Heinrich Von Kleist

HEINRICH VON KLEIST ESERLERİ

  1. Düello, Heinrich Von Kleist

HEINRICH VON KLEIST HAYATI

Yaşamı da şiir gibi salt bir patlamadır. Oder kıyısındaki Frankfurt’ta, 1777’de, Prusyalı bir soylu ailenin çocuğu olarak doğdu. Askerlik mesleğine girer, ama 1799’da araştırmalar yapmak üzere bundan vazgeçer. Nişanlanır, 1801 ‘de Paris’e gider, burada tüm uygarlıktan nefret eder, İsviçre’ de köylü olmaya karar verir; nişanlısından ayrılır, çünkü bu planını onaylamaz. Derken, oraya buraya yolculuklar yapar, Weimar’a gider, Goethe’yle tartışır ve “alnındaki defne çelengini atmaya” karar verir. Napoleon’un Fransızları onu casus diye yakalar. 1811’de bir kadın ona intihar etmek istediğini yazar, Kleist onunla Berlin yakınlarındaki Wannsee kıyısına gider, kinik veda mektuplarını yazar ve ertesi gün önce kadını, sonra kendisini vurur.

Romantizmin uysal Eichendorff ile temiz “Traumnatur”a karşılık sınırdaki büyük değeri ve gerçekleştiricisi yabanıl Kleist’tır, temiz “Rauschnatur”dur o. Heinrich von Kleist bir ozan olarak da bir başınadır; ne Jena’ya bağlıdır, ne de Heidelberg’e. Ona daha çok Sturm und Drang’ın bir geç dönem sürgünü ve bütünleyicisi gözüyle bakılabilir.

PATOLOJİ
Bu hasta ruh başyapıtlar yazmıştır, olağanüstü yaratılar vermiştir. Kendisi deliliğin sınırlarında dolaştığı için karakterlerinin tümü de tutkuların tutsağıdır, elleri kolları bağlı, hipnotize olmuş, uykuda dolaşan figürlerdir, yaşamın “gece yanından” çıkmışlardır sahneye.

Freud ist und Schmerz dir, sech ich, gleich verderblich
Und gleich zum Wahnsinn reisst dich beides hin.

(Görüyorum ki, yıkıyor hem sevinç hem üzüntü, / Ve ikisi de çıldırtıyor)

der karakterlerinden biriyle ilgili olarak, ama bu her biri için geçerlidir. Katschen von Heilbomn öylesine seviye kapılmıştır ki kendisirıi üst kat penceresinden aşağı atar; çünkü sevgilisi sokaktadır; Michael Kohlhaas başlıklı yetkin öyküsünün (1819) başkahramanı öyle onurludur ki onurunu, hakkını korumak içirı haydutların reisi olur. En baştaki tutku nefrettir; Napoleon’a duyduğu Prusyalı öç alma arzusu Kleist’ı yer bitirir, imparatoru öldürmek ister ve Hermannsschlacht’ı (1810) yazar, burada Hermann bir Romalı (Fransız anlamında) çocuğun yaşamını bağışladığına üzülür; savaş ilanı değil de cinayet ilanıdır bu.

OYUNLARI
Şaşılacak şey ki, bu engel tanımayan, frenlenemeyen ruh disiplinli bir yazardır. Romantik silikliğin onda izi bile yoktur, serüven fikirlerinin de izine rastlanmaz, fragmanlar yazmaz, ne istediğini bilir ve gerçekleştirir de. Dili soğuk bir biçimde basit ve nesneldir, doğalcılığa eğilimlidir; coşkuya ve duygu seline alışık çağı bu yüzden ona gereken saygıyı göstermemiştir. Katı, kesin, sert bir tutumla yazar yazacağını. Çağı nüansları ve yan sesleri ararken Kleist daha çok özü görür, oyunları öyle özlü bir biçimde karakteristiktir ki izleyiciler sahnedeki -bizleri yaşamın seyreltilmiş sıvısına alıştırmış olan- bu yığınla gereci o zamandan beri benimseyemez.

BARBAR
Kendimizi