Friedrich Hölderlin

 

FRIEDRICH HOLDERLIN ESERLERİ

  1. Empedokles’in Ölümü, Friedrich Hölderlin

  2. Yurt, Friedrich Hölderlin

FRIEDRICH HOLDERLIN HAYATI

1770 – 1843
Friedrich Hölderlin 1770 yılında Neckar kıyısındaki Lauffen kasabasında doğdu. Pek küçükken babasını yitiren bu güzel ve içli çocuk, anne ve —onu kendi çocuğu gibi seven— üvey babasının yanında gürültü ve kalabalıktan uzak bir çevrede, «doğanın kucağında» büyüdü.

Çocukluk çağını yalnız ve otoriter bir annenin yanında geçirmesi üstünde derin izler bıraktı. Bu sert huylu annenin ona mutlu bir çocukluk geçirtmek için harcadığı tüm çabalara karşın o, daha küçük yaşta iken ruhunda nedenini kavrayamadığı bir özlem duymuş, bu sonsuz özlemi doğa içinde dindirmeye çalışmış ve ona karşı tapmaya benzer bir sevgiyi duygulu ruhuna sindirmişti.

Onu önce Nürtingen’deki Gymnasium’a, sonra Maulbronn’daki ünlü Klosterschule (papaz okuluna) verdiler. Öğrencilerini, din adamından çok bir asker yetiştirecekmiş gibi sıkı bir disiplin altında tutan bu okulda okumak, hoyrat ve taşkın arkadaşların gürültülü yaşamını paylaşmak o ince ruhlu, çekingen çocuğa pek zor geldi. Bundan kaçmak için kendi iç dünyasına kapanıyor, daha çok bu dünyada yaşıyordu.

Şu da var ki, eski Yunanlılara, genellikle Yunanlığa karşı tüm yaşamı süresince duyduğu büyük sevgiyi ona kazandıran da, yine bu okul oldu.

1788’de yüksek öğrenimini yapmak üzere Tübingen’e gitti. Tübinger Stift’in bir manastıra benzeyen kapalı yaşamı kentteki başka yüksek öğrenim gençligine alay konusu oluyor ve dolayısıyla Hölderlin’in ince ruhuna yeni yaralar açmaktan geri kalmıyordu.

Burada kendine iki ozan arkadaş bulmuştu : Ludwig Neuffer ve Rudolf Magenau. Üç genç ozan şiirler yazıyor ve bunları biraraya topluyorlardı. Bu dönemde Hölderlin, daha çok Klopstock ve Schiller’in etkisini sezdiren, ilk şiirlerini yayımladı.

1791’de Neuffer ile Magenau’ın okuldan ayrılmaları üzerine bu iki ozan arkadaşın Hölderlin’in kalbinde açık kalan yerini iki felsefeci arkadaş doldurdu: Hegel ve Schelling. Üç öğrenim arkadaşı birlikte Eflâtun, Spinoza ve Kant’ı okudular. Canlı ta rtışmalarla felsefe sorunlarnı kökünden kavramaya çalıştılar. Hölderlin, Hegel’i pek yakından tanıdığı Yunan dünyasına sürükledi. Ruh kardeşi olan Yunan ozanlarını, antik felsefecileri ona yakınlaştırdı. Hegel ise Hölderlin’e Kant’ın dünyasını tanıttı.

1793 yılında öğrenimini tamamladı ve Schiller’in yardımıyla Meiningen dolaylarında, Waltershausen’ da oturan soylu bir ailenin yanında eğitici olarak iş buldu. Hölderlin’in kimi şiirleri Schiller’in dikkatini çekmiş, genç ozana karşı ilgi ve yakınlık duymuştu. «Thalia» adlı dergisinde Hölderlin’in şiirlerini ve henüz hazırlamakta olduğu Hyperion romanının kimi parçalarnı yayımladı. Ve Hölderlin bu dönemde yalnız Schiller’den değil, merkezi Weimar ve Jena olan yazın dünyasının tüm büyüklerinden ışık aldı. Fichte ile tanıştı ve sonra 1795’te, Frankfurt’a, Gontard ailesi yanında aldığı yeni eğitimcilik görevinin başına gitti. Orada eğitimlerini üzerine aldığı çocukların annesi olan Susette Gontard’ın kişiliğinde şiirinin Diotima’sına rastladı. İki genç, mutsuz bir sevgiyle birbirlerine bağlandılar.

