Füruzan

FÜRUZAN ESERLERİ

  1. Parasız Yatılı, Füruzan

FÜRUZAN HAYATI

Füruzan, ilk kitabı Parasız Yatılı’yla 1972 Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazandı. İlk kitaplarında kötü yola düşrnüş kadın ve kızların, çöken burjuva ailelerinin, yoksulluk ve yalnızlıkla boğuşan kadın ve çocukların, yeni ortarnlarda bunalan ve yurt özlemi çeken göçmenlerin dramiarına sevecenlikle yaklaştı… Kişileri derinlemesine inceledi ve anlatımını ayrıntılarla besledi. 12 Mart dönemini anlattığı ilk romanı 47’liler ile 1975 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü kazandı. Daha sonra sanatçılar programıyla 1975’te Batı Berlin’ e çağrıldı ve orada bir yıl kalarak işçilerle ve sanatçılarla röportajlar yaptı. Eserleri birçok yabancı dile çevrildi. Dokuz Çağdaş Türk öykücüsü (1982, Volk und Welt Verlag) adlı antolojisini ve Die Kinder der Türkei (1979, Kinderbuch Verlag) adlı çocuk kitabını ise Doğu Berlin’de konuk kaldığı süre içerisinde hazırladı. 1988’den 1989’a kadar süren bir çalışma sonucu çektiği Benim Sinemalarım filnıi 1990’da Cannes Film Festivali’nin ‘Eleştirmenlerin 7 Günü’ ve ‘Altın Kamera’ bölümlerinden çağrı alarak, 158 film arasından seçilen 8 filmden biri olarak gösterime girdi. 1994’te, Bosna-Hersek, Yunanistan ve Bulgaristan gezilerini İşte Bizim Rumeli adlı kitabında topladı.

Başlıca Eserleri:
Öykü: Parasız Yatılı (1971), Kuşatma (1972), Benim Sinemalarını (1973), Gül Mevsimidir (Uzun öykü, 1973), Gecenin Öteki Yüzü (1982); Roman: 47’liler (1974), Berlin’in Nar Çiçeği
(1988); Röportaj: Yeni Konuklar(1977); Gezi: Ev Sahipleri (1981); İşte Bizim Rumeli(1994);
Oyun: Redife’ye Güzelleme (1981); Çocuk Kitabı: Die Kinder der Türkei (1979, “Türkiye Çocukları”), Şiir: Lodoslar Kenti (1991).

***

Füruzan, Ocak 1968’de Papirüs dergisinde yaynnlanan “Taşralı” adlı hikayesinden bugüne kadar dikkatle izlenen, her hikayesi alışılmışın ötesinde bir okuyucu ve beğenir kitlesi bulan bir hikayeci. O günden bugüne yazdığı tek satır araya gitmemiştir, denilebilir. Hem öyle ödül kazanmak, bir yarışınada birinci, ikinci olmak gibi herhangi bir olay da girmemiştir araya. Kendi deyişiyle “bakış açısı olmayan edebiyat denemeleri” ilk hikayelerinden ( 1956-57 ) sonra 1967’ye kadar susmuş – ya da hazırlanmış – 1968’de yeniden yayımlamaya başlar başlamaz hikayelerini, birden sevilmiş, tutulmuş, sözü edilen, aranan bir hikayeci olmuştur. Edebiyatımızda azdır böylesi. Çoğunlukla, yazar adını okuyucuların belleklerine yerleştirinceye, kendi havasına alıştırıncaya, kendine ısındırıncaya kadar onları, birçok yazısı-çizisi kıyıda köşede kalır, unutulup gider ; ya da üne ulaştıktan sonra yeniden dönülür onlara, yeniden akıllara gelir.

Oysa Füruzan için bunların hiçbiri olmamış, 1967’den sonra yazmaya başlar başlamaz edebiyat dergilerinin aranan, ilgiyle okunan hikayecisi olmuştur. Sanki o yer boştu, onun için ayrılınıştı da geldi oturdu yerine. Tanıdık bir addı. Yadırganmadı, yabancısanmadı. “Taşralı” (Ocak 68, Papirüs), “Münip Beyin Günlüğü” (Mayıs 68, Papirüs ) , “Piyano Çalabilmek” (Ekim 69, Papirüs) günleridir bunlar.

