Edmond Rostand

 

 

EDMOND ROSTAND ESERLERİ

  1. Cyrano de Bergerac, II.Perde-VIII. Sahne, Edmond Rostand

EDMOND ROSTAND HAYATI

XIX. yüzyılın son yıllarından 1914 şeametine kadar, önce Fransa’yı ve tedricen bütün garp edebiyatı âlemini en ziyade meşgul eden sima, Edmond Rostand olmuştur. 27 Aralık 1897 gecesi, Porte-Saint- Martin tiyatrosunda Cyrano de Bergerac’ın kazandığı misli görülmemiş muvaffakıyet, genç şairin bir gün öncesine kadar pek mahdut kalan şöhretini, bir anda, bütün Fransa’ya, hatta bütün cihana yaymıştı. Zamanın en müşkülpesent münekkitlerinden biri olan Emile Faguet, ertesi günü, büyük bir şairin doğduğunu cihana müjdeliyordu: “Göz kamaştırıcı bir zaferle XX. yüzyılı açan bu şaire, Avrupa gıpta ile, Fransa gurur ve ümitle bakıyor”. Piyes yüzlerce defa oynandı, bütün dillere tercüme edildi ve yüz binlerce nüsha satıldı. 1900’de oynanan L’Aiglon, Rostand’ın şöhretini büyük bir şaşaa içinde XX. yüzyıla nakletti. Bir an geldi ki, bütün Fransız ve hatta dünya matbuatı, mütemadiyen genç şairin hayatı, eserleri, projeleri, serveti, akademi azâlığı, nişanları ve meşhur Arnaga malikânesiyle uğraşır oldu. Fakat mecmua sahiplerinin, tiyatro müdürlerinin, hatta bazen siyasî partilerin, türlü türlü maksatlarla, her gün biraz daha cilâ verdikleri bu şöhret, pek İnsanî olarak, edebiyat ve tenkid âleminde muhtelif aksülâmeller uyandırdı. Karikatürler, kabare şarkıları, manzum ve mensur hicivler, Cyra- no şairinin lehinde, fakat arzusu hilâfına yapılan propagandayı önlemek şöyle dursun, halkın tecessüsünü mütemadiyen uyanık tutuyor ve Edmond Rostand’ı günün adamı yapıyordu. İşte halk, derin bir vecd içinde, şairin ikide birde esrarengiz bir tavırla müjdelenen yeni şaheserini büyük bir sabırla, senelerce bekledi ve Chantecler, 1910’da okuyucu, seyirci ve münekkidin bu iştiyakını ancak yarı yarıya tatmin edebildi. Chantecler, layık olmadığı bir kayıtsızlıkla karşılanmış olmasına rağmen, Rostand’ın şöhreti, ancak harp ve harp sonu dünyanın ihtilâçları içinde bir aralık söner gibi oldu.

Bugün, Cyrano de Bergerac hadisesinden tam 70 yıl sonra, Rostand hadisesini soğukkanlı bir muhakeme ile tetkik edebilecek bir vaziyette bulunuyoruz. Gerek Rostand’m kayıtsız ve şartsız dâhiliğini ileri süren taraftarların, gerek Chantecler şairinin edebî bir blöften başka bir şey olmadığını iddia eden aleyhtarların aşırı propagandası, edebiyat tarihinin durultucu seyri içinde artık kaybolmuş ve yerlerini zaman ölçüsünün ve bir oluş halinde devam eden zevkin şaşmaz hakemliğine bırakmıştır. Hakikaten zaman ve zevk, bugün Rostand hadisesi hakkında katî hükmünü verecek kadar, yakın ve aldatıcı tesirlerden uzak bulunuyor. İşte biz de, bu kısa önsözde, Rostand’ın hayatiyle birlikte eserinin Fransız edebiyatındaki yerini ve değerini belirtmeye çalışacağız.

Edmond Rostand, 1 Nisan 1868’de Marsilya’da doğmuştur. Bütün Rostand ailesi Cenupta yaşamıştır. Tercümei hali bilinen ilk Rostand’ı Orgon’da noter olarak görüyoruz. Aile, bir müddet sonra, Büyük İhtilâl’den az önce, Marsilya’ya gelip yerleşmiş ve noter Rostand’ın oğullarından biri, bu şehirde evlenmiştir. Bunun 8 oğlundan biri ve Edmond Rostand’ın ceddi olan Alexis Rostand, asker, hâkim, siyaset adamı ve maliyeci olarak, Marsilya’da büyük bir faaliyet göstermiştir. Daha 20 yaşında iken Cumhuriyet ordularında yararlıkla hizmet etmiş, daha sonraları ticaret mahkemesi, belediye, vilâyet meclisi ve tasarruf sandığı reisliklerinde bulunmuştur. Oğlu Joseph Rostand Marsilya’da memurdur; bunun Eugène ve Alexis adında iki oğlu da, doğdukları şehre bağlı kalmışlardır. Alexis maliyeci ve musikişinastır, Büyük Harp’ten biraz sonra ölmüştür. Edmond Rostand’m babası Eugène ise, şayanı hayret bir simadır. Bouchede-Rhône Tasarruf Sandığı reisliğindeki yorgunluğunu şiir yazmakla çıkaran bu zat, Catulle’ü manzum olarak tercüme ettikten başka, Sentiers Unis ve Poésies Simples adında iki şiir kitabı da neşretmiştir. Aynı zamanda, İçtimaî iktisat meseleleriyle de meşgul olmuş ve bu sahada meydana getirdiği eserler sayesinde 1877’de Marsilya Akademisine ve 1898’de ise İçtimaî ve Siyasî İlimler Akademisine aza intihap edilmiştir.

Edmond Rostand, Marsilya Lisesinde uslu, kendi âleminde, mahcup ve çalışkan bir talebedir ve her yıl, Fransızca ile tarih mükâfatını kimseye kaptırmaz. Annesinin yegâne şikâyeti, oğlunun giyim hususundaki aşırı titizliğidir. Hele pantolonunda en küçük bir leke olsun, kıyametler koparır. Mendilini bir kere kullandıktan sonra kaldırıp sokağa atmak âdetinde olduğu için, evde herkes, nezle olmamasına dua eder. Çok okur, Walter Scott’a bayılır. Napoléon’a karşı sonsuz bir hayranlık besler. Yegâne eğlencesi, dekorlarını kendi çizip boyadığı, elbiselerini kendi hazırladığı kuklalarıdır. Odanın bir köşesine kurdu- ğu bu kukla sahnesinde kendi uydurduğu piyesleri oynatır ve temsillere, birkaç mahreminden başka, kimseyi kabul etmez. Yaz tatilinde Luchon’a gidilir ve Edmond, mektepler açılıncaya kadar, akranı ile birlikte, o güneşli Pyrénées memleketinde, tabiatla baş başa kalır.

Marsilya Lisesinde geçen şu hadise, Edmond Rostand’m edebî hayatının başlangıcı olmuştur: Bir gün Rostand, Catulle’den manzum olarak tercüme ettiği bir parçayı hocasına göstermiş ve hoca, önce bunu usul ve nizama aykırı bularak surat asmak üzere iken, tercümesinin güzelliğine o kadar hayran olmuş ki, sınıfta bütün talebeye okumuş. Edmond, böylece mektebin şairi olmuş. Yine aynı yıl, 1884’te, Marsilya’da çıkan küçük Mireille mecmuasında Edmond’un ilk şiirleri intişâra başlar.