Hölderlin bu ailenin yanında üç yıl yaşadı. Ruhunu, düşünlerini olgunlaştıran, şiirine her türlü taklitten uzak yeni ve kusursuz biçimi bulduran, üç sevgi ve acı yılı… Sonra bu evi terk etmek zorunda kaldı, önce Diotima’sına uzak olmamak için Hamburg’a gitti. Yaşamının bu en büyük olayı, umutsuz sevgisi, yeteneklerini adamakıllı geliştirmişti. En olgun ve lirik şiirlerini yazıyor, en derin düşüncelerini, kendinden önceki Alman ozanlarının asla erişemedikleri bir başarı ve kolaylıkla serbest koşuğun kalıbına döküyordu. 1797’de Hyperion’un ilk bölümü, 1799’da ikinci bölümü yayımlandı. Empedokles’in ölümü adını taşıyan bir dram hazırlıyor, İduna adıyla bir dergi çıkarmayı tasarlıyordu. Ne varki gücünün sonuna gelmişti. 1800 yılında sonu gelmeyen iç kavgalarından bunalmış, bir türlü unutamadığı sevgilisinin, Diotimasının, ölümünü duymanın acısıyla ezilmiş olarak annesinin yanına döndü. 30 yaşında, düşkün bir beden, hasta bir ruhla işini gücünü yitirmiş bir genç..

Bir kez daha yeni bir işe sarılmayı denedi. Önce Sankt Gailen civarında Hauptwill’de ve sonra Bordeaux’da görev buldu. Ama çok geçmeden yeniden annesinin yanına döndü. Deli olmuştu. Annesinin özenli bakımı yüzünden deliliği bir zaman için geçer gibi oldu. Yunancadan çeviriler yapıyordu. 1804 yılında anlaşılmaz ve karışık birtakım notlarla beraber Tyran Ödipüs ve Antigone çevirileri çıktı. Ama kötü sonuç onu bulmakta gecikmedi. Ağır nöbetlerle azgın bir delilik başladı (1806).

Sonra sonra hastalık sakin bir döneme girdi ve Hölderlin kavrayıştan uzak, sisli, anlamsız ve insafsız bir yaşamı sürüklemeye başladı. Tam otuz altı uzun yıl boyunca. Ölüm onu ancak 1843 yılında bu zavallı yaşamdan kurtardı.

Yukarda da söylediğimiz gibi Hölderlin’in yaşamı baştan başa onun eski Yunan dünyasına beslediği sonsuz sevgi ve hayranlığın ortaya konuşudur. İçinde yaşadığı dönem ruhunu kandırmıyordu. Beri yanda aradığı, yokluğunu tüm acılığıyla duyduğu her şeyi Yunan geçmişinde buluyordu.

Yunanlılar onun gözünde doğayla içten bağlı tanrılara yakınlaşmış, içten ve dıştan güzel, oranlı ve uyumlu insanların bir topluluğuydu. Bu anlamda Yunanlılık onun için yeni bir din oldu. Yunan dünyasını kutsal varlıkların bir bütünü olarak duyuyor ve yaşıyordu. Kutsal varlıkların dolaştığı, tanrıların insanlarla başbaşa yaşadığı Yunan doğasmda o, gök, yıldızlar, bulutlar, dere, orman ve çayırlarla aynı ruhu taşıyan tek bir varlık olarak duyuyordu kendini. Yokluğu düşünülemeyen kimi kutsal değerlere sarsılmaz bir inançla inanıyor ve yapıtlarında hep onları işliyordu: Doğadaki ölümsüz taze güçler, doğa ve insan çevresindeki mistik ve kutsal etki…

İşte Hölderlin o içli ve okunduğu zaman dinleyeni müzik dinlercesine saran lirizmiyle bunların şarkısını okuyor, okuyucularını doğa, Tanrılar ve insanların birleştiği bir bütüne doğru sürüklemeye çalışıyordu.

Reklamlar