Sonra birden “Nehir” (Mart 70, Papirüs) hikayesiyle bugünkü Füruzan belinneye başladı. İyi tanıdığı güneyi, çiftlik ağalarını, onların konaklarını, çoğu ayrılınayla sonuçlanan !stanbullu kızlarla evlenmelerini anlatıyordu. Acıydı anlattıkları. Bir ağrı çöküyordu yüreğine insanın, okurken üzerinde “Yusuf ağanın erimiş adaleli sarkık karnının ağırlığı kayarken sanki” tavanı süsleyen üzüm salkımı resimlerini seyrediyordu on üçündeki yoksul kız …

Hemen ardından “Su Ustası Miraç” ( Nisan 70, Yeni Dergi ) geldi. “Nehir”deki çiftlik çevresini bütünleyen, bu çevrenin ekonomik temellerini daha iyi belirleyen, verdiği çevrenin günlük yaşantısına daha iyi girmiş bir hikayedir Su Ustası Miraç. Füruzan’ın dengeli, en küçük ayrıntılarına kadar dikkatle örülmüş eksiksiz hikayelerinden biridir. Ağa kocasından kalma toprakları yöneten Ana, hesabını kitabını bilir, aklıbaşında büyük oğul bir yanda ; evlerinde çalışanlara, hizmetçile re daha yakın, onları seven, koruyan, onca zenginliğe karşın “hükümet parasıyla okumak” isteyen, ama sonunda düşünceleri yüzünden başı derde girince hapse girmesini önlemek için “deli” raporu alınan, “her kavgası başkaları için” olan küçük oğul Vedat öte yanda ; bunların arasında kendi gerçekliklerinden habersiz Satı, Döne, Döne’nin esrarcı kocası ve Miraç Usta (Neyin ustası bu Miraç Usta – Suyun ustası).

“İskele Parklarında”da ( Haziran 70, Yeni Edebiyat) Füruzan’ın boyuna geliştirdiği, belki de ilerde bir romanın iskeletini oluşturacağı ana-kız tema’sı yeniden ortaya çıkar. Önce “Taşralı”da görünen, daha sonra “Parasız Yatılı”da daha da belirlenerek “Kuşatma”da geniş bir toplumsal çevre içine oturtulan bu temadan bir türlü vazgeçemez Füruzan. Her hikayesinde bir ucundan alır işler onu. Çıkış noktası kendi yaşamının bir bölümüdür de ondan belki. Parasız Yatılı kitabının arka kapağında hayat hikayesi anlatılırken, “İstanbul’da doğdu. İlkokula başladığı yıl babası öldü. Hiçbir ekonomik güvenliği olmayan aile (bir anne, bir kız) uzun süre sıkıntılı, dayanaksız yaşadı” denmektedir. Buradan yola çıkarak Füruzan’ın yaşanmış hikayelerden öteye ulaşamayacağı, bir yerde tükeneceği, tıkanıp kalacağı söylenecektir ilerde. Oysa Füruzan bu tehlikeyi çoktan atıatmıştı bu sözler söylenmeye başlandığında. Kendi yaşamından aldığı ufacık bir temayı, “hiçbir ekonomik güvenliği olmayan” bütün yetim çocuklara, hayatta yapayalnız kalmış bütün ana-kız’lara ustalıkla yaymasını, belli bir çevrenin ekonomik ve sosyal temellerini ırgalayan bir genelliğe kavuşturınasını bilmiştir. Kişisel yaşantıdan yola çıkmayı bir hikayeci için eksiklik, yetersizlik sayma eğiliminn yanlışlığı da bir kez daha ortaya konmuş oldu böylece.

Edirne’nin Köprüleri (Eylül 70, Yeni Dergi ) , Füruzan’ın ustalığını tartışmasız herkese kabul ettirdiği, doyumsuz güzellikte bir hikayedir. “İnsan bütün yaşamı boyunca böyle bir tek hikaye yazsa yine de yarına kalır” sözleri bu hikayeden sonra duyulmaya başlar. Gerçekten de, daha o dönemde bütün övgüleri hiç kuşkusuz haketmiştir Füruzan.

Her hikayesine kattığı acı, buruk tad, “Hala Adile”nin diliyle doruğuna ulaşır bu hikayede. Rumeli’den Edirne’ye, oradan İstanbul’a gelip yerleşmiş bir göçmen ailesinin sıkıntılı, yurt özlemi dolu ama tertemiz yaşamı, bu kez amca elinde büyüyen küçük yetim bir kızın ağzından anlatılır. Anılar birbirini çağırır, birbirini tamamlar, yoğun bir duygu yüküyle örer hikayeyi yavaş yavaş. Fül’ı:iZan en küçük bir fazlalık ya da noksanlık hissettirmez insana bu hikâyesinde. O kadar dengeli, her imgenin, her konuşmanın, her anının yerli yerinde, “bu olmasaydı olmazdı” denecek kadar düzen içinde kullanıldığı bir hikayedir bu. Kendine karşı duyulan “çekinme, saygı duygularından, her zorluğa karşı gösterdiği direnme, her olayda ortaya koyduğu şaşmaz tarafsızlığından” dolayı kocası, oğlu, gelini de içinde, herkesin “Hala Adile” dediği. seksenlik göçmen nine, başına örttüğü “tek kırışığı, tek lekesi olmayan beyaz örtüsüyle” insan sevgisinin, yurt özleminin, doğruluğun akıllardan hiç silinmeyecek olan bir simgesidir.

Füruzan’ın hikayelerindeki belki de en belirgin özellik, hikayeyi okuyup bitirdikten sonra kahramanların, sözlerinden çok görünüşleri, davranışları, bir şeye karşı tutkuları, vazgeçemerlikleri bir alışkanlıklanyla belleklerde capcanlı kalmaları, hiç unutulmamalarıdır. Duygu yoğunluğunu en çok bunlarla verir. Örneğin, “Ah … Güzel İstanbul”da Güney illerinden birine kamyonuyla yük taşıyan uzun yol şoförü Sarı K8.mil’i uzun süre bekledikten sonra artık dönmeyeceğini anlayan Cevahir, iki yıldır birlikte yaşadıklan tek odayı olduğu gibi bırakıp gitmeye karar verir :

“Cevahir işlediği yastık yüzünü katladı. Her şey sustu kafasında, aklık gerildi. Bahçeye açılan kapıyı kapadı. Pencerenin perdesini kapıyı aşana kadar çekip örttü. Oda Yumuşak bir loşlukla doldu. Üstünü değiştirmek için soyundu. Güzel, yuvarlak boynundan muskası, altını sallanıyordu.”

Bu muska ve altın, hikayeye rastlantı olarak girmiş gibi gelir insana önce. Ama onun ardından gelen,

“Sarı Kamil, hiç de dedikleri gibi tek altınına tamalı etmemişti. Gerçi iki olmamıştı altını ama … “

cümlesi birden durdurur insanı. Cevahir’in Sarı Kamil’le yaşamaya başlamadan önceki – büyük ustalıkla çizilen – genelev yaşamını bir daha özetler insana; birlikte yaşamalarLllın doğruluğunu, güzelliğini bir daha kanıtlar ve Cevahir’in sonunu başlatır. Eski günlerine bir veda gibidir.

Bir de, Sarı K8.mil dönecek diye hazırladığı, bayatıatmadan nasıl tutacağını bilemediği zeytin yağlı dolrnalan ev sahibine verişi vardır. Bir süredir yaşamaya alıştığı düzenli ev yaşamından bir ayrılıştır bu. Duygu yükü ağır, hikayelere şiirsel öğeler olarak girmiş imgelerdir bunlar. Füruzan’ın hikayeciliğinin belirgin temel özelliklerindendir. Sait Faik hemen her hikayesinde yapardı bunu.

1971’in Şubatında Parasız Yatılı kitabı ya,yımlanır (Bilgi Yayınevi, Ankara) . İçinde daha önce yayımlanmamış yalnızca bir hikaye ( “Haraç” ) bulunduğu halde kısa süre içinde tükenir birinci baskısı, aynı yıl ikinci baskı yapılır. Ece Ayhan’ın dediği gibi, bir tür hikâyeye saygınlık kazandırmıştır” bu kitap. Gerçeği olduğu gibi vermek söz konusu değildir. Aslolan, gerçekleri, onları aklıyla, yüreğiyle bilinçli olarak tanıyan, onların içinde yaşamış, onlardan bir parça olmuş olan kişi ya da kişilerin gözüyle vermektir. Örneğin, bir eski İstanbul konağı, çocukluğunu, genç kızlığını, olgunluk çağını aynı konakta harcayan, köyden getirilip bırakılmış bir hizmetçinin gözüyle anlatılır “Haraç”da. “Haraç”, biraz sonra değineceğimiz “Gül Mevsimidir” hikayesiyle, onun ayrılmaz bir bütünleyicisi olarak Füruzan’ın en büyük, en güzel hikayesidir. Konağın yirmi-otuz yıllık yaşamını bütün devir değişiklikleri, yükselişi ve çöküşüyle; içinde yaşayanların bütün acıları, zavallı, gülünç yanları ile birlikte bir yemiş boyu yaşarız Servet’in yanıbaşında. “İri iri dirsekleri, fırlak diz kapakları, kol gibi kalın telli saçları, her şeye ‘evet’ deyişiyle” herkesçe horlanan köylü Servet, yaşamının en güzel, en diri, en yaşanası günlerini bir konağın dört duvarı içinde – on yıl, on beş yıl sokak kapısından ötesini bilmeden – bir aşağı, bir yukarı at gibi koşturarak harcar. En pis işlerden, Rusuhi beyin hayvani arzularına kadar her şeyde kullamlacak bir mal, bir eşyadır o. Haraca bağlanmış bir güç, bir beden. Bir kadın bile değildir konağın hanımefendilerinin gözünde bcşaltılmış, satışa çıkarılmış konağı, bekletirler ona tek başına üç yıl. Sonra da onca yıl emeğin karşılığını, artık genç denecek hali kalmamış olan Servet’i konağın emektar dava vekili yaşlı Fatin Beyle evlendirerek öderler.

Ya Servet ? O neyi ödemiştir ? Füruzan şöyle anlatıyor bunu

“Servet sessiz, bilinçsiz öder yapılan hainliklerin kendine ait olmayan hesabını … Bir yokuş boyu düşünülen yaşamından arta kalan tek tutku bir anayı aramadır Servet’te.” (Yeni Gazete, 27 Nisan 1971)

Burada hemen Füruzan’ın ikinci kitabındaki (Kuşatma, Bilgi Yayınevi, 1972) bir başka hikayenin sözünü etmek gerekir “Gül Mevsimi dir”.

“Haraç” ile “Gül Mevsimidir”, birbirini bütünleyen, pekiştiren ; aynı gerçeği iki farklı görünüşten, ama aynı bilinç süzgecinden hikayecillin bilinç süzgecinden geçirerek alan ild hikayedir. Teknik kuruluşları da birbirine benzer. “Haraç”da bir İstanbul konağı, bütün yaşamını o konakta hizmetçi olarak geçiren Servet’in bir pazar dönüşü yokuş boyu düşündükleri ile anlatılır. “Gül Mevsimidir”de ise benzeri bir İzmir konağı, konağın büyük hanımefendisi yaşlı Mesaadet’in, odasında tek başına geçmiş günlerini amınsayarak geçirdiği bir pazar gününün aracılığıyla anlatılır bize.

Konağın İzmir’de ya da İstanbul’da, hanımefendinin Mesaadet ya da Dizdar oluşu, ayrıntılardan başka şeyi değiştirmez. Olsa olsa İstanbul’daki konak bir eski bürokrat konağıdır, İzmir’deki ise toprak ağalığından ticaret burjuvazisi içine karışmış bir zenginin konağıdır. Her iki hikayede de baş kahraman, Birinci Dünya Savaşı sonrası kıpırdamaya, gelişmeye ve eski tüketici bürokrat sınıfın üzerinde yükselmeye başlayan burjuva sınıfıdır.

Bu sınıfın Anadolu’ya, Anadolu insanına bakışı “Gül Mevsimidir”de daha açık seçik verilir.

“Haraç”da, talana ve haraca dayanan bir toplum düzeninin yıkılınaya yüztuttuğu, Anadolu’da yeni bir yaşam düzeninin Kurtuluş Savaşı içinde filizlenmeye başladığı günlerdir söz konusu. Dağılmakta olan konakta herkes kendini yeni duruma uydurmaya, kendi kurtuluş yolunu bulmaya çalışmaktadır. Eski İstanbullu aşçı Şehime hanım, Servet’e şöyle der “Asıl şaştığım sensin. Sen sürüneceksin, a benim iki gözüm. Sen iyice dişsiz tırnaksızsın.”

“Gül Mevsimidir”de sarsıntı geçiren sınıf çabuk topadamıştır kendini bir başka ekonomik düzenin eşiğinde. Toplumdaki değişikliklerin kendilerine neler getireceğini, daha doğrusu neyi değiştirıneyeceğini çok iyi anlamıştır

“Padişahlık zamanının soylusuyuz bizler. Babam sonraları zadeganlığını belirten adının ekinden vazgeçti Cumhuriyet adiara eşitlik getirince. Ailemize Dürrüoğulları dendi. Böylesi sade nüfus kağıdımızda geçen bir şeydir tabii. Gene de bilenler, duyanlar için biz Dürrüzadeler’izdir. Bu değişınedi ve değişmez … Cumhuriyet kurulur kurulmaz yetenekleriyle yeni işlere yönelip körüklü pantolonuyla, halis glase çizmeleriyle gezerek, soylu atlarının üstünde çiftliklerimizi denetleyen adam olarak kalmadı diye kıskandılardı babanı kızım.” ( s. 229)

Zenginliği, soyluluğu doğal bir hak, kendilerinden başkalarının kaldıramayacağı bir yük, zor bir iş kabul etmektedirler

“Zenginliği sürdürınenin, soylu ve varlıklı gibi davranmanın zorlukları, gündelik ekmek, iki parça çul düşünmekten kat kat güçtür. Hayır, ko­lay değildir ! Kurallarımızın sayısı binleri aşar bizim … Biz ayaktakımı gibi olabilir miyiz ? Azla yetinme zorunda kalanların çektiği neymiş? Gülerim böyle laflara.” (s. 277)

Oysa kendilerine bugünleri sağlayanlar, “şimdi yorgun, günlerce, gecelerce silinmemiş çapaklada örtülü gözleriyle olanları görınüyormuşça bir yürüyüşle dönüyordu sağ kalanlar. Cahildiler. Kazanılan zaferin dışındaymış gibi sürükleniyorlardı. Unutulmuştular. Kendileri de hasımlarımızı denize dektüklerini unutmuşlardı. .. ” ( s. 264 ) . “İğrenti verecek gibi kokan, boz paçavralara bürülü, yaraları irinli kabuk tutmuş insan artıkları” İzmir’in en seçkin semtinden geçerken “bazı konakların bahçesindeki bekçi köpekleri huysuzlanıyordu… Köpekler, yabancılar sokak bitimlerinden yitene dek huysuz ulumalarını sürdürüyorlardı. Bahçe kapılanna kadar süpürülüp pariatılan bu sakaklann ucundan dolanıp nereye gidebileceklerini anlayamıyordum. Onların oturduğu yerlere nasıl bağlı olabilirdi bizim yerlerimiz ? Uzaktan da olsa bu Hintiyi kesinlikle kuramıyordum.” (s. 266)

Mesaadet hanımın, kendi sınıfından olmayan Rüştü Şahin’le kurdugu sevda ilişkisi değişik yönlerden yorumlanabilir. Bir yanıyla, gencecik iki insanın doğal bir yakınlaşmasıdır. Ve Rüştü Şahin’in ancak savaşta ölüşüyle, herdem taze, tek güzel, tek haklı şey olarak kalacaktır : Renksiz, coşkusuz, yalan ve dolanla dolu yaşamının tek aydınlık köşesi olacaktır Mesaadet’in. Mücevherleri, emla.ki, değerli eşyaları ve pek öğündüğü soyiuluğu gibi mutluluğunun bir tamamlayıcısı, eski gençlik, güzellik yıllarının anımsatıcısı olarak kalacaktır.

öte yandan, kendi çıkarından başkasına gözleri kapalı olan bu sınıfın Kurtuluş Savaşını anlayış, değerlendiriş biçimini en gerçekçi yanıyla yansıtan bir aynadır Rüştü Şahin :

“lzmir’in dört bir yöresinde dağ ateşleri yanıyor. Orta Anadolu’da kadıniann çocuklarının ölümüne ağlamaya vakitleri yok. Sen bir beni tutturmuşsun. Canının çektiğine, her şeyin hemen olmasına alışmışsın. Bekleyeceksin, herkesle birlikte mutlu olacağız,” (s. 246) diyen Rüştü Şahin’in karşısında, Yunan ordusu İzmir’e girince:

“Harekatımızı akıllıca, iki yanı da kuşkulandırmayacak gibi ayarladık. Mallara el koyariarsa zaten bir şey bulamayacaklar. Ama sanmam. Eşrafla iyi geçinmek isteyeceklerdir,” diyen babası vardır Mesaadet’in.

Mesaadet’in kendisi ise, savaşa katıldığı, gidip öldüğü için kıza.r Rüştü Şahin’e. Her şeyin kendisini mutlu etmek için olduğuna inanmış bir soylu ağzıyla : “Öfke içimi kavuruyor. Mutsuz etti beni. Hakkı yoktu bu­na,” der.

Parasız Yatılı kitabı nasıl “Haraç” hikayesiyle zenginleşmişse, Kuşatma da “Gül Mevsimidir”le zenginleşiyor. Yeniden dikkati topluyor Füruzan’ın üzerine usta bir hikayeci olarak.

Kuşatma’daki “Redifeye Güzelleme” ve “Gül Mevsimidir” dışında kalan hikayelerin dördü de daha önce yayım.la.nmıştı çeşitli yerlerde.

“Tokat Bir Bağ İçinde”, iki bölümü arasında organik bir bütünlük bulunmayan; iki bölümde anlatılan iki kadın tipinin gereksiz biçimde soyutlaştırıldığı, kandırıcı olmayan karşılaştırmaların, zıtlaştırmaların yapıldığı bir hikaye, bence. ilerde Füruzan’ın insanları daha ayrıntılı olarak incelendiğinde üzerinde daha da durulabilir bu konunun. “Kuşatma” ve “Ah .. Güzel İstanbul”, Konur Ertop’un çok haklı olarak belirttiği, “Füruzan’ın ayrıntı ve betimleme düşkünlüğü”nden (Soyut, 44, Şubat 1972 ) doğan bazı aksamalara, hikayeyi zayıflatan, bütünlüğünü bozan bazı kısa bölümlere karşın gene de güzel hikayeler … Füruzan, sıcak, acılı, yer yer insanın içine işleyen anlatımıyla toplumumuzdan çok iyi tanıdığı kesitler veriyor bize. Çok yazmasına karşın yavanlığa düşmemesinin nedenini, el atmış olduğu çevreyi, bu çevredeki insan kaynağını iyi tanıyor olmasıyla açıklayabiliriz. Ancak, kendisini bekleyen tehlike de burada yatmaktadır. Alışmanın, elde edilmiş bir teknik ustalığın bir sanatçıyı sürükleyebileceği ” kendini tekrar” tehlikesidir bu. Füruzan’ın bu tehlikeyi göreceğine, bunun tam karşıtı olan ” kendini aşma, yenileme” çabasını göstereceğine inanıyor, güveniyorum ben.

 

 

Reklamlar