Edmond, bakalorya imtihanının ikinci devresini hazırlamak üzere Paris’e, Stanislas kolejine gönderilir. Marsilya’dan kalkıp gelen bu çocuğun garip şivesiyle istizaya başlayan arkadaşları, onun Fransızca, tarih ve felsefeden birinci çıktığını görünce, candan bir dostlukla kendisine bağlanırlar. Edmond’un ilk büyücek eserleri, Les Petites Mains – ki intişar etmemiştir – adındaki piyesiyle bir hikâyesi, Mon La Bruyère, bu devre aittir. Mektepte gayet çirkin, fakat o nispette hassas, meyus ve hulyaperest bir mubassır, Edmond’da öyle kuvvetli bir hatıra bırakmıştır ki, şair Les Musardises’deki Pif’Luisant’ı ve hatta Cyrano’yu yazarken, onun hayalini içinde yaşatmış olsa gerektir.

Lise tahsilini bitirip de edebiyatta karar kılmak isteyen Edmond’un bu hevesine, şair babası mâni olur. Edebiyat bir meslek değildir, daha sağlam bir baltaya sap olmak lazım. O halde uslu uslu Hukuk Fakültesine devam edilecek. Edmond, fakültede ciddî ve çalışkan bir talebedir. Yalnız dersler bitince, dostu Henri de Grosse’u bulur ve onunla, hukuktan ziyade, edebiyattan bahseder.

O sıralarda (1888) Marsilya Akademisi, “İki Provence romancısı: “Zola ve Honoré d’Urfé” mevzuunda mükâfatlı bir müsabaka açmıştır. Müsabakayı kazanan genç Edmond, büsbütün edebiyata sarılıyor. Tatillerde ailesiyle birlikte, Luchon’a gittiği zaman, en büyük eğlencesi, artık tiyatro olmuştur. Kuklalar unutulur ve villanın bahçesinde kurulan derme çatma bir sahne üzerinde, dostu Henri de Grosse’la birlikte, birçok piyesler oynar. Bunlardan birçoğu, küçük diyaloglar, kendi kaleminden çıkmıştır. Onun bu tecrübelerini görenler, kendisinde yaradılıştan bir tiyatro yazarı kabiliyeti bulunduğunu anlamakta güçlük çekmezler. Tatil günleri, bir taraftan açık hava tiyatrosu, bir taraftan da şehir civarında, Pyrénée’lerin çamları ve şelaleleri arasında yapılan gezintilerle geçer. Bu gezintilerin birinde tanıdığı Matmazel Rosemon- de Gérard, 1890 nisanında Edmond’un karısı olmuştur. Artık hukuk tahsili bitmiş ve genç şair ilk şiir mecmuasını neşretmiştir: Les Musar- dises.

Kendilerini bulamayan şair ve sanatkârlara, yani “raté”lere ithaf ettiği bu gençlik eseri, matbuat ve tenkid âleminde fazla bir tecessüs ve alâka uyandırmadan geçti. Yalnız bir münekkid, Augustin Filon, La Revue Bleue’de, eserde “hakikî bir istidadın infilâkını” buluyor ve “de- likanlı Musset’nin Contes d’Espagne et d’Italie’sinden beri” görülmemiş olan böyle parlak bir başlangıcı vecd ile selamlıyordu. Boş şeylerle vakit kaybetmek manasına gelen Les Musardises unvanına bile gençlik, serazatlık, nükte ve istihza sinen bu şiir mecmuasında Rostand, yer yer, pes ve tiz perdeden, neşe ve ıstırabı, Banville’i kıskandıracak bir ustalıkla terennüm eder. Kafiye perendeleri arasında nüktenin bütün incelikleri, “élégie”den “satire”e kayan bir ruh ve mana, bu taze eserde gür ve serin bir kaynağa, sağlam ve zengin bir damara alâmetti. Daha bu eserde, Rostand’ın en kaypak bir hissi, en gizli bir arzuyu, en müte- bessim bir nükteyi, en ağır başlı bir fikri, bütün canlılığı, nüansı, iphamı veya berraklığıyla ifade edebilecek bir alete ne kadar hâkim olduğu görülüyordu. Bu alet Rostand’m tabiî dili, nazımdı. Les Musardises şairi, Fransız Akademisi’nde söylediği nutuk müstesna, Chantecler’in sahne tariflerine varıncaya kadar, her şeyini bu dille ifade edecektir.

1890-1891 yılında Rostand, bütün mesaisini tiyatroya hasretmiştir. Once bir perdelik Le Rêve, sonra yine bir perdelik Alceste, genç şairin ilk manzum piyes denemeleridir. Henri Lee ile birlikte yazdığı Gant Rouge’a neşredilmek bile nasip olmaz. La Maison des Amants bir sır halinde kalır. Nihayet yine bir perdelik manzum bir piyes, Les Deux Pierrots, Comédie-Française’e götürülür. Bütün Pierrot’ların hakikî babası olan Théodore de Banville, tam o sıralarda vefat etmiştir. Les Deux Pi- errots’nun heyet huzurunda okunması da aynı güne tesadüf eder. Heyet, şiirin zerafetini takdir eder ama, piyesi oynatmak cihetine hiç yanaşmaz.

Ancak üç yıl sonra, 21 Mayıs 1894’te, Les Romanesques, Comédie -Française’de oynanır. Rostand, kabul ettirmek için, eserini bizzat komite huzurunda okumuş ve mevzuun zarafeti, Straforel’in söylediği tiradın parlaklığı, iki gencin hem de zarifane sevişmeleri, nazmın rengîn, neşeli ve orijinal çeşnisi, heyet azasının nihayet hoşuna gitmiştir. Mamafih, 1891’de yazılan bu piyes, hemen hemen üç yıl sıra beklemiş ve temsil gecesinde, M. L. Rodenbach’ın Le Voile’i ile birlikte seyircilere takdim edilmişti. Piyes, halkın rağbetini kazandı ve repertuvarda kaldı.

Şairin La Princese Lointaine’ini, 5 Nisan 1895’te Sarah Bemhardt oynadı. Matbuat, bu meşhur aktriste karşı gösterdiği sempatiye rağmen, piyesi gayet soğuk karşıladı ve gazetelerde birçok ağır tenkitler görüldü. Eserde, Les Romanesques’in şen fantazyası yerine, melânkolik bir lezzet vardı. Öbürünün neşesini bekleyenler bunun hüznüyle inkisara uğradılar. Les Musardises’deki sevimli ve cazip mısralar yerine, lirizmin sayhası ve fikrin katı silueti kaim olmuştu. Filhakika şair, dört” perde boyunca aynı tonu tutturamamış ve zaman zaman, kendini belâ- gat hünerlerinin cazibesine bırakmıştı. Fakat bütün ifratlara rağmen, piyeste, ideal hasretinin ve ideal ıstırabının sembolünü ve rüya içinde gizlenen hakikatin yüksek ve halis bir şiirle ifadesini görmekteyiz.

1897 yılı nisanında Rostand’ın üç tabloluk manzum La Samaritai- ne’ini yine Sarah Bemhardt oynadı. Mevzuunu Kitab-ı Mukaddes’ten alan piyes, münekkitlerin hoşuna gitti. Halbuki Rostand, istidadını bu mevzuda israf etmişti. Yuhanna İncili’nin dördüncü faslında, Ros- tand’ın taşkın Akdenizli ve cenuplu mizaç ve muhayyilesine uymayacak kadar kuru, fakat derin bir şi’riyet vardı. Incil’in elli satırından bütün birinci perdesini çıkaran şair, bu sert, fakat ruhanî şi’riyeti, enine boyuna yaymış ve uzatmıştı. Yuhanna, İsa’nın ağzından “Git kocanı çağır da gel” mi dedi, Rostand bu vakur üslubu 15 mısranın içinde eritir. Fakat ne olursa olsun La Samaritaine, seyircilerin rağbetini kazandı ve daha halkın hevesi tükenmeden, sırf Sarah Bernhardt’ın Bruxel- les’e gitmesi sebebiyle afişten kaldırıldı. Rostand, ilk defa olarak bir piyesinin hoşa gittiğini iftiharla görüyor ve La Princesse Lointaine’in uğradığı haksız lâkaydiyi unutabiliyordu.

Daha La Princesse Lointaine’in provasında, meşhur Büyük Coque- lin, Rostand’a “Ben de bir piyes isterim” demişti. Coquelin’in istediği piyes, çoktan beri Rostand’ın kafasında hazırdı. Luchon’da geçirdiği bir yaz tatilinde Rostand, sevgilisinin bir türlü gözüne giremeyen beceriksiz bir dostuna, hoppa ve zarafet düşkünü bir genç kızın kalbini çelmek usullerini öğretmek mecburiyetinde kalmıştı. Önce “seni seviyorum” itirafını kekelemekten başka bir şey beceremeyen âşık, Rostand’dan öğrendiği sözler ve göz alıcı cümlelerle öyle belâgat gösterdi ki, genç kız bu hassasiyete meftun oldu ve evlenmeye muvafakat etti. Bu hadise, Cyrano’nun ilham noktası oldu. Şair, Cyrano tipini, daha Stanislas Kolejinde iken Pif’Luisant’ da bulmuştu. Zaten ilk şiir mecmuasını:

Je vous aime et veux qu’on le sache
O raillés, ô déshérités,
Vous qu’insulte le public lâche,
Vous qu’on appelle des ratés

mısralarıyla nasipsizlere, halkın alayına uğrayanlara, yani “raté’lere ithaf eden şair, XVII. yüzyılın derbeder şairi Cyrano de Bergerac’a karşı ruhunda, öteden beri, merhametle karışık bir incizap duymaktaydı. Büyük asrın bu büyük “rate”si, hakikaten meraka değer bir simadır. 1619’da Paris’te doğmasına ve Bergerac’m İle-de-France’da bulunmasına rağmen tam bir Gaskon mizacı taşıyan bu garip adam, bu şair, filozof, musikişinas, fizikçi… ve silahşor, La Mort d’Agrippine’i ile (1647’de yazılmış ve ancak 1653’te oynanabilmiştir) trajediye felsefeyi sokmuş ve Le Pédant Joué’siyle de Molière’e ilham ve intihal kaynağı olmuştur (1650). Histoire comique du voyage dans la Lune (1650) ile Voyage au Pays du Soleil (1656), zamanının en keskin ve aynı zamanda en nükteli bir hicvidir. Madame de Sévigné’den önce, “kuş öten bir yapraktır” diyecek kadar ince ve zarif buluşları olan bir şair, hiddet edince de “ne, çapkın herif, beni tahkir ettikten sonra hâlâ mı yaşamak küstahlığında bulunuyorsun? Sen ki şu cihanda bir hiçsin veyahut tabiatın kıçına çakılmış bir çividen ibaretsin. Tutmasam öyle aşağıya düşersin ki, yerde sürünen bir pire, seni kaldırım taşından ayırt edemez…” diyecek kadar atak ve mağrur bir silahşördür. Mağrur ve “libertin”, aynı zamanda bende ve sofu, mutedil aynı zamanda şedit, içi güzel fakat dışı çirkin, yüz kişiye meydan okuyup hepsini tarumar edecek kadar cesur, aynı zamanda taklidini yapan bir maymunu kılıçtan geçirecek kadar da ölçü ve muvazeneden mahrum olan bu adam, 1655’te, cinnet buhranları içinde öldükten sonra, hemen unutuldu ve ismi mufassal edebiyat kitaplarının 3-5 satırlık medfenine gömüldü. İşte Rostand, o Pifluisant ile bu Cyrano’dan Cyrano’yu ve Luchon’daki muziplikten de dramın ruhunu çıkaracaktır.

Artık Rostand için hummalı bir faaliyet devresi başlar. Şair, balığa çıkarken oltasını, ava giderken tüfeğini unutturacak kadaı kendisini saran bu mevzuu, kemale ermenin şevki ve titizliğin ıstırabıyle işler. Mısraları mısralar, sahneleri sahneler takip eder. Rostand bütün ruhunu, ruhunun bütün zarafetini, vecdini, ıstırabını, ideal iştiyakını, piyesin kahramanına nefhetmektedir. O da Cyrano hadisesine kadar, Cyrano gibi anlaşılmamanın azabını yaşamıştır. O da, Cyrano gibi nükte ve ıstırabın garip bir muammasıdır.

Piyes tamamlanıp Porte-Saint-Martin tiyatrosuna götürülünce de mihnet sona ermez. Provalarda en güzel sahneleri kesip atmak isteyenlerin vırvırı, vezin hatası bulmak için gelenlerin manasız müdahaleleri, dekor ve kostüm için para sarf etmek istemeyen idarenin pintiliği ve nihayet piyesin uzun ömürlü olacağını akıllarına sığdıramayan aktörlerin şüpheciliği, Rostand’ın günlük üzüntüsü olur. Roxane’i oynayacak olan Maria Legault, piyesin bir hafta bile dayanamayacağını kestirerek, tiyatroya ancak “piyesin devamı müddetince” angaje olmuştur, yalnız Coquelin metindir ve şaire ümit verir.

27 Aralık 1897 gecesi, temsile başlanmadan bir çeyrek saat önce, Rostand heyecan içinde, “Ah dostum, beni affet, seni bu felâketli maceraya sürükledim!” diye Coquelin’e sarılacak kadar bedbin ve müte- vazıdır. Fakat ertesi sabah, 27 Aralık 1897 tarihi, Fransız edebiyatı ve tiyatrosu için yeni bir devrin başlangıcı olmuştur. Sabahın ikisine kadar heyecan içinde, vecd içinde, alkışlayan, bağıran, gülen ve ağlayan halk, Rostand’ın ilk ve hakikî zaferidir.

Rostand’ın bu zaferi, Fransız tiyatro tarihinde misli görülmemiş bir zaferdir. Filvaki Victor Hugo da, 25 Şubat 1830 akşamı, Hemani zaferini kazanmıştı; fakat Hemani, zafer olmadan önce, bir “muharebe” olmuştu. Bütün Paris, Marion de Lorme’un niçin yasak edildiğini biliyor ve bütün Paris, Hemani’yi bekliyordu. Hernani’nin bir zafer olması için, “muharebe”ye romantizmin fedaileri sürülmüştü. Siyah pelerinler, gür ve dağınık saçlar, Théophile Gautier’nin kırmızı yeleği, kla- sizm taraftarlarının perukalı taburları içine dehşet salmıştı. Fakat Cyrano, tek başına, yalnız nüktesi ve ıstırabıyle, Paris’i teshir etti ve realizmle Ibsen’in hâkim olduğu bir devirde, manzum dramı çoktan defnetmiş olanlar, harikulâde bir “basübadelmevt”in haşyetini duydular.

27 Aralık 1897 akşamı başlayan heyecan, ideale susayan, güzele, iyiye ve doğruya hasret çeken bir insanlığın vecdiydi. E. Faguet, bu titiz ve daima gayri memnun münekkit, Débats’da “işte, diyordu, eğer evlâtlarımız vaktinden önce bunamazlarsa, 1930’da ve hatta daha sonraları bile aynı vecd ve heyecanla seyredecekleri bir eser. Mekteplerde çocuklarımıza XIX. yüzyıl tiyatrosunu mu, yoksa XIII. Louis devrini mi tetkik ettirmek istiyoruz, işte dissertation mevzuu. İşte yarının parlak ümidi… Hemen yarın kendisine nişan verilsin ve Fransa’nın büyük şairlerinin âdeti veçhile, en geç 35 yaşında Akademiye girsin. Her şeyden önce, bize, üç yüzyıldan beri, devir devir, Fransa’nın edebî üstünlüğünü kabul ettiren yüksek ve halis zaferlerden birini tattırsın. Şüphe yok ki, artık her şey, yalnız onun elindedir. Yarabbi, Monsieur Rostand, mevcudiyetinizden dolayı size ne kadar minnettarım!” Hakikaten Rostand’a daha ertesi akşam Légion d’Honneur’ün Chevalier rütbesi verildi.

Jules Lemaitre “Cyrano, diyordu, üç yüzyıllık bir sanat dalının son çiçek açışıdır. Rostand buna, kafasını ve ruhunu, devrimizin en hünerli ve en sıcak bu iki şeyi ile üç edebiyat ve İçtimaî hayat yüzyılı bize zekâ ve hassasiyet namına ne bıraktı ise, onu kattı!”

Francisque Sarcey, Le Temps’da “Bu, harikulâde bir şi’riyetin eseridir, diyordu. Fakat her şeyden önce bir tiyatro şaheseri… Nihayet bir tiyatro yazarına, istidat sahibi bir adama kavuştuk. Ne saadet, ne saadet!” Lucien Mühlfeld “Bu dramın şurasından, burasından toplayacağımız 100 mısra, diyordu, bir güzellik kitab-ı mukaddesinin ayetleri olur”.

Günler ve aylar geçiyor, Porte-Saint-Martin tiyatrosunun önünde, aynı mahşerî kalabalık ve içinde aynı coşkun alkışlar devam ediyor, taşradan gelen katarlar, Paris’e Cyrano’yu görmeye gelenleri taşıyor, bütün kitapçılar vitrinlerini Rostand’m eserleriyle süslüyordu. Birkaç ay içinde piyes, İngilizceye, İtalyancaya ve Almancaya tekrar tekrar tercüme ve birçok kere tabedildi. Coquelin’in Avrupa’da ve Amerika’da yaptığı turneler, eseri bütün cihana daha yakından tanıttı. Büyük aktörün İstanbul’a geldiği zaman oynayacağı piyesler arasında Cyrano da vardı. Fakat Abdülhamid’in sansürü, Cyrano’nun kocaman burnundan ve iğneleyici nüktesinden ürktü ve piyesin oynanmasına müsaade etmedi.

Fakat, halkın hayranlık ve coşkunluğu, bazı münekkitlerin tahmin ve müsamahasından ileri gidince, Rostand’ın etrafında peyda olan takdir orkestrasının akordu bozulmaya başladı. Asıl falsolu sesler çıkaranlar, edebiyat piyasasına hâkim olmaya uğraşan simsarlarla yaratıcılıkları şair sürümünden ileri gidemeyen edebiyat hadımları, “isme” ile biten ekol yardakçıları, yalancı kâhinler, sahte zevk sahipleri, “ben demedim mi?”ciler, kahvelerde karargâh tutan dedikoduculardı. Bunlar muvaffakiyetin sebebini, Rostand müstesna, her yerde aradılar ve en umulmadık yerlerde buldular, içlerinden biri, Cyrano’yu “kırmızı pan- tolonluların bando mızıkası” diye izah ediyordu; diğerleri ise, bu zafer de “irticaın parmağı”m arıyordu. La Libre Parole’da çıkan bir makalenin yazarı, büyük bir ciddiyetle, piyesin Benî İsrail’e karşı kazanılmış bir muzafferiyet olduğunu ileri sürüyordu.

“Kırmızı pantolonlular”, “irtica” ve “Benî İsrail’in hezimeti”, şu demekti: Rostand, Fransa’yı velveleye veren Dreyfus meselesinin uyandırdığı heyecanı istismar etmiştir. Nasıl mı? Çünkü Cyrano, kahramandır ve kılıcıyle kalemini, hak bildiği davanın uğrunda ölesiye ve öldüresiye kullanır. Dreyfus aleyhtarları Cyrano’da Fransa’yı, Drey- fus’çüler irticai bulmuşlardı. Dreyfus’e ve onun hararetli müdafilerine karşı gayzını istediği gibi boşaltamayan halkın, Cyrano temsilinde yırtınarak bağırmakla, Rostand hesabına vatanperverlik yaptığı ileri sürülüyordu. Zannediyorlardı ki, Zola’ya atılamayan çürük yumurtaların parası, Porte-Saint-Martin gişesinden Rostand’m cebine giriyor ve Rostand her “kahrolsun Dreyfus”ü el çabukluğuyle, bir “yaşasın Cyrano! ”ya tebdil ediyordu. Netice: Dreyfus olmasaydı, Cyrano olmazdı; bir kelime ile Rostand, Dreyfus aleyhtarlarının aylıklı şairidir!

Halbuki hakikat, hiç de öyle değildi. Dreyfus davası bir mesele olup da Fransa’nın bütün şair, edip, âlim ve sanatkârları karşı karşıya cephe alırken Rostand, Dreyfus’çülerin barikatında ilk toplananlardan biriydi. 1894 muhakemesinin yeniden rüyeti için yazarların neşrettiği ilk mazbatada, onun da imzası vardı. Yarbay Picquart davasında Rostand yine ilk safta bulunuyordu. Yarbayın tevkifinden biraz önce Zola lehine yapılan bir toplantıda Rostand ıslıkla karşılanmıştı. Dreyfus aleyhtarlarının bu toplantıya gönderecekleri sıtma görmemiş sesler, Rostand’ı da yuhalamıştı. L’Aurore gazetesinin bir yazarı, gazetesinde “100 yuhadan 50’sinin Zola’ya, 30’unun Picquart’a, 15’inin Rostand’a ve 5’inin de Reinach’a ait olduğunu” kaydeder. Yarbayın tevkifini protesto edenlerin arasında yine Rostand vardı. Zola’nın Légion d’Honneur’den kovulmasını nefretle karşılayanlardan biri yine Ros- tand’dır. Rostand bütün bu mücadeleye, işte bir haksızlık olduğuna samimiyetle inandığı için, hiçbir kâr ve menfaat hesap etmeksizin, girmişti. İstemiş olsaydı, muarızlarının da kabul ettiği gibi, Cyrano’dan kazandığı muvaffakiyete dayanır ve Dreyfus aleyhtarlığının resmî şairi olurdu. Déroulède veya Coppée’nin bu saftaki yeri, Déroulède veya Coppée oldukları için, zaten münhaldi! Rostand, Rostand kalmayı tercih etti ve bunda hem samimî, hem de haklıydı. Dreyfus taraftarları Cyrano’da irticaın parmağını görmekle hata ediyorlardı. Dreyfus meselesi, ortaya bir haksızlık ve adalet davası atmıştı, yoksa kahramanlık ve ideal ile Hukuku Beşer Beyannamesini birbirine düşman etmemişti. Dreyfus aleyhtarları, Cyrano’nun “Gaskonya Beyleri”ni, “Benî İsrail’e karşı yürüyen kırmızı pantolonlular” zannetmekle yanılmıştı. Çünkü hiçbir ırkî, siyasî veya İktisadî doktrin, Raguenneau’nun meyhanesinde safa eden veya Arras şehri önünde İspanyollarla kılıç tokuşturan Cyrano ile Cadet’lerinin umurunda değildi.

Rostand’ı Gaston Deschamps’ın Le Temps’da çıkan şu satırları ne güzel anlatır: “Hiçbir sendika, Rostand’ın ne istikbalini elinden alır, ne de fantezisine gem vurur. Burunları havada, şapkalarında bir tüy, şehir şehir dolaşan eski zaman saz şairleri gibi, o da, saf bağlamaktan ve göğsüne etiket takmaktan nefret edér. Ne Joséphin Péladan’la beraber kâhin, ne Jean Moréas ile birlikte romanist, ne Charles Gros ve Gaudeau ile omuz omuza ‘yufçu!’, ne de Charles Baudelaire’in geç kalmış müritleri gibi rahmani veya şeytanîdir. O, Charles Maurice’in daha 1888’de hemen doğacağını müjdeleyip de bir türlü doğamayan edebiyatın dâhileri arasında da görülmez. I. François kahvehanesinin garsonları, onun Verlaine’in masasına kurulup istikbalden haber verdiğini görmüş değillerdir. O, dünyayı velveleye veren manifestler de yazmamıştır. Küçük risaler neşrederek, üstatlarını, rakiplerini ve dostlarını tefe koymamıştır. O, nevinde tek adamdır. Sadece şiir yazmış, çok şiir yazmış ve her zaman şiir yazmıştır”.

Rostand, ikinci darbeyi tarih ulemasından yedi. Cyrano’yu, Cyrano de Bergerac’ın biyografisi zanneden “érudition” erbabı, sahneleri didiklemeye ve her mısrada bir “anachronisme” bulmaya çalıştılar ve buldular da… Artık nazarlarında bütün eser, “muhteşem bir anachro- nisme’den başka bir şey değildir!” Rostand, Cyrano’yu, Gascon mu göstermiş? Yanlış, Cyrano halis Parisli, Bergerac ise tle-de-France’da bir malikânenin adıdır. Rostand, Cyrano’ya Mercure François’dan mı bahsettiriyor? Ne münasebet! 1655’te ölen Cyrano nasıl olur da, 1672’de çıkan bir gazetenin lafını eder, ilh…

Allâmeler hep haklıydı. Fakat biricik hataları, Cyrano piyesini manzum bir tercümei hal zannetmek olmuştu. Rostand’ın Cyrano’su bir tipti, bir karakterdi, yoksa XVII. yüzyılda yaşayan mahut Cyrano’nun kopyası değildi. Rostand’m Cyrano’su, tarihin Cyrano’sundan belki yalnız burnuyle aya seyahatini almıştı. Fakat buna karşılık, ona neler vermemişti ki!..

Bir eseri anlamak ve ona kıymet biçmek için kullanılan edebî tetkik usullerinin tamamıyle dışında, amiyane bir tenkit ve daha ziyade bir hiciv mahiyetinde olan bu gibi izahlar üzerinde daha fazla durmayacağız. Cyrano’ya karşı yapılan en kuvvetli tenkitlerden biri, bunun sadece, romantik bir “pelerin ve kılıç” hikâyesi olmasıdır. Diyorlardı ki, Rostand’m modeli, Hugo ve Dumas Pere’dir ve Rostand realist dramlar, psikolojik tahlil piyesleri, feminist, sosyalist, ilh. davaları, zina vakaları ve İskandinavya hikâyelerinden bıkıp usanan tiyatro seyircisine eski romantik havayı teneffüs ettirerek, onu düşünmek ve azap duymak gailesinden kurtarmıştır.

Bu iddianın elbette doğru tarafları vardı. Elbette Rostand, 1897’deki seyircinin sıkıntısını, usancını ve inkisarını sezmişti. Sahnede bin bir çeşit davanın avukatlığını yapan piyes muharrirleri, halkı, sembolist tiyatronun iphamı kadar, yormuştu. Fakat bundan, Ros- tand’ın Hugo ile Dumas Pere’i taklit ettiğini çıkarmak pek ölçüsüz bir faraziye kurmak olurdu. Şüphesiz Rostand bütün Fransız şairleri gibi, Hugo’nun hayranı idi. Hatta tiradlarında Hugovarî bir eda sezmemek de imkânsızdır. Fakat bereket versin ki, şiirine hayran olduğu Hugo’nun tiyatroda peşinden gitmedi. Şayet gitseydi, romantizmin o çocukça tezat prensibine kurban olurdu. Cyrano’yu Hugo’ya veriniz, size Triboulet veya Ruy Bias örneğine uygun bir ucube çıkarır. Quasimodo, bunların romandaki eşidir. Rostand, kahramanını, bu tam romantik “gargouille”lara benzetmemekle isabet etmişti. Hugo’nun piyeslerinde bir inşa merkezi sikleti yoktu. Bina rasgele yükseliyordu. Halbuki Rostand’ınkiler, muayyen bir plana göredir ve bir münekkidin dediği gibi, her süsün, istinat ettiği duvarların muvazenesine yardım etmesi kabilinden, teferruat bu piyeslerde dıştan merkeze doğru yönelir. Cyrano’nun bütün kalabalığı, bütün dekor ve aksiyon bolluğu, bir tek karakteri yükselten bir heykel kaidesi gibidir. Hugo’da temel olan tezat, Rostand’da teferruattır. Birinin sahneye yerleştirdiği şeyi, diğeri maneviyat planında bırakır. Zıddiyet, bir ruhta iki benliğin çarpışması veya uyuşması şeklinde tecelli etmez. Cyrano’nun hülyası, kuvvetinin fevkindedir ve tezat, duyduğunu, arzu ettiğini yapamamanın ıstırabı olarak belirir. Bu tezat, derunî bir mücadelenin asîl sükûnu içinde başlayıp biter. Rostand’m tiradlarındaki Hugovari edada bile, kendi ölçüsü ve kendi hünerleri vardır. Bir münekkidin dediği gibi Rostand, tumturaklı bir üslupla, memleket, şehir, ada, takımada ve bütün unvan ve nişanlarıyle birlikte meşhur merhumların isimlerini sayıp dökmez.

Elbette Rostand, romantizmin halk muhayyilesinde yaşattığı bütün bir yüzyılın, silahşörleriyle, burjuva, oyuncu ve zarafet düşkünleriyle, aşk nameleriyle, düellolarıyle o büyük yüzyılın hâlâ sıcak hatıralarında kendine bir istinatgâh bulmuştur. Cyrano’yu seyredenin kafasında, Comeille ve Moliere’den “üç Silahşörler”e kadar, rengâ- renk ve cazip bir hayatın iştiyakı vardı. Ne Ragueneau’nun kebapçı dükkânı, ne Marais mahallesi, ne de Arras muhasarası, veya Paris’teki manastır, ona yabancı gelmişti. Fakat Cyrano, bütün bu eski ve aynı zamanda taze unsurların bir araya gelmesinden ibaret değildi. O, hatta bunların hünerli bir mimarisi olmaktan da fazla bir şeydi.

Şüphesiz Cyrano tam vaktinde gelmişti. Fakat bu eşref saat, sıkıntıları, tahassürleri, tereddütleri ve ümitleri muayyen, dar bir tarih devresinin özlediği geçici bir an değildi. Öyle olsaydı, Cyrano, XIX. yüzyılla birlikte tarihe karışan birçok meslektaşları gibi, sahneden aksesuvar deposuna intikal eder ve edebiyat tarihinin kubbesinde yalnız bir hoş şada kalırdı. Halbuki hiç de böyle olmadı. Cyrano, XX. yüzyılı da fethetti ve Porte-Saint-Martin tiyatrosunun en gözde piyesi oldu. 1938 sonlarında, Comedie-Française’deki ilk temsili, 1897’nin ihtişamını bir kere daha yaşattı. Piyesin ibdaı sıralarında Edmond Rostand’ı Fransızca bilmemek, gülünç ve sıkıntılı eserler yaratmak ve on beşinci dereceden bir şair olmakla ittiham eden Lucien Dubech, Candide’in 21 Aralık 1938 tarihli nüshasında, şunları yazıyordu: “Yün yeleklerini giymiş üniversite talebisinin mütemadiyen alkışlaması ne kadar hoşa gidiyordu. Demek Allaha şükür, kendilerine ruh asaletinden ve kahramanlıktan bahsedildiği zaman, coşan bir gençlik var. Demek, Müthiş Aile’den hoşlananlardan başkası yok değilmiş. Şüphesiz bunu biliyorduk, fakat bizzat görüp işitmek insanı memnun ediyor. Hem doğrusunu ister misiniz, dördüncü perdede hepimiz seve seve kendimizden geçtik. Bu işin kurdu olanlar bile, an geldi, göğüslerinde bir genç talebe yüreğinin çarptığını hissettiler”. Neden L. Dubech? Çünkü “Ros- tand candan bir aşkla şiiri, büyüklüğü, espri ve kahramanlığı sevmiştir… Hiç şüphe yok ki Cyrano, temaşa sanatımızın oluşunda yeri, hem de güzel bir yeri olan bir piyestir”. Demek aradan geçen 41 yıllık bir zaman, bir günahkârı itirafı zünuba zorlayacak kadar hükmünü vermiş oluyor. Muvaffakiyetini arızî hal ve şartlara borçlu olduğu söylenen bu on beşinci dereceden şair, 41 yıl sonra, eski cellâtlarını bile, amana getirirse, insana, bu eşref saatin geçici bir halk hevesinden ibaret olmadığı şüphesi gelir.

Fakat yine bir eşref saat veya bir tılsım vardı muhakkak. Eşref saat, Rostand’ın XIX. yüzyıl sonunda, Fransız tiyatrosunun şairden mahrum kaldığı bir anda zuhur etmesiydi. Tılsım ise, Rostand’m hâlâ kahramanlık gibi, aşk gibi, merhamet gibi eski, modası geçmiş, fakat ebedî hislere inanmasından ibaretti. Şayet Rostand devrin bir zaafını istismar ettiyse bu, halkın ruhunda uyuyan, fakat bir türlü itiraf edilemeyen romantik iştiyakı, insanlığın güzele, iyiye ve doğruya olan ezelî meclubiyeti oldu. Rostand’ın eserlerinde beşeriyetin payı olmadığını ileri sürenler, “beşerî”yi yalnız kendi zaviyelerinden görenlerdir. Beşerilik, eseri lâyemut kılan bu hassa, insan gözüyle insanı görmek ve göstermekten başka bir şey midir?

Albert Thibaudet der ki, “Tıpkı Les Burgraves’da, Le Chapeau de Paille d’ltalie’de olduğu gibi Cyrano’da da beşerilik yokmuş, kabul. Fakat olmaması bu piyeslere vız gelir, işte bu kadar”. Doğru, fakat beşerî- likten mahrum bir piyesi asırdan aşıra intikal ettiren şey nedir? Yine beşerîliği. Yalnız bu beşerilik, edebî görenek ve geleneğin bizi alıştırdığı cinsten değilse, hemen yokluğuna mı hükmedeceğiz? Albert Thiba- udet’nin yukardaki hükmü, yalnız Cyrano içindir. Münekkit, Chantec- ler’in sahnedeki muvaffakiyetsizliğini, piyesteki beşerî unsurun kudretiyle izah eder. Elbette Cyrano’nun beşerîliği Moliere’in, hatta Shakespeare’in ananesine uymaz. Rostand, kahramanlarını ortalama hakikatin üstünde, fantezi hissini veren bir iklimde yaşatır ve her birine şiirin ve idealizmin hareli elbisesini giydirir. Fakat sahnede Cyra- rıo’yu seyrederken, onu, insan cinsinde bir tek benzeri olmayan acayip bir mahluk zannedemezsiniz. Cyrano tüylü şapkasına ve harikulâde tafrasına rağmen, size yakındır ve sizin içinizdedir. Dehrin hay ve huyu karşısında başınızı dimdik tutmak mı istiyorsunuz? Eğilmekten kambur, sürünmekten kötürüm olmak hoşunuza gitmiyor mu? Hak bildiğiniz şeye âşık, batıl dediğiniz şeye düşman mısınız? O halde Cyra- no’yu seveceksiniz, çünkü onda kendinizi bulacaksınız. Belki onun gibi “İstemem, eksik olsun!” demeyeceksiniz, fakat onun bu meskenete indirdiği tokatta, pespayeliğe karşı duyduğunuz gayzm zaferini ve bu zaferin lezzetini duyacaksınız. Cyrano, size kendini feda etmenin ve bu feragatte ölçü ve hudut tanımamanın esrarengiz sihrini hissettirecek ve bir kelimeyle Cyrano, bizi alelâde bir insan olmanın dar beşeriyetinden, daha yüksek, daha tam ve daha ideal bir insanlığa götürecek. İşte Cyrano’nun beşerîliği: beşeri, şiirin kavs-i kuzahmdan geçirip üstün bir beşeriyete ulaştırmak. Ve işte bunun içindir ki, Rostand kahramanlarını, ufkunda böyle bir ideal iştiyakının alev gibi parladığı yüzyıllardan seçer ve onun eşref saati, beşeriyetin ancak iki buudunun teşhir edildiği bir devirde, tiyatroya üçüncü buudu, yani ideal buudu- nu getirmiş olmasıdır.

Züğürtlüğü ve devam ettiği sosyalist mitingleri yüzünden hırçınlaşan Charles-Louis Philippe’in “Rostand’ın çok güzel boyunbağları vardı; bu, onun düşünmesine mâni oldu” demesi, duyguyu ve düşünceyi dar bir daire içine hapsetmekti. Beşeriyet namına yapılan bu tahdide, beşeriyetin enginliği sığamazdı ve insanlık, Cyrano’yu alkışlamakla, bütün buutlarının hudutsuzluğunu bir kere daha ilân etmiş oldu.

Şimdi son bir mesele kalıyor: Cyrano sadece mazinin parlak bir ihyası mıdır, yoksa yepyeni bir devir mi yaratmıştır? A. Thibaudet der ki: “Rostand hakkında ancak üç bakımdan hüküm verilebilir. Muasırlarının ve tiyatro seyircilerinin nazarında Rostand, onbeş sene müddetle, Victor Hugo’dan beri, Fransa’nın en büyük şairi olmuştur. Yaşayan, yahut gelişen edebiyat, onu büyük bir şiddetle saf harici kılmıştır. Nihayet edebiyat tarihi, ona tekrar mevkiini vermek mecburiyetinde kalmıştır”

Muasırlarının vecdini veya istihkarını bir tarafa bırakarak, edebiyat tarihinin Rostand hakkında verdiği hükmü araştıralım. A. Thibaudet, bu hükmü, “manzum tiyatro, Rostand sayesinde, muhteşem bir cenaze merasimine nail olmuştur” şeklinde hulâsa eder. A. Thibau- det’ye göre “XIX. asırda, edebiyatçıların rızasıyle, halkın repertuvarın- da altı piyes kalabilmişse, bunların biri, hiç şüphe yok ki, Cyrano’dur. Cyrano, istikbale intikal etmiştir, fakat kökü mazidedir”. O halde Cyrano, romantik tiyatronun, Ruy Blas veya Théâtre en Liberté’nin bir istihalesi mi? Hayır. Bizzat Thibaudet, Cyrano’nun “bu eski şaheserleri geçtiği” kanaatindedir. Daha önce Jules Lemaitre de, “Scarron’da, diyordu, Cyrano’nun kendi burnu hakkındaki muhteşem tiradını söyleyecek nefes yoktur. Düello baladı Saint-Amand’ı hatırlatıyor fakat Théodore de Banville’in tashihi ve Jean Richepin’in yardımı şartıyle”. Cyrano romantik bir eserdir. Bunda hiç kimsenin şüphesi olamaz. Fakat bu eseri, XIX. yüzyılın ilk yarısında şeklini alan geleneğe irca etmek imkânsızdır. Yine Cyrano, Rostand’m bütün eserleri gibi, asıl romantizmin o hudut ve ölçü tanımayan sübjektivizmine, mübalağasına karşı bir aksülâmeldir. Cyrano’nun realizmi, manzum tiyatroyu gökten yere indirmiş ve şiire veda etmeksizin, realitenin içine yerleştirmiştir. Bu bakımdan Rostand, eski geleneğin hünerli bir muakkibi değil, yeni bir geleneğin temel atıcısıdır. Lügat kitabına kırmızı bir Frigya külâhı giydiren Hugo’ya mukabil, Rostand’m romantizmi, alâimi-sema gibi, rengârenkti ve bu duygu, renk ve hamle cümbüşü, yeni-romantizmin parolası oldu.

Yeni-romantizm, yaşamak istidadında olan edebî bir cereyan ise, bu cereyanın o istidadı kazanmasında Rostand’ın himmeti olmuştur. Şu halde Rostand’la ve Cyrano ile muhteşem bir cenaze merasimi değil, neşeli bir doğum mevzuu bahistir. Bütün edebiyat tarihleri, 1897’den 1914’e kadar, sahne edebiyatında, bir Rostand ekolünden bahseder. Bu devre, genç veya tecrübeli kalemlerin Rostand’tan ilham aldığı devredir. Scanon’u ve Glatigny’si ile Mendès, Les Bouffons’u ile Zamacois, Le Bon Roi Dagoben’iyle Rivoire, Marquis de Carabas’ı ile Gendreau, ilh., böyle bir çığırın yolcusu olmuşlardır.

Emile Faguet, Cyrano hakkında yazdığı meşhur makalede, şaire “bilhassa her yıl bir piyes yazmasını” tavsiye ediyordu. Rostand, buna uydu ve L’Aiglon ancak 15 Mart 1900’de, Sarah Bemhardt tarafından temsil edildi. Bu altı perdelik manzum piyes, âdeta bir destandı. Fakat, içini ümitsiz bir zafer rüyasının kemirdiği zayıf ve marîz bir delikanlının deruhî destanı. Bir İngiliz münekkidi, Duc de Reischstadt’a AvusturyalI Hamlet derken, onun zaaf ve şüphe ile ihtiras ve kudret kutupları arasında bocalayıp duran ihtilâçlarını kastediyordu. Piyeste, şapka, ayna ve bilhassa dördüncü perdedeki tahattur sahnesinde, şiirin ve mazinin birbirini destekleyerek ulviyete kadar yükseldiği görülüyordu. Flambeau, Schoenbrunn’ün yaldızlı salonları ve düzgünlü insanları içinde Napoléon destanını ıstırapla, fakat kahramanca bir sabır ve tevekkülle yaşamış halk adamının erkek sesi olmuştu. Rostand’ın hari- kulâde tiyatro anlayışı, bu uzun destanı merîn bir mimari ile ayakta tuttu ve piye, Cyrano’nun yarattığı coşkunluğu yeniden uyandırdı.

Rostand, XX. yüzyıla Fransa’nın en büyük şöhreti olarak girmişti. 30 Mayıs 1901’de, E. Faguet’nin kehaneti tahakkuk etti ve şair, 33 yaşında, Fransız Akademisine seçildi. 4 Haziran 1903’teki duhul merasiminde Rostand, koltuğuna tevarüs ettiği Vicomte Henri de Bornier’yi methederken, canlı, kıvrak ve zarif üslubuyle, kendi tiyatro anlayışını da lâyemutlar meclisinde anlattı. Daha 14 Temmuz 1900’de Légion d’Honneur’ün Officier rütbesini kazanan şair, artık bütün Fransa’nın sevgi ve hayranlık mihrakı olmuştu. Rostand’a yakından ve uzaktan temas eden en küçük bir haberin bile derhal bütün mecmua ve gazetelerde oldukça gürültülü aksisedalar uyandırdığı görülüyordu. Rostand’a ait fotoğraflar; menkıbeler ve dedikodular, matbuat sütunlarında, hemen her gün halkın alâka ve heyecanını uyanık tutuyordu. Şair, istemeyerek sebep olduğu bu şatafatlı nümayişlerden derin bir huzursuzluk hissetmişti. Biraz kendini dinlemeye ve sükûn içinde çalışmaya ihtiyacı vardı.

Hastalık, âdeta yorgunluk ve bezginliğin bahanesi oldu ve Ros- tand, 1900 yılı kışını geçirdiği Pyrenee’lerde, inzivanın sükûn ve şifasını aradı. Pyrenee’lerin biraz vahşî, fakat çiçekli, kokulu ve güneşli tabiatı, şairi kendine benzetmişti. Ve Rostand hülyalarının muhteşem malikânesini burada, Cambo’da, kurmaya karar verdi. Eteklerinden N ive ırmağının kıvrıla kıvrıla geçtiği çiçekli bir yamaç, çatısının biçimi, havuzlarının şekli ve bahçesinin her tarhı, safha safha, şairin zevk ve muhayyilesinden rengârenk bir fıskiye gibi fışkırarak “Arnaga” oldu. Ihlamurlarla servilerin ve beyaz güllerle kırmızı lâlelerin bir mahşeri olan bahçedeki antik kemerler altında üç büst, bu su, çiçek ve çimen şehrâyininin ebedî davetlileriydi: Cervantes, Shakespeare ve Hugo.

Arnaga, Rostand’ın her eseri gibi, uzun bir oluşun mahsulüdür. Her şeyde kemali arayan şair, her yıl malikânesinin bir köşesini değiştiriyor, maddeyi ve nebatı, muhayyelesinin her gün değişen ibdalarına ramediyordu. İşte Rostand, bir taraftan Arnaga’yı ibda ederken, diğer taraftan tabiat ve sâyin şiiri olan Chantecler’i mısra mısra, yaratmaktaydı. Hayatının on yılını verdiği bu eser, Pyrenee’lerin şiiri içinde doğdu ve sâyin neşidesi oldu.

Şair daha 1903’te, Coquelin’e, Chantecler’den birçok mısralar okumuştu ve 1904’te piyesin dört perdesi hemen hemen hazırdı. Fakat araya giren birçok mâniler yüzünden, eser bir türlü tamamlanamıyor- du. Paris halkı, vakit vakit kendisine müjdelenen bu eseri sabırsızlıkla ve merakla bekliyordu. Coquelin’in şurda burda inşat ettiği bazı parçalar ve bilhassa piyeste eşhasın horozlar, tavuklar, sülünler, ördekler, ilh. gibi kümes hayvanlarından ibaret olması, halkın tecessüsünü kamçılıyor ve sabrını tüketiyordu. Fakat eser bir türlü sahneye konamaym- ca, garazkârlar bunun bir blöf olduğunu bağıra çağıra ilân ettiler ve o zamana kadar Rostand’a hayranlıklarını bir mezhep haline getirmiş olanların bile güvenini sarstılar. Baş rolü oynayacak olan Coquelin, Amerika’da turneye çıktı, dönünce de hastalandı. Porte-Saint-Martin tiyatrosu müdürü, eserin 1906-1907 mevsiminde Gaite’da oynayacağını bildirdi ise de, bu sefer Rostand’ın yatağa düşmesi, halkta büsbütün şüphe uyandırdı. Bütün bunların birer bahane olduğu ve Chantecler’in asla oynanmayacağı iddia edildi. Nihayet 1908’de dekor ve kostümlerin tespitine başlandı. Rostand, en küçük teferruatla bizzat meşgul oluyor, ressamlara direktifler veriyor, kostüm ve aksesuarın tam manasıy- le realist bir üslupta olmasına dikkat ediyordu. Böylece, 1908 yılı da geçti. 27 Eylülde uzun ve zahmetli provalara başlandı. Rostand, 1909 Ocak ayında Paris’e geldiği zaman Coquelin’i hasta buldu ve büyük aktör, bir müddet sonra, hayata gözlerini kapadı.

1909 yılı Coquelin’in yerini tutacak aktörün intihabıyle geçti. Nihayet birçok namzetler arasından, vaktiyle L’Aigion’da Flambeau rolünü oynamış olan Lucien Guitry seçildi ve Chantecler ancak 7 Şubat 1910’da, Porte-Saint-Martin’de oynanabildi.

Birçok münekkitler Chantecler’i, Rostand’ın en güzel piyesi sayarlar ve şairin, bu eserde en yüksek şi’riyete erdiğini söylerler. Bununla beraber Chantecler, ilk temsilinde ancak şerefini kurtarabildi ve bu yarı muvaffakiyette, halktaki sinir gerginliğinin, kostümlerdeki aşırı realizmin ve piyesteki ortalama muhayyile ve iz’anı aşan sembolizmin rolü oldu. Chantecler, ancak 1927’de, lâyık olduğu zafere kavuştu.

Rostand, 1911 ’de Légion d’Honneur’ün Commandeur rütbesine yükseltilmişti. Chantecler hadisesinden sonra, yine matbuatta şairin projelerinden, hazırlamakta olduğu piyeslerden bahsedilmeye başlandı. Chantecler’in uğradığı akıbette, gazete gevezeliklerinin de payı vardı. Bu sefer, yine her kafadan bir ses ve her hayalhaneden bir kehanet çıktı. Gizli gizli hazırlanan piyesin Polichinelle, Don Quichotte, Faust veya La Maison des Amants, Pénélope, Jeanne d’Arc, La Chambre sans Miroir isminde olacağı iddia edildi ve bu dedikodular Büyük Harp’e kadar sürdü. Mütareke’den pek az sonra kısa bir hastalığı müteakip, 3 Aralık 1918’de ölen şairin terekesinden ancak bir tek piyes çıktı: La Dernière Nuit de Don Juan. Henüz son rötuşu yapılmamış olan bu iki perdelik manzum piyes, 10 Mart 1922’de Porte-Saint-Martin tiyatrosunda, o mühmel haliyle oynandığı zaman, herkes, büyük şairin vakitsiz ölümüyle Fransız ve cihan edebiyatının neler kaybettiğini, bu sefer, içten ve candan, anlamış oldu.

Bugün zaman, fani ihtiraslardan uzak, iyi, doğru ve güzelin mabedinde Cyrano, L’Aiglon ve Chantecler şairine, edebiyatın tacını giydirmiş ve ona iyi, doğru ve güzele âşık olanların sonsuz minnet ve şükranını sunmuş bulunuyor.

SABRI ESAT SÎYAVUŞGİL

BİBLİYOGRAFYA: Mufassal bibliyografya için bk. André Lautier et Fernand Keller, Edmond Rostand Son Oeuvre, Paris, 1924 ve Louis Ha- ugmard, Edmond Rostand, Paris, 1911, Ayrıca Edmond Sée, Le Théâtre Français Contemporain, Paris, 1933, s. 133 vd.; Albert Thibaudet, Histoire de la Littérature Française de 1789 à nos Jours, Paris, 1936, s. 499 vd.; Emile Faguet, Histoire de la Poésie Française, 11. De Malherbe à Boileau, s. 200-272; René Gross et Gonzague Truc, Tableau du XXe Siècle, Les Lettres, 1934, s. 173 vd.; Mme Rosemonde Gérard, Mes Souvenirs: “Cyrano de Bergerac”, Conferencia’da, 1928, XXII, No. 8, s. 385-401; Rémy de Gourmont, Promenades Littéraires, Paris, 1906, s. 54-68.

Reklamlar