Empedokles

“ÖLÜMLÜ OLAN HİÇBİR ŞEYİN NE VARLIĞA GELMESİ, NE DE HER ŞEYİ ALIP GÖTÜREN ÖLÜMLE SON BULMASI VARDIR. VAROLAN SADECE UNSURLARIN BİRARAYA GELMESİ VE BİRBİRİNE KARIŞTIKTAN SONRA AYRILMASIDIR. “ÖLÜM”, ŞEYLERİN BU RİTMİNİN BİR ANINA VERİLEN BİR ADDAN İBARETTİR. BU UNSURLAR BİR İNSAN, BİR VAHŞİ HAYVAN, BİR BİTKİ VEYA BİR KUŞ BİÇİMİNDE BİRBİRLERİNE KARIŞTIKLARINDA İNSANLAR BİR “DOGUŞ”UN ORTAYA ÇIKTIGINI SÖYLERLER. UNSURLAR BİRBİRLERİNDEN AYRILDIKLARINDAYSA İNSANLAR BUNU ACIKLI “ÖLÜM” KELİMESİYLE AÇIKLARLAR. ANCAK BU ADLANDIRMA DOĞRU DEĞiLDiR” (DK. 31 B 8-9)

Çoğulcu materyalistlerin ilki, Empedokles’tir. Onun gerek kişiliğinde, gerekse sisteminde çeşitli ve farklı yönelimleri zengin bir biçimde birleştiren ilk büyük eklektik (telifçi) filozof olduğunu söyleyebiliriz. O aynı zamanda şair, kahin, peygamber, devlet adamı, hekim ve filozoftur. Öte yandan Empedokles’in sisteminde Parmenides, Herakleitos, Pythagoras ve Miletli filozofların etkileri görülmektedir.

EMPEDOKLES HAYATI, KİŞİLİGİ VE ESERİ

Empedokles’in doğum ve ölüm tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Onun İÖ 490’lar civarında doğduğu, 430’lar civarında ise öldüğü tahmin edilmektedir. Doğum yeri olarak Sicilya’da Akragas veya Agrigentum adıyla bilinen kent zikredilmektedir. Ölüm yeri ve şekliyle ilgili olarak ise farklı rivayetler vardır. Bir habere göre Etna yanardağına atlayarak hayatına son vermiştir. Daha güvenilir gibi görünen bir başka habere göre ise 60 yaşları civarında iken Yunanistan’da Peloponnesos bölgesinde normal bir ölümle ölmüştür. Olgunluk tarihi olarak 84. Olimpiyat oyunları dönemi, yani İÖ 444-441 yılları arası verilmektedir (DL. VIII 74).

Hayatı hakkında elimizde fazla bilgi olmamasına karşılık kişiliği, karakter özellikleri ve eseri hakkında hayli bilgimiz vardır. Yazmış olduğu ve zamanımıza kadar gelmiş olan iki eserinden Arınmalar adlı şiirinin başında Empedokles kendisini bir tanrı gibi takdim etmektedir. Gezdiği her yerde binlerce insan tarafından karşılandığını, bu insanların kendisinden hastalıklarını iyileştirmesini, geleceklerine ilişkin kehanetlerde bulunmasını, kurtuluşa giden yolu göstermesini istediklerini belirtmektedir (DK. 31 B 112).

Bu sözleri onun kendisini aynı zamanda bir peygamber, bir kahin, bir şifa dağıtıcı, bir kurtuluşa eriştirici olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Gerçekten de onun uzunca bir süreden beri hareketsiz yatan, nabzı ve solunumu durmuş ve hekimler tarafından artık tedavi edilemez diye bir tarafa bırakılmış olan bir kadını iyileştirdiği, daha doğrusu dirilttiği söylenmektedir. Nitekim kendisi de, yukarıda sözünü ettiğimiz iki eserinden diğerinin, yani Doğa Üzerine adını taşıyan şiirinin sonunda öğrencisi Pausanias’a “hastalık ve yaşlılığı ortadan kaldıracak bütün iksirleri öğreteceği”ni söylemektedir (DK. 31 B 111). Yine bu bölümde Empedokles’in “karanlıklar evinden (Hades) bir ölünün ruhunu geri getirecek bilgilere sahip olduğu”nu öğrenmekteyiz.

Kişiliğinin bu özelliğini ortaya koymak yönünde öğrencisi Gorgias’ın sözleri de çok önemlidir. Sofist hareketin önemli temsilcilerinden biri olduğunu göreceğimiz Gorgias, Empedokles’in büyü pratikleriyle meşgul olduğunu söylemektedir (DL. VIII 59). O halde karşımızda aynı zamanda bir sihirbaz bulunmaktadır. Gerçekten Doğa Üzerine’nin sonunda Empedokles’in kendisine verdiği bilgiler sayesinde Pausanias’ı daha başka şeylere de muktedir kılacağını öğrenmekteyiz:

“Hortum haline geçerek toprağın üzerinde sürülmüş tarlaları mahveden güçlü, yorulmak bilmez rüzgarlara hükmetmeyi öğreneceksin. Yine istediğin zaman yararlı rüzgarlar estireceksin. Karanlık yağmurlardan sonra insanlara yararlı olan kuraklığı, kurak yazdan sonra ağaçlan besleyen berekedi yağmurları getirteceksin” (DK. 31 B 111).

O halde Empedokles rüzgarlara hükmetmesini, yağmurlar yağdırmasını bilen bir sihirbaz, bir keramet sahibidir aynı zamanda. Bütün bunlarda onun bir hayli şarlatan olduğu açıktır.

Bununla birlikte bunlar onun kişiliğinin bir yanıdır. Kişiliğinin öbür yanındaysa daha kalıcı, daha değerli bazı şeylerin varlığını görmekteyiz. Empedokles’in siyasi bakımdan anayurdu Akragas’ın hayatında oldukça aktif ve yararlı bir rol oynamış olduğu söylenmektedir. Ailesi bakımından kentin en nüfuzlu, sözü geçer ailelerinden birine mensup olduğu anlaşılmaktadır. Babasının İÖ 470 yılında kentin tiranının devrilmesinde önemli bir rol oynamış olduğu belirtilmektedir. Bu tiranın tahtının Empedokles’e sunulmuş olduğu, ancak onun demokrat eğilimlerinden ötürü bunu reddettiği haber verilmektedir (DL. VIII 63).

Gerçekten de Empedokles’in Yunan filozofları arasında demokrasiyi destekleyen nadir insanlar arasında yeraldığını görmekteyiz. Empedokles’in her yerde olduğu gibi Akragas’ta da tiranlıktan sonra ortaya çıkan demokrat ve aristokrat partilerden birincisi içinde yer almış, hatta onun liderliğini yapmış ve bütün servetini bu uğurda harcamış olduğu söylenmektedir. Bununla birlikte bu eğilimleri ve fedakarlıklarının, hayatının sonuna doğru doğduğu kentten kovulmasına engel olamadığı da anlaşılmaktadır.

Empedokles’in sadece kuramlarla meşgul olmadığı, aynı zamanda pratikle de ilgilendiğini gösteren bir diğer işaret, onun mühendislik alanına ait olduğunu söyleyebileceğimiz uygulamaları ve başarılarıdır. Söylendiğine göre o, bölgede bulunan Salinento kentini kasıp kavuran veba salgınını, bu kenti çevreleyen bataklıkları kurutmak suretiyle önlemeye muvaffak olmuştur. Yine doğduğu kent olan Akragas’ın havasını sağlıklı kılmak üzere, kuzey rüzgariarına yol açabilmek için şehri kuzeyden çevreleyen kayaları parçalatmıştır.

Onun bazı görüşlerini, örneğin havanın bir cisim olduğu, vücudun sadece ağız ve burundan değil aynı zamanda deriden de solunum yaptığı, dünyanın ağır bir cisim olan topraktan meydana geldiği halde evrenin merkezinde hareketsiz bir halde bulunup aşağıya doğru düşmediği tezlerini desteklemek üzere bazı deneyler yaptığı veya bazı deneylerden yararlandığı da haber verilmektedir.

Bununla birlikte onun hekimlik veya tıp alanında yapmış olduğu çalışmalarının, politika veya mühendislik alanlarındaki başarılarından daha uzun ömürlü olmuş oldukları şüphesizdir. İS 2. yüzyılın ünlü hekimi Galen (Galenos), Empedokles’in İtalya Tıp Okulu’nun kurucusu olduğunu söylemekte ve bu tıp okulunu Hipokrates’in temsilcisi olduğu ünlü Kos Tıp Okulu’yla aynı düzeye yerleştirmektedir. İtalya Tıp Okulu’nun Hipokratesçi okulun temsilcileri tarafından şiddetle eleştirildiği, hatta şarlatanlıkla suçlandığı bir gerçek olmakla birlikte -Kos Okulu, Empedoklesçi tıp geleneğini gereğinden fazla kuramsal, gereğinden az deneyci bulur- onun morfolojiye, fizyolojiye yaptığı katkılar ihmal edilemez. Öte yandan, bu okulun etkisi sadece tıp alanında kalmamış, onun aracılığıyla daha sonraki bütün felsefi-bilimsel gelişme üzerinde de kendisini göstermiştir.

Empedokles, Parmenides’ten sonra düşüncelerini şiir formunda ifade eden ikinci önemli filozoftur. Kendisinden sonra aynı formu yine kendisinin bir hayranı olan Romalı Lucretius (İÖ 1. yüzyıl) daha da başarılı olarak devam ettirecektir. Gerçekten bu üç şair-filozof arasında şairlik yeteneği ve eserinin şiirsel değeri bakımından en üstün olanın Lucretius olduğu kabul edilmektedir. Empedokles’in şairlik yeteneğiyse Parmenides’ten üstün, Lucretius’tan aşağı olarak takdir edilmektedir.

Empedokles’in bugün elimizde bulunan iki şiirinin yanında bazı başka şiirleri olduğu da bildirilmektedir. Ancak bu diğer şiirlerinden elimizde herhangi bir parça mevcut değildir.

Empedokles’in Doğa Üzerine ve Arınmalar adını taşıyan bu iki şiiri ise gerek üslup, gerekse içerik bakımından birbirlerinden kesin olarak farklıdır. Bundan dolayı Diels, onların Empedokles’in düşüncesinin gelişiminin iki farklı dönemine ait oldukları tezini ortaya atmıştır. Diels’ten bu yana bu iki dönemden hangisinin daha önce geldiği konusunda da tartışmalar yapılmıştır. Ancak bu iki şiirin, Empedokles’in düşüncesinde zamansal bakımdan farklı iki döneme karşılık olmaktan çok, Pythagorasçılıkta olduğu gibi onun düşüncesinin farklı iki görüntüsünü temsil ettikleri, çünkü Pythagorasçılıkta olduğu gibi onda da her zaman dini’, ahlaki’ ve pratik kaygıların bilimsel-felsefi kaygılarla iç içe bulunduğu görüşü de ileri sürülmüştür (Röd, PA. s.147).

Empedokles, şimdiye kadar gördüğümüz Yunan filozofları içinde eserinden elimizde en fazla sayıda fragment bulunan insandır. Doğa Üzerine ve Arınmalar’ın asıllarının toplam 5000 civarında mısradan oluştukları tahmin edilmektedir. Onlardan yaklaşık 2000 mısradan meydana geldiği tahmin edilen birincisiyle ilgili olarak bugün elimizde 350 civarında mısra ve fragment bulunmaktadır ki, bu da şiirin aşağı yukarı beşte birinin unutulmaktan kurtulmuş olduğunu göstermektedir.

EMPEDOKLES VARLIK KURAMI VEYA ONTOLOJİSİ

Doğa Üzerine’de kendini gösteren ve Empedokles’in özgünlüğünü teşkil eden iki önemli düşüncesi, arkheyi birden fazla olarak kabul etmesi ve yine kendisinden önce gelen filozoflardan farklı olarak maddi ilkenin yanında, ondan ayrı bir hareket ettirici ilkenin veya Aristoteles’in terminolojisiyle fail nedenin varlığını kabul etmesidir. Şimdi sırayla bu iki önemli tezi görelim.

Parmenides’in Varlıkla İlgili iddiaları Tamamen Yerindedir
Empedokles, Parmenides’in varlıkla ilgili iddialarını tümüyle kabul etmektedir. Yani o Parmenides gibi varlığın ezeli-ebedi, değişmez, sürekli, içine nüfuz edilemez vb. olduğunu söylemektedir. Hatta Parmenides’in adını anmamakla birlikte, onun varlığın meydana gelemeyeceği ve ortadan kalkamayacağı, çünkü varolan bir şeyin yokluğa gitmesinin veya yokluktan bir şeyin meydana gelmesinin imkansız olduğu görüşlerini ondan daha kesin ve daha açık bir dille tasdik etmektedir:

“Daha önce varolmayan bir şeyin varlığa geldiğini veya herhangi bir şeyin yok olabileceği ve tamamen ortadan kalkabileceğini düşünenler, delidirler; çünkü varolmayan şeyden herhangi bir şeyin doğması kesinlikle mümkün değildir ve varolan şeyin ortadan kalkması gerektiği de imkansız ve duyulmamış bir şeydir; çünkü o nereye konulursa konsun, orada var olacaktır” (DK. 31 B11-12).

Boşluk da Yoktur
Peki boşluk var mıdır? Parmenides’in boşluğu reddettiğini ve varolanı bir doluluk veya dolu olan (plenum) olarak aldığını biliyoruz. Empedokles de aynı şekilde ve kesin bir dille boşluğun varolmadığını ilan etmektedir:

“Bütünde ne eksiklikten meydana gelen boşluk, ne de varlık fazlalığı vardır. Bütün, doludur. Onu arttıracak neden nereden gelecektir ? ” (DK. B 13-14).

Bir başka fragmentte Empedokles aynı düşünceyi biraz farklı bir biçimde şöyle ifade etmektedir:

“Bütün nasıl yok olabilir? Çünkü hiçbir şey, boş olamaz” (DK. B 17).

Ancak Oluş ve Yokoluş Mümkündür
Ancak Empedokles’in Parmenides’le beraberliği bu noktada sona ermektedir. O, Parmenides gibi, bu öncüllerden hareketle hiçbir değişmenin, hiçbir oluşun, hiçbir çokluğun varolmadığı sonucuna geçmemektedir; tersine belli bir anlamda bütün bunların varolduğuna inanmaktadır.

Hangi anlamda buna inanmaktadır? Empedokles’e göre eğer gerçek anlamda, yani bir şeyin yokluktan varlığa gelmesi veya varlıktan yokluğa gitmesi anlamında bir oluş ve değişmeden sözediyorsak, şüphesiz böyle bir şey mümkün değildir. Ama eğer onların göreli anlamda, yani bazı şeylerin bir araya gelerek yeni bir şey oluşturmaları veya bir şeyi meydana getiren şeylerin dağılıp ayrılmaları sonucu bu şeyin bu şey olarak artık ortada kalmaması anlamında bir oluş ve yokoluştan bahsediyorsak, bu mümkündür. Daha basit bir şekilde söyleyelim: Eğer varlığa gelme, zaten varolan şeylerin birleşmesi, varlıktan kesilme ise bu şeylerin birbirlerinden ayrılması olarak tasarlanırsa, varlığa gelme ve ortadan kalkma mümkündür.

Çünkü Tek Değil, Birden Çok Varlık Vardır
Ancak bunun Parmenides’in kabul ederneyeceği bir şey olacağı aşikardır. Çünkü Parmenides’e göre, ortada birbirleriyle birleşecek veya birbirlerinden ayrılacak varlıklar veya şeyler yoktur. Sadece tek bir şey, Varlık veya Bütün veya Bir olan vardır. İşte bu noktada Empedokles’in Parmenides’ten ayrıldığını görmekteyiz. O şöyle demektedir: Hayır, ortada birden fazla varlık veya kendi deyişiyle “şeylerin kökleri” vardır. Yine Empedokles’in kendi sözlerine kulak verelim:

“Ölümlü olan hiçbir şeyin ne varlığa gelmesi, ne de her şeyi alıp götüren ölümle son bulması vardır. Varolan sadece unsurların biraraya gelmesi ve birbirlerine karıştıktan sonra ayrılınasıdır. “Ölüm”, işte şeylerin bu ritminin bir anına insanlar tarafından verilen bir addan ibarettir. Bu unsurlar bir insan, bir vahşi hayvan, bir bitki veya bir kuş biçiminde birbirlerine karıştıklarında insanlar bir “doğuş”un ortaya çıktığını söylerler. Unsurlar birbirlerinden ayrıldıklarındaysa insanlar bunu acıklı ” ölüm” kelimesiyle açıklarlar. Ancak bu doğru bir adlandırma değildir” (DK. B 8-9).

Evet, Parmenides varlığın değişmediğini, oluş içinde olmadığını söylerken haklıdır; ancak onun tek olduğunu söylerken haksızdır. Ortada birden fazla sayıda ezeli-ebedi, değişmez, bölünmez vb. varlık vardır ve her hareket, oluş, değişme de bu varlıkların birbirleriyle birleşmeleri ve ayrılmalarından, çözülmelerinden ibarettir.

Bu Varlıklar, Dört Unsurdur
Bu varlıkların veya unsurların sayısı kaç tanedir? Empedokles onların sayısının dört olduğunu söylemektedir:

“Önce her şeyin dört kökünü öğren: Parlayan Zeus, hayat veren Hera, Hades ve gözyaşlarıyla ölümlü insanlar için hayat kaynaklarını besleyen Nestis” (DK. B 6).

Bu dört varlığı burada ifade edildikleri mitolojik kılıklarından soyduğumuzda karşımıza şunlar çıkmaktadır: Ateş (Zeus), Toprak (Hades), Hava (Hera) ve Su (Nestis).

Empedokles’in unsurlarını tanrılar olarak adlandırmasının bizi şaşırtmaması gerekir. Çünkü dönemin bütün düşünürlerinin ana varlık, arkhe olarak gördükleri şeyi bu unvanla yücelttiklerini daha önce görmüştük. Burada Tanrı kelimesinin dinsel bir anlamda kullanılmadığını hatırlatmamızda fayda vardır. Şüphesiz Empedokles, Surnet’in de işaret ettiği gibi “unsurlarına yalvarmamakta, onlara kurbanlar kestirmemekteydi.” Burada mecazi bir ifade sözkonusudur. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi Yunan tanrılarının en önemli özellikleri ölümsüzlükleriydi. Bu varlıklar da ezeli, ebedi, ölümsüz varlıklar olarak görüldüklerinden aralarındaki bu önemli benzerlikten yararlanılarak onlara tanrılar denmiş olması en makul bir yorum olacaktır.

Oluş ve Yokoluş, Dört Unsurun Birleşme ve Ayrılmalarından ibarettir
O halde elimizde dört varlık kökü veya Empedokles’in kendi adlandırmasıyla dört unsur ve onların birbirleriyle birleşme ve ayrılmaları vardır. Bu unsurların yalnızca kendilerini gözönüne alır ve onları birbirleriyle birleştirirsek ancak sınırlı sayıda birleşimlerin ortaya çıkacağı açıktır (dörtlü birleşim olarak bir, üçlü birleşim olarak üç, ikili birleşim olarak altı, toplam olarak on birleşim). O zaman dünyadaki sonsuz sayıda farklı ve çeşitli varlıkları asıl açıklayabiliriz?

Anlaşıldığına göre Empedokles bunun için unsurların birbirleriyle farklı miktarlarda veya oranlarda birleşmelerini yardıma çağırmaktadır. Unsurların yalnızca kendilerini değil, miktar veya oran bakımından farklı birleşimlerini gözönüne alırsak elimizde istediğimiz kadar farklı varlığın meydana gelmesi imkanının olacağı açıktır. Gerçekten de bu konuyla ilgili olarak Empedokles sınırlı sayıda boyaları farklı miktarlarda birbirlerine karıştırarak istediği kadar renk elde eden bir ressam örneğine başvurmaktadır:

“Nasıl ki ressamlar tapınaklara adak olarak adanacak resimleri yaparken ellerine çeşidi boyaları alır ve onları uygun oranlarda birbirlerine karıştırılarsa, bunun için de bazı boyalardan daha fazla, bazılarından ise daha az miktarlar alırlarsa ve böylece bu boyalardan dünyada rastlanan sayısız şeylerin, örneğin ağaçların, erkeklerin, kadınların, kuşların, balıkların, hatta uzun ömürlü tanrıların resimlerini yaparlarsa, aynı şekilde doğa da dört unsuru alarak onların her birinden farklı miktarları farklı oranlarda karıştırıp varolan her şeyi meydana getirir” (DK. B 23).

Empedokles’in bu bağlamda olmak üzere kan ve kemik hakkında bazı ölçüler verdiğini de görmekteyiz. Ona göre kanda dört unsurun her birinden eşit miktarda vardır. Başka bir deyişle kanda -ve ette- bir ölçü ateş, bir ölçü hava, bir ölçü su ve bir ölçü toprak bulunur (B 98). Buna karşılık kemik bir ölçü ateş, onun yarısı kadar toprak ve yine yarısı kadar sudan meydana gelir (B 96). (Bu arada ölçüden kastedilen şeyin hacim değil, ağırlık olduğunu belirtmemiz gerekir).

Bu dört unsur öğretisini daha yakından inceleyelim: Onun aslında Thales, Anaksimenes ve Herakleitos’un ana maddelerine bir dördüneünün eklenmesiyle meydana geldiğini görmek zor değildir. Başka deyişle burada Thales’in suyuna, Anaksimenes’in havasına ve Herakleitos’un ateşine toprak eklenmektedir.

Başka bir açıdan ele alırsak onun cismin içinde bulunduğu üç belli başlı durumuna bir dördüneünün eklenmesiyle ortaya çıktığı da söylenebilir: Çünkü cisimler ya sıvı (su), ya katı (toprak) veya gaz (hava) halinde bulunurlar. O halde burada maddi olan her şeyde ortak olan formlar veya haller, özel bireysellik kazanmakta ve temel maddelere dönüşmektedirler.

Bu öğretinin Anaksimandros’un zıtlarının alınmasından ve onların birer ” şey” olarak ilan edilmesinden doğduğunu da söyleyebiliriz. Anaksimandros’un temel zıtları sıcak, soğuk, kuru ve yaştı. Yunan felsefesinin başlangıç döneminde niteliklerle şeyler arasında bir ayrım yapılmadığını ve niteliklerin şeyler olarak alındığını biliyoruz. Daha önce işaret ettiğimiz gibi, ilk Yunan filozoflarında nitelik kavramı tam olarak teşekkül etmiş görünmemektedir. Bunda Yunan dilinin özelliğinin de belli bir rolü bulunduğuna daha önce temas etmiştik. Her neyse, Anaksimandros zıtlarını kesinlikle ‘şeyler’ olarak düşünmekteydi.

İşte sonuç olarak, Empedokles’in yaptığı şeyin, Anaksimandros’un başlattığı bir şeyi devam ertirmekten ibaret olduğunu söyleyebiliriz: Empedokles Anaksimandros’un zıt niteliklerini almakta ve onları Parmenidesçi anlamda varlıklara dönüştürmektedir.

Bugün Empedokles’in dört unsurunun hiçbirinin gerçek anlamda unsur (element) olmadığını biliyoruz. Toprak ve hava, bildiğimiz gibi, içlerinde bir sürü maddeyi veya çağdaş kimyanın diliyle konuşursak “element”i içeren şeylerdir. Ateş, bir şey bile değildir, süreçtir. Dört unsur arasında, en fazla unsur adını almayı hakkeder gibi görünen su da bir unsur değil, iki unsurdan meydana gelen bileşik bir cisimdir. Ancak bütün bu yanlışlarına veya eksiklerine rağmen, bu dört unsur kuramının bilimsel bakımdan son derece önemli ve doğru bir fikri içerdiği muhakkaktır.

Çünkü burada bugün çağdaş kimyada kabul ettiğimiz gibi varlıkların kendilerinden meydana geldikleri şeylerin, yani unsur veya elementlerin sınırlı sayıda oldukları ve her şeyin bu sınırlı sayıdaki unsurların birbirleriyle belli miktarlarda veya oranlarda birleşmesinden meydana geldiği görüşleri vardır. Burada nitelik bakımından farklı şeylerin aslında aynı unsurların birbirleriyle farklı miktarlarda ve oranlarda birleşmesinden ortaya çıktığı görüşü de vardır ki, bu da çağdaş kimyanın tezlerinden birisidir (Bir karbon + bir oksijenin karbon monoksiti meydana getirmesine karşılık bir karbon + iki oksijen farklı bir maddeyi, karbon dioksiti meydana getirir). Bu son görüşü, nitelik bakımından şeylerin veya sayısız niteliksel farklılıkların aslında niceliksel farklılıklara indirgenebileceği şeklinde formüle etmemiz de mümkündür ki bu da çağdaş bilimin bugünkü eğilimine tamamen uygundur.

Öte yandan bu dört unsur kuramının özellikle Aristoteles’in onu benimsemesinden ve fiziğinin temel tezlerinden biri kılmasından sonra çok uzun bir süre, ta 18. yüzyılın sonuna kadar gerek bilim tarihinde, gerekse daha genel olarak düşünce tarihinde varlığını sürdürdüğünü ve insanlığın en uzun ömürlü görüşlerinden birini oluşturduğunu belirtmemiz yerinde olacaktır.

Dört Unsur Dışında, Onların Birleşme ve Ayrılmalarının Nedeni Olan İki İlke Vardır: Sevgi ve Nefret
İlk Doğa Filozofları tek bir tözün varlığını kabul ettikleri gibi, bu tözün kendisinin değişerek başka şeyler olma veya başka şeyleri meydana getirme gücüne sahip olduklarını düşünmüşlerdi. Buna karşılık, Empedokles’in birden fazla tözün varlığını ileri sürdüğü gibi bu tözlerin birbirleriyle birleşme ve ayrılmalarının nedeni olarak onlardan başka bir şeyin, daha doğrusu iki şeyin, iki ilkenin, iki kuvvetin varlığını kabul ettiği görülmektedir. Bu iki ilke, iki kuvvet, Sevgi ve Nefret veya Dostluk ve Uyuşmazlık’tır. Bu iki kuvvet veya varlıkla birlikte evrende yeralan temel varlıkların veya ilkelerin sayısı altı ya çıkmaktadır.

Yalnız bu iki kuvvetin ilk dört varlıktan farkı, her zaman varolmamaları, daha doğrusu birlikte, eşzamanlı olarak varolmamaları, sırayla hüküm sürmeleridir. Ancak bu onların hüküm sürmedikleri dönemde tamamen ortadan kalktıkları anlamına alınmamalıdır; çünkü böyle bir şey imkansızdır. Burada sadece onların her birinin belli bir süre için geri planda kalması ve birinin evren üzerindeki hükümranlığı sırasında diğerinin evrenin işleyişi üzerinde etkide bulunmaması anlamında bir ortadan kalkma sözkonusu olabilir.

Evrensel Oluşun Başlıca Safhaları
Tahmin edilebileceği üzere bu kuvvetlerden birincisi, yani Sevgi veya Dostluk birleştirici ilke, diğeri Nefret veya Uyuşmazlık ise ayırıcı, çözücü ilkedir. Birincisinin aynı türden olmayan unsurları birbirlerine yaklaştırmasına karşılık ikincisi aynı türden olmayan unsurları birbirlerinden ayırır (DK. B 17, 20, 21, 22, 26). Bu iki kuvvet veya varlık veya Aristoteles’in terminolojisiyle fail neden, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi evrende sırayla hüküm sürerler. Böylece evrende Sevgi’nin egemenliğini Nefret’inki, Nefret’in egemenliğini de Sevgi’ninki takip eder:

“Dünyayı yöneren iki kuvvet, dün var olmuşlardır ve yarın var olacaklardır. Sonsuz zaman bu çiftren asla yoksun kalmayacaktır” (DK. B 16).

Evrenin ilk durumunun, Empedokles’e göre, bütün unsurların Sevgi’nin etkisiyle birbirlerine tamamen karışmış olduğu bir birlik durumu olduğu anlaşılmaktadır. Empedokles şiirinde bu ilk durumu ifade etmek üzere “Küre” (Sphairos) veya “Bütün” kavramlarını kullanmaktadır (DK. B 17, 27, 28, 29). Görüldüğü gibi bunlar Parmenides’ten alınmış kavramlardır ve Empedokles üzerinde Parmenides’in etkisini açıkca göstermektedir. Bu durumu veya dönemi aynı zamanda Anaksagoras’ın bir sonraki bölümde ele alacağımız “bütün şeylerin birbirleriyle tam bir karışım içinde bulundukları ilk karışım” dönemine de benzetebiliriz.

Bu dönemin arkasından, evrene yavaş yavaş Nefret sokulmaya başlamaktadır. Bu ikinci dönemde henüz onun tam bir hakimiyeti yoktur ve Sevgi henüz evrenden tamamen uzaklaşmış değildir. Bundan dolayı bu ikinci dönemde unsurlar kısmen hala birbirleriyle karışmış, kısmen ise ayrılmaya başlamış durumdadırlar.

Bunu takip eden üçüncü dönemde, tahmin edilebileceği üzere, Sevgi evrenden tamamen uzaklaşmış ve yerini Nefret’in mutlak hakimiyetine bırakmışnr. Bu dönemde ayrı türden unsurlar, yani hava, ateş, su ve toprak birbirlerinden tamamen ayrılmış ve her bir unsur kendi başına toplanarak evrende tam bir ayrışmayı meydana getirmiştir. Daha açık bir ifadeyle, bu dönemde su unsurunun parçaları biraraya toplanarak suyu, hava unsurunun parçaları biraraya gelerek havayı vb. oluşturmuşlardır.

Bu dönemi Sevgi’nin yeniden evrene yavaş yavaş sokulması dönemi takip edecektir ve bu dördüncü dönemde ayrı türden unsurların, yani su, hava vb. nin parçaları birbirlerinden ayrılarak başka ayrı türden unsurların parçalarıyla birleşmeye yöneleceklerdir. O halde bu dönem de kısmen henüz ayrı halde bulunma, ama kısmen birleşmeye doğru gitme dönemidir.

Bunun arkasından yeniden ilk döneme, yani her şeyin birarada ve birbiriyle tam olarak karışmış olduğu “Bütün” veya “Bir” veya “Küre” dönemine varılmış olacak ve sözünü ettiğimiz devir yeniden başlayacaktır.

Bu noktada aklımıza doğal ve haklı olarak gelebilecek bir soru şu olacaktır: Acaba bugün içinde yaşadığımız, bulunduğumuz dönem hangi dönemdir? Onun ikinci veya dördüncü dönem olması gerektiği açıktır. Zaten Empedokles de, açık olarak bunu belirtir. Dünyamızın ne her şeyin birbiriyle tam bir karışım içinde bulunduğu ve Bir’i meydana getirdiği ilk dönemde, ne de her şeyin birbirinden tam olarak ayrılmış olduğu ve unsurlardan her birinin kendi köşesine çekilmiş olduğu üçüncü dönemde olamayacağı açıktır. O ancak ne Sevgi, ne Nefret’in tam olarak hakim oldukları, unsurların birbirleriyle kısmen birleşik, kısmen ayrı oldukları ikinci veya dördüncü dönemlerin birinde olabilir.

Sevgi ve Nefret de Dört Unsur Gibi Maddi İlkelerdir
Empedokles’in Sevgi ve Nefret’ini madde-dışı (gayrı-maddi) kuvvetler olarak almaktan kaçınmamız gerekir. Daha önce de çeşitli vesilelerle işaret ettiğimiz gibi Yunan felsefesinde Platon’a gelinceye kadar gerçek anlamda madde-dışı veya tinsel (spiritüel) bir varlık anlayışının mevcut olmadığını akılda tutmalıyız. O halde Sevgi ve Nefret de diğer dört unsur gibi maddi veya cisimsel şeylerdir, birer madde veya cisimdirler. Empedokles’in kendi sözleri de onları uzamsal ve cisimsel şeyler olarak düşündüğü konusunda en ufak bir şüpheye mahal bırakmamaktadır. O, Sevgi’nin “uzunluk ve genişlik bakımından”, Nefret’in ise “ağırlık bakımından” diğer unsurlara, yani su, toprak, hava ve ateşe eşit olduğunu söylemektedir:

“Ateş, su, toprak ve sonsuz yüksekliğinde ha va; dışsal ve yıkıcı güç olan ve ağırlık bakımından onların her birine eşit olan Nefret; içsel güç olan ve biraraya getirmiş olduğu o şeylere2 uzunluk ve genişlik bakımından eşit olan Sevgi” (DK. B 17).

Öte yandan Empedokles’in bu Sevgi’yi insanları birbirleriyle birleşmeye iten cinsel arzuya benzer bir şey, yani tamamen fizyolojik bir şey olarak anladığı da görülmektedir:

“İnsanların organlarında gizli olan kuvvet, Sevgi’dir. O, böyle adlandırılır. Aşıkların düşüncesi ve arzusunun birleştirici etkisi onunla gerçekleşir. İnsanlar onu Sevinç ve Afrodit diye de adlandırırlar” (DK. B 17).

O halde hiç olmazsa fizyolojik sevginin bu Sevgi’nin özel bir hali olduğu anlaşılmaktadır.

Üzerinde durulması gereken önemli bir nokta, Aristoteles’in işaret ettiği gibi Sevgi ve Nefret’in her zaman aynı şekilde iş görmedikleri, daha doğrusu çelişik işler gördükleridir (Metafizik, 981 a 23-30). Çünkü birleştirme ilkesi olan Sevgi farklı türden unsurları birbirleriyle birleştirirken, öte yandan bir aynı unsurun içinde onun parçalarını birbirlerinden ayırmaktadır. Buna karşılık Nefret, ayrı türden unsurları birbirlerinden ayırırken, öte yandan, bir aynı türden unsurun, örneğin Toprak’ın, parçalarını birbirleriyle birleştirmektedir.

Aslında burada bir diğer önemli noktaya daha işaret etmek gerekir: Empedokles farklı türden unsurları birbirleriyle birleştirme kuvveti olan Sevgi veya Dostluk’la, bir aynı türden unsurun parçalarını, birbirleriyle birleşmeye iten bir başka ilke arasında ayrım yapmaktadır. Bu ikinci ilkeyi benzerierin birbirlerini çekmesi veya benzerin benzer tarafından çekilmesi ilkesi olarak adlandırabiliriz.

Benzerierin Benzerler Tarafından Çekilmesi İlkesi
Empedokles çeşitli varlık alanlarına ilişkin birçok olayı açıklamasında sürekli olarak bu ikinci ilkeye, benzerin benzer tarafından çekilmesi veya benzerlerin birleşmesi ilkesine dayanmaktadır. Yunanlılarda atasözü haline gelmiş olan “Benzer benzeri bulur” veya “Benzerler birleşirler” sözünü Empedokles yalnız sosyal, insani hayatta uygulaması bulunan bir ilke olarak almamakta, onu birbirlerinden çok farklı alanlara uygulamaktan çekinmemektedir.

Empedokles’e göre bu ikinci ilke, adeta bir doğa yasası hükmündedir. Bu bağlamda olmak üzere Empedokles’e göre bir aynı türden unsurun parçaları, örneğin suyun parçaları, Nefret’in dünyaya nüfuz edip farklı türden unsurları birbirlerinden ayırmasından sonra doğal bir eğilimle ve bu yasaya uygun olarak birbirleriyle birleşirler. Çünkü Nefret’in işlevi her zaman ayırmak, çözmektir. O halde birbirlerinden ayrılan farklı türden unsurların her birinin parçalarının kendi aralarında biraraya gelmeleri için Nefret’ten başka bir ilkeye ihtiyacımız vardır. Bu ilke, sözünü ettiğimiz Sevgi olamaz; çünkü onun işlevi ancak farklı türden unsurların kendilerini veya parçalarını birbirleriyle birleştirmektir. O halde bu işi yapmak için bir başka ilkeye veya yasaya ihtiyaç vardır ki, o işte bu benzerierin birbirlerini çekmesi veya birleşmesi yasasıdır.

Empedokles bu yasayı çok farklı olayları açıklamak için kullanmaktadır. Örneğin, bitkilerin ortaya çıkışı veya insan türünün doğuşunu açıklamak mı sözkonusudur, Empedokles bu ilkeyi yardıma çağırır: Dünya yüzeyinin altında ateş bulunmaktadır. Bu ateş, dünyanın dışında, gökte bulunan ateşle birleşrnek ister ve bunun için dünyanın yüzeyine kadar gelir. Dünya yüzeyinde bitkileri ve su ve topraktan oluşan insan biçimlerini meydana getirir (DK. B 62). Canlıların solunumunu açıklamak mı sözkonusudur, Empedokles bu kez vücut içinde bulunan ateşi yardıma çağırır: Bu ateş aynı eğilime uyarak vücut yüzeyine gelir ve kendisini çevreleyen havayı kovarak solunumu meydana getirir.

Empedokles aynı ilkeye dayanarak canlı varlıkların içlerinde yaşadıkları yerlerini de açıklar: Hava bakımından zengin hayvanlar, yani kuşlar havada yaşarlar. Vücutlarında su unsurunun ağır bastığı hayvanlar, yani balıklar, denizde yaşarlar. Karada yaşadıklarına göre insanlar vücutlarında toprak unsurunu en fazla miktarda bulunduran hayvanlar olmalıdırlar.

Görme olayını açıklamak üzere Empedokles’in geliştirdiği kuram ise şudur: Göz, ateş ve sudan yapılmıştır. Gözdeki ateş ateşi, su suyu görür. İlginç olan Empedokles’in cinsiyet farklılığına dayanan çekimi, yani kadın ve erkek arasındaki çekimi hemen hemen tamamen ihmal etmiş olmasıdır.

EMPEDOKLES KOZMOLOJİSİ VEYA KOZMOGONİSİ

Empedokles’in kozmolojisine, daha doğrusu kozmogonisine geçelim: Bu konuda daha önce de işaret ettiğimiz gibi ilkin her şeyin birarada bulunduğu bir başlangıç durumundan sözetmek gerekir. Bu durumda evrenin yusyuvarlak, hareketsiz, her tarafta kendi kendisine benzer veya eşit bir küre olduğunu ve bu kürenin deyim yerindeyse bir kişiliğe ve mutluluğa sahip olduğunu görmekteyiz. Empedokles bunu gayet açık bir şekilde belirtmektedir.

Daha sonra bu küreye, bir dış kuvvet olduğunu bildiğimiz Nefret nüfuz etmekte ve bir çeşit çevrinti, girdap hareketiyle, onun ağır unsurlarını hafif olanlarından ayırmaktadır. Peki bu neden olmaktadır? Neden Empedokles’in kendi sözlerine göre bir iç kuvvet olan Sevgi yerini Nefret’e bırakmaktadır? Evrenin anlaşıldığına göre mükemmel, tam, birlikli olan bu ilk durumu, mutluluk durumu neden devam etmemektedir? Aristoteles’in işaret ettiği ve eleştirdiği gibi bu konuda Empedokles’in herhangi bir açıklaması yoktur (Fizik, 252 a 27-28). Olsa olsa bu durumun kaderin, zorunluluğun sonucu olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Empedokles’in bu konuyla ilgili söylediği tek şey onun “sağlam yemin”in sonucu olduğudur (DK. B 11). Ama bu “sağlam yemin” nedir? Bu yemini eden kimdir? Neden etmiştir? Bu konularda Empedokles tamamen suskundur.

Her ne hal ise “sağlam yeminle gösterilen zamanın tamamlanışı” sonucunda uyumun, birliğin durgunluğu bozulmakta ve hareket doğmaktadır. Böylece “sırayla Tanrı’nın bütün uzuvları sarsılmakta”dır (DK. B 31). Bu hareket ve sarsıntı sonunda ağır unsurlar, yani su ve toprak merkezde toplanmakta, hafif unsurlar, yani hava ve ateş çevrede yer almaktadırlar (DK. B 38). Ateşin etkisi altında hava sabitleşmekte ve deyim yerindeyse camlaşarak göğün kristal küresini oluşturmaktadır. Merkezde bulunan ağır kütle ise yeniden hareketsiz bir duruma girmekte, ancak toprağı çevreleyen bölgelerde çevrinti hareketi devam ederek toprağın içinde bulunan suyun dışarı çıkmasını sağlamaktadır. Bu sırada göksel ateş de, buharlaştırma sonucu “toprağın teri olan deniz”den (DK. B 55) içinde bulundurduğu havayı dışarı çıkarttırmaktadır. Böylece ilerde Aristoteles’in de kabul edip devam ettireceği ünlü iç içe geçmiş veya birbirini çevreleyen dört unsur küresi veya halkası ortaya çıkmaktadır. Bunlar evrenin merkezinden dışa doğru olmak üzere sırayla toprak, su, hava ve ateş küreleri veya halkalarıdır.

Ancak bu noktada Aristoteles’in ay-altı âlemiyle ay-üstü âlemi arasında bir ayrım yapıp bu dört unsurun meydana getirdiği ortak merkezli dört küreyi yalnızca ay-altı âlemi için kabul ettiğini, ay-üstü âlemini ise bu dört unsurdan hiçbiri olmayan beşinci bir unsurdan, onlardan daha az maddi, daha akıcı olan “aitheros”tan, yani eterden veya esirden meydana getirttiğini belirtmemiz gerekir. Buna karşılık Empedokles evrende yapısal bakımdan farklı iki ayrı âlemin olduğunu kabul etmez. Ona göre bütün evren, bu dört unsurdan meydana gelir.

Empedokles gece ve gündüzün meydana gelişini, dünyanın etrafında oluşan iki yarım küre, gece ve gündüz yarım küreleriyle açıklar. Gündüz yarım küresi tamamen ateşten, gece yarım küresi ise içinde bir miktar ateş bulunan havadan meydana gelmiştir. Dünyanın, evrenin merkezinde hareketsiz olarak bulunduğunu biliyoruz. Buna karşılık bu küreler, daha doğrusu yarım küreler dünya etrafında dairesel hareketler yaparak dönerler. İşte gündüz, bu dönüşte gündüz yarım küresinin dünyanın üzerine gelmesi sonucu ortaya çıkar. Bu yarım küre, bir küre veya trampet şeklinde olan dünyanın altında bulunduğunda ise gece orta ya çıkar.

Peki dünya neden ötürü evrenin merkezinde hareketsiz durmakta, düşmemekte veya kendisini çevreleyen suya gömülmemektedir? Aristoteles’in söylediğine göre Empedokles, bunun için bir ipin ucuna bağlanarak havada hızla döndürülen su dolu bir sürahinin içindeki suyun dökülmediğini gösteren bir deneyi yardımına çağırmaktadır (De Caelo, 295 a 17-23). Nasıl ki, havada hızla döndürülen bir sürahinin içindeki su dökülmezse, aynı şekilde evren hızla döndüğü için (yirmi dört saatte bir devir) onun merkezinde bulunan dünya düşmemekte, hareketsiz olarak yerinde kalmaktadır (Bu vesileyle Empedokles’in düşüncelerini desteklemek için dayandığı örneklerin genellikle sanat alanından alınmış olduğuna işaret edelim: Ressamların boyaları, havada döndürülen içi su dolu sürahi, birazdan göreceğimiz üzere görme olayını açıklamak isterken kullandığı etrafı şeffaf bir cisimle kaplı olan ve içinde ateş bulunan fener benzetmesi vb. bunun en bariz örnekleridir).

Empedokles’in Ay, Güneş, ay ve güneş tutulmaları hakkında da özel bazı görüşleri vardır. Ancak bunların ayrıntılarına girmeyip daha ilginç bir alana, biyoloji alanına ait daha ilginç görüşlerini, özellikle de onlar arasında hayvanların nasıl ortaya çıkmış olduklarına ilişkin açıklamasını görelim. Bu arada Empedokles’in asıl başarılı olduğu, çok ilginç görüşler ileri sürdüğü bilim alanının özellikle bu alan olduğunu belirtelim. Daha sonra onun birçok görüşünü devam ettirecek olan Aristoteles gibi Empedokles de matematik alanında zayıf olmasına karşılık tıp, biyoloji, zooloji, botanik, fizyoloji, anatomi gibi hayat bilimleri alanlarında güçlü sezişleri ve gözlemleri olan biridir.

Empedokles’in deriden yapılan solunumu açıklamak için ileri sürdüğü bir gözlemi ve bu gözleme dayanarak önerdiği kuramı ilk olarak zikredilmeye değer. Empedokles su dolu bir havuza ağzı aşağıya dönük ve parmakla kapatılmış bir kavanozu batırdığında parmağını çekmesine rağmen suyun kavanoza dolmadığını, ağzı yukarıya dönük olarak batırdığında ise onun içine suyun hücum ettiğini gözlemlediğini belirtmekte ve bundan kavanozda bulunan havanın bir cisim olduğu, bir cisim olduğu için de suyun kavanozun içine girmesine engel olduğu sonucunu çıkarmaktadır.

Daha sonra o bu gözlemi insan vücuduna da uygulamaktadır: Dışarda bulunan hava, insanın vücuduna ancak onun yüzeyine kadar yayılmış olan kan bu yüzeyden, yani deriden çekildiğinde ve iç organIara doğru aktığında nüfuz edebilir. O halde insanların veya hayvanların vücutlarında birtakım borucuklar vardır. Bunlar derinin üzerinde bulunurlar ve ağızları açıktır. Yalnız son derecede küçük veya dar olduklarından içlerinde bulundurdukları kanın dışarı akmasına izin vermezler. Bununla birlikte kandan daha akıcı, daha ince olan havanın içlerine girmesine engel olamazlar. İşte kan bu borulardan geri çekildiğinde onun bıraktığı yere hava dolar. Buna karşılık kan geri döndüğünde borucuklarda bulunan havayı önüne katarak dışarı atar. Böylece derinin üzerinde bulunan sözü edilen açıklıklardan, yani gözeneklerden sürekli solunum yapılmış olur (B 100).

Empedokles deriyle yapılan bu solunum görüşüne nereden varmış olabilir? Muhtemelen suyun içine oturan veya bir havuzun içinde ayakta duran bir adamın vücudu üzerinde birtakım hava kabarcıklarının meydana geldiğini gözlemlemesinden. Ancak ilginç olan onun bu gözlemini suya giren bir adamın vücudunun suda meydana getirdiği açıklığa hücum eden havanın sonucu olarak daha basit bir biçimde açıklayacağına, gerçekten vücudun deriyle yaptığı solunurnun sonucu olarak açıklamış olmasıdır.

EMPEDOKLES BİYOLOJİSİ VEYA HAYVANLARIN ORTAYA ÇIKIŞI KURAMI

Empedokles’in hayvanların ortaya çıkışına dair kuramı daha da ilginçtir. Bu konuda onun birbirinden farklı iki kuramı olduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan birincisine göre daha önce zikrettiğimiz benzerlerin benzerler tarafından çekilmesi yasasına uygun olarak, toprağın bağrında saklı veya sıkışmış olan ateşin dünyanın çevresinde bulunan benzerine ulaşmak için sarfettiği çaba sonucunda yer yüzeyinde “tamamen teşekkül etmiş bir tarzda” birtakım varlıklar meydana gelmişlerdir. Bunlar aslında topraktan meydana gelmişlerdir. Yalnız onlarda bir miktar ateş ve su da vardır. Bu varlıklar tamamen teşekkül etmiş bir durumda bulunmakla birlikte organik bakımdan ayrımlaşmamış, yani tür ve cinsiyet bakımından farklılaşmamış canlılardır. Onların daha sonraki gelişiminde bir biçimde cinsel organlar teşekkül edecek ve bu şekilde özelleşmiş örneklerden de, artık başlangıçta olduğu gibi unsurlardan meydana gelmek yoluyla değil de, doğrudan cinsel birleşmeler yoluyla ve böylece üreme aracılığıyla benzeri canlılar ortaya çıkacaktır (DK B 62-63).

Hayvanların ortaya çıkışına ilişkin ikinci kuram daha da ilginçtir. Bu kurama göre doğa önce hayvanların çeşitli kısımlarını ayrı başlarına meydana getirmiştir. Başka bir ifadeyle burada organizmalar bir önceki kuramda olduğu gibi “tamamen teşekkül etmiş bir tarzda” ortaya çıkmamışlardır. Bu, Empedokles’in kendi sözleriyle “boyunsuz başlar, omuzsuz kollar ve alınsız gözler” safhasıdır. Bu safhanın evrende Sevgi’nin hüküm sürmeye başlaması ve Nefret’in ondan uzaklaşması dönemine rastlaması gerekir. İkinci bir safhada ise bu ayrı organlar biraraya gelmişlerdir. Onlar önce düşünülmesi mümkün olan bütün şekillerde birbirleriyle birleşmişlerdir. Bunun sonucunda ortaya “insan başlı öküzler”, “öküz başlı insanlar”, “çift yüzlü, çift göğüslü varlıklar” ve her türlü acaip hayvanlar çıkmıştır. Bu birleşimler içinde yaşamaya elverişli ve kendilerini devam ettirme kabiliyetine sahip olanlar, varlıklarını korumuşlar; böyle olmayanlar ise zamanla ortadan kalkmışlardır. Bugün önümüzde bulunan hayvanlar işte bu, varlıklarını devam ettirme kabiliyetine sahip olanlar, yaşayabilir türlerdir (DK B 57-61).

Empedokles’in ortaya attığı, hayvanların bu iki farklı meydana geliş kuramları arasındaki ilişkiyi kavramak çok zordur. Onun, neden ötürü bu birbirinden tamamen farklı iki meydana geliş açıklaması yaptığını da anlayamamaktayız. Belki burada üzerinde daha fazla durmamız gereken ikinci açıklama tarzıdır. Çünkü bu açıklama ne kadar çocuksu veya beceriksiz görünürse görünsün, organik dünyada kendisiyle karşılaştığımız erekselliği doğal ve mekanist bir tarzda anlama ve anlaşılır kılma çabası olarak oldukça değerlidir. Empedokles’e göre, mükemmelin daha az mükemmelden, yukarının aşağıdan erekbilimsel olarak değil, tamamen mekanik bir biçimde çıktığı anlaşılmaktadır. Burada hem Darwin’in “en kabiliyetlilerin yaşaması” görüşünün, hem de çağdaş kalıtım kuramının ilk taslağı karşısında bulunduğumuzu söyleyebiliriz.

Öte yandan, böyle bir açıklama tarzının yetersiz olduğuna inanan Aristoteles, bu görüşe şiddetle karşı çıkacak ve burada gereğinden fazla rastlantıya yer verdiğini söyleyerek Empedokles’i eleştirecektir. Aristoteles’e göre doğa olaylarını, özellikle organik doğa olaylarını anlamak istiyorsak, erek ve ereksellik kavramlarından vazgeçemeyiz. Canlı doğada, organizmada organlar işlevleri değil, işlevler organları açıklar. Basit bir örnek vermek gerekirse, göz görmeyi değil, ancak görme gözü açıklayabilir. Bütün evren ereksel süreçlerin toplamıdır ve onda her bakımdan önce gelen, bir açıklama ilkesi olarak alınması gereken, erekler ve işlevlerdir.

EMPEDOKLES PSİKOLOJİSİ VEYA RUH KURAMI

Empedokles’in psikolojisi de biyolojisi gibi mekanisttir. Bunu özellikle onun algı kuramında görmekteyiz. Empedokles’e göre nesneler dışarıya akıntılar (effleuves) fırlatırlar. Bu akıntılar hem algılayan organ, hem de algılanan nesne için geçerlidir; yani yalnızca algılanan nesneler değil, algılayan organlardan da bu tür akıntılar çıkar. İşte algı bu, her duyu organının üzerinde bulunan gözeneklerden çıkan akıntıların nesnelerden gelen akıntılarla buluşması sonucu meydana gelir.

Teophrastos’un söylediğine göre, Empedokles duyu organları üzerinde bulunan gözeneklerin, nesnelerden gelen akıntılar için fazla geniş veya fazla dar olması durumunda, algının meydana gelmediğini savunmaktaymış. Çünkü bu durumda dışardan gelen akıntıların, sözkonusu duyu organının gözenekleri çok geniş olduğunda ona dokunmadan içinden geçip gitmesi veya duyu organının gözenekleri çok dar olduğunda onun içine girememesi, dolayısıyla duyu organından çıkan akıntılar ile buluşamaması sözkonusuymuş.

Empedokles’in görme algısıyla ilgili açıklaması, bu konudaki görüşünü daha açık bir şekilde anlamamıza imkan vermektedir: Ona göre göz, hemen hemen tümüyle ateş ve sudan meydana gelmektedir. Empedokles, gözü bir fenere benzetmektedir: Fenerde içerde yanan bir ateş veya alev ile bu ateş veya alevi rüzgarlara karşı koruyan şeffaf kenarlar vardır. İşte gözde de ateşten yapılmış olan bir gözbebeği ve etrafında onu çevreleyerek koruyan bir şey, yani sudan meydana gelen şeffaf zar bulunmaktadır. Nasıl ki, fenerde alev kendisini çevreleyen şeffaf kenarlarda bulunan gözeneklerden dışarı çıkmakta ve etrafı aydınlatmaktaysa, gözbebeğinde bulunan ateş de, o şeffaf zar üzerinde bulunan gözeneklerden dışarı çıkar ve etrafı görür (DK. B 84).

Ayrıca benzerierin benzerler tarafından çekilmesi ilkesini Empedokles burada da işe karıştırmaktadır. Yalnız o ilke burada benzerin benzer tarafından algılandığı, bilindiği şekline dönüşmektedir. Buna göre biz göz bebeğinde bulunan ateş sayesinde ateşli nesneleri, yani parlak şeyleri, gözün şeffaf kısmında bulunan su sayesinde de sulu nesneleri, yani karanlık şeyleri görmekteyiz. Daha açık olarak söylemek gerekirse, Empedoklesıe göre nesnelerden çıkan ateş akıntıları göze yaklaştığında, gözde bulunan ateş akıntıları onlara karşı çıkmakta ve onlarla buluşmaktadır. Bu buluşma gözün dışında, ancak onun yüzeyinin hemen yakınınında meydana gelmektedir. Böylece aydınlık cisimlerin görüntüsü ortaya çıkmaktadır. Aynı durum karanlık cisimlerin görülmesinde de geçerlidir.

O halde veya bir başka deyişle görme, aslında dokunmadır. O iki aydınlığın (ateş) ve iki karanlığın (su) birbirleriyle temasından meydana gelir. Farklı türden hayvanların gözlerinin farklı yapılarda olması, onların görmelerinin de farklı olmasını doğurur. Örneğin gözlerindeki sulu kısımları daha fazla olan hayvanlar, geceleri daha iyi görürler. Buna karşılık, gözlerindeki ateş kısımları daha fazla olan hayvanlar da gündüzleri daha iyi görürler.

Görüldüğü gibi, bu algı kuramı sadece mekanist bir kuram olmakla kalmamakta, aynı zamanda algı hakkında öznelci bir açıklamanın başlangıcını oluşturmaktadır. Çünkü bu kurama göre algı sadece algının nesnesine değil, aynı zamanda algılayan özneye, onun algı organının yapısına bağlıdır; daha doğrusu bu ikisi arasındaki ilişkinin ürünüdür: Gözleri farklı yapıda olan varlıklar, farklı şekillerde görürler. O halde duyum ve algılarda öznel bir yan vardır.

Empedokles’in haz ve acı duyumlarını da, aynı yönde açıkladığı anlaşılmaktadır: Haz, unsurlarda ve onların karışımında benzer olandan, acıysa karşı olandan doğar. Başka deyişle benzerin benzerle ilişkisi bizde haz, benzerin benzer olmayanla teması ise acı duyumunu doğurur.

Daha ilginç olan Empedokles’in düşünceyi de aynı ilke yardımıyla açıklamasıdır. Ona göre insanlarda akıl, onların kendilerinden yapılmış oldukları maddeye göre değişir. Her türlü üstünlüğün kaynağı, maddi bileşimin zenginliği ve unsurların mutlu bir birleşimidir. Organik varlıkların inorganik varlıklardan üstün olmasının nedeni, ikincilerin az unsurdan, hatta bazen tek bir unsurdan meydana gelmiş olmalarıdır. Bireysel yetenekler de buna dayanır. Hatipte mükemmel olan dil, ressamda eldir. Unsurların karışımının en mükemmel olduğu organ, en yüksek türden ruhsal işlevlerin merkezi olmaya en uygun olan organdır. Empedokles’e göre bu organ da kalptir: “Kalbin kanı, düşüncedir” (DK. B 105). Bunun nedeni, kanın kalpten çıktığında, yani en saf ve temiz durumunda, dört unsuru en uygun bir oran ve karışım içinde kendisinde bulundurmasıdır.

Bununla birlikte bütün bu düşünceleri, Empedokles’in kararlı bir biçimde materyalist olduğu anlamında almamalıyız. Çünkü Yunan düşüncesinde Demokritos’a ve onun atomculuğuna gelinceye kadar kararlı bir şekilde materyalizmden veya gerçek anlamda materyalist olan bir filozoftan sözedilemez. Çünkü Empedokles’te de daha önceki filozoflarda olduğu gibi, gerçekten maddi olan bir madde kavramı henüz tam olarak mevcut değildir. Bunun nedeni onda da maddi olanla maddi olmayan, maddeyle ruh veya zihin arasındaki ayrımın henüz tam olarak açık olmamasıdır. Başka deyişle o da daha önceki Yunan filozofları gibi bir hilozoist, yani canlı maddecidir. Hatta onun bir animist olduğunu söylememiz gerekir. Çünkü o organik maddeyle inorganik veya cansız madde arasında bir ayrım yapmamaktadır. Düşünceyi kana özdeş kıldığı gibi varolan hiçbir şeyin mutlak anlamda bilinçsiz olduğunu kabul etmemektedir. Tersine ona göre her şey canlı, duyarlı ve bilinç sahibidir. Şu cümlesi onun bu görüşte olduğunu gayet açık bir biçimde ortaya koymaktadır:

“Her şey düşünür, haz duyar ve acı çeker” (DK. B 107).

Empedokles’in Doğa Üzerine adlı şiirinden Arınmalar’ına geçtiğimizde ise tamamen farklı bir dünyayla karşılaşmaktayız. Bu şiirde her şey ruh göçü görüşü etrafında dönmektedir. Empedokles bu şiirin başında, kendisini insanlar arasında dolaşan bir tanrı gibi takdim etmektedir. Arkasından onun bir tarıdan çok bir daimon, yani göksel varlık olduğunu, işlemiş olduğu büyük bir günah sonucu içinde bulunduğumuz dünyaya düştüğünü, sırasıyla oğlan, kız, çalı, kuş, balık biçimlerine büründüğünü ve sürekli olarak ayrıldığı ülkesini özleyip ona kavuşmak arzusuyla yanıp tutuştuğunu öğrenmekteyiz (DK. B 115-1 17). İşte sözkonusu günahtan kurtulmanın yolu, arınmalardan geçmektedir.

Bu arada Empedokles hayvanların etini yemenin büyük günah olduğunu, çünkü onların daha önceleri insanlar olmuş olduklarını vb. söyler. Bütün bunlar Empedokles’in Orpheus-Pythagorasçı kurtuluş dininin ve onun anma törenleri, et yeme yasakları, perhizleri, arınma teknik ve uygulamalarının etkisi altında olduğunu göstermektedir. Daha önce de işaret ettiğimiz üzere Empedokles’in burada dile getirdiği dinsel görüşleriyle yukarıda sergilediğimiz fizik sistemi, mekanizmi, materyalist dünya görüşü arasında herhangi bir uzlaştırma sağlamak çok zor görünmektedir.

Empedokles’in kendisinden sonra gelen filozoflar arasında özellikle Aristoteles üzerinde etkisi olduğundan sözederek, bu etkinin çeşitli örneklerine işaret ettik. Roma dünyasında Lucretius, Epikuros’un dışında sadece Empedokles’ten büyük övgü ve hayranlıkla sözeder. Nietzsche’nin antik filozoflar arasında büyük bir övgü ve hayranlıkla andığı iki filozoftan biri Herakleitos ise diğeri Empedokles’tir. Alman şairi Hölderlin de bir tragedyasında Empedokles’i romantik bir kılık altında yeniden canlandırmıştır.

Reklamlar