbeti babasının ölümünü öğrendiği zaman gelıniştir.” Bu güvenilir olmayan kaynağın söyledikleri, Dostoyevski’nin Sibirya’da, hapisten kurtulduktan hemen sonra yazdığı mektuplarla çelişmektedir. Bu mektuplarda Dostoyevski, nöbetlerin yeni bir şey olduğunu ve bu nöbetlerin sara olduğundan emin olmadığım belirtiyor. 22 Şubat 1854’te kardeşi Michael’e şöyle yazıyor: “Sinirlerimin bozukluğu sara nöbetlerine yol açn, ama pek sık olmuyor bu.” Aynı yılın 30 Temmuz’unda yine Michael’e şöyle yazıyor: “Hastalığım hakkında sana yazmıştım. Saraya benzer garip nöbetler ama sara değil. Sana bir gün daha ayrıntılı yazanın.” Üç sene sonra bile hala kuşkuluydu; 9 Mart 185Tde arkadaşı Wrangel’e şöyle yazıyordu: “Doktor gerçekten sara olduğumu söyledi.”

Sibirya’ya sürülıneden önce Petersburg’da uğradığı sinir bozukluklarını gerek kendisi gerek arkadaşlan hiçbir zaman sara olarak görmediler ve böyle olduğunun da hiçbir kanıtı yoktur. Ne şekilde olursa olsun, bu sara nöbetleri geriye, babasının öldürülınesine götüremez, çünkü ilk kez bu olaydan sekiz, dokuz yıl sonra ortaya çıkmışlardır.

Bu üzücü olayın maddi sonuçlan hakkında daha sağlam temeller üzerinde konuşabiliriz. Dostoyevski’nin bütün biyografilerinde usandırıcı bir uzunlukta anlatılan bir konuyla karşı karşıyayız – Dostoyevski’nin müsrifliği ve müzmin mali sıkıntıları. Petersburg’a gelene dek, çocukların para taşımalarına ya da kendi hesaplarına bir kopek harcamalarına izin verilmemişti. Babalan, özellikle son yıllarında, paranın çok sözünü etmiş ama kesenin iplerini hep kendi elinde tutmuştu. Çocuklar Petersburg’a bırakıldıklarında, Moskova’dan gönderilen, hakkında kesin hesap verdikleri parayla geçiniyorlardı. 1839 yılında Fyodor babasına yazdığı bir mektupta, hayatın temel gerekleri için -açıkladığına göre bunlar çay gibi lüks şeyleri içermiyoracele olarak 25 ruble yollamasını uzun uzun rica ediyor. Acınacak durumdaydı; fakat daha sonra ortaya koyduğu karakterine  bakarak, nedenin, biyografi yazarlarının üzerinde durmayı pek sevdiği ailenin cimriliği kadar, kendi müsrifliği de olabileceğini söyleyebiliriz.

Gerek baba Dostoyevski’nin mülkOnün değeri (bir hayli zengin olmalıydı), gerekse vasiyetname üzerinde bir şey bilmiyoruz. Babanın en büyük kızının kocası, Moskovah bir tüccar olan Karepin, vasiyetnameyi yerine getirmek ve mallan korumakla görevlendirildi; fakat, artık büyümüş olan Michael ile Fyodor’a babalarıymış gibi davranmak için giriştiği birkaç boş denemeden sonra, pek şaşılmayacak bir dOşünceyle, onlara en kısa zamanda paylarına düşeni ödemek için çalışmaya başladı. 1841 ile 1844 arasında, Fyodor buradan bir hayli para aldı ve bir daha hayaunın son yıllarına kadar bulamayacağı bir bolluğun tadını çıkardı. Bu kazanılmamış gelirler onu, disiplinsiz tabiauna pek güzel uyan, düşünmeden bol bol harcamaya alıştırdı.

Dostoyevski’nin bu yıllardaki yaşantısı üzerine, bazı dış gözlemler dışında pek az şey biliyoruz. Mezun olmasına yetecek notlar alarak 1843’te akademiyi bitirdi ve Savaş Bakanlığı’ndaki Mühendislik Dairesi’nde bir göreve atandı. Michael de Reval’de mezun olmuş, Alman asıllı bir kızla evlenmiş ve bir çocuğu olmuştu. Bu arada Andrei akademiye hazırlanmak için Moskova’dan geldi ve Fyodor ile aynı dairede bir süre birlikte yaşadı. lki genç için garip denecek büyüklükteydi bu daire ve Fyodor gelirinin dörtte birini kiraya veriyordu. Bir sene içinde odaların ancak ikisini döşeyebilmişti ve sadece bir tanesini ısıtmaya gücü yetiyordu. Moskova’dan para gelmeye devam ediyor, fakat birkaç gün içinde harcanıyor, çalınıyor, sağa sola veriliyor ya da kumarda kaybediliyordu. Dostoyevski bir dilenciyi ya da bir arkadaşı hiçbir zaman geri çeviremezdi. İş yaptırdığı insanların şikayetçi olmayan bir kurbanıydı. Asker uşağı bir çamaşırcı kadınla yaşıyor, bu kadının bütün ailesini ve dostlarını Dostoyevski’nin hesabından geçindiriyordu. Borçlar birikiyordu; gelen parayı bitirince, yenisi gelene kadar yaşamak için para gerekliydi çünkü. Bir keresinde süt ve ekmek yiyerek yaşadığını
görüyoruz -komşu bakkaldan ancak bunları veresiye alabiliyordu; bir keresinde de bir faizciden, Mühendislik Dairesi’ndeki maaşını kefil göstererek, yüzde elli faizle dört aylığına iki yüz ruble borç aldığını görüyoruz. Nihayet 1844’te, babasından kalan payını, beş yüz ruble peşin ve geri kalan beş yüz ruble de aylık taksitlerle ödenmek şartıyla devretmeyi teklif etti ve teklifi kabul edildi.

Reval’de kaldığı ilk günlerde Michael, Riesenkampf adında Alman bir doktorla tanışmıştı. Fyodor’u bu yıllarda, Petersburg’da ara sıra ziyaret eden Alman doktor, bıraktığı anılarda, pek üzücü olan bu mali karışıklıkların· sözünü etmiştir. Dostoyevski 1843-44 kışını Petersburg’da Riesenkampf ile birlikte geçirdi ve Michael’in içten ricaları üzerine doktor, Fyodor ile birlikte kalmaya başladı; hem o büyük dairenin masraflarını
paylaşmak, hem de “ona Alman hatasızlığından bir örnek gösterip etkilemek” içindi bu. Dostoyevski’nin daha sonraki hayatına bakarak bir yargı verecek olursak, Riesenkampfın görevinin son kısmının bütünüyle başarısızlıkla sonuçlandığını çıkarırız. Alman karakterine hayranlık uyandırmakta da daha fazla başarılı olduğu söylenemez. Dostoyevski hayatı boyunca Alman karakterini imgelemsizlikle, darlıkla, kendini beğenmişlikle suçladı.

Tiyatroya, baleye, “pahalı konserler” e gitmesi dışında doktorun bize Dostoyevski’nin bu dönemde yaptıkları üzerine söyleyeceği fazla bir şey yok. Edebiyat hala en önde gelen tutkusuydu; Almanları bırakmış Fransızlara sarılmıştı. Özellikle çağdaş Fransız edebiyatı bu dönemde ona çok çekici geliyordu. Lamartine ve Victor Hugo’dan Frederic Soulie ve Paul de Kock’a kadar her şeyi okumuştu. Rus yazarları arasında Puşkin’den, sayfalarını ezbere bildiği Gogol’e geçmişti; göreceğimiz gibi Gogol’ün etkisi Dostoyevski’nin nesir deyişinin ortaya çıkmasında belirleyici olmuştur.

Mali sıkıntıları Dostoyevski’nin edebiyata yeni bir şekilde bakmasına neden oldu. Her müsrif gibi Dostoyevski de güçlüklerin nedenini çok harcamasında değil, gelirinin yetersizliğinde bulduğundan artık edebiyat, Maria Stuart’ın, Boris Godunov’un günlerindeki gibi, felsefi şüpheleri, tumturaklı duygulan anlatmak için bir araç değil; gelirini artırmak için kullanılan bir şeydi. Zaman da bunun için elverişsiz değildi. Rusya’ da edebiyat ilk kez 1830’dan sonra yalnızca zarif bir eğlence olmaktan çıkıp, ticari bir olay olmuştu. Dergiler mantar gibi bitiyordu; yalnız özgün yapıtlara değil, Avrupa edebiyatından çevirilere de para veriliyordu. Batı Avrupa klasiklerinin birçoğunun Rusça’daki tam çevirileri 1830 ile 1850 arasında yapılmışur. Dostoyevski niye günün bu akımı içinde servete kavuşmasındı? O da Balzac gibi mektuplarını, milyoner olmayı garanti eden karışık hesaplarla, ustaca tasarılarla dolduruyordu. Balzac’ın Eugtnie Grandet’sini çevirdi ve George Sand’ın bir kitabım çevirmeye başladı. Michael de Reval’de, Schiller’in Rusça’daki bütün eserlerini içeren baskının bir bölümünü oluşturacak olan Soyguncuların ve Don Carlos’un nazım çevirilerini yaptı.

Tasarılarının birçoğu sermaye yokluğundan suya düştü ve hiçbiri de Dostoyevski’ye servet kazandırmadı. Fakat edebiyat tutkusu, Mühendislik Dairesi’ndeki işinin “patatesler kadar sönük” görünmesine yol açtı ve mesleği dışındaki uğraşılarına son vermesine neden olacak bir taşra memuriyetine gönderilmekle tehdit edilince istifasını verdi. Mirasın son kısmını da harcamış, bu yolda ümid edilecek bir gelir kalmamıştı. Ona çetin ve kendine uymayan beş yıllık bir öğretime mal olan ve az da olsa devamlı bir gelir sağlayan işini bırakmıştı. Tüccar olduğundan paranın kıymetini bilen öfkeli eniştesi Moskova’dan, Dostoyevski’nin dediği gibi “hiçbir gereği ve anlamı yokken” mektup yazıyor ve ondan “kendini, bir sabun köpüğünden daha gerekli olmayan Shakespeare’e kaptırmamasını” istiyordu. Bu güzelim öğüde aldırmayan sorumsuz genç tehlikeye atıldı ve yoksulluğun güdücü kamçısı altında büyük yazar olanlann arasına katıldı. Artık kaleminden başka gelir kaynağı kalmamıştı. İlk özgün nesir çalışmasını yazmaya başladı.

Mektuplardan C?luşan kısa bir roman olan lnsancıklar 1844-45 kışında birkaç kez yenilenerek yazıldı. Bu kitabın eleştirmenlerce keşfi Rus edebiyat tarihinin en ünlü olaylarından biridir. Dostoyevski mayısta müsveddeleri, Mühendislik Akademisi’nden tanıdığı, kendisi gibi edebiyat meraklısı olan Grigoroviç’e verdi. Grigoroviç de bunları, şiirleri kendisini şimdiden edebiyat dünyasına tanıtmış olan genç yazar Nekrasov’a götürdü. Bu ikisi müsveddeleri okumaya başladılar, bütün geceyi okumakla geçirdiler. Sabahın dördünde gelip Dostoyevski’yi uyandırdılar, bir şahaser yazmış olduğunu söyleyip kutladılar. Müsveddeler edebiyat hiyerarşisinin basamaklarında yükselmeye devam etti. Nekrasov bunlan Belinski’ye verirken, “yeni bir Gogol doğdu” diyordu. Ünlü eleştirmen kısa bir kuşku anından sonra Nekrasov ile Grigoroviç’in yargılarını onayladı. Üç gün sonra Dostoyevski Belinski’ye tanıştınldı. “Anlıyor musun?” diye bağırdı Belinski, “yazdığın şeyin ne olduğunu anlıyor musun? .. Yirmi yaşındayken bunu anlaman olanaksız.” Ve karşısındaki mutlu, şaşkınlıktan ağzı açık kalmış genç yazara eserinin önemini anlatmaya başladı. “Ben gerçekten bu kadar büyük müyüm?”; Dostoyevski kendisine böyle soruyordu ve otuz yıl sonra, bu sahneyi hayatının “en mutlu, en büyüleyici anı” olarak nitelendiriyordu.

lnsancıklar’ın basıldığı Nekrasov’un Almanak’ı bir dahaki ocağa kadar çıkmadı. Ama buna rağmen, Belinski’nin onayı, yazarın, eleştirmenin başında bulunduğu dar ama etkili grup içinde hemen tanınmasına yol açtı. Benliğine hasta derecede düşkün, acemilik devrinden henüz çıkmamış, çevresindeki insanların kıvnmlanna kendi köşeli kişiliğini uydurmayı bir türlü başaramamış olan genç yazar kendini, günün en ünlü edebiyatçıları tarafından, Belinski, Nekrasov, Turgenyev, Tyutchev, Annenkov, Panaev ve şimdi unutulan yanın düzine kadar yazar tarafından övülür, okşanır buldu. Safça bir iyimserlik, toplum adetlerine ilişkin tam bir bilgisizlikle karışarak, cesaretlendirmeleri göklere çıkarmak, dostça davranışlan tutkulu bağlılıklar sanmasına yol açtı. Edebiyat dünyası, ümit verici genç bir yazarla merakla ilgileniyordu, oysa o, ayaklanna kapanıldığını tatlı tatlı hayal ediyordu. Kardeşine yazdığı Kasım 1845 tarihli mektuptan alınan aşağıdaki parçalar bir şey eklemeyi gereksiz kılıyor:

işte kardeşim, sanının zaferim hiçbir zaman şimdi olduğu kadar parlak olmayacak. Her yerde sonsuz bir saygı ve müthiş bir merak var bana karşı … Prens Odoevski kendisine bir ziyaret lütfetmem için yalvarıyor. Kont S. ümitsizlikle sac;;lannı yoluyor. Panaev onlara, herkesi yerle bir edecek bir dahinin ortaya çıktığını söylemiş . . . Herkes beni harika buluyor. Ağzımı açar açmaz, her yerde Dostoyevski şunu söyledi, Dostoyevski
bunu yapmak istiyor diye söylentiler yayılıyor . . . Bir yığın düşünce
var kafamda, bunların hiçbirini Turgenyev’e bile söyleyemiyorum,
yoksa ertesi gün Petersburg’un her köşesinde
Dostoyevski şunu, şunu yazıyor diye konuşuluyor. lşte kardeşim,
eğer sana bütün başanlanmı anlatacak olsam, yeterli kağıt
bulamam …

Kısa sürede Dostoyevski kendini maskara etmişti. Bir İngiliz genci bu tür düşüncelerini kendine saklar ve yıllar sonra bunları düşününce gizlice utanır. Dostoyevski maskara olduğunu, sezecek kadar benliğine düşkün ve akıllıydı. Fakat her defasında kontrol edemediği Rus tabiatı ona ihanet ediyordu; yeni arkadaşları da gülecek kadar anlayışsız değillerdi. Turgenyev, Nekrasov ve Annenkov, Dostoyevski’nin “Üzgün Çehreli Şövalye” diye adlandırıldığı nazım bir hiciv yazmışlardı ve bu hicvin en etkili ikiliği de şuydu:

Edebiyaun yüzünde
Vakti geçmiş bir sivilce gibi çıktın.

“Edebiyat sivilcesi” genç yazarın arkadaşları arasındaki lakabı oldu. Bu arada lnsancıklar’ın özel bir kenarla basılmasını, böylece Almanah’ın içindeki diğer yazılardan ayn olmasını istediği yolunda söylentiler dolaşıyordu. Bu asılsız söylenti Dostoyevski’yi hayatı boyunca rahatsız etti; ölümünden birkaç ay önce bunu basında yalanlamanın iyi olacağını düşünüyordu.

Dostoyevski’nin Belinski ve grubuyla olan kısa süreli arkadaşlığının sona ermesinde ilgisiz gibi görünen bir neden de etkin oldu. Belinski ile en yakın arkadaşları Nekrasov ve Panaev’in, Otechestvennye Zapishi’nin yayıncısı Kraevski ile aralan gün geçtikçe bozuluyordu. 1846 yılının baharında, yıllardır devamlı olarak yazılarıyla katıldıkları dergiyle bağlarını kopardılar. Bir yazarın estetik görüşüyle bir yayıncının mali görüşü pek seyrek uyuşur; Kraevski’yi, Belinski’nin yaptığı gibi, “bir gaspedici, bir vampir ve bir alçak” olarak nitelendirmek haksızlık olur. Kraevski seçtiği kişilere karşı oldukça cömertti; ümit verici fakat parasız bir genç yazarı kendi yayınevine bağlamak için en emin yolu kullanıyordu. 1845 yılının Kasım ayında kardeşine, “Birkaç gün önce” diye safça yazıyor Dostoyevski, “Kraevski parasız kaldığımı duyunca beş yüz rubleyi kabul etmemi ısrarla rica etti.” Bu olay birkaç kez tekrarlardı ve Dostoyevski örümceğin ağına düştü. Kısa bir süre sonra; eseri yıllar öncesinden Otechestvennye Zapiski’ye satılmış oldu ve Kraevski’nin kiraladığı bir yazar olarak, gerek işinde, gerekse kişisel olarak Belinski’nin arkadaşlarınca aforoz edildi. Daha sonraki öyküleri, ôteki, Mr. Prokharcin ve Ev Sahibesi, ümit kıncı ve anlaşılmaz bir şekilde lnsancıklar’dan kötüydü. Bunlar Belinski tarafından gittikçe artan bir soğuklukla karşılandı. Belinski artık rakip dergide, Sovremennik’te yazıyordu ve 184 7 baharında bütün bağlar kopmuştu.

Bir yıl sonra veremden ölen Belinski’nin adı, Rus radikallerince kutsallaştırılmış, yanm asır boyunca Belinski ilerici çevrelerde yalnızca büyük bir eleştirmen olarak değil, Rus politik düşüncesinin kurucusu olarak yüceltilmiştir. Dostoyevski daha sonraları Ortodoksluğun kararlı bir savunucusu olduğu, radikal ve devrimci görünen her şeyi lanetlediği dönemlerde, Belinski ile siyasi ve dini inançları yüzünden bozuştuğunu hayal
etmeye ve bunu arkadaşlarına söylemeye başladı. Bu, Dostoyevski gibi geniş imgelem gücü olan insanların bilinçsiz yalancılığının kendilerini, kendi hayatlarının olaylan hakkında nasıl en güvenilmez bir tanık yaptığına iyi bir örnektir. Bozuşmalan üzerine sonradan yaptığı açıklama doğrulanamaz, çünkü her şeyden önce, Belinski grubundan ayrılır ayrılmaz girdiği grup daha az ilerici değildi, hatta bu grubun düşünceleri görünüş
olarak Belinski’nin düşüncelerinden daha da politikti. Dostoyevski’nin o günkü düşüncelerini tam olarak bilmemiz elbette çok zor; henüz şekillenmemiş ve etkilere çok açık her genç gibi onun da düşünceleri, o anki çevresinden alınıyordu. Nikola’nın iktidanmn son on yılında, Dostoyevski’nin tartışmaktan hoşlanabileceği bağımsız ve akıllı her genç az çok radikal olduğundan, Dostoyevski de radikaldi ve o günkü düşüncelerinin nedenini, yaşına ve karakterine uygun olan dikkatsiz, fark gözetmeyen bir heyecanla açıklıyordu. Daha sonralan zihnini tırmalayan, dehasını geliştiren ahlaki, politik ve dini problemleri bu dönemde derinliğine düşündüğünü gösteren bir şey yok. Sibirya’ya gidene dek, Dostoyevski manevi gelişmesi açısından toy bir genç olarak kaldı.

Dostoyevski’nin 1847 baharında Belinski ile kesin bozuşmasıyla 1849 Nisanı’nda devrimci bir harekete katılması nedeniyle tutuklanması arasında geçen iki yıl, biyografi yazarı için verimsiz bir alandır. Michael Dostoyevski 1847 yazında ailesiyle birlikte Petersburg’da yaşamaya geldi ve böylece iki kardeş arasındaki verimli yazışma sona erdi. Dahası, Dostoyevski’nin sonralan ve arkadaşlarının da onun ölümünden sonra, yaşantısının bu devrimci kısmına kasıtlı olarak bir örtü çektikleri ihtimali büyüktür. Bu dönemde de onu edebiyatın aristokrat patronlarının salonlarında görüyoruz. Bunların arasında, gerçek bir Rus kontu olan ve çok okunan romanlar yazan Kont Sollogup vardı; Kont edebiyat dünyasında aristokrat, aristokratlar arasında da edebiyatçı olarak davranır ve aksilikleriyle iki tarafta da düşman kazanırdı. Bundan başka, iyi bir amatör müzisyen olan Kont Wielhorski vardı, başkentteki yerli ve yabancı müzisyenleri salonuna toplardı; Prens Odoevski vardı, edebiyatçılar tarafından sevilir ve onlar için cumartesi geceleri toplantılar yapardı. Sanat düşkünü bu nazik topluluk, Dostoyevski’nin kendini beğenmişliğini, edebiyat dünyasındaki hasımlarından daha anlayışla karşılayabilirdi. Fakat, Dostoyevski’nin bu topluluğu kendi evi gibi gördüğünü söylemek çok zor; romanlarında az rastlanan aristokrat hayat hakkındaki sahnelerin inandırıcılığı, Balzac ve Dickens’daki benzer sahnelerinki kadardır.

Bir başka ve önemli dostluk da bu döneme rastlar. Otechestvennye Zapiski’nin baş edebi eleştirmeni olarak Belinski’nin yerine Valerian Maikov adında genç bir yazar gelmişti. Maikov kardeşi ve annesiyle yaşıyordu . Kardeşi Apollon klasik okula bağlı, beğenilen ama fazla yeteneği olmayan bir şairdi; anneleri ise edebiyatta iddialı bir kadındı. Kısa zamanda, Dostoyevski bu evin devamlı ve sevilen bir ziyaretçisi oldu; Valerian 1847’de aniden öldü, Apollon ise Dostoyevski’nin hayau boyunca yakın bir arkadaşı olarak kaldı. Dostoyevski’nin Maikov ailesiyle olan ilişkisi hakkındaki izlenimleri, gençlik yıllarının en güzel izlenimlerindendir. Fakat işin tuhafı Dostoyevski, felaketle bitecek girişime Apollon Maikov yoluyla girmiştir.

Fakat bütün bu ilişkilerde, yüzeyden pek derinlere inmiyoruz ve Dostoyevski’nin bu yıllarda en yakın arkadaşlarına karşı bile sürdürdüğü suskunluk engeli daha sonraki kuşaklar için kalkmış değildir. Sürgüne gönderildiği 28 yaşına kadarki cinsel hayatını araştırmak istersek, hemen hemen hiçbir şey bilmediğimizi görüyoruz. Gerek Riesenkampf gerekse kendi doktoru ve arkadaşı Yanovski, Dostoyevski’nin, kendi bildikleri hiçbir aşk hikayesi olmadığını ve kadınlara hiç ilgi göstermediğini yazıyorlar. lki doktorun söyledikleri, Dostoyevski’nin eserleriyle de doğrulanmaktadır; çocuklardaki erken cinsel gelişmeyi incelediği iki çalışması dışında (Netoçka Nezvanova ve Bir Küçük Kahraman), Sibirya’ya gitmeden önce yazdığı öykülerde cinsellik ikinci planda kalır. Bu olgudan yola çıkarak, Dostoyevski’nin gençlik yıllarında, zamanına, ülkesine ve kendi karakterine bütünüyle yabancı olan bir perhize girdiğini söylemek yanlış olur. Tam tersini kendisinden öğreniyoruz; ilk edebi başanlannın coşkunluğunun her zamanki suskunluğunu yıktığı bir dönemde kardeşine yazdığı bir mektupta, “yığınla paraya mal olan Minnalar, Claralar, Mariannalar”ın sözünü ediyor ve Turgenyev ile Belinski’nin, “düzensiz yaşantısı yüzünden kendisine kızdıklarını” ekliyor. Fakat bu gerçek bir Don Juan’ın sözleri değildir; daha çok, kendi çevresindeki kadınlarda haşan kazanamayacak kadar ürkek olan, sokaklarda gizli zevkler arayan, metresler tuttuğuna inanılmasından hoşlanan bir gencin övünmesidir. Bu dönemde Dostoyevski’yi bir zampara olarak göstermek, perhiz yapan bir kişi olarak göstermek kadar dayanaksızdır.

Aynı mektupta, “Minnalar, Claralar, Mariannalar”ın satılık güzellikleriyle acemice övündüğü satırların hemen yanında, bir kadına duyduğu sevginin daha az safça olmayan itirafı var:

Dün ilk kez Panavlerdeydim ve sanıyorum ki kansına aşık oldum akıllı, güzel, çekici ve müthiş açık sözlü. Altı ay sonra (1845-46 kışında) şöyle yazıyor:

Madam Panaeva’ya gerçekten aşıktım, şimdi geçti galiba – bilemiyorum.

Madam Panaeva, daha sonra, uzun yıllar Nekrasov’la yaşadı ve Dostoyevski’den kibarca söz ettiği anılar yazdı; fakat açıkça belli ki, kendisine duyulan bu sevgiden bütünüyle habersizdi ve Dostoyevski bu sevgisini hiç açığa vurmamıştı. Fiziki ilişkiler erken bir yaşta başlayınca ve duygusallıktan bütünüyle ayrı tutulunca, çoğu kez cinsel çekicilikle birlikte düşündüğümüz duygusallıklar oldukça ileri bir yaşa kadar gelişmemiş, olgunlaşmamış kalabilir ve bu, 25 yaşındaki Dostoyevski’de gördüğümüz, savruk bir uçanlıkla duygusal bir çocukluğun alışılmamış birleşimini herhalde açıklar. Cinselliğin Dostoyevski’nin düşüncelerinde ve duygulannda etkin olması ancak daha sonralarıdır; 35 yaşındayken, Maria Dmitrievna ile Sibirya’da geçen macerası, ilk aşkın bütün belirleyici özelliklerini gösterir.

Bu devrede; yakınlarıyla olan bütün ilişkilerinde kaba, iyi izlenim bırakmayan dış görünüşü altındaki huzursuz, sinirli tabiatı Dostoyevski’nin peşini bırakmadı. Bunun fiziki nedenleri tahminde kalmaktadır. Bu durumunun, ilk kez Sibirya’da açıkça ortaya çıkan sarasının başlangıcı olup olmadığını tıbbi olgulardan kesin olarak anlayabilmek olanaksız. Dostoyevski’nin böyle düşünmediği kesin, çünkü daha sonra, hapis ve sürgünün ilk gençliğindeki sinir bozukluklarını tedavi ettiğini birkaç kez söylemiş ve bunlann nedeni olarak sarayı değil basuru göstermiştir. Doktor arkadaşı Yanovski anılannda, düzensiz bir nabız ve sinirli başağnlanndan söz eder, fakat Yanovski hastasının hipokondri olduğunu sanmıştır. Dostoyevski ondan, sinir hastalıkları ve frenoloji hakkında kitaplar almıştır. Balzac gibi o da, frenolojiyle uğraşmaya, kendisinde dahiliğin fiziksel belirtilerini bulmaya yöneldi; kafatasının Sokrat’ınkine benzediğini duymaktan hoşlanmaya başladı.

Hastalığının manevi belirtileri -aşın sevinci takip eden aşın sıkıntı devreleri, gülünç bir palavracıhğın sonunda şiddetli bir çekingenlik ve kendini küçültme – dış dünyayla olan bütün ilişkilerinde açığa çıkıyordu. Bir iş yaptığı anda çılgınlığının derinliğini anlayan, yaptığı şeye aynı anda pişman olan talihsiz insanlardandı Dostoyevski. 184 ?’de Reval’e yaptığı bir ziyaretten sonra, kardeşi Michael’e şöyle yazıyor:

Reval’de, sana karşı ne kadar sert ve dayanılmaz şekilde davrandığımı anımsıyorum. Hasta bir insandım kardeşim. Bana bir keresinde davranışımın, karşılıklı eşitlik fikrine bütünüyle aykın olduğunu söylemiştin. Sevgili dostum, bu haksızlıktı. Fakat öyle sevimsiz, öyle kötü bir karakterim var ki. Seni kendimden her zaman daha üstün görmüşümdür. Senin için, senin hayatın için kendi hayatımı verebilirim, ama bazen, kalbimin sevgiyle dolu olduğu bir anda benden sevgiyle ilgili tek kelime duyamazsın. Böyle anlarda sinirlerimi kontrol edemiyorum.

Bu dönemde yazılmış mektupların en duygulu ve en açıklayıcı olanlarından biri, Dostoyevski’nin Madam Maikov’a, bir toplantıda geçen bir olay yüzünden özür dilemek için yazdığı mektuptur:

Korkarım ki beni haşin ve (bunu ben de kabul ediyorum) kaba buldunuz, garip şekilde hareket ettiğimi düşündünüz. içgüdüsel olarak kaçtım, şiddetle ve aşın bir şekilde patlayabilecek olan zayıf tabiatımın bilincindeydim. Anlayacaksınız: Zayıf sinirlerim, iki anlamlı sorulara tahammül etmemi ve cevap vermemi zorlaştırıyor; iki anlamlı soruların kendisine kızdığım için değil, fakat daha çok, bunları dosdoğru, iyi maksatla sorulmuş sorular olarak göremediğime kızdığım için zordu bu … Elbette, duygular kabarmıştı; ihtiyatlı, kasıtlı olmayan hareketler yapılıyordu ve ben, bu hareketleri önlemek için çareyi kaçmakta buldum.

Fakat benimki gibi bir tabiatın zayıflığını yargılamayın.

Bu, Dostoyevski’nin karakterinin üzücü bir parçasıydı. Dostoyevski, kontrol edemediği bu olguyu yalnızca bu denli güzel anlatmakla kalmıyor, aynı göçte bir gözlemle nedenlerini de inceliyor. Bir mektubunda kardeşine şöyle yazıyor:

Dış yaşantı iç yaşantıyı dengelemeli. Yoksa, dış etkilerin yokluğunda, iç etkiler çok tehlikeli olan bir üstünlük elde ederler. Sinirler ve imgelem bir insanın yapısında çok büyük bir yer kaplıyor.

Yıllar sonra başka birine şöyle yazıyordu:

Kendini yalnızlık içine hapsetme, kendini doğaya ver, kendini -biraz bile olsa- dış dünyaya, dış şeylere ver.

Bu, güç bir deneyin meyvesiydi. Hiç oyun arkadaşı olmayan ve okulda “kendine bir köşe yapıp orada yaşayan” çocuk, insan ilişkilerinin doğal boyutlarına varma ve kendini dış dünyaya verme yeteneğini yitirmişti. Gittikçe daha fazla, Raskolnikov ya da Delikanlı’nın kahramanı gibi, tavan arasındaki yaşantısının hastalıklı dalgınlığı içine çekildi. Bu yoğunlaşmanın, üzerinde belirgin izler bıraktiğı benzersiz dehasının gelişiminde, gerekli
bir öğe olduğunu söylemek mümkün, hatta doğrudur. Fakat bir an için, bunun etkileri, gerek yeteneğine gerekse mutluluğuna bütünüyle zararlıydı; çağdaşlarının ve daha sonrakilerin hepsinin kabul ettiği gibi, lnsancıklar’dan sonra ilk eserleri, o ilk parlak başlangıçtan gittikçe düşme gösterir, gittikçe daha yapaylaşır. Fakat, Dostoyevski’nin yaşamının ilk büyük dönüm noktasını oluşturan felilkete geçmeden önce, bu ilk yapıtları
incelemek gerekir.

Üçüncü Bölüm
İLK ESERLER
Çağdaş bir eleştirmen, Rusya’daki düzyazımn geçen asrın kırklarındaki durumunu “verimli bir kaos” olarak nitelendirmişti. Romantik akım kendini tüketmişti. Scott’un Rusya’ da etkisi, diğer Avrupa ülkelerindeki etkisinden daha azdı (çünkü Rusya, tarihi geleneği fakir bir ülkeydi); Byron’un üstünlüğü de Lermantov’un ölümüyle aniden bitmişti. Puşkin ve Lermantov’a rağmen, romantizmin Rus toprağında derinlere inebildiğinden kuşkulanabilinir; Panaev, otuzlardaki Rus kültürünün, “Fransızca konuşmak, kaba Avrupa züppeliğinin görünüşteki biçimlerini başarılı ya da başarısızca benimsemek ve Paul de Kock’un romanlarım okumak”tan oluştuğunu söylerken, yüzeysel de olsa dürüst bir gözlem yapmaktadır. Rus edebiyatının aristokrat çağı sona eriyordu; daha kırklarda edebiyat profesyonel yazarların eline geçmişti.

Dostoyevski yazarlığa başladığı sıralarda, Rus romancılığını etkileyen yerli ve yabancı temel unsurlar üç taneydi – duygusal roman (başlıca Fransız), fantastik roman (başlıca Alman ve İngiliz) ve ikisini gölgeleyen, yerlerine yerleşen, Gogol’ün yarattığı “doğalcı” roman. Bu sınıflandırmayı çok keskinleştirmek yanlış olur. Çünkü, devrin Rus romanı aslında eklektiktir ve Dostoyevski’ye, ilk ortaya çıkışında “yeni bir Gogol” dendiyse de “duygusal” ve “fantastik” okullardan -Gogol’ün kendisinin de yaptığı gibi- çok şey almıştır.

Çoğunlukla üç-dört cildi bulan duygusal romanların en gözde konulan, soylu erkeklerin, aklı kıt kadmlann aşklan, felaketleriydi. Bu romanların özü, erdemli kişileri acıklı durumlarla karşı karşıya bırakmak, bu durumlardan mümkün olan her elem parçasını bulup çıkarmaktı. Bunun kökleri, Werther’i de unutmamak şartıyla, Rousseau’ya, ondan da Richardson ve Sterne’e kadar uzatılabilir. Bu okul Rus edebiyatında bir klasik meydana getirmişti: Dostoyevski çocukken aile toplantısında okunan, Karamzin’in Zavallı Liza adlı kitabı. İnsancıklar’ın genç yazarının, ilk kitabının adını seçerken Karamzin’i unutmamış olması gerekir. * Fakat herhalde Zavallı Liza’yı çocukluğundan sonra bir daha okumamıştır ve ilk eserlerinde daha dolaysızca izleyebileceğimiz duygusal etkiler, Dostoyevski’nin Petersburg’a geldiği yıllarda hala moda olan, okulun Fransız yazarlarının etkileridir. lnsancıklar’ın kahramanı, Ducray-Dumesnil’in Le Petit Carillonneur’unun -türün tipik bir örneğidir bu roman- okuduğu iki romandan biri olduğunu söylüyor. Kitaptaki hizmetçilerin adlan da, bir zamanlar moda olan, şimdi unutulan bir duygusal romanın, Therese et Faldoni’nin kadın ve erkek kahramanlarının adlandır.

(*) Zavallı Liza’nın Rusçası, “Bednaya Liza”, İnsancıklar’ın Rusçası “Bedniye Lûdi” dir. ikisinde de zavallı anlamına gelen Bednaya sözcüğü vardır ( çev.).

Doğaüstllyle ilgili ya da tüyler ürpertici öyküler anlatan fantastik roman daha da yaygındı. Bu okulun, Ingiliz dalı, İngiliz eleştirmenlerince, Castle of Otranto kitabı ile bu modanın yerleşmesine büyük yaran dokunan Horace Walpole’un ardından “Gothic” diye adlandırılıyordu. Ve bu akımın temsilcilerinden, Ann Radcliffe, Lewis ve Maturin Rusya’da kırklarda hala tutunuyordu. Almanya’da fantastik tür her devirde el llstündeydi; Dostoyevski’nin gençliğinde Hoffmann ve Jean-Paul’un isimleri bütün Avrupa’da yaygındı ve Belinski gibi makol bir eleştirmen Hoffmann’ı Goethe ve Shakespeare ile bir tutabiliyordu. Hoffmann’ın etkisi, Dostoyevski’nin Sibirya öncesi eserlerinin en az birkaçında açıkça belirgindir ve ismi de, romancının kardeşine yazdığı mektuplarda defalarca geçmektedir.

“Doğalcı” roman (bu isim birçok edebi etiket kadar uygun ve eksiktir) duygusal ve fantastik romanın, kısmen bir sonucu olarak, kısmen de bunlara bir tepki olarak doğdu. “Doğalcı” romanın ilk şartı, olayın yabancı ya da hayali bir ülkede ya da uzak bir çağda değil, çağın Rusya’sında geçmesiydi ve hemen hemen bütün kahramanlar halktan gelen insanlardı. “İnsanların en ezilmişi, en aşağıda olanı da insandır ve kendine senin kardeşin demektedir” – okulun özelliğini gösteren sözler bunlardı. Bu okulun yaratıcısı diyebileceğimiz öykü, Gogol’ün 1842’de yayınlanan Palto adlı öyküsüydü. Bu öyküde fakir bir devlet memurunun hem gülünç hem acıklı hikayesi anlatılıyordu. Bu zavallı memur, inanılmayacak bir tutumlulukla, her şeyden vazgeçerek biriktirebildiği parayla kendine yeni bir palto alır, paltosuyla müthiş gurur duyar, fakat ilk giydiği gün hırsızlar paltoyu çalarlar; bulma ümidini yitiren zavallı adam üzüntüden hasta olur ve ölür. Rusya’nın kırklardaki bütün roman-öykü yazarlarının, Gogol’ün Palto adlı öyküsünden çıktığı çok söylenmiştir ve bunun, Dostoyevski’nin ilk kitaplarındaki etkisini göstermek için, ilk üç öyküsünü hepsinin kahramanlarının fakir devlet memurları olduğunu söylemek yeterlidir. Çağdaşları Gogol’ü gerçekçi olarak nitelendirmişlerdir, fakat daha sonrakilere onun birçok yönü bütünüyle romantik görünmektedir. Onun coşkun, yüklü, aşın-romantik deyişinin, anlattığı konular kadar yazarları etkilediği görülmüştür. Dostoyevski’nin deyişi yabancı okur için ikinci derecede önemlidir, fakat son birkaç yılda Rusya’da büyük ilgi çekmiştir Ve ilk yazış tarzının Gogol’ünküne ne kadar yakın olduğunu göstermek için incelemeler yazılmıştır. Gogol’ün deyişinin Dostoyevski üzerindeki etkisi, ellilerin sonunda Sibirya’dan dönüşüne kadar, azalmadan sürmüştür.

İnsancıklar’ın 1845’te yazılışı ve 1846 Ocağı’nda basılışı sırasındaki ortam daha önce anlatılmıştı. insancıklar duygusal ve doğalcı romanın melez bir sonucuydu. Makar Devuşkin, bu zavallı memur, doğrudan doğruya Gogol’ün sayfalarından çıkıyordu; kadın kahramanın acıklı durumu ise duygusal akımdan alınmıştı: Fakirlik ve alçakgönüllülük onu, kendini beğenebilecek yaşlı bir adamla evlenmeye itmişti. Kitabın biçimi ise roman, kadın ve erkek kahraman arasındaki mektuplardan oluşuyordu- dolaylı ya da dolaysızca, Rousseau ve Richardson’dan, duygusal okulun bu iki büyük öncüsünden alınmıştı. Fakat, lnsancıklar’ın içerdiği öğeler ne olursa olsun, onu yalnızca derleme bir kitap olarak görmek yanlıştır. Gogol’de, zavallı memurun talihsizlikleri bütünüyle gülünçtür; sıradan bir duygusal romandaki kadın kahramanın ıstırabı ise sadece sulugözlülüktür. Dostoyevski her ikisini de trajik bir düzeye yükseltmiş ve Makar ile Varvara’nın öyküsünü edebiyatın küçük trajedilerinin en önde gelenleri arasına sokmuştur. Belinski’nin de insancıklar üzerindeki ilk eleştirisinde söylediği gibi, Dostoyevski’nin dehası, Gogol’ünki gibi betimleyici ya da mizahi değildir, yaratıcıdır. Şöyle yazıyor Belinski:

Etkisini, hayat ve insan yüreği hakkındaki, o deneyden ve gözlemden gelen bilgiyle kazanmıyor. Bunları biliyor, hem de derinden biliyor, fakat bu bilgisi a priori ve bu nedenle de bütünüyle estetik ve yaratıcı bir özle biliyor.

Dostoyevski’nin yazarlığının daha başlangıcında, onun temel dehasını bulup çıkaran bu eleştirel sezgi az rastlanan bir şey. Makar ve Varvara günlük hayatın gerçekliğini taşımıyorlar, bunlar içleri doldurulmuş mankenler de değiller. Dostoyevski’nin bütün önemli tipleri gibi, bunlar da, bu dünyaya yerleştirilmiş, o özel coşkulu yaşantıya sahip insanlardır, ama bu dünyadan değildirler. insancıkların tek önemli kusuru, uzun bir kısa öyküden fazla olmamasına rağmen, bazı bölümlerde, gereksiz yere uzatılmış duygusunu vermesidir. Gerçek bir esinin kökleri vardır kitapta, ama henüz derin değildir bu ve genç, deneysiz bir yazarın elinde daha öykü sona ermeden tükenme belirtileri göstermektedir.

Eğer insancıklar Gogol ile duygusal akımın bir karışımıysa, Dostoyevski’nin bir sonraki eseri de Gogol ile Hofmann’ın bir karışımıdır. Oteki Hofmann’dan alman konunun, Gogol’ün bildiğimiz yoksul memur tipine uygulanışıdır. Zaten bu tür konulan Gogol’ün kendisi de ele almıştı. Fakat burada Dostoyevski ortaya yeni bir öğe çıkarmaktadır. Kahramanın eşinin ortaya çıkışı ilk önce bütünüyle fantastiktir; fakat biraz sonra yazarın daha derin bir amacı olduğunu kavrarız. “Eş,” kahramanın aşağılık kompleksi diye adlandırabileceğimiz şeyin dolaysız bir sonucudur; küçük Golyadkin, Golyadkin’in olabileceği -eğer gerçek benliğini ortaya koyabilse, diğer insanların ve çevrenin ağırlığının onu zavallı bir memurun yaşantısında tutmasına izin vermeseydi olabileceği- şeyin bir görüntüsüdür. Ve bu görüntü Golyadkin’in her adımda peşindedir, sonunda deli
eder onu. Öyleyse, “eş” gerçek anlamıyla kahramanın düşlerinin bir ürünüdür. Öykünün genellikle fantastik düzeyde anlatılmasına rağmen, Dostoyevski’nin küçük Golyadkin’i büyü dünyasının nesnel bir yaratığı olarak değil de, bütünüyle büyük Golyadkin’in zihninin öznel bir sanrısı olarak anlattığı yerler de vardır; öykünün doruk noktası, yani Golyadkin’in deliler evine götürüldüğü yer, öykünün büyük bir kısmından ayrı olarak bu ikinci anlatış tarzına uymaktadır. Yaklaşımın belirsizliği, büyüselle patolojik arasında dolaşma eğilimi bütün öyküyü kapsar. Bu birbirine uymazlık, öykünün gereksiz uzunluğu ve deyişteki yorucu ısrar Oteki’nin başansızlığına yol açmıştır. İlk çıkışında, daha çok, lnsancıklar’ın ümit verici genç yazarının ikinci eseri olarak okunmuştur. Şimdi de kimse bu kitabı kendi değeri için okumayacaktır. Deyiş olarak, Dostoyevski’nin bütün eserleri içinde Gogol’e en yakın olanıdır; fakat öykünüş esinden uzak ve kabadır, daha çok sözcük oyun ve özellikleriyle sınırlı kalmaktadır.

Yıllar sonra, Sibirya’dan dönüşünde kardeşine yazdığı bir mektupta, Dostoyevski ôteki için şöyle diyordu: “llk önce benim keşfettiğim ve ortaya koyduğum en büyük, en önemli tip.” Bu övünme, yazarlann kendi eserleri için söylediklerinin çoğundan daha doğru çıkmıştır. Dostoyevski Öteki’ de ilk kez, daha sonra onun en derin, en tipik yaratımlarından biri olacak olan bir kişiliği, güçsüzce de olsa, araştırmaya girişmişti. Çevrenin ezdiği ya da tabiatının içine kapanmaya zorladığı, sürekli kendini inceleyen, her zaman kendini tutmasını, kendini kabul ettirmek için giriştiği güçlü dışavurumlarla dengeleyen, Yeraltından Notlar’ın kahramanı gibi kendini aşağılayan ve herkesi aşağılamak isteyen bir insanın, kendi kendisiyle uyum içinde olmayan, bütün insanların ötesinde, R. L. Stevenson’un deyişiyle “insanlığın temel ikiliği “nin kurbanı olan birinin kişiliğiydi bu. ôteki’nin sayfalarında ilk kez fantastik bir görünüşle ortaya çıkan düşünce işte buydu. Ve bu nedenle öykü, Dostoyevski’yi inceleyen biri için, gerçek değerinin kazandığından daha fazla öneme sahiptir.

Daha sonraki iki senenin ürünleri birçok bakımdan haklarında hiçbir şey söylenmeden geçilebilir. Bunların sayısı on ya da daha fazlaydı ve hiçbiri uzun bir kısa öykünün boyutlarını aşmıyordu. Bunların en iyicesi olan Ev Sahibesi için, yazılmış en kötü öykülerden biri denebilir. Öykünün baş kişisi hipnotizma gücüne sahip bir adamdır, Hoffmann’ın ya da Lewis’nin sihirbazına benzemektedir; gerçek hayatta da bilinen ama öyküdeki anlatılışı hiç inandırıcı olmayan garip bir birleşim göstermektedir bu adam: lçten bir ermişlikle utanmazca bir alçaklığın birleşimi. Belinski öyküyü, “garip, anlaşılmaz bir şey” diye nitelendinnişti: Fantastik öykünün eskimiş geleneklerinden epey uzaklaşmış olan modern okuyucu için ise, öykü şaşılacak bir saçmalık karmaşıklığı gibi görünmektedir. Diğer kısa öykülerin çoğu para kazanmak için yazılmış kötü şeylerdir; bir iki tanesi ise yazarın, “Paul de Kock’un Rusya’daki sayısız tilmizleri arasına girme yolundaki geçici çabası gibi görünmektedir.”

İnsancıklar’dan sonra Dostoyevski’nin Sibirya öncesi öykülerinin en iyileri Bir Yufka Yürekli ile Beyaz Geceler’dir. İkisi de 1848’de yayınlanmıştır. Bir Yufka Yürekli, karşılığını gördüğü ilk aşkın coşkunluğu içinde işini umursamayan, gözden düşen ve sonunda deliren bir genç memurun öyküsüdür. “Kendi mutluluğuna dayanamayan” genç insan tipi, belki de Batılı okuyucuya etkilice seslenemeyecek kadar Rustur ve öykü birçok bakımdan Dostoyevski’nin özelliklerini taşımasına rağmen, daha sonraki eserleriyle hiçbir özel bağlılık göstermemektedir. Beyaz Geceler ilk sayfasında duygusal roman olarak nitelendiriliyor (oysa yalnızca elli sayfa uzunluğundadır) . Temiz bir genç kızla, ürkek, iyi niyetli bir delikanlının gece, Petersburg’da bir nehir kenarında buluşmalarının anlatıldığı ilk sahne duygusal sıfatını doğrulamak için öne sürülebilir. Ama öykü duygusal edebiyatın özelliklerine uymamaktadır; aslında üçlü durumun -iki erkek ve bir kadın- ilk kez ele alınışıdır. Dostoyevski daha sonra aynı durumu, kendine özgü ustalığı ve alışılmamış tarzıyla Ezilenlerde ve Ebedi Koca’da, aksi durumu ise iki kadın ve bir erkek- Budala’da ele almıştır. Beyaz Geceler’in, aşık olduğu kadının başka bir erkeği elde etme çabasına yardım eden kahramanı, Ezilenler’deki kahramanın tam bir prototipidir ve bu benzerlik, Ezilenler’i yazarın ilk evliliğinin bir yansıması olarak gören eleştirmenleri duraklatmalıdır. Çok önemli bir öykü olmayan Beyaz Geceler’e, Dostoyevski’nin tekniğinin gelişiminde önemli bir yer verilmelidir.

Bir sonraki yıl, Dostoyevski gerçek boyutlarıyla bir roman yazma çabasındaydı: Netoçka Nezvanova. Nisanda, Dostoyevski tutuklandığında, yalnızca 150 sayfa tutan iki bölüm yayınlanmıştı ve Dostoyevski öyküyü bir daha ele almadı. Eğer daha fazla yazıldıysa, bu müsveddeler kayboldu. Öykünün yanda kesilmesi fazla üzünülecek bir şey değil. Dostoyevski hayatının sonuna kadar kurgu tekniğini tam anlamıyla ustalaştıramadı ve Netoçka Nezvanova yazılırken, daha çıraklık devresi yeni başlıyordu. Eldeki bölümler, kadın kahramanın çocukluğu çevresinde toplanmış ardı ardına dört öyküden oluşmaktadır; aralarındaki bağ bütünüyle dışsaldır. Dostoyevski kitabı bitebilseydi belki bazı gevşek uçlan birleştirebilecekti ama şurası açık ki kitap bütünüyle bir birlik sağlayamayacaktı. Bu kitap Dickens’ın ilk eserleri gibi dağınıktır ve bağlar zayıftır ama bir Dickens’ın dehasının yaklaşımından bütünüyle uzaktır.

Kendi değerinden çok yazıldığı şartların önemli olduğu, Sibirya öncesi bir öykü de Bir Küçük Kahraman’dır. 1849 yazında ve güzünde Peter-ve-Paul Kalesi’nde yazılmıştır. Henüz duygusal eğilimlerin varlığından habersiz olan ama bunları sezmeye başlayan, delikanlılığın arifesinde bir çocuğun evli bir kadına duyduğu ilgiyi anlatmaktadır. Bu, Rousseau’nun İtiraflarında görünen ve sonra oradan duygusal okulun pek çok eserine geçmiş olan bir konudur. Bir Küçük Kahraman zayıf bir eserdir, ne dikkati çeken bir güzelliği ne de önemi vardır, fakat Netoçka Nezvanova gibi değildir; iyi kurulmuş ve baştan sona kadar tek deyişle yazılmıştır. Yazarın eserleriyle, içinde yazdığı şartlar arasında bağ kurma eğilimine kapılmamak zordur ve bu yol çoğu kez mantıklıdır; fakat bu sıkıntısız öyküyü Dostoyevski’nin bir hapishane hücresinde, geleceğinden habersiz olmanın dehşeti içinde yazmış olduğunu söylemek, insanı bu eğilimden döndürebilir. Kitap ancak 1857’de yayınlanmıştı.

Eğer Dostoyevski 1849’da darağacında ya da daha sonra Sibirya’da ölseydi, lnsancıklar, aynı yılların başka bir romanının, Grigoroviç’in Anton Goremyka’sının kaderini paylaşacak, okullarda okunan ve adı Rus edebiyatının ders kitaplarında anılan yan-unutulmuş küçük bir klasik olarak kalacaktı. Bu dönemde yazmış olduğu diğer öyküler bütünüyle unutulacaktı. Modem okuyucuyu çekecek pek az şey vardır onlarda. Edebiyatçı için daha ilginçtirler, çünkü Dostoyevski’nin daha sonraki romanlarında görünen, başka türlü açıklamakta zorluk çekeceğimiz bazı özellikleri önceden gösterirler, açıklarlar. tık öykülerin yapımında kullanılan öğelerden biri olan duygusal özellik pek uzun sürmemiştir. Bu özelliğe, Sibirya’dan dönüşünden sonra yazdığı ilk roman olan Ez:ilenler’in bazı yerlerinde rastlanabilir; bundan sonra kaybolmuştur. Gogol’ün etkisi de fazla uzun sürmemiş, büyük romanlar yazılmadan önce sona ermiştir. Ama fantastik özellik daha dayanıklı çıkmıştır. Büyüsel ve doğaüstü Dostoyevski’nin son romanlarında bile ara sıra; çoğunlukla birbirine uymayan biçimlerde ortaya çıkmaktadır. Eleştirmenlerin, bu belirişleri çoğu kez mistisizm ve sembolizm yoluyla yorumlama çabalarına rağmen, incelemeci bunlarda daha çok Dostoyevski’nin gençlikteki fantastik tutkusunun kalıntısını bulacaktır. Bilinen iki örnek bu durumu göstermeye yeterlidir. Budala’ki Rogozhin’in daha önceki fantastik kişilerle bağları açıktır. Kurbanını taciz eder, ürkütücü, ta içe işleyen gözleri, Ev Sahibesi’ndeki Murin’in ve fantastik edebiyatın tanınmış bir yığın kahramanının gözleridir; Mişkin’i, Nastasya Filipovna’nın cesedinin yanma götürdüğü sahne ise, Netoçka Nezvanova’daki bir sahnenin, günahkar üvey babanın (başka bir yan-büyücü kişi) kansının cesedini küçük kızına gösterdiği sahnenin yinelenmesidir. Daha ilgi çekici bir an da, şeytanın lvan Karamazov’a göründüğü, metafizik okul eleştirmenlerinin üzerine ciltler dolusu şey yazdığı sahnedir. Şeytanın görünüşü, otuz yıldan daha fazla bir sürenin ardından, ôteki’de küçük Golyadki’nin şaşkınlık içindeki kahramana ilk kez görünüşünü anlatan bölümün yinelenişidir ve lvan Karamazov’la şeytanın konuşmaya başlamaları Dostoyevski’nin gençlik yıllarının gözdesi olan, melodramik bir kitaptan, Eugene Sue’nun Memoir du Diable adlı kitabından esinlenilmiştir.

Önceki ve sonraki Dostoyevski arasında paraleller kurma yoluna gitmek, genellikle fayda getirmeyen bir iştir. Önceki tarzının ve geçmiş bir kuşağın beğenisinin hala sürmesi, olgunluk çağının romanlarına güç değil, güçsüzlük veren bir kaynaktır. Dostoyevski’nin, on yıl için edebiyat dünyasıyla ilgisi kesilmişti ve bu ilgi yeniden kurulduğunda Rus edebiyat çevresinin düşünceleri öyle derinden değişmiş ve edindiği izlenimler öyle güçlü öyle kesindi ki, Dostoyevski kendini, eski işine yeniden dönen bir insandan çok, yeni işe başlayan birinin durumunda buldu. Dostoyevski’nin Sibirya öncesi öykülerini, birçok yazarın eserleri gibi, sağlam bir gelişim zincirinin ilk halkaları olarak ele alamayız. iki devre arasındaki süreklilik kesintili ve yanıltıcıdır; işte bu nedenle, büyük bir edebiyatçının ilk eserlerine alışılmıştan daha az yer vermeyi doğru bulduk.

Dördüncü Bölüm
FELÂKET
Dostoyevski’nin yirmi sekiz yaşında ağır hapisle cezalandırılmasına ve sürülmesine yol açan olayın ana hadan iyice bilinmektedir; ayrıntılardaki belirsizlikler ise güvenilemeyecek belgelerin çokluğundan gelmektedir. Bu olaya adı karışanlar bunların çoğunun Soruşturma Komisyonu’ndaki yazılı ifadeleri bilinmektedir- komisyonun bildiğine inandıkları konularda aşın bir açık sözlülük göstermişler, saklayabileceklerini ümit ettikleri konularda ise ustaca yalanlar söylemişlerdir. Komisyonun ve suçluları yargılayan askeri mahkemenin resmi tutanaklarından, önemsiz şeyler üstünde ısrarla durulduğu, isnat edilen suçun asıl özelliklerinin bir türlü ortaya çıkarılamadığı görülmektedir. Ve hiç olmazsa Dostoyevski’yi yakından ilgilendiren önemli bir konuda, komisyon ve mahkeme atlatılmıştır. Dostoyevski’nin daha sonralan bu olayla ilgili olarak söyledikleri, gerek biçim gerek öz bakımından değişiklik göstermektedir ve bir tarihçiden çok bir ahlakçının tutumunu andırmaktadır. Bazen, olayın öncüleriyle her türlü düşünsel yakınlığı yadsımaya eğilimli görünmekte, bazen de katkısının önemini abartmaktadır. Bu abartma, kısmen övünmek içindir gençliğinde  eylem adamı olduğunu düşünmekten zevk alan masabaşı düşünürünün övünmesi- kısmen de, suçunu azaltarak, kendini cezalandıran hükümeti eleştiriyor sanılmasından ürktüğündendir . Resmi biyografinin yazarları ve 1917 öncesinde onların ardından gelenler, Dostoyevski’nin gençlik yıllarındaki devrimci olguları elden geldiğince örtmeye çalışmışlardır; 191 Tden sonraki Rus yazarları ise, bu olguları büyültmek konusunda bir hayli isteklidirler. Nesnel biyografi yazan, belli bir eğilimle yazılmış bu bir yığın belge arasında, güvenilir olguların yolunda ihtiyatla yürümelidir.

Elebaşları, dışişlerinde çalışan Petrashevski adında biriydi. Taraftarlarına da “Petrashevtsi” ya da Petrashevski’nin adamları deniyordu. Bu adam yirmi beş yaşlarındaydı; kasvetli çehresi, uzun siyah saçları, büyük İspanyol paltosu, geniş kenarlı şapkası ve kalın bastonu ile, Byron’un kahramanlarını ya da melodramlardaki suikastçı tipini andırıyordu. tık ortaya çıkışı ustaca ve alışılmamış bir biçimdeydi; 1846’nın başlarında, birkaç yakın dostunun yardımıyla, Rus Diline Girmiş Yabancı Kelimeler Sözlüğü’nün ilk iki cildini yayınladı. Kitap, sözlük yapımcılarının genellikle kaçındığı iki özelliği fazlasıyla taşıyordu: Belli bir eğilimi vardı ve okunabiliyordu. Örneğin İyimserlik’i şöyle tanımlıyordu: “Hayatın kendisinden gelen olgulara dayanan Tanrıtanımazlığın çökertici saldırılarına karşı, Tanrıcılığı savunmak için girişilen başarısız bir çaba.” Hıristiyanlığa, “özgürlüğü gerçekleştirme ve özel mülkiyeti ortadan kaldırma girişimi” deniyordu . Mülkiyetçilik’i, “bir insanı başka bir insandan ayıran tipik özellikleri toplama” diye yeterince zararsız bir şekilde tanımlıyor ama açıklamaya devam ederek, bu sürecin, ayırıcı özelliklerin kozmopolit gelişim lehine elenmesi olduğunu söylüyordu. Yapılış tarzı bir yana, fikir mükemmeldi. Sansür, bir sözlük okuma zahmetinden kurtulmak düşüncesiyle, kitabı okumadan geçirdi ve bu kışkırtıcı kitap aylarca açıkça satıldı. Bir yetkili durumu sezince sansür kitabı yasakladı ve satılmamış kopyalar toplatıldı. Bu sözlüğü şimdi bulabilmek oldukça zordur.

Sözlüğün elde et tiği başarıyla cesaretlenen Petrashevski, dostlarını ve sempatizanlarını, her hafta evine konuşmak için çağırmaya başladı; ya da o günün modası olan deyimle bir “çember” kurdu. Önce sekiz-on kişi olan çemberin üyeleri her cuma, bir tek gece lambasıyla aydınlatılmış çürük merdivenleri tırmanıyor, çay içiyor, ardı ardına sigara yakıyor, yasaklanmış kitapları elden ele dolaştırıyor ve hepsinin ötesinde konuşuyor, sabah ikiye üçe kadar, ancak Rusların konuşabileceği gibi konuşuyor, basın özgürlüğünden, serflerin serbest bırakılmasından, ailenin kaldırılmasından, ideal bir toplumun kurulmasından söz ediyorlardı. Söylenen şeylerin hepsi belirsiz, uygulanması olanaksız, yanlış tanımlara dayanan şeylerdi. Dostoyevski bir arkadaşına bu insanların oraya “liberal rolü oynama tutkularını doyurmak” için gittiklerini söylüyordu. Daha sonra Dostoyevski ifadesinde şöyle diyordu: “Petrashevski’nin topluluğunda hiçbir zaman bir birlik, belli bir politika, bir ortak amaç bulamadım.”

Valerian Maikov, Petrashevski’nin eski bir dostuydu ve sözlüğün yazılışına katkısı olmuştu. Dostoyevski ve Apollon Maikov herhalde onun kanalıyla, 1846-4 7 kışında çembere girdiler. Daha sonra Dostoyevski kardeşi Michael’i de getirdi ve bir sonraki kış, yirmi otuz sürekli üyesiyle çember, gelişiminin doruğundaydı.

1845 yılının genç Rus aydınlan, on yıl önce pek moda olan Alman felsefesini ve Alman şürini bırakmış, edebiyat ve politikada Fransa’ya uymaya başlamışlardı. Ütopyacı okulun Fransız yazarları şimdilerde pek hatırlanmıyor ama o günlerde dünya çapında etkinlikleri vardı. lnançlannın temel ilkesi Rousseau’dan geliyordu: “Yaratıcının elinden her şey güzel çıkar ve ancak insan eliyle bozulur.” Saint-Simon’un tilmizleri “insanların kardeşliğini” öneriyorlar ve doğrudan doğruya ilkel Hıristiyanlıktan çıkaracakları yeni bir toplumsal din bulmaya çalışıyorlardı. Otuzlarda Paris’te basılan kitapların herhalde en ünlüsü olan Paroles d’un Croyant’ın yazan Lamennais, toplumsal hareketi kiliseye bağlamak çabasındaydı ve Hıristiyanlığı, ezilen halkların yöneticileriyle olan davalarıyla özleştirerek, Hıristiyan sosyalizminin babası oluyordu. Cabet (Le Vrai Christianisme Suivant ]tsus- Christ adlı kitabı, Dostoyevski tutuklandığında eşyaları arasından çıkmıştır) resmi Hıristiyanlığa kesinlikle karşıydı; kurtuluş kilisenin duvarları arasında değil, ancak, bir zamanlar ünlü olan Voyga en Icarie adlı ütopyacı romanında ortaya koyduğu komünist ilkelerle kurulacak ideal bir toplumda bulunabilirdi. George Sand ilk romanlannda, bütün devrimlerin tohumu olan, toplumsal eşitsizliğin rahatsız edici bilincini arzuluyordu ve işin ilginç yam, Sand’ın Rusya’daki politik etkisi edebiyattaki etkisinden daha fazlaydı. Nihayet hepsinden daha önemlisi, Fourier geldi; insan psikolojisinin çapraşık bir çözümlemesine dayanan bu yan çılgın hayalci, ideal toplum biriminin, “falanstery” diye adlandırılan bir topluluğu oluşturan 1 600 kişilik bir “falanks” olduğunu ileri sürdü; bu topluluk askert düzenle, verimli bir ·şehrin üstünlüklerini birleştirecekti. Petrashevski’nin çemberine yöneltilen en ağır suçlamalardan biri, Fourier’in doğum gününde bir toplantı yapmaları ve onun şerefine konuşmalarıydı.

Bu genç insanlann düşünüş tarzını anlamak herhalde bizim için Rus polisinden daha kolaydır. Gençlik heyecanı, saflığı ve yapmacığı eşit derecede birleşmişti bu insanlarda. Hiç kuşkusuz, Fransız ütopyalarını incelerken çok içtendiler; resmi dini nefretle karşılıyorlardı, Hıristiyan ahlakının politik sonuçlarına inançları vardı, “insanlık” kavramına yürekten inanıyorlardı, “insanlık”ı Fransızların “le tiers etat” dedikleri, ezilen
yığınlarla bir tutma eğilimindeydiler. Fakat politik devrimciler değildiler; onların asıl ve temel dürtüleri, Nikola I’in idaresi altındaki Petersburg’da düşünceye ve ahlaka yapılan baskıdan kaçıp, kendi buluştan olan ideal bir dünyaya gitmek isteğiydi. Pratik reformcular hiç değildiler; “bu genç adamlann” diye yazıyor çemberin bir ziyaretçisi, “bilgili oldukları bir gerçekti, ama yoksulların gerçek yaşantısını hiç bilmiyorlardı. ” Birçok bakımdan, Rusların politik hayattaki garipliklerinin tipik örneğiydiler ve zalimleri öldüren suikastçılarla kesinlikle ilgileri yoktu.

Ama onlar Petersburg’da çene çalarken, başka yerlerde olan olaylar, Rus polisinin, bu düşünceleri suikast yapabilecek insanlar olarak görmesine yol açtı. Şubat 1848’de Fransa’da devrim, Louis-Philippe’in monarşisini devirdi ve süratle Orta Avrupa’ya yayıldı. Tahtların sallandığını gören Nikola 1, kendi çevresindeki tehlikeleri aramaya başladı ve korkusunu haklı çıkaracak daha önemli bir şey bulamayınca, Petrashevski grubunu Fransız komünistleriyle aynı düşüncedeymiş gibi farzederek, bu grubun “gizlice gözlenmesini” emretti.

tık önce bulunabilecek bir şey yoktu elbette; fakat Nikola’nınkiler gibi, genç düşüncelerin gözleri de Bau’ya çevrilmişti; Fransa’daki ve Almanya’daki devrimcilerin etkili örneği, coşkulu kafaları -Dostoyevski de aralarındaydı- çaydan, tütünden ve sonu gelmez konuşmalardan daha etkin bir şeyler yapma isteğine yöneltti. Artık Petrashevski’nin katındaki kalabalık, sonuçsuz toplantılar çekiciliğini yitirmişti. Eylemde çıkış yolu bulma
tutkusunun zamanıydı, fakat eylemin ne olduğunu kimse tam bilmiyordu. 1849’un başlarında, hareketlerinin yakından takip edildiğinden hala habersiz olan grubun birtakım üyeleri, daha gizli bir topluluk kurmaya karar verdiler. Cumartesileri, Durov adında, daha önce Deniz lşleri Bakanhğı’ndaki işinden ayrılmış olan, otuz yaşındaki bir adamın evinde toplanmaya başladılar. Topluluğun üyeleri arasında, Michael ve Fyodor Dostoyevski ile, beş yıl dışarıda yaşamış olan ve dışarıda yalnız devrimci düşünceleri değil, eylem gücünü de edinmiş olan Speshnev adında genç bir aristokrat vardı.

llk birkaç toplantı, Petrashevski’nin topluluğundakilerden pek değişik olmayan tartışmalarla geçti; fakat hemen sonra, Speshnev, Lvov adında biri ve Filipov adında heyecanlı bir genç, topluluğun üyelerinin yazacağı makaleleri gizlice yayacak olan bir baskı makinesi kurmayı önerdiler. Eyleme geçmeye hiç istekli olmayan daha çekingenler öneriye karşı çıktılar. Ama liderler yılmadılar ve Filipov baskı makinesinin parçalarını, şüpheyi çekmemek için şehrin değişik yerlerinden ısmarladı.

Daha sonra Soruşturma Komisyonu işin bu kadarını ortaya çıkardı. Apollon Maikov’un yeni yayınlanan, olaydan çok sonra yazılmış bir mektubu, Dostoyevski’nin de -zaten kuşkulanmak için hiçbir belge yok- baskı işine etkili bir şekilde katıldığını ortaya çıkarıyor; Speshnev ve Filipov tarafından, arkadaşı Maikov’dan yardım istemek üzere görevlendirilmişti; Maikov yardım etmeyi reddetti. Komisyon ne Dostoyevski’nin katkısının ne de baskı makinesinin gerçekten var olduğunu bulabildi; makine şans eseri, tutuklanmalan sırasında farkına vanlmadan uzaklaştırılmıştı. Eğer gerçekler ortaya çıksaydı, Dostoyevski’nin hayatının 1849’da darağacında sona ermesi olmayacak şey değildi.

Fakat yetkililer, Durov topluluğunda olanlar hakkında fazla bir şey bilmiyorlardı; Petrashevski’ninki hakkında ise biliyorlardı. Polis her zamanki taktiğini kullanarak, Petrashevski’nin çevresine Antonelli adında bir ajanı sokmayı başarmıştı; bu adam, 11 Mart’tan 27 Nisan’a kadar, haftalık toplantılann raporlannı düzenli olarak şeflerine vermişti. Bu katlan yeterliydi; 22-23 Nisan gecesi, otuz dört kişiyi bulan önde gelen üyeler tutuklandı. İki kardeş Dostoyevskiler de tutuklananların arasındaydı. Garip bir yanlışlıkla, Petrashevski ile hiçbir zaman ilgisi olmamış olan Andrei, Dostoyevski Michael’in yerine tutukladı ve bu yanlışı düzeltmek iki haf taya yakın zaman aldı.

Dostoyevski, Peter-ve-Paul Kalesi’nde, hücre cezasına benzeyen şartlar altında tam sekiz ay kaldı. llk önceleri kitap ve yazı malzemeleri de yoktu. tık dört ayı, Soruşturma Komisyonu kapladı, bazı tu tukluları bıraktı (Michael Dostoyevski de bırakıldı) , başka şüphelileri tutukladı ve sonunda, yargılanmak üzere yirmi üç kişiyi askeri mahkemeye verdi. Bu süre içinde, Dostoyevski yazılı bir ifade verdi ve komisyon tarafından beş, altı kez sorguya çekildi. Suç ve Ceza’nın ünlü sayfalannda Raskolnikov ile Zosimov arasındaki uzun konuşma vardır: Sanık karşısındakinin bilgisinin ne kadar olduğunu bilmediğinden, itiraf etmesinin neye mal olacağına, neleri saklayabileceğine emin olmadığından ıstırap çekmektedir. Bu sayfaların, komisyonun korkunç sorgusundan esinlenildiğinden pek şüphe edilmemiştir. Dostoyevski’ye yöneltilen tek kesin suçlama, çemberin 15 Nisan’daki toplantısında Rusya’da yasaklanmış olan Belinski’nin ünlü mektubunu, Gogol’e, dini ve politik Ortodoksluğa döndüğü için çatan mektubu okumuş olmasıydı. Dostoyevski’nin, Gogol ile Belinski arasındaki bütün yazışmayı “edebi merak” yüzünden, kendisinin ne tarafı tuttuğunu belirtmeden okuduğu yolundaki savunması çok etkisizdi. Ama, aylarca süren hapisliğin ve bedeni sıkıntının sonucu olan bir savunmayı insafsızca eleştirmek doğru olmaz. Petrashevski ile olan ilişkisini azaltmak için giriştiği çaba, gösterdiği sahte alçakgönüllülük, savunmayı merhametle okumamıza yol açıyor. Onu eleştirmenin en iyi yolu, Dostoyevski’nin yirmi dört yıl sonra yazdığı saurlan bu savunmanın yanına koymak olacak herhalde:

Bizler, en ufak bir pişmanlık duymadan, darağacının önünde
durduk ve hükmü dinledik. Ben, elbette herkes için konuşamam;
fakat en azından büyük bir çoğunluğumuz, inançlarımızdan
dönmeyi şerefsizlik saymıştı dersem, yanılmış olmayacağım.

1873 yılında, Bir Yazann Defteri’nden, geçmişi böyle savunmak kolaydı, ama 1849’da, savunmasını yazdığında, Dostoyevski hayatı için ya da en azından özgürlüğü için uğraştığını biliyordu.

Askeri mahkeme, 30 Eylül’den 16 Kasım’a kadar sürdü ve yirmi üç kişiden, yirmi birinin idamını önerdi. 19 Kasım’da Çar’ın onayını alan Müfettiş-General’in kararıyla idam cezası affedildi. Petrashevski hayatı boyunca maden ocaklarında çalışmaya mahk1lm edildi; Speshnev aynı cezayı on iki yıl için aldı, Çar on yıla çevirdi; Dostoyevski ve Durov sekiz yıla mahküm oldular, Çar bunu “dört yıl hapis, sonra da er olarak hizmet”e çevirdi. Diğerlerine de benzer cezalar verildi. Speshnev, Durov ve Dostoyevski şanslıydılar; birçok davada Çar cezayı azaltacağına çoğaltıyordu.

Basit düşünceli sayılabilecek bir avuç coşkun gencin tecrübesiz çalışmalarının, hükümete karşı girişilmiş birinci sınıf bir suikast gibi ele alınmasını sabırla anlatmak oldukça zor, fakat sonucu yazmak daha da zor. Askeri mahkemenin ölüm cezası önerisi reddedilmişti, ama etkisini gerçekleştirmek için bir gösteri yapılması kararlaştırılmıştı. Belki de bu kararı, Çar’ın merhamet gösterisi yapma kaprisi olarak değil de, bu genç adamlara korkunç bir ders verme arzusu olarak görmek doğru olur. Affedildiklerinden habersiz olan mahkümlar her zamanki idam yerine arabalarla getirildiler, ölüm karan okundu, papaz bir haç kaldırdı ve günah çıkarmaya çağırdı, kurbanlar sıraya sokuldular ve ilk üç tanesi direklere bağlandı, kurşuna dizecek olan mürfezenin karşısına geçirildi. Bu, Çar’ın affını getirecek olan haberciye girme zamanını gösteriyordu; gerçek kararlar ilk kez o zaman okundu ve mahkümlar hücrelerine götürüldü.

Bu sahne Dostoyevski’de silinmez bir iz bıraktı ve hastalıklı derecede sinirli tabiatı bu olaydan önce sık sık dışavurmasaydı, şimdi, bu hastalığı bu sarsıcı deneye bağlanacaktı. Yazılarda defalarca döner durur bu olaya. En sevgili kahramanı, Mişkin şöyle diyor:

Bir insanı cinayet işlediği için idam etmek, suçun kendisiyle kıyaslanmayacak denli büyük cezadır. idam edilmek, bir haydut tarafından öldürülmekten çok daha korkunçtur. Bir haydutun öldürdüğü, örneğin gece vakti bir ormanda boğazı kesilen adam son ana kadar kaçabileceği ümidini taşır … Ama idamda, ölümü on kere kolaylaştıran bu son ümit yoktur, kesinlik vardır onda, kesin bir karar vardır ve ondan kaçamayacağımızdan emin olmamız bütün o korkunç işkenceyi doğurur ve bu işkenceden daha büyüğü yoktur yeryüzünde … insan tabiatının delirmeden buna dayanabileceğini kim söyleyebilir? Bu denli çirkin, gereksiz, faydasız bir aşağılamanın gereği ne? Belki öyle bir insan vardır ki, kendine ölüm cezası okunmuş, bu işkenceyi çekmesi beklenmiş, sonra da “Git, seni affettik” denmiştir. Belki, böyle bir adam söyleyebilirdi. Bu işkenceyi, bu dehşeti İsa dile getirmiştir. Hayır, bir insana böyle davranmak doğru değildir.

Gerçek cezanın uygulanılmasına hemen başlandı. ldam gösterisinden iki gün sonra -Noel gecesiydi- Michael Dostoyevski hapishaneye alındı ve gardiyanların yanında kardeşiyle vedalaştı. Gece yarısına doğru, mahkümlara prangalar vuruldu. O gece gönderilecekler, Dostoyevski, Durov ve önemli suçu Dostoyevski Belinski’nin mektubunu okurken “başını tastik eder gibi sallamak” olan jastrzembski adında bir Polonyalı idi. Hepsi başlarında birer muhafızla üç açık kızağa yerleştirildiler ve Petersburg’dan çıktılar; Noeli kutlayan arkadaşlarının, akrabalarının ışıklı pencerelerinin önünden geçip gittiler. Dostoyevski ancak dört yıl sonra prangasız dolaşabilecek ve ancak on yıl sonra başkentin sokaklarım yeniden görebilecekti.

Bütün gece yol aldılar ve sabahleyin Ladoga Gölü’nün kıyısına, Schlüsselburg’a vardılar. Sekiz aylık gerçek bir hücre cezasından sonra, açık havada hareket etmek ve duraklarda konuşabilme imkanı başlangıçta yeni ve hoş duygulardı. Yolculuğun yeniliği ve soğuk gecenin canlandırıcılığı ayrılığın acı izlerini silmeye yardım etti. Schlüsselburg’da kapalı kızaklara geçtiler. Hemen hemen on yedi gün sürekli yolculuk ettiler. Bir yerde, termometre sıfırın altında kırk dereceye indi. Uralları geçerken bir kar fırtınası onları birkaç saat durdurdu. Burası duygulu düşüncelere, gözyaşlarına yol açtı: Arkalarında Avrupa ve geçmişleri vardı, önlerinde Asya ve bilinmeyen gelecek. Her zamanki gibi tedbirsizlik eden Dostoyevski, yeterince sıcak tutacak giysiler almamış, “yüreğine kadar donmuştu”; iki arkadaşı da soğuk kapmışlardı.

Tobolsk’da altı günlük mola vardı. Burada mahkümları, 1825 Dekabrist hareketine katılanlardan geri kalanların karılan ziyaret etti; bu kadınlar kocalarının peşinden Sibirya’ya gelmişler ve yirmi beş yıl orada yaşamışlardı. Dostoyevski’ye para, yiyecek, giyecek ve mahkumların sahip olmalarına izin verilen tek kitap olan İncil hediye ettiler.

Jastrzembski’yi arkalarında bırakıp Tobolsk’dan ayrıldılar ve üç gün sonra, Dostoyevski ile Durov Ornsk’daki hapishaneye vardılar.

Beşinci Bölüm
ÖLÜLER EVİ
Dostoyevski’nin hapiste geçirdiği dört yıl üzerine verdiği bilgiler üç kısımda toplanabilir: Dışarı çıkışından sonraki iki, üç yıl içinde Sibirya’dan yazdığı mektuplar; Petersburg’a döndükten sonra basılan roman biçimindeki Ölüler Evinden Anılar ve daha sonra yazdığı yazılardaki sayısız dolaylı ya da dolaysız değinmeler. Bu kaynakların üçü de ayn özellik gösterir. Birincisinde, çekilen acının, katlanılan aşağılanmanın anısı hala sıcaktır;
çoğu elden ulaştırılan ve böylece sansür tehlikesinden uzak olan mektuplar daha sonra verilen bilgilerdeki iyimser görüşleri düzeltmeye yaramakta. Ölüler Evinden Anılar’da ise, mahkümun yaşantısındaki dehşet ve zorluk saklanmadan verilmekle birlikte, zamanın yumuşatıcı etkisi, sansür korkusuyla birleşerek kızgın olmayan bir tarafsızlığa yol açmakta. Suç ve Ceza’nın epiloğundan başlayarak Bir Yazann Defteri ve Karamazov Kardeşler’ de son bulan daha sonraki değinmelerde Dostoyevski, Anılar’m bazı yerlerinde izine rastlayabileceğimiz ahlaki bir süreçle sonuca varıyor ve hapiste geçen yıllarım, ruhunun kurtuluşu için gerekli ve şart olan bir aşama olarak ele alıyor. Bu sonraki yazılar, salt biyografi açısından düşünülünce değersizdir. Ama, ondan sonra gelen kuşakların ilgilendiği şey, Dostoyevski’nin bu yıllar neler çektiğinden çok, sonunda onun sanatında anlatımını bulan çektiği acıların görünüşüdür ve bu açıdan bakıldığında
son kaynak hepsinin en önemlisidir.

Bu dört yıllık yaşantısının şartlarının, en canlı, en nesnel betimini, serbest kalışının ilk haftalarında kardeşi Michael’e yazdığı mektuplarda aramalıyız:

Eski, yıkık, işe yaramadığından yıllar önce yıkılması kararlaştırılan tahta bir baraka düşün. Yazlan dayanılmaz bir sıcak, kışlan dondurucu bir soğuk. Bütün taban tahtalan çürük. Bir kanş pislik var yerde, ayağın kayıp düşüyorsun. Küçücük pencereler öyle buz tutmuş ki gündüzleri okumak imkansız. Camlarda iki üç santim kalınlığında buz var. Tavan akıyor, her yerden rüzgar giriyor. Fıçıya tıkıştınlmış balıklar gibiyiz. Sobaya altı kütük atılmış, etraf hiç ısınmıyor (buzların pek eridiği yok) ve müthiş bir duman -işte bütün kış böyle sürüyor. Mahkümlar çamaşırlarını barakanın içinde yıkıyorlar ve bütün baraka su içinde kalıyor. Kımıldayacak yer yok. Akşamdan sabaha kadar, dışarı çıkmak yasak, kapılar kilitli, koridorda kocaman bir fıçı var, çıkan koku dayanılacak gibi değil. Mahkümların hepsi domuz gibi kokuyor; “yaşayan yaratıklar olduğumuza göre” başka ne yapabiliriz diyorlar.

Michael’e yazdığı başka bir mektupta da, bütün bu fiziki zorluklardan
daha kötü olan bir şeyin sözünü ediyor:

Beş yıl, muhafızlann kontrolü altında, bir yığın insan arasında yaşadım hep; tek saat bile yalnız kalamadım. Yalnız kalmak normal bir insanın ihtiyacı, yemek, içmek gibi bir şey; yoksa, bu zorla yaşadığın toplu hayatta, insanlardan nefret eden biri oluyorsun. insan topluluğu bir zehir gibi ya da bulaşıcı hastalık gibi ve ben bu dört yıl, her şeyden çok bu dayanılmaz işkenceden acı çektim. Öyle anlar oldu ki, günahsız ya da suçlu rastladığım herkesten nefret ettim ve onlan, hayatımı çalan ve bunun cezasını çekmeyen haydutlar olarak gördüm.

Daha Ölüler Evinden Anı lar’da bu acılık yumuşamış ve duygu bütünüyle gayri şahsi olmuştur. Kitap, ondokuzuncu asrın ortalarında Sibirya’daki bir hapishanede kalan bir Rus mahkümunun yaşantısının eksiksiz öyküsüdür. Bu insanların hangi şartlar altında yaşadığı, hangi şartlar altında işe götürüldükleri, yaptıkları işler, kavgaları, pek seyrek olan eğlenceleri, ne uyurken ne uyanıkken, ne sağlamken ne de hastayken kendilerinden
ayrılmayan zincirlerinin ağırlığı, biçimi, bu zincirlerin altında (tabit ki yılda iki ya da üç kez) nasıl giyinip soyundukları, memurların ve gardiyanların vahşeti ve aynı derecedeki hoşgörüleri, hapishanedeki tek disiplin aracı olan vahşice kırbaçlama cezasına mahkom edilenlerin çektiği manevi işkence, kırbaçlananların çektiği fiziki işkence -bütün bunlar Anılarda anlatılmıştır. Bazı yerlerde, keskin psikolojik gözlemler vardır; fakat gelecekteki Suç ve Ceza’nın yazarından beklenenden daha  azdır bunlar; kitabın gücü, dümdüz bir öyküleyiş ve betimleyişte yatmaktadır ve bu bakımdan, Dostoyevski’nin yapıdan arasında onun özelliklerini en az taşıyanıdır denebilir. Buradaki bir sahneyi, mahkOmların hamamdaki durumlarının betimlenişini, Turgenyev “Dantevari” olarak nitelendirmiştir ve kendi gücü kadar, lakabın uygunluğu da, bu bölümü kitabın en ünlü yeri yapmıştır.

Hamamın kapısını açtığımız zaman, cehenneme giriyoruz sandım. On iki adım uzunluğunda ve bir o kadar genişlikte bir oda düşünün, içine de, iki gruba ayrılmış iki yüz kişi olduğumuza göre, yüz veya en aşağı seksen kişi koyun. Buhar gözlerimizi kör ediyordu; is, çamur, yersizlik o dereceydi ki, insan ayağını nereye basacağını bilemiyordu. Çok korkmuştum, hemen geri çekilmek istedim, ama Petkov beni yatıştırdı. İşitilmemiş bir güçlükle, yere oturmuş mahkümlardan geçmek için izin isteyip kafalarından atlayarak peykelerin oraya ulaştık. Fakat her yer doluydu. Petkov bana, kendime bir yer satın almam gerektiğini anlattı ve hemen bir pencerenin yanına oturmuş bir mahkumla pazarlığa girişti. adam bir kapiğe yerini bıraktı, Petkov’un önceden elinde hazır bulundurduğu parayı hemen kaptı, kaşla göz arasında, tam altına, karanlık ve pisliğin arasına daldı; orada en aşağı yanın parmak olmasına rağmen, gene de kaynaşıyorlardı. Zeminde bir avuç içi kadar bile boş yer yoktu. Çömelmiş mahkulmlar, kovalarındaki suyu üzerlerine döküyorlardı. Bunların arasında ayakta duran diğer bazıları ise, bir elleriyle kovalarını tutuyorlar, öteki elleriyle de su dökünüyorlardı. Vücutlarından akan pis sular doğrudan doğruya aşağıya eğilmiş traşlı kafaların üzerine boşanıyordu. Peykelere çıkan basamaklar, çömelmiş ve dertop olmuş, ellerinden geldiğince yıkanmaya çabalayan başka mahkumlar tarafından tutulmuştu. Fakat az yıkanıhyordu: Halk adamı ne suyu, ne sabunu bol bol harcar, ancak korkunç derecede terlemeye çalışır, sonra da soğuk su dökünür, bu, onun banyo yapma tarzıdır. Peyke üzerinde kayın ağacından yapılma demetler, bir uyumla iniyor kalıyordu. Elli kadar mahküm, bitkin düşünceye kadar birbirlerine vuruyorlar, güya böylelikle temizleniyorlardı. Buhar dakikadan dakikaya gittikçe artıyordu. Artık bir sıcak hamamda değil,
bir hrındaydık sanki. Zeminde şangırdayan pranga gıcırtılan arasında herkes adeta anınrcasına bağırıyor, herkes haykınyor, uluyordu.

Sahne, Rusya’daki hapishane sisteminin dehşetli ama gerçek bir betimidir ve bütün kötülüklerine rağmen bu sistemin, yalnız ortalama bir mahkum için değil fakat Dostoyevski için de, düzene, temizliğe ve günün yirmi dört saatinde tek başına hapsedilmeye dayanan Avrupa’daki herhangi bilimsel bir sistemden daha dayanılabilir olduğunu söylemek doğru olur. Çünkü, Rusya’daki sistem, beraberinde pisliği, pireleri, ağır kokulan, düzensizliği, surata vurulan damgaları, kamçılanmayı, zincirleri getirirken, aynı zamanda, ortak yaşantının, serbestliğin o elle tutulamayan duygusunu, kafesin parmaklıkları arasında sevmeyi, nefret etmeyi, kavga etmeyi, dalaşmayı da getiriyordu. “Bir mahkfimun hiçbir malı olamaz” kurallar böyle diyordu ama birçoğu içeriye az miktarda para sokmayı başarıyordu -Dostoyevski İncil’in kapağına sakladığı 25 rubleyi getirebilmişti- ve mahkumların arasında her şeyin, her hizmetin bir fiyatı vardı. Ekonominin amansız yasaları, hapishanenin içinde bile işlemeye devam ediyordu; para o kadar azdı ki, bir ruble servetti, hapishanede bulunan her nesne birkaç kopeke satılıyordu. Yeterince para olduğunda, gardiyanların gözü önünde içki sokuluyordu içeri. Noel gecesi bir cümbüşle sona ermişti, herkes sarhoştu, şarkılar söyleniyordu. Daha şaşırtıcı hoşgörmeler de vardı: Kadınlar bazen hapishane duvarlarının içine girebiliyorlar ya da mahkumlar işe giderken -eğer gardiyanlar yumuşak davranırlarsa- kadınlarla buluşuyorlardı. Ölüler Evinden Amlar’ın ilk İngilizce baskısından sonra, kitabın eleştirildiği bir yazıda şöyle deniyordu: “Bazı durumlarda, mahkumlara öyle özgürlükler tanınıyor ki, bunları düşünmek bile bir İngiliz gardiyanını dehşete düşürür.”

Fakat Ölüler Evinden Anılar’ın, onun ilk İngiliz okurlarına tatsız gelmesinin nedeni, ne sarsıcı barbarlıklar ne de aynı sarsıcılıktaki gevşekliklerdi. Başarısını gölgeleyen eksiklik başka türlü bir şeydi. Bunu, biraz uygunsuz bir karşılaştırmayla açıklayabiliriz. Dostoyevski’nin Omsk’da olduğu yıllarda, bir başka kitap, yine öykü tarzını kullanarak, başka ve daha korkunç bir dünyayı anlatmıştı. Ateşli bir protesto ile yazılan Tom Amcanın Kulübesi bütün dünyaya yayılmış ve sözünü ettiği haksızlıkların ortadan kalkmasına katkısı olmuştur (bu katkı abartılmıştır ama yine de gerçekten vardır). Ölüler Evinden Anılar’ın ise, Sibirya’daki mahkumların durumlarının düzeltilmesine en ufak bir katkısı olmadığı gibi, böyle bir şeye yönelmemiştir bile. Dostoyevski yapılabilecek reformlara görünür bir ilgi duymamıştır.

Bu duvarların içine, nice gençlikler gömülmüştü, burada, yararlanılmayan nice günler ziyan olup gidiyordu. Evet şurasını kabul etmek gerekir: Bütün bu insanlarda olağanüstü kaynaklar vardı, belki de bizim halkımızın çocuklarının en yetkinleri, en beceriklileriydiler; fakat o büyük yetenekleri işe yaramamak üzere gömülüyordu. Kimdeydi suç? Evet, kimdeydi suç?

Yukarıdaki satırlar, Anılar’da bizim bulabildiğimiz, bir karşı çıkmaya, kızgınlığa en yakın satırlardır ve gerçekten de, reformların, öykü-roman yoluyla açıklanmasına alışmış bir kuşağa, bu satırlar ılımlı ve yetersiz görünecektir.

Mrs. Stowe’un keskin tarzı artık sinirlerimize dokunuyor; yeni eleştiri onun kitabına, edebiyattan çok tarihte yer ayıracaktır. Fakat ezilenlerin, aşağılananların öfkesi değişik zamanlarda, değişik şekillerde anlatılmıştır ve Oscar Wilde gibi, ahlaki sonuçlar çıkarmaktan bütünüyle uzak bir yazar bile De Profundis’ini acı bir protesto çığlığı yapmıştır. Ölüler Evinden Anılar’ın o apayrı özelliklerinin, ondaki tevekkülün, teslimiyetin benzerini İngiliz dilinde ya da başka bir dilde pek kolay bulamayız. Sansürün tehdidi elbette yazdığı sürece Dostoyevski’nin aklındaydı; ama kitabın tonunu bütünüyle bu dış olguya bağlamak yanlış olur. Yazarın özelliğini taşır kitap. Dostoyevski yaşantısında pek seyrek sayılmayacak şekilde, ahlaki yargıya varmaktan vazgeçmek zorunda kalmıştı. Yargıya varmama kararı etkiliydi ve Antlar’da bu, sanatsal yetkinliğe vardırılmıştır. Ama insanların acısının duygusuzca öykülenişi, bize neredeyse insanca olmayan bir şey gibi görünüyor.

Dostoyevski’nin bu dört yıllık hayatını anlatan bir kaynak da, Tokarzewski adında, Dostoyevski ile birlikte hapiste yatmış olan bir Polonyalının anılarıdır. Dostoyevski bu Polonyalıdan T. diye söz etmiştir. Dostoyevski’ye karşı acı bir nefret gösteren anılar, seksenlerde yazılmış ve 1907’ye kadar yayınlanmamıştır. tık elden belgeler olmasından gelen değerini maksatlı yazılışı azaltmaktadır; çünkü gösterdiği acılık, açıkça, Rus romancısının daha sonralan çizdiği Polonyalı maceracıların karikatürlerine ve Polonyalıların davasına gösterdiği ısrarlı düşmanlığa bir Polonyalının cevabıdır. Ama her şeye rağmen, Dostoyevski’nin diğer mahkümlarla olan ve açıkça bilinmeyen ilişkilerine ışık tutmaktadır.

Dostoyevski, Polonyalıların diğer mahkumlara nefretle, hor görerek baktıklarım ve politik suçlu olduklarıyla övünmeyi hiç elden bırakmadıklarını birkaç kez söyleyerek anlan suçlamıştır. İşin ilginç yam, Tokarzewski’nin de tıpatıp aynı şeyle Dostoyevski’yi suçlaması ve onun, hapishaneye ilk geldiğinde bir papağan gibi şu tek tümceyi devamlı tekrarladığını söylemesidir: “Ben bir soyluyum. ” Bu karşılıklı suçlamaların ikisinin de doğru olduğuna inanmamak için pek bir neden yok. Ölüler Evinden Antlar’da ya da daha acı, daha içten bir şekilde, kardeşi Michael’e yazdığı mektuplarda, Dostoyevski sıradan bir mahkumun “soylular”a karşı olan düşmanlığından söz ediyor ve sevilmeyişini de bu nedene bağlıyor:

Soylulara olan nefretleri (diye yazıyor Michael’e), bütün sınırların ötesinde; biz soyluları, düşmanlığın bütün belirtileriyle ve çektiğimiz acılardan hınzırca bir zevk duyarak selamlıyorlar. Eğer fırsat düşse, bizi çiğ çiğ yerlerdi.

Diğer taraftan, Dostoyevski’nin Omsk’daki günleri üzerine yazan başka biri -gerçi bu ikinci elden bir bilgidir- yine soylu olan, arkadaşı Durov’un, herkesçe çok sevildiğini ileri sürüyor. Durov herkesi, gülümseyerek ve dostça sözlerle selamlarken, Dostoyevski şapkasını gözlerine kadar indirip, “tuzağa yakalanmış bir kurt gibi bakar” , mecbur kalmadıkça konuşmaz, çevresindeki insanlarla her türlü ilişkiye girmekten korkuyormuş gibi görünürdü ve hatta bir keresinde Durov’la bile konuşmaz olmuştu. Hiç olmazsa Dostoyevski’nin hapisteki ilk aylan için, bu iddialan reddetmek güçtür. Bu terslikte, Mühendislik Akademisi’ndeki yalnızlık peşindeki ters öğrencinin, en iyi arkadaşlarının bile dayanamayacağı şeyler yapan hipokondrili genç yazarın benzer özelliklerini görüyoruz.

lnsanlann bu en az ılımlı olanının yaşantısında pek sık görülen karşıtlıklardan biriyledir ki, ilerideki politik ve dini inançlarında çok önemli bir yeri olan, o “halk”ın ülküleştirilmesinin ilk tohumlan, bu aşın duygulu ve içine saklanan tabiata burada, hapishanede, sürekli birlikte olmaları işkencelerin en kötüsü olan, “domuz gibi kokan” , “kaba, kızdırılmış, gücendirilmiş” insanlar arasında aulmıştır. “Kişilere olan nefretim çoğaldıkça” diyor Karamazov Kardeşler’deki bir karakter, “insanlığa olan sevgim çoğalıyor” ve öyle görülüyor ki, Dostoyevski’nin gelişimi de aynı yolu izlemiştir. Zemin hazırdı. Kendisini doğru sanarak, başkalarının günahlarını kınamak, Dostoyevski’nin tabiatında hiçbir zaman yer etmemişti. Gençliğinde, Schiller’den, romantiklerin o bilinen mankenini, altın kalpli suçluyu öğrenmişti; hatta Namuslu Hırsız adlı bir öykü bile yazmıştı. Hapiste, ilk kez soyguncularla, katillerle birlikte yaşadı ve bu romantik düşüncenin gerçek hayatta hiç sanmadığı kadar çok dayanağı olduğunu gördü ya da böyle gördüğünü sandı. Bu kahramanlara -suçların kahramanlarıydılar bunlar-, Lermantov’un Kafkasya’daki haydutlara duyduğu hayranlığı hatırlatan romantik bir hayranlık duymaya başladı. Hapishanedeki diğer mahkümlarla kurmaya başladığı ilişkilerde -önceleri bunlar kuşkulu, yan sinsi ilişkilerdi- rastladığı nitelik çeşitliliğinin, şaşırtıcı karşıtlıkların dışarı dünyadakilerle aynı olduğunu gördü; aynı kötülükler, aynı erdem gücüydü buradaki de. Michael’e şöyle yazıyordu:

Hapishanede, soyguncuların arasında dört yıl insanları tanımaya çalıştım. Bilmem inanacak mısın? Burada derin, güçlü, güzel tabiatlı insanlar var ve o kaba görünüşün altında altın bulmak ne kadar sevindirici oluyor. Bir iki değil, bir yığın böyle insan var. Bazılarına saygı duyuyorsun, diğerleri ise gerçekten güzel kişiler.

Aynı düşünceyi Ôlüler Evinden Anılar’da yansıtıyor:

Karanlık, düşmanca suratlar arasında, yumuşak, neşeli suratlar görüyordum. “Her yerde kötüler vardır ve kötülerin arasında iyiler vardır.” Kendimi avutuyordum. “Kimbilir, bu insanlar belki de, diğerlerinden, o hapishane duvarlarının dışında kalanlardan çok daha kötü değillerdir.” Böyle düşünüyordum ve kendi kendime başımı sallıyordum. Fakat Tannın, bu düşüncenin ne kadar doğru olduğunu bir bilseydim.

Ülküleştirme süreci, Anılar’ın başka bir bölümünde daha da iyi görülebilir:

Bizim akılhlanmızın halka öğreteceği fazla bir şey yok. Aksine, onlann halktan öğreneceği çok şeyler olduğunu söyleyebilirim.

Daha sonralan, Dostoyevski “halka” karşı mistik bir inanç beslemeye ve “kendini halka döndürdüğü” için hapishane yıllarına minnet duymaya başladı. inancının tam gelişimi, serbest kalışından sonra (uzaktan ülküleştirmek her zaman daha kolaydır) ve özellikle Anılar’ın yazılışından sonra oldu. Ama biyografik olarak, bu başlangıcı, mahpusluğun ilk aylarında içinde bulunduğu düşmanlık ve içine kapalılıktan kurtulmaya, başlangıçta nefret ettiği, hor gördüğü mahkumlarla ilişki kurmaya başladığı ana götürmek gerekir.

Sibirya’ya gitmeseydi Dostoyevski’nin hiçbir zaman Rus halkını ülküleştirmeyeceğini söylemek belki çok aykırı bir şey olur, fakat inanç biçimi, bu hapishane yıllarının damgasını açıkça taşımaktadır. Gördüğümüz gibi, Dostoyevski ne çocukluğunda ne de daha sonra Rus köylüsüyle yakın bir ilişkiye hiç girmemişti ve ilerideki eserlerinde, “halk”tan söz ederken, gerçekte Omsk’da hapishanede öğrendiği şekliyle halkı düşünmektedir. Yirmi yıl kadar sonra şöyle yazıyor:

Rus halkını, pek sık işlediği rezil günahlarla değil de, bu rezil durumun içinde her an özlediği büyük ve kutsal şeylerle yargılayın … Halkı ne olduğuyla değil, ne olmayı istediğiyle yargılayın.

Turgenyev’in, Tolstoy’un ya da Leskov’un bildiği şekliyle Rus köylüsü Dostoyevski için kapalı bir kitap olarak kaldı. Onun sayfalarında görülen köylülere bakın, zincirlerin izlerini ve mahkümlann giydiği gri-siyah elbisenin izlerini göreceksiniz.

Dostoyevski, hapishane deneyinden gelen iyi ve kötü şeylerin döklimünü hiçbir zaman yapmadı ve şimdi bunu bizim yapmamız oldukça zor. Hatta fiziki açıdan bile bir yığın belirsizlikler vardır. Dostoyevski Anılar’da, ağır bedeni işlerin sağlığı ve kuvveti artırdığını söylüyor ve serbest kalışından hemen sonra yazdığı bir mektupta Michael’e şöyle diyor:

O son yıllarda, Petersburg’da olduğu gibi, melankolik, kuşkulu biri olduğumu sanma; sanki bir sihir varmış gibi bunlann hepsi yok oldu.

Yıllar sonra da Yanovski’ye şöyle yazıyordu:

Sibirya’ya gitmeden önce, zihni bir dertle hastayken beni severdin, benden ayrılmazdın (şimdi anımsıyorum bunları), Sibirya’da iyileştim.

Ama eğer Sibirya’daki hapislik, Petersburg’daki sinir bozukluklarını iyileştirdiyse, onların yerine o korkunç sara illetini getirdi. Sara, Dostoyevski’yi hayatı boyunca bırakmadı, gittikçe sıklaştı, kuvvetlendi. Sorumsuz mistikler ve aynı sorumsuzluktaki psikanalistler, son yıllarda, Dostoyevski’nin hastalığının kökü ve belirtileri üzerine ustaca düşünceler öne sürerek kendilerini eğlendirdiler, bilinen gerçeklerle pek az ilgisi olan fantastik kuramlar çıkardılar ortaya. Gördüğümüz gibi, gençliğindeki sinir bozukluklarıyla, kendini ilk kez Sibirya’da gösteren sara belirtileri arasında kesin bir bağ kurmak olanaksızdır. llk nöbetler hapisteyken gelmişti. Tıbbi bakımı olmadığından, serbest kalışından bir süre sonraya kadar kesin olarak teşhis edilemedi ve kısa bir süre , Dostoyevski bunların “sara’ya benzediğini ama gerçek sara olmadığı “na kendini inandırmaya çalıştı. Bu dönemde, hastalığını ülküleştirme ya da ona mistik bir önem verme çabasına giriştiğini de görmüyoruz; nöbetlerden önce gelen aydınlanma anlarını ve ruhi bir uyum duygusunu ancak 1865’lerde işitmeye başlıyoruz. Sibirya’da ilk karşılaştığımız şekliyle Dostoyevski’nin sarasının önemi bütünüyle maddidir ve bunun, hapishane hayatının ürünü olduğunu söylemek -1859’da Çar’a yazdığı gibi- bütünüyle hakkıydı.

Fiziki belirtilerin görece sağlam toprağından çıkıp da, ôlüler Evi’nin ruhi kalıtımını çözümlemeye çalıştığımızda, kendimizi soyut kurguya bırakmak zorunda kalıyoruz. Dostoyevski, hayatının sonuna varmadan, kahramanca bir sofistlikte zihni dinginlik aradı ve buldu. Bu, son romanının doruğunda anlatımını buldu. O da, Dimitri Karamazov gibi “adli bir hata”nın kurbanıydı; ama, Dimitri gibi, itham edildiği suçun ne olduğunu bilmemesine rağmen, kendi günahları ve yakınlarının günahları için haklı olarak acı çekmişti ve bu acının sonunda “ölümden yükselmişti”. Aslında Dostoyevski, cezasını kabullendiği ve yücelttiği bu seçkinci durum ancak derece derece bir evrimle varmıştı ve hapisten çıktıktan sonraki on yıllık mayalanma döneminde, parçalanmış hayatına baktıkça mutlaka çok değişik düşüncelerin saldırısına uğramıştı. Böyle bir suç için böyle bir ceza gören kişinin, suç ve günah arasındaki ya da insanla ilahi adalet arasındaki ilişkiye ait herhangi bir inancı olması pek zordur. Dostoyevski’de başkaldırış daha derinlere gitti. Sibirya’da öyle insanlara rastladı ki, bu insanlar, kendisi gibi yalnızca devletin değil, fakat genellikle kabullenilen ahlaki yasaların da mahküm ettiği suçlar yüzünden, cinayet, şehvet, hırsızlık suçlan yüzünden cezalandırılmışlardı ve bu insanlar yaptıkları işler için toplumun geleneklerine bağlı bir pişmanlık ya da vicdan azabı duymamakla kalmıyorlar, fakat hayatın olağan ilişkileri içinde, herkes kadar cesaret, cömertlik, şefkat gösteriyorlardı. Hapishane, Dostoyevski’nin şimdiye dek duyduğu her türlü ahlaki değeri yıktı. Toplumun erdem ve kötülük kategorileri artık ahlak çizgisinin iki zıt kutbu gibi görünmüyordu; aslında bunların, biri diğerini olanaksız kılan şeyler olmadığı bile açıktı. Dostoyevski ilk kez ôlüler Evi’nde, yalnızca insan yasasının değil, fakat genellikle kabul edilen ahlaki değerlerin de yetersizliğini görmeyi, iyinin ve kötünün alışılmış tanımlamalarının sınırından ötede bir gerçek aramayı öğrendi. Suç ve Ceza’nm yükünü oluşturacak olan ahlaki sorunun ilk donuk, belirsiz parlamalarını burada yakaladı.

Daha belirsiz bilinçaltı etkilenmeleri de vardı. “Canavarlarla uğraşan insan” diye yazıyor Nietzsche, “kendisi de canavar olmamaya dikkat etmelidir ve cehenneme çok baktığımızda, cehennem de sizin ruhunuza bakmaya başlar.” Dostoyevski Omsk’daki hapishanede dört yıl, insan topluluğunun doğal ilişkilerinin, yükümlülüklerinin yasak edildiği, toplumun dışına atılmış insanlarla, hemen hemen insanlık dışı bir varoluş düzeyine dönmüş varlıklarla birlikte yaşadı; bedenden ayrılmış insan tutkusunun kaba öğelerinin kaynaştığı, hoşlandığı cehenneme gözünü dikip baktı ve cehennem onun ruhuna girdi. Hapishaneye girdiğinde belki de anormal bir insandı; orada kendini anormal bir dünyaya uydurmasını öğrendi ve dışarı çıktığında, çarpıklaşmış bakışı başka bir odağa uyma yeteneğini yitirmişti. Dostoyevski’nin romanlarında normal insanlar, hapishanede olduğu gibi pek azdır. Artık onun dünyasında normal boyutlardaki insanlar yaşamıyordu; canilerin ve ermişlerin, olağanüstü kötü ya da erdemli insanların dünyasıydı bu. Hapishanenin demircisinde zincirleri çıkarıldığında ve özgür insanların dünyasına bir kez daha girdiğinde, Dostoyevski otuz üç yaşındaydı. Ama yaşadığı deney, bu dünyanın görünüşünü artık onun için değiştirmişti. Büyüme yıllan bitmişti; ama dehası, hapishanenin karanlık gölgelerinde ruhunu tırmalayan iyi ve kötü sorununa sanatsal bir anlatım bulana dek daha önünde uzun mayalanma yıllan vardı.

MAYALANMA YILLARI
(1855-1865)

Altıncı Bölüm
SÜRGÜN VE İLK EVLİLİK

Dostoyevski 1 5 Şubat 1854’te hapishaneden çıktığında, cezasının geri kalanını çekmek üzere, 7. Sibirya Piyade Taburu’na er olarak atandı. Hayatının bundan sonraki beş yıl üç ayını geçireceği Semipalatinski’ye gönderildi. Burası Moğol sınırından pek uzak olmayan, Kırgız bozkırının hemen yanında, 5.000 nüfuslu bir yerdi. Sosyal olarak Semipalatinski’ye gelmek pek bir şey değiştirmiyordu. Buranın sosyetesini oluşturan idari memurlar ve garnizon subayları mahkum edilmiş bir politik suçluyla ilgilenecek insanlar değillerdi. Okuyabilmek açısından ise bu değişiklik, karanlıktan, zayıf bir loşluğa geçmekti; Petersburg’daki arkadaşların yolladıklannı uzun gecikmelerden sonra ele geçirme olanağını saymazsak, kitap ve gazeteler Semipalatinski’de, hapishanede olduğu kadar azdı. Yeniden elde edilen özgürlük duygusu, ailesiyle ve arkadaşlarıyla haberleşme imkanını yeniden kazanması, askerlik görevinin ilk aylarının Dostoyevski’ye dayanılır gelmesine yeterliydi. Semipalatinski’de Petersburg’la hiç olmazsa aralıklı bir haberleşme sağlayabilmişti; postanın gidişi de, gelişi de üç dört hafta sürüyor ve çok sıkı, şüpheci bir sansüre uğruyordu. İçten yazılmış her mektup, elden götürebilecek birini beklemek zorundaydı ve bu da çok seyrekti Semipalatinski’den Michael’e ve ailesinin diğer kişilerine yazdığı mektuplar pek çoktur ama hepsi de aynı şekilde duygusuzdur.

Dostoyevski’nin yaşantısının bu dönemi üzerine en doğru bilgiyi, Kasım 1854’te Semipalatinski’ye bölge savcısı olarak gelen Baron Wrangel’in anılarından ve mektuplarından çıkarıyoruz. Bu görev, Baronun son görevi olan Dresden Rus Elçiliği’nden ayrılana kadar olaysız süren uzun memuriyetinin ilk adımıydı. 1854’te, ortalama bir zekası, ortalamanın üstünde iyi tabiatı olan genç bir adamdı. Bölgenin askeri ve idari çevresini değil de, pek bilinmeyen, itibarım yitirmiş bir edebiyatçının arkadaşlığını yeğ tutacak kadar özgünlüğe, bazı şeylere sahip biriydi. İkisi yakın dost oldular ve Dostoyevski günde birkaç kez bu yeni arkadaşını ziyaret etmeye başladı.

Maddi kazanç Dostoyevski’nin tarafındaydı. Baronun yalnız sınırsız misafirperverliğinden değil, maddi olanaklarından da yararlanıyordu. Wrangel onu vali ile tanıştırdı ve sanırız ki, etkisiyle, Dostoyevski’nin mahkümiyet şartlarındaki zorlukların azaltılmasında katkısı oldu. Fakat Dostoyevski’nin coşkun tabiatının en çok aradığı ve bu yeni arkadaşında bulduğu, beş yıldan beri ilk kez, acılarını, tutkularım, ümitlerini dökebileceği bir sırdaştı. Bu arada, aklım meşgul eden başlıca şey, bir sevgi işiydi. Wrangel gelmeden önce, Isaev adında bir aile ile tanışmıştı. Kan kocanın yedi sekiz yaşlarında bir de oğullan vardı. Adamın Semipalatinski’deki Gümrük Dairesi’nde ufak bir memuriyeti vardı, fakat Dostoyevski’nin gelişi sırasında, bütün işi, içki içmekti. lçki, sancılı bir böbrek hastalığını dayanılır yapıyor, ama bir yandan da hastalığın gelişimini hızlandırıyordu. İsaevler Semipalatinski’de pek itibar görmüyorlardı ve Wrangel, Dostoyevski’nin onları ziyaret etmesi için yaptığı önerileri reddediyordu. Maria Dimitrievna lsaeve, Baronun anılarına göre, “güzel, kumral, orta boylu, çok zayıf, heyecanlı ve coşkun” bir kadındı ve Dostoyevski bu kadına tam anlamıyla aşık olmuş, “bütün gününü” evde geçirmeye başlamıştı. Maria Dmitrievna’nın Dostoyevski ile yaşadığı sonucunu çıkarmak doğaldır.

Özelliği, garipliği olmayan bir durumdu bu. Kadın için, kabul edilebilen ve belki de yeni olmayan bir oyalanmaydı. Mahkumların arasındaki dört yıllık yalnızlığından kurtulan Dostoyevski için ise büyük bir tutkuydu. Bu iki görüş, ayrılık derdi çıkana dek iyi uyuşuyordu. 1855 baharında, Isaev Kuznetsk’de, 600 kilometre uzaktaki başka bir sınır bölgesinde iş buldu. Dostoyevski kızdı, köpürdü, ağladı. Dostunun ne yapmasını istediği belli değildi, ama duygu eylemden daha güçlüydü ve hiç olmazsa kendininkiler kadar güçlü duygular bekliyordu. Maria durumu sakince kabul etmişti. Kuznetsk kasvetli bir yerdi ama hiç olmazsa bir değişiklik olacaktı ve rütbesi, maaşı bir erden çok olmayan, kendine bağlı ama hasta bir politik sürgünün çekiciliği kadarım herhalde orada da bulabilirdi.

Sevgililer rahatsız edilmeden vedalaşabilsinler diye, iyi kalpli Baron en iyi şampanyasını koca için harcadı. Yolculuk bir köy arabasıyla yapılıyordu, Isaev’in kesesi ancak buna müsaitti. Gece yola çıkıldı. Dostoyevski ve Baron onlarla birkaç mil geldiler. Baron, artık derin uykuya dalmış olan Isaev’i kendi arabasına aldı, Dostoyevski öbür arabaya, Maria’nın yanma gitti. Sonunda arabadan indiler, Dostoyevski’nin üzerine işaret koyduğu bir köknar ağacının altında vedalaştılar. Mehtaplı bir mayıs gecesiydi ve araba, dostunu bilinmeyen bozkırlara götürürken, Dostoyevski “sessiz ve dimdik” duruyor, “gözyaşları yanaklarından akıyordu.” Baron elli yıl sonra “Hatırlanacak bir gün” diye yazıyor.

Ayrılan sevgililer mektuplaştılar. Maria ilk mektubunda sıkıntıdan, hastalıktan ve yalnızlıktan söz ediyor, sevgilisini üzüyordu. Daha sonraki mektuplarda, kocasına dostluk gösteren, akıllı ve cana yakın bir öğretmene olan bağlılığını anlatıyordu. Bu Dostoyevski’yi daha çok üzüyordu. Bu arada Wrangel, iki sevgilinin Semipalatinski’yle Kuznetsk arasında bir yerde buluşmalarım düzenledi. lki yüz millik bir yolculuk yaptılar ama son anda Maria gelmedi, kocasının sağlık durumu nedeniyle gelemediğini bildiren bir mektup gönderdi. Dostoyevski üzüntü içinde kalmıştı.

Gelmeyiş nedeni sahte gibi görünüyordu; fakat Isaev gerçekten hastaydı ve ağustosun başında öldü. Oğluyla yalnız kalan dul kadının durumu hiç de iç açıcı değildi. Kocası herhalde borçlar bırakmıştı; başka bir şey bırakmadığı kesindi. Maria’nın babası Astrahan’da öğretmendi ve baktığı küçük kızları vardı. Dostoyevski’nin daha sonralan Marta’mn “iyi bir aileden olduğunu birçok kez söylemesine karşılık, ailenin Maria’ya mali bakımdan yardım edecek durumda olmadığı açıkça belli. Astrahan’a geri dönmek sözkonusu değildi. Dostoyevski’nin ricalarıyla Wrangel’in yaptığı cömertlikler acil ihtiyaçları karşıladı ve Dostoyevski’nin elindeki ya da arkadaşlarından ödünç alabildiği her şey aynı amaç için kullanıldı. Fakat bu ilişkideki birçok şey belirsizdir. Dostoyevski ile Marta Dimitrievna arasında 1856’da yazıldığını bildiğimiz bir yığın mektuptan ancak bir tanesi kalmıştır, Dostoyevski’nin yazdığı bu mektup da bize pek az şey söylemektedir. Dostoyevski’nin Wrangel’e yazdığı mektuplarda Marta’nın sözünü ettiği yerler mürekkeple karalanmıştır (belki de ikinci kansı tarafından) ve bunların hepsi tam olarak okunamamıştır; önemli bir mektuptan da iki sayfa çıkarılmıştır. Dostoyevski’nin kızı tarafından yazılan biyografide Marta hakkında birçok ayrıntılı bilgi vardır; fakat bu güvenilmez ve kuvvetli bir düşmanlık besleyen kaynaktan alınan doğrulanmamış yargılar kabul edilemez. Dostoyevski ile Maria Dmitrievna arasındaki, gerek evliliklerinden önce gerekse sonraki ilişki, herhalde hiçbir zaman dağılmayacak bir belirsizlik sisi ile çevrilmiştir.

Wrangel, Ocak 1856’da başka bir iş için Semipalatinski’den ayrıldı. Ama mektuplarıyla arkadaşına öğütler vermeye, yardım etmeye devam etti. O yıl Dostoyevski için zor bir yıldı. Marta Dimitrievna ile mektuplaşmaları alışılmış kıskançlık ve güvensizlik olaylarıyla sürdü. Baharda, Marta aldığı bir evlenme teklifini yazıyor ve ondan fikrini soruyordu. Dostoyevski çıldırmıştı. Kardeşine ve Wrangel’e Maria Dimitrievna’ya mektup yazmalarım, Çar’ın yakında affetme ihtimali olduğuna ve Petersburg’a döndüğünde onu geçindirecek olanakları bulunduğuna ikna etmeleri için yalvardı. Barnaul’a, komşu şehre gitme izni alabildi ve gizlice Kuznetsk’e gitti (“sadece onu görebilmek için cezayı göze alırdım”), iki gün kaldı ve başına bir şey gelmeden geri döndü. Döndükten sonra Wrangel’e şöyle yazıyordu: “Bu iki gün içinde, geçmişi hatırladı ve kalbi yine bana döndü.” Fakat önemli bir rakip vardı; daha önce sözü edilen akıllı, cana yakın öğretmendi bu. Adı Vergunov’du, Tomsk’un yerlisiydi. Durumu çok elverişliydi; henüz yirmi dört yaşındaydı ve bu tutkulu, romantik dul için çekici olduğu açıktı. Fakat evlilik bir hesap işiydi, bir gün Petersburg’a dönecek, belki de şöhrete kavuşacak olan daha yaşlı olanı gelecek için daha elle tutulur şeyler teklif ediyordu. Maria Dmitrievna önce karar veremedi. Dostoyevski’nin beklenmedik şekilde ekimde subay rütbesine yükselmesi şansını artırmış olmalı. Dostoyevski, Maria için giriştiği çabalan çoğalttı; arkadaşlarına yazıp onlardan, Maria’nın kocasının ölümü üzerine maliyeden alacağı az bir paranın daha çabuk ödenmesi için çalışmaları, oğlu Paul için, Omsk’daki Sibirya Askeri Okulu’nda bir yer bulmalannı rica etti.

Beyaz Geceler’in ve Ezilenler’in kahramanları gibi kendini önemsemeyen bir cömertlikle, Vergunov’un “kendisi için kardeşten daha yakın” olduğunu söyleyip, onun ilerlemesini sağlama bağlamak için uğraşmaya başladı. Sevgisi delice boyutlara varmıştı. Kasımda Michael’e yazdığı bir mektupta, Maria için “yolumun üstünde beni bulan, Tann’mn gönderdiği melek” diyor; aynı sıralarda Wrangel’e şöyle yazıyordu:

Başınızı sallamayın, beni yargılamayın, onunla olan ilişkime ait birçok şeyde akıllıca hareket etmediğimi biliyorum, hemen hemen hiç ümidim yok – ama ümidim olsun ya da olmasın, benim için hepsi bir. Artık hiçbir şey düşünmüyorum. Yalnızca onu görmek, yalnızca onu duymak! Mutsuz bir çılgınım. Aşk bu şekliyle bir hastalıktır. Bunu duyuyorum. Yolculuk için borca girdim (ikinci bir defa denedim ama ancak Zmiev’e kadar gidebildim, daha öteye gidemedim). Şimdi bir daha gideceğim; kendimi mahvedeceğim, fakat buna aldırdığı yok! Tann aşkı için, bu mektubu kardeşime gösterme. Ona karşı sonsuz utanç duyuyorum. Zavallı adam, son gelirleriyle bana yardım ediyor, ben de parayı bu şekilde harcıyorum.

Dostoyevski’nin kendi çılgınlığını amansızca incelediği anlardan biridir bu. Yıllar süren bir yalnızlıktan sonra dünyaya açılan kapalı kalmış bir ruhun yıkıcı tutkularının, bu tutkuların kurbanı tarafından, daha canlı, daha içten anlatıldığı pek az görülmüştür.

Kuznetsk’e gitmek için, bu mektupta sözü edilen kaçış, kasımın sonlarında gerçekleşti ve hala kararsız olan Maria’yı kararın eşiğine getirdi. lki ay sonra Dostoyevski daha uzun bir izin alabildi ve evlilik 6 Şubat 1857’de Kuznetsk’de kutlandı. Maria için bu, tutkudan çok rahat için yapılan bir evlilikti. Genç fakat dostsuz, parasız öğretmeni seçmesi mümkündü; Dostoyevski’nin kızı -gerçi onun tek başına öne sürdüğü şeylere inanmak çok zorsa da- Maria’nın düğün gecesine kadar Vergunov’la yaşadığını söylüyor. Karısı ve üvey oğluyla Semipalatinski’ye dönerken Dostoyevski, Bamaul’da çok güçlü bir sara nöbeti geçirdi. Dört gün onu güçten düşüren bu nöbet, gerçekten sarası olup olmadığı hakkındaki kuşkusunu dağıttı ve Maria Dmitrievna’ya da saralı birinin kansı olduğunu ilk kez gösterdi.

Evliliği elde ettikten sonra, artık içindeki diğer bir büyük ümitle uğraşmak için serbestti. Sibirya bozkırlarındaki bu süresi belli olmayan sürgünden kurtulmaktı ümidi. Semipalatinski’ye gelişinden bir yıl sonra, Nikola I ölmüştü. Aleksandr II her yerde, barışı ve reformları getirici olarak karşılanmıştı ve Sibirya’daki sürgünler Paris Banşı’nın sonuçlanması ya da Çar’ın taç giymesi dolayısıyla yapılacak bir affı sabırsızlıkla bekliyorlardı. Dostoyevski, Sivastopol kahramanı General T odleben ile bir kez karşılaşmış olduğunu anımsadı; generalin kardeşi Dostoyevski ile aynı yıllarda Mühendislik Akademisi’nde okumuştu. Her zamanki yardımcısı Wrangel bir mektubu Todleben’e ulaştırdı. Dostoyevski’nin subay rütbesine yükselmesini sağlayan da, Todleben’in Çar’a etkisiydi. Fakat Çar’ın lütfu daha ileriye gitmedi ve Dostoyevski’nin yazdığı -belli bir maksatla yazmıştı- vatanseverce bir methiye Aleksandr’a ulaşamadı. Ancak Ocak 1858’de, görevden ayrılmasına ve Rusya’ya dönmesine izin istemek için resmi bir dilekçe yollamasına müsaade edildi.

Bir şey belli olmadan bir yıl daha geçti. 1859’un baharında, ilk olarak Petersburg’daki kardeşinden, 18 Mart tarihli bir kartla görevinden ayrılma isteğinin kabul edildiğini öğrendi. Dilekçede, Moskova’ya yerleşmeyi istemişti; fakat Moskova’nın 150 kilometre kuzeyinde, Moskova-Petersburg demiryolu üzerindeki Tver’de oturmasına izin veriliyordu. Karar mayıs başında Semipalatinski’ye geldi, formaliteler iki ay sürdü ve 2 Temmuz’da Dostoyevski ile kansı bir daha dönmemek üzere Semipalatinski’den ayrıldılar. Paul lsaev onlara, okulunun bulunduğu Omsk’da katıldı. Ağustosun ortalarında hep birlikte Tver’e vardılar.

Bu sürgün yıllarının edebi ürünleri önemsizdir. Semipalatinski’ de zihni bir çaba harcamak için pek az dürtü vardı ve kendinin de itiraf ettiği gibi, Maria Dmitrievna ile olan ilişkileri, onu, başka her şeyden mahrum edecek kadar meşgul ediyordu. Hemen hemen iki yıl sonra yazılmış bir mektupta Apollon Maikov’a söylediği gibi, hapisten “bir büyük eser yazmak” düşüncesiyle çıkmıştı. Semipalatinski’den yazdığı mektuplarda yer yer, üzerinde çalıştığı bir “büyük roman” üzerine imalara rastlıyoruz ama herhangi bir bölümün yazıldığına dair bir belge bulamıyoruz. Bunun, Suç ve Ceza’nın ilk müsveddesi olduğu yolundaki tahmini de doğrulayacak hiçbir şey yok. Dostoyevski’nin o dönemdeki düşünceleri üzerine elbette pek az şey biliyoruz. Michael’den kendine yollamasını istediği kitaplar arasında, Kant’ın Salt Aklın Eleştirisi, Hegel’in Felsefe’nin Tarihi, Yunan ve Latin tarihçilerinin Fransızca çevirileri, “Ekonomistler” , ilk kilise büyükleri, Kur’an, bir fizik ders kitabı ve Almanca sözlük vardı. Bu denli genel, geniş bir liste bizi pek az aydınlatmakta. Aynca bu kitapların gerçekten eline vardığı ve okunduğu hakkında hiçbir fikrimiz yok.

Dostoyevski’nin Sibirya’daki yaşantısıyla kesin olarak ilgisi olan üç kitap, Ölüler Evinden Anılar, Amcamın Rüyası ve Stepançikova Köyü bütün yapıdan arasında, en basit en az sorunsal olanlardır. Suç ve Ceza’dan başlayan büyük romanlar dizisinin esin kaynağı olan iyi ve kötü sorunu üzerinde o zamandan düşünüp düşünmediğini bilmiyoruz ama bu kitaplarda bunun izine rastlamamaktayız. Ölüler Evinden Anı ların ortaya çıkışı Petersburg’daki arkadaşları için Semipalatinski’de yazmaya başladığı notlarda bulunabilir. Ama o zamanlar bunu yayınlamayı düşünmüyordu ve elimizdeki şekliyle Anılar herhalde Dostoyevski, Rusya’ya dönene dek tasarlanmamıştı. tıkalınan notların kitabın son şekline ne kadarıyla girdiğini tahmin etmek de olanaksız.

Siyasi sürgün olan Dostoyevski’nin yazdıklarını yayınlaması 1857’ye kadar yasaktı. Aynı yılın ağustosunda, Michael, 1849’da hapiste yazılan Bir Küçük Kahraman’ın yayınlanma işini yola koydu. Dostoyevski’nin ona epey borcu olmasına rağmen, Kraevski kitap için iki yüz ruble verdi -romancı, bu cömertliği kabaca ve kurnazca küçültmeye çabalamıştır. Maria Dmitrievna ile evlenişi, aklını, bazen iyi bazen kötü sürüp giden sevda işiyle uğraşmaktan kurtarmış ve aynı zamanda mali dertlerini artırmıştı. lki kısa roman üzerine, Amcamın Rüyası ve Stepançikova Köyü üzerine çalışmaya başladı. Michael’in onun hesabına yaptığı uzun pazarlıklardan sonra, ikisi de, Avrupa Asya’sından döndüğü günlerde değişik dergilerde basıldı. Amcamın Rüyası, kızını yaşlı, bunak bir prensle evlendirmek için dolaplar kuran bir annenin çabalarının öyküsüydü. Anne prensi evlenme teklifi yapmaya ikna ediyor, fakat sonunda başkaları, teklifin bir rüyanın parçası olduğuna prensi inandınyorlardı. Kısacası, önemli hiçbir değeri olmayan bir komediydi bu. Daha tutkuyla yazılmış bir eser olan Stepançikova Köyü ise, sahte dindar bir şarlatanın, Foma Fomiç Opiçkin’in, kendini, kansı ölmüş, isterik annesiyle birlikte yaşayan emekli bir albayın evine nasıl kabul ettirdiğini, onları nasıl sert bir şekilde idare ettiğini, zayıf ama sevimli albaya işkence yapmaktan, onu aşağılamaktan nasıl zevk aldığını anlatıyordu. Öykü, herkesin hayret ettiği bir olayın (okuyucu da daha az hayret etmiyor) , albayın bu adamı zorla kapı dışarı etmesinin geçtiği güne kadar böylece sürüp gidiyor. Foma Fomiç, hiç yılmadan, şaşırmış ve değişmiş olarak geri geliyor, albayı, daha önce kendisinin iyi karşılanmayan iltifatlar ettiği genç bir kadınla evlendiriyor ve ev halkı üzerinde eskiden kötülük için kullandığı kadar güçlü bir baskıyı iyilik için kullanmaya devam ediyor (aceleye gelmiş bir epilogtan, çok açık olmasa da böyle anlıyoruz).

Dostoyevski’nin bu iki öyküyü hangi etkilerin altında yazdığını bulup çıkarmak pek kolay değil. Pek az biyografi yazan, Maria Dmitrievna’nm onun yaşantısında ya da eserinde herhangi iyi bir etkisi olduğunu söylemiştir. Fakat hiç olmazsa evliliğin ilk zamanlan Dostoyevski’ye dünyanın ve onun kötülüklerinin bir defacık, bir sorundan çok bir şaka olarak ele alındığı bir kaygısızlık vermiştir. Artık, görünürdeki insan ilişkilerinin psikolojik temellerini derinlemesine incelemiyor, dış olayları, abartma ve karikatür havası içinde anlatmak onu hoşnut ediyordu. Tuhaf durumlar ona, karakterin ustalıklı incelenmesinden daha çekici geliyordu. Malzemenin çoğunun, Semipalatinski’nin dedikoducu, dar, taşralı çevresinden geldiği açıktır, fakat sürgüne gitmeden önce Petersburg’daki çevresini anlatışıyla öz bakımından öyle büyük ayrılıklar vardır ki, bu değişikliği açıklamak için başka bir neden aramalıyız. Wrangel’in anılarına göre, Dostoyevski, serbest kaldıktan sonra, Gogol’ü yeniden okumuştu ve ilk eserlerindeki gibi, Amcamın Rüyası ve Stepançihova Köyü, ancak Petersburg’a döndükten sonra bütünüyle geride bıraktığı Gogol’ün sözcükleriyle ve deyişiyle doluydu. Ama bu, özdeki ve yöntemdeki değişiklik için bir ipucu vermiyor. Bu Sibirya öykülerinde işlemekte olan yeni etki, romanlarının çoğu basılışlanndan bir iki yıl sonra Rusçaya çevrilen Dickens’m etkisi gibi görünüyor. İkinci elden gelmesinden başka şüphelenilecek yanı olmayan bir iddiaya göre, Dostoyevski’nin sürgünde okuyabildiği kitaplar yalnızca Pichwich Papers ve David Copperfielcfdı. 1857’de yazdığı bir mektuptan da, o zamanlarda Dickens’ı tanıdığını anlıyoruz. Eleştirmenler, Dostoyevski’nin Sibirya’dan dönüşünden sonra yazdığı ilk roman olan, Ezilenler’deki Neli’nin, doğrudan doğruya The Old Curiosity Shop’ın sayfalarından alındığını her zaman söylemişlerdir; Foma Fomiç’in de Uriah Heep ile Mr. Pecksniffden geldiği pek az şüphe götürür. Karışık olmayan, melodramik kişiler anlatmak, çözümlemeler yerine karikatürler koymak, kötülerin fiziki olarak cezalandınlışı, hiç olanağı olmayan neşeli bir sona varan ani dönüş -gerek önceki, gerek sonraki Dostoyevski’ye hiç uygun olmayan bütün bu öğeler, gerçek Dickens geleneği içindedir. Ve eğer, Stepançikova Köyü bir başarısızlıksa, bunun nedeni Dostoyevski’de güçlü bir espri yeteneğinin pek az olması ve Dostoyevski’nin bu romanı (bir dereceye kadar Amcamın Rüyası’nda), dehası kendisininkinden çok değişik olan birinin etkisi altında ve onun deyişiyle yazıyor olmasıydı.

Dostoyevski’nin Tver’de geçirdiği üç ay hakkında söylenecek fazla bir şey yok. Vefalı kardeşi Michael, oraya varışından kısa bir süre sonra ziyarete geldi; fakat Tver’ın sağladığı bu gibi faydalar sabırsızlığını azaltmıyordu. Kardeşine, “burada, Tver’de oturmama rağmen, hılla, dünya yüzünde bir gezginim” diye yazıyordu. Wrangel’i de, “Tver’in Semipalatinski’den bin kat kötü” olduğuna inandırmaya çalışıyordu. Mektuplan sevgili Petersburg’una dönme tasanlanyla doluydu. General Todleben’e bir kez daha yazdı; yazarken, can sıkıcı biri olarak düşünülmekten pek korkuyordu. Sonunda, karar halli verilmeyince, Çar’ın kendisine bir dilekçe yazdı. Başkente dönüş izninden başka üvey oğlu Paul’un Petersburg’daki eğitim kurumlarından birine kabul edilmesini de istediği dilekçe bugüne dek saklanmıştır ve ilginç bir belgedir. Bütün Rusların Büyük Hakimi’ne alışılmış yaklaşış biçimi olan kölece bir ifade tarzı içinde yazılmıştı bu dilekçe ve kaçınılmaz olarak bugünün okuyucusunda hoş olmayan bir etki yaratmaktadır, fakat içtenliğinden kuşkulanmak için hiçbir neden yoktur. Dostoyevski, iktidarının ilk yıllarında Aleksandr ll’nin kişiliğine duyulan genel coşkunluğu paylaşıyordu ve kardeşine yazdığı mektuplarda, ondan “kutsal imparator” ve “bizim üzerimizde hüküm süren aziz varlık” diye söz ediyordu. Dilekçe şöyle sona eriyordu:

Majesteleri, haklının ve haksızın üzerinde parlayan bir güneş gibisiniz. Daha şimdiden halkınızın milyonlarcasını mutlu ettiniz; zavallı bir öksüzü, annesini ve üzerinden kısıtlanmalann hala kalkmadığı, ama şu anda bütün hayatını lmparator için vermeye hazır olan, talihsiz, hasta bir adamı mutlu ediniz.

Daha dilekçe alınmadan lehte bir karar verilmişti. Karar, Dostoyevski’ye 25 Kasım’da bildirildi. Dostoyevski, aralığın ortalarında Tver’den ayrıldı, kansı, üvey oğlu, onlara kalacak yer bulana dek geride kalacaklardı. Kardeşi onu Petersburg İstasyonu’nda karşıladı. Kızaklann zincirli mahkümlan uzağa götürdükleri o soğuk Noel gecesinin onuncu yıldönümünden birkaç gün öncesiydi.

Yedinci Bölüm
DERGİCİLİK DENEYİ
Dostoyevski’nin Petersburg’da olmadığı on yıllık sürede üç önemli şey olmuştu: Kırım Savaşı’nın kaybedilişi, NikolaI’in otuz yıllık saltanatının sona erişi ve Petersburg-Berlin Demiryolu’nun açılışı. Bu olayların Rus yaşantısına derin etkileri olmuştu. Ama hiçbiri, başkentin dış görünüşünü, Dostoyevski’nin kırklarda bildiği şeklinden fazla değiştirmemişti ve 1 Tver’den gelişinde, Michael onu istasyonda karşıladığında, aradan
geçen on yıl yalnızca, inanılmaz bir karabasan olarak görülmüş olabilir.

Dönüşünden sonraki ilk aylar, ailesini yerleştirmekle, tek gelir kaynağı olan eserlerinin toplu bir baskısını hazırlamakla ve eski dostluklarını yenilemekle geçti. Politik ve edebi alandaki bir yığın yeniliğin arasında, bir şey değişmeden kalmıştı: Kırklarda olduğu gibi, altmışta da edebiyatta ciddiye alınmak isteyen her akıllı adam, az ya da çok belirli bir inancı ya da eğilimi olan bir gruba yeni bir “çember”e girmek zorundaydı. Dostoyevski’ye çekici gelen grubun ortasında eski bir tanıdık olan Milyukov vardı; şimdi yeni kurulan Svetoch dergisinin yayıncısıydı; grubun üyeleri arasında iki eski arkadaş daha vardı, Apollon Maikov ve Yanovski ve Dostoyevski daha sonra resmi biyografisini yazacak olan Strakhov ile ilk kez burada tanıştı. O yokken, kardeşi Michael puro ve sigara imalatçısı olmuştu; mallarıyla birlikte parasız olarak “ufak değerde hediyeler” dağıtmak düşüncesini, bu özgün ve kazançlı düşünceyi ilk kez bulan da odur. Ama tütün kokusu, gençliğinin edebi özlemlerini bastırmamıştı ve daha yetenekli olan kardeşinin dönüşü kararını verdirtti; fabrikayı satmaya ve kendinin yayıncı, Fyodor’un da başyazar olacağı yeni bir edebiyat dergisi çıkarmaya karar verdi. Eylül 1860’ta Vremya (Zaman)’nm bir ilanı görüldü ve ilk sayısı, tam vaktinde, Ocak 186l’de çıktı. Başlıca çekiciliği, Fyodor’un yeni bir romanının, Ezilenler’in ilk kısmıydı. Geniş, duygusal, melodramik bir öyküydü bu; şimdi yalnızca, ilerideki daha iyi eserlerin tadını önceden verişiyle ilgi çekiyor. Nisanda, geçen güz başka bir dergide yayınlanmaya başlayan Ölüler Evinden Anılar, Vremya’da çıkmaya başladı. Bunlar Dostoyevski’nin bereketli zihnini tüketmiyordu; hiçbir zaman, edebiyat dünyasına döndüğü şu anki kadar faal olmamıştır. Çıktığı günden beri Vremya’ya edebiyat ve politika üzerine sürekli yazılar veriyordu. Dört yıl dergi işiyle uğraştı, öykücülüğünü neredeyse bütünüyle bir yana bıraktı. Fakat bu devre zihni gelişimi bakımından çok önemlidir. Hırslı, genç bir radikalin, aynı derecede hırslı, ama daha iyi düşündüğü pek söylenemeyecek  bir Ortodoksluk şampiyonu Hoffmann ve Gogol’ün yolundan ustaca giden birinin, Raskolnikov ve Mişkin’in yaratıcısına evrimini görüyoruz bu devrede.

Dostoyevski 1 848 baharında tutuklandığında, Rusya’nın gördüğü en sıkı sansür altında dayanıklı bir şekilde duran Rus düşüncesi devrimci coşkunun ateşli olduğu Avrupa’ya ümitle bakıyordu. Daha sonraki yıllar durumu tersine çevirdi. 1848’deki devrimci karışıklıklardan sonra Avrupa çabucak karşı devrime geçmişti. 1850’de Herzen, “Avrupa uyumuyor, Avrupa öldü” diye yazıyordu ve büyük devrimci lider, bu tümcesinde, daha sonraki otuz yılda Rusların -yalnızca radikal Rusların da değil- pek sık açığa vurdukları hayal kırıklığını özetliyordu . Ama Avrupa’nın politik düşüncesi kayıtsız  ve ateşsiz dururken, Rusya uyanmaya başladı. Kırım Savaşı’nın utancı, Nikola I’in yıkılan devrini lanetlemişti; özgürlük ve ilerleme üzerine belirsiz ülküler, serflerin serbest bırakılışı ve sansürün kaldırılışı gibi somut reformlar konuşuluyordu ve Rusya, Aleksandr II’nin ilk yıllarında, yeni bir reform ve yenileşme çağının arifesindeymiş gibi görünüyordu. Herzen gibi radikaller, Turgenyev gibi liberaller ve Konstantin gibi Slavcı tutucular aynı dili kullanarak, Avrupa ile, bu bitkin, yaşlı adamla, taze genç devin, Rusya’nın karşıtlığını ilan ediyorlardı. Kırkların düşünen Rusları ümit ve hayranlıkla Avrupa’ya bakıyorlardı; 1860’ın Rusu ise kendi halkının belki başardığı şeylere değil ama hiç olmazsa emellerine aynı duygularla bakıyordu.

Dostoyevski’nin sürgünde bulunduğu yıllarda, yeni bir düşünce, “halka” bağlılık düşüncesi gelişti. O günün Rusya’sında halk, köylü demekti. Köylünün yüceltilmesi, Moskova’da Slavcılar tarafından başlatılmıştı. Slavcıların programı, salt Rus olan her şeyi, Avrupalı ya da Avrupalılaşmış her şeyin zararına yüceltmekti ve bu, köylü hayatını anlatan bazı ünlü öykülerin, Turgenyev’in Bir Avcının Notlan, Grigoroviç’in Anton Goremyha ve diğerlerinin ortaya çıkışıyla beslenmişti. Bu akım en yüksek noktasına, Aleksandr ll’nin serfleri serbest bırakma kararıyla vardı; aslında karar 1857’de alınmış ama 186l’e kadar açıklanmamıştı. Genç Tolstoy, ilk öykülerinden birinde bu akıma katkıda bulunuyordu: 1857-58 kışında yazılan Üç Ôlüm’de aristokratın ıstıraplı ölümüyle, köylünün basit, dertsiz ölüverişi arasındaki karşıtlık anlatılıyordu. Kısa sürede köylü moda oldu ve bu düşünce tarzı, Sibirya’dan döndüğünde Dostoyevski’nin düşüncelerine uygun geldi. İnsanlar kırklarda ülkülerini Fransız kitaplarında arıyorlardı, şimdi ise yalnızca etraflarına bakmaları yeterliydi; aradıklarını “Rus halkında” buluyorlardı. 1860’ın Petersburg’unda ateşli ve politik sezgisi az birinin hararetli bir vatanperver olması kolaydı, aynı adamın 1845’te hararetli bir devrimci olmasının kolaylığı gibiydi bu ve Dostoyevski iki durumda da en kolay yolu seçti.

Dildeki bir karışıklık bu gidişe yardım etti. Rusça Narod sözcüğü, Almanca’daki Volk gibi, bizim “millet” ve “halk” diye ayırdettiğimiz iki anlama birden geliyordu. Dostoyevski, dergilerindeki yazılarında, Rus uygarlığını “milli ruha”, “milli ilkelere” dayandırmakta ısrar ederken, pekala, “halk ruh”u, “halk ilkeler”i demek istemiş olabilirdi – ve herhalde bunu dediğine inanıyordu. Şimdiden Slavcılar tarafından yaygınlaştırılan Narod sözcüğü ve ondan türeyen sözcükler, yalnızca Vremya’mn sayfalarında değil, Dostoyevski’nin daha sonraki politik yazılarında da birbirlerini dürtüştürüp dururlar ve düşüncenin bu sezilmeyen karışıklığı, gençliğin demokratik coşkunluğundan, daha sonraki gerici milliyetçiliğe ağrısız geçmesine yardımcı olur.

Dostoyevski’nin düşüncelerinin, geri dönüşünden sonraki yıllarda geçirdiği hızlı evrimde, Apollon Grigoriev’in etkisinin önemli payı vardır. Grigoriev, çok yetenekli ama pek yargı gücü olmayan bir eleştirmendi; gücü ve özgünlüğü ona Rus edebiyatında küçük bir yer vermektedir hala. Edebiyat hayatına kırklarda şair olarak başlamıştı ve 1850’den 1855’e kadar, Slavcılarla resmen ilişkisi olmamakla birlikte, Rus köylüsüne bağlılık düşüncesini paylaşan ve insanlığın ahlaki ülküsünü, köylünün ümit kıncı dış görünüşünün altında bulan bir derginin yazı kurulundaydı. Grigoriev Moskova’da, aşağı sınıfların ve taşralı çevrelerin dram yazan olan Ostrovski ile tanıştı ve ona karşı sınırsız sevgi duydu. Ostrovski hoş, sade biriydi ve oyunları bilinçli bir eğilimden, Slavcı ya da başka bir eğilimden uzaktı; fakat, sarhoşluk, kirlilik gibi ufak kusurların büyük erdemlerle birlikte bulunduğu duygusuna, Ruslara özgü olan bu duyguya kaptırmıştı kendini. Grigoriev’in eleştirilerinin değiştirici ışığı altında Ostrovski, Rus ruhunun Puşkin’den sonra gelen temsilcisi oldu; yarattığı karakterlerden biri, Yoksulluk Ayıp Değil’in kahramanı Grigoriev tarafından bir şiirle övülmüştü. Bu şiirin iki dizesi, Rus edebiyatında yıllarca ünlü olarak kaldı:

Perişan, sarhoş ve paçavralar içinde
Fakat saf Rus ruhuyla beraber

Grigoriev’in etkisi ya da Grigoriev’in yorumladığı şekliyle Ostrovski’nin etkisi, Dostoyevski’nin bazı karakterlerinde izlenebilir ve tam bir anlatımım Suç ve Cez:a’daki Marmeladov’da bulur. Vremya, 186 l’in başlarında yayına geçince, bir işte fazla kalamayan, kavgacı bir adam olan Grigoriev, dergiye katılmayı teklif etti ve derginin sürekli yazan oldu. llk ilanlarda yeni derginin programı ve politikası açıklanmıştı. Slavcılarla, Batıcılar arasındaki “yerli tartışma”ya yukarıdan bakarak tarafsız kaldıklarını bildirip, iki görüşü uzlaştıran ve aşan yeni bir sentez bulduklarını iddia ediyorlardı. Fakat bu özgünlük iddialan pek inandırıcı değildi. Büyük Petro’nun yaptığı reformların bir sonucu olarak eğitilmiş sınıflarla “halk” arasında doğan ayrılık, Rus uygarlığının ve Rus kuruluşlarının ayırıcı özelliği üzerine ileri sürülen iddialar, Rus toplumunu ve kültürünü “halk”a dayandırmak gerektiği -bütün bu düşünceler, sayısız sonuçlan ve dallarıyla birlikte, Moskova Slavcılarının on beş yıldır pazara sürüp durdukları şeylerdi. Vremya’da görülen makaleler işte böyleydi. Bunların görünüşüne bir tazelik vermek için yeni bir isim gerekliydi; bunu da Grigoriev buldu.

Yeni isim Pochva yani Toprak’tı. Vremya’nın savunduğu doktrinin simgesi Toprak’tı, Vremya’nın yazarları kendilerine Pochveniki yani Toprağın lnsanlan diyorlardı; bundan sonra da böyle anıldılar. Soyut bir nitelik vardı, Pochvennost yani Toprağa Bağlılık; bu yalnızca Rus halkına bağlılık anlamına gelmiyor, aynı zamanda, köklerin toprakta olmasından gelen güçlü, sağlıklı, yerli olma niteliklerini de belirtiyordu. Hasımların özelliklerini belirten olumsuz sözcük de Bezpochvennost idi; bu da yalnızca Rusya’ya ve halka hiç aldırmadıklarını değil, düşüncelerinin havada gezinen, gerçekle ve toprakla etkili bir ilişkisi olmayan şeyler olduğunu da anlatıyordu. Kısacası, sözcük parlak bir zeka ürünüydü. Sovremennik gibi düşman dergilerin, Pochva’nm anlamsız olduğunu söylemeleri boşunaydı. Bütün gücü, anlamının bolluğundaydı ve o olmasaydı, Vremya’nın yaşaması pek zordu. Durumu, bir mizah dergisinin karikatüristi iki yıl sonra özetlemişti; çırak olarak çizilmiş Strakhov, yayıncı Michael Dostoyevski’ye şöyle diyordu: “Düşüncelerimiz aktarma olabilir ama isimlerimiz ne olursa olsun bizimdir.”

Yeni derginin eğilimleri kısa süre sonra ortaya çıktı. İkinci sayıda (Şubat 186 1 ) Fyodor Dostoyevski’nin sanat kuramı üzerine bir yazısı vardı; Dostoyevski burada, iki ünlü radikal derginin, Sovremennih ve Otechestvennye Zapishi’nin eleştirilerine şiddetle çatıyordu. Aynı yılda Grigoriev’in, Slavcı okulun kurucuları olan Khomyakov ve Kireevski’ye övgüler dizdiği, onların felsefelerini açıkladığı bir yazı dizisi yayınlanmaya
başladı. Fyodor ve Strakhov yeni görüşleri coşkunlukla benimsemişlerdi. lşadamı olan Michael daha az etkileniyordu ve düşüncelerden çok satışla ilgileniyordu, bu durumdan da endişe duyuyordu. Petersburg aydınlan kırkların düşüncelerini unutmamışlardı ve hala Moskova’yı biraz hor görüyorlardı. Slavcı sözü, kaçınılmaz olarak, yeni düşüncelere
ilk sanlanlarm etkisi altındaki Rus gömleklerini, çizmelerini hatırlıyordu ve Petersburg, Avrupa’nın demokrasi örneği olduğu inancını yitirmesine rağmen, hala Londra terzilerinin ve Paris şapkacılannın geleneklerine bağlı kalıyordu. Dahası, Vremya programında, Slavcılarla Batıcılar arasında tarafsız olduğunu açıklamıştı ve Michael’in ihtiyatlı düşüncesine göre, Slavcı ilkelerin açıkça savunulması, abonelerin azalmasına yol açabilirdi. İlk sonuç, Michael ile Grigoriev arasındaki tartışma oldu ve Grigoriev her zamanki atılganlığı ile, Rusya’nın en uzak köşesi olan Orenburg’a gitti, orada öğretmenlik yaparak bir yıl kaldı. Petersburg’a geri döndüğünde Vremya’da ve ondan sonra çıkan Epocha’da ara sıra yazılar yazdı ve 1 864’te genç yaşta öldü. Çağdaşlarına olan etkisi, kuvvetli kişiliğine dayanır ve bu etki, yazdıklarının niteliği ya da niceliğiyle yeterince ölçülemez.

Bu arada, Dostoyevski’nin durumunun sıkıcılığı, Vremya’nın Kasım 1 861 sayısındaki yazısında açıkça görülüyordu. Dostoyevski bu yazıda, tutumunu, Moskova’da Konstantin Aksakov ve onun Slavcı yandaşlarının yeni çıkarmaya başladığı Gün dergisine açıklamaya çalışıyordu. Yazının tonu saldırgandı; fakat hemen sonra, sertliğin bir düşmanın sertliği değil de, arkadaş olabilecek ama arkadaşlığı reddedilen, istenmeyen birinin sertliği olduğu anlaşılıyordu. Slavcılann eski başkente ve ortaçağ geleneklerine bağlılıkları ile hafifçe alay ediyordu; çünkü Dostoyevski tam bir Slavcı olduktan sonra bile, yüreğiyle Petersburg’lu kaldı, Moskovacı olamadı. Gün dergisinin bir yazarına kızgınlık duyuyordu ve onu (pek doğru olmayarak) kölelik kurumunun “ilahi yargı” olduğunu söyleyen biri olarak gösteriyordu; çünkü Dostoyevski Slavcılığa dönüşünün bu ilk günlerinde, gençliğinin güçlü liberal önyargılarını hala taşıyordu. Bütün bu eleştiriler, sanki yazar tarafsızmış gibi yapılmıştı. Gün’ün asıl kusuru , “dostlarını tanımamaya olan az rastlanır yeteneği idi.” Vremya’dan iyi bir şey çıkacağına inanmıyordu, çünkü Slavcılar, “düşüncelerinin kalıbına, ki bu kalıp Moskova’da dökülmüştü ve artık değiştirilemez, santimi santimine uymayan bir şeyi iyi bulmazlardı. Yazı kimseyi memnun etmemişti. Slavcılan etkilemedi; liberaller ve Batıcılar ise yazıyı, davalarına hala sözde de olsa bağlı olan birinin ihaneti olarak okudular. Suçlama haksız değildi; ama Dostoyevski’yi suçlamak gereksizdi. Suçu, içtensizlik değil, düşüncelerindeki karışıklıktı; ne bağlılığını hangi ölçüde değiştirdiğini bilebilecek berrak bir anlayışı ve belki ne de bunu bile bile, kabul edebilecek cesareti vardı.

1861-62 kışı Rus düşüncesi için önemli bir dönemdi. Serflerin serbest bırakılışının ilan edilişiyle doruk noktasına varan liberal coşkunluk, sallanmaya başlamıştı. Bazıları reformların yeterince ilerlediğini, diğerleri ise daha yeni başladığını söylüyorlardı. Partiler içinde her zamanki yeni gruplaşmalar oluyordu; eski sol ve onunla birlikte Dostoyevski, az ya da çok hissedilir şekilde sağa kaymıştı; özellikle genç kuşağın kuvvetlendirdiği uçtaki gruplar sol tarafta yerlerini almışlardı. Daha Ortodoks çemberlerde, “yeni insan” ciddi ve muhalif tartışmaların konusu oluyordu ve bu kişilere, uygun olmayan bir lakap takılmıştı: Nihilistler (bu ismi Turgenyev bulmuş gibi görünüyor). Karışıklık 1861 güzünde Petersburg Üniversitesi’nde başladı: Öğrenciler hükümete karşı -bazılarına göre devrimci- propagandaya başlamışlardı. Hükümet öğrenci örgütlerini kapatarak karşılık verdi; bazı göstericileri Peter-ve-Paul Hapishanesi’ne gönderdi ve sonunda birkaçını Sibirya’ya sürdü. Üniversite kapatılmıştı ve başka işlerden mahrum edilen öğrenciler kışkırtıcı broşürleri gizlice basıp dağıtmaya başladılar.

Vremya, liberal düşüncelere olan inançlarıyla önce öğrencilere yakınlık duyuyordu. Tütün ticaretinde reklamcılığın faydalarını öğrenen Michael Dostoyevski, bir büyük parça sığır eti pişirip, votka ve şarapla birlikte hapishaneye götürdü, tutuklu öğrencilere verdi. Fakat durum kızıştıkça, Vremya daha kayıtsız olmaya başladı; Dostoyevskiler ürktüler ve dergi hukümetin tarafına döndü. Tam zamanıydı; Sovremennik silahlarını ortaya çıkardı, Vremya’yı kaçmakla suçladı ve 1862 baharında sansür tarafından belli bir süre için yayından menedildi.

Bu politik kargaşalığın ortasında, Haziran 1862’de, Dostoyevski yurtdışına ilk gezisini yapmak üzere Petersburg’dan ayrıldı. Berlin, Dresden ve Cologne’dan geçerek Paris’e geldi; Londra’da sekiz gün kaldı -lngiltere’ye tek gidişiydi bu-, sürgünde olan ve o sırada Paddington’da, Westboume Terrace’da oturan Herzen’i ziyaret etti, sonra Paris’e döndü, Cenevre’ye gitti, orada Strakhov ile karşılaştı. lki arkadaş, ltalya’ya geçtiler, Torino, Cenova ve Floransa’yı ziyaret ettiler. Dostoyevski, Floransa’dan tek başına geri döndü, ağustosun sonunda Rusya’ya geldi.

İlk Avrupa gezisinin romancı üzerine bıraktığı etkileri bulmak bizim için çok zor, ama bu etkilerin fazla derin olmadığım şaşırarak görüyoruz. Bu çabuk etkilenebilen genç adam, Avrupa uygarlığının parlaklığı karşısında hayranlık duymalıydı; ama o Paris’i (Strakhov böyle anlatıyor) “çok sıkıcı bir şehir”, Cenevre’yi kasvetli ve sıkıcı buldu. Torino ona Petersburg’u hatırlattı, bu belki bir avuntuydu. Strakhov ile birlikte bir hafta kaldığı Floransa’da, Victor Hugo’nun daha yeni çıkmış olan Sefiller’inin dört cildini hırsla okudu, başka hiçbir şeye bakmadı. Strakhov bir gün onu Uffizi Galerisi’ne sürükledi ama Dostoyevski biraz sonra bıktı ve “Medici Venüs’ü görmeden bırakıp gitti.” Dostoyevski’nin maddi şeylerde gözlem ve betimleme yeteneği çok azdı ve birkaç ay sonra Vremya’da yayınlamaya başladığı Yaz lzlenimleri Üzerine Kış Notlan eserlerinin en duygusuz olanlarının arasındadır. Okuyucunun aklında kalan birkaç sahneden biri, Londra’daki Haymarket Sokağı’mn gece manzarasıdır: O devirde bu sokağa sık sık giden fahişelerden
ve onların müşterilerinden meydana gelen karmakarışık bir kalabalık, gazla aydınlatılmış kaldırımlardan sokağa taşarken, bunların ortasında, kadın ve erkek Katolik misyonerler geziyor, Fransızca ve İngilizce yazılmış dini broşürler dağıtıyorlar.

Herzen’e 16 Temmuz’da yaptığı ziyareti, gezideki diğer olaydan daha ayrıntılı olarak biliyoruz. Daha önce bir kez karşılaşmışlardı; 1846 güzünde, Herzen’in Rusya’dan kesin olarak ayrılışından üç ay önce olmuştu bu karşılaşma. Dostoyevski’nin, Belinski ve arkadaşlarıyla arasının açılmaya başladığı dönemdi bu ve Herzen’in onun hakkındaki izlenimi “pek iyi değildi” . Ama 1862’de geçmiş unutulabilir, affedilebilirdi. Dostoyevski,
Sibirya’da büyük devrimci dava için acı çekmemiş miydi? Ve o, Herzen’in okumak için sabırsızlık gösterdiği ôlüler Evinden Anılar’ın yazan değil miydi? Bu defaki yargı daha cana yakındı: “Saf, düşünceleri açık değil, fakat hoş bir insan; Rus halkına coşkuyla inanıyor. “

Bazı Rus eleştirmenleri, özellikle devrimden sonra Dostoyevski’nin düşüncelerinin gelişiminde, bu büyük devrimci liderin önemli etkisi olduğunu öne sürmüşlerdir. Resmi biyografide bile, Yaz izlenimleri Üzerine Kış Notları’nın, Herzen’in düşüncelerinin izlerini taşıdığı söyleniyor. Etkinin çok derin olduğuna inanmak ya da Londra’daki bu karşılaşmanın özel bir önemi olduğunu söylemek güç. Herzen’in, Rus hükümetinden nefret ettiğini ve Rus halkını sevdiğini söylemeye düşkün olduğu doğrudur; ikinci duygusu birincisinden daha az somut ve daha az etkin olmasına rağmen, Slavcı ilkelere karşı bir yakınlık duymasını sağlıyordu. Bir süreden beri Avrupa’nın çürümüşlüğünü en ateşli bir Slavcının bile yapamayacağı biçimde yerdiği de doğruydu. Fakat bunlar o zamanın beylik düşünceleriydi ve Dostoyevski ile anlaşabildikleri noktalar yalnızca yüzeyseldi. Gerçekte, Herzen de, Dostoyevski de Rus halkı hakkında fazla bir şey bilmiyorlardı ve Batı demokratik kuramlarını bilen Herzen tartışmada, ezilmiş Rus köylüsünü, Rus otokrasisini yermek için kullanırken, yöntemi ve düşünceleri Avrupalı değil de Rus olan Dostoyevski, ülküleştirilmiş köylüyü, kilisedeki ve devletteki otokratik sistemin bütününün temeli ve dayanağı olarak gören Ortodoks düşünceye hızla yaklaşıyordu. Konuşmanın asıl ağırlığı tabii ki “Rus halk”ı üzerindeydi ve eğer konuşmacılar, kelimelerden hoşnut olacaklarına, anlamlarını araştırsalardı, “Rus halkı”nın tartışmanın bir tarafında olduğu kadar karşı tarafında da aynı rahatlık ve doğrulukla kullanılabileceğini göreceklerdi belki de. Fakat Rus köylüsü, Westhoume Terrace’daki o temmuz gününde, belirsiz, uzak ve oldukça inanılmaz olarak görülmüş olmalı; konuşma, başladığı gibi karşılıklı memnuniyetle bitti. Yıllar sonra Dostoyevski yazılarında, Herzen’in “Rus halkı” adına konuşma özelliğine sertçe karşı çıktı. Bu eleştiri doğrudur, fakat eğer Herzen cevap verebilecek kadar yaşasaydı, tu quogue* aynı derecede doğru olurdu.

(*) Sezar’ın “Sen de mi Bru tus” sözünün “Sen de mi” kısmı ( çev.).

Dostoyevski, Kış Notlan’nı yazarken, tedbirli davranarak, Herzen’e yaptığı ziyareti anlatmaktan sakındı. Tedbiri gereksiz ve faydasızdı; Rus siyasi polisinin Londra’da, belki de Herzen’in arkadaşları arasında, eve gelen şüpheli kişileri bildirecek bir ajanı vardı. Eski bir siyasi mahkum olarak yıllarca yetkililerin şüpheli biri gözüyle baktıkları Dostoyevski’nin ziyareti de kısa zamanda Petersburg’a bildirildi. Dostoyevski’nin de içinde olduğu, Herzen’i ziyaret edenlere ait polis listesi, Herzen’in Polonyalı bir adamının eline geçti; o da bunu Kolokol adlı gazetesinde, “hükümetin, yurtdışından döndüklerinde tutuklanmalarını emrettiği kişilerin listesi” diye yayınladı. Bunun yanlış olduğu ortaya çıktı. Dostoyevski başına bir şey gelmeden Petersburg’a döndü. Yetkililer, Herzen’e yaptığı ziyarete pek kızmamış olmalılar ki, bir dahaki yıl dışarı gitmesine izin verildi. Fakat bu olay, o günün Rus hükümetinin ve dışarıda yaşayan Rusların, Avrupa’ya yaydıkları casusluk ve karşı-casusluk ağını göstermesi bakımından ilginçtir.

Dostoyevski’nin ilk Avrupa gezisinin yegane dolaysız edebi ürünü daha önce de sözü edilen, ilginç olmayan, Kış Notlan dizisiydi. Dönmesinden biraz sonra, yine Vremya için, Değersiz Bir Macera adlı kısa bir öykü yazdı. Bu, bir daire müdürünün, insancıl görüşlerle -bunlara kendini doğru bulma duygusu da karışıyordu emrindeki memurlardan birinin düğün yemeğine gitmeye karar vermesini anlatan yan gülünç, yan yergi bir öyküydü. Sonuç, şeref vermeye gittiği insanları korkutması, şaşırtması, sıkması ve nihayet sarhoş olup genellikle bütün davetlileri ve özellikle genç erkekleri rahatsız etmesi olur. Öykü doğrudan doğruya, Dostoyevski’nin de bir zamanlar hararetle inandığı, liberallerin “insancılık” anlayışının yergisiydi. Ulu bir şeydi bu, ama politika alanında, rüzgarın hangi yönde estiğini gösteriyordu. Biçim olarak Değersiz Bir Macera, Dostoyevski’nin, ilk ustası Gogol’ün etkisini yansıtan öykülerinin sonuncusudur. Bundan sonra bir sene hiçbir öykü yazamamıştır. Önündeki aylar, bir dahaki bölümde anlatılacak olan duygusal bir macera ile doludur.

Bu arada bulutlar toplanıyordu ve Petersburg’daki bir derginin sorumlu yayıncısının durumu gittikçe daha sıkıntılı oluyordu. 1863 güzünde patlak veren Polonya Ayaklanması, diğer sonuçlarının yanı sıra, Rusya’nın politik düşünce alanını derinden sarstı. Slavcılar, Slav kardeşlerinin -inançlarına aldırmazlığa varmalarına ve Katolik olmalarına rağmen- kanlı bir şekilde baskı altında tutulmasını vicdan azabı çekmeden kabul edemezlerdi. Liberaller, Polonyalılar’ın siyasi özgürlük isteklerine kuramda yakınlık duyuyorlardı ve Aleksandr’ın Polonya’da uygulamaya başladığı daha yumuşak idareyi coşkuyla karşılamışlardı. Ama ne Slavcılar ne de liberaller Polonyalı asilerin yanında yer almayı göze alamadılar ve kısa bir sallantıdan sonra, zaten pek sağlam olmayan inançlarından vazgeçtiler. Bu, onların bağımsız varlıklarının sonu oldu; Slavcılar ve eski liberaller, 1863’ten itibaren Ortodoks tutuculara uydular ve karşı çıkma alanı, şimdi gittikçe daha açıkça baskı yapılan ve gittikçe daha açıkça, amaçlarında ve özelliklerinde devrim olan radikaller ile “nihilist”lere kaldı.

En güçlüleri sarsan karışıklık, zaten sendeleyen ve ürken Vremya için öldürücüydü. Dostoyevskiler, ihtiyatlı davrandılar ayaklanmanın politik yönü üzerine bir şey söylemediler; ama nisan sayısında, “Çok Ônemli Bir Sorun” adında, Strakhov’un kaleminden çıkmış bir yazıyı imzasız olarak yayınladılar. Strakhov, Polonya aristokrasisinin geçmişteki edebi başanlannı anlatıyor, Polonya’ya karşı sanat ve edebiyatın silahlarıyla savaşılması gerektiğini ileri sürüyor ve Polonya sorununun ancak, Rus uygarlığının Polonya kültürü üzerinde üstünlük sağlamasıyla çözüleceğini söylüyordu. Yazı ilk bakışta zararsızdı ve sansürden geçti ama bu izin, mantıksız Rus yasasına göre, yayıncıyı bundan böyle sorumluluk taşımaktan kurtaramıyordu. Kendi Ortodoksluklannı göstermek için sabırsızlanan bazı uşak ruhlu basın organlan, “tutun! tutun! ” diye bağrışmaya başladılar; dediklerine göre yazı yalnızca hükümetin politikasını beğenmediğini göstermekle kalmıyor, Polonya kültürünün Rus kültürüne üstün olduğu inancını da belirtiyordu. Dostoyevskiler’in basılmak için hazırladıkları özürler ve açıklamalar sansür tarafından reddedildi; sorun Çar’ın kendisine götürüldü ve Vremya haziranda kapatıldı – geçen yıl Sovremennik’e yaptıkları gibi belli bir süre yayından men etme değildi bu, bütünüyle ve bir daha çıkarılmamak üzere kapatılmıştı.

Dostoyevskiler’i geçimlerinden eden bu darbe hiç beklenmediği gibi, çok da ezici oldu. Fyodor’un özel hayatındaki bir buhranla aynı zamana rastgeldi. Aceleyle, pasaportunun yenilenmesi için istekte bulundu ve ağustosta sevgilisiyle Paris’te buluştu.

Mali açıdan, Vremya oldukça başarılı olmuştu. tık yıl 2.300 abonesi vardı, ikinci yıl 4.300 ve üçüncü yıl 4.000 olmuştu bu sayı. 2.500 satış hemen hemen harcamaları karşılıyordu, geri kalan da kârdı. Fakat kapatılmak, Dostoyevskiler’i meteliksiz bıraktı ve Fyodor gezi harcamalarını karşılayabilmek için Muhtaç Durumdaki Edebiyatçılara Yardım Sandığı’ndan bin ruble borç aldı.

Sekizinci Bölüm
DOSTLUK YILLARI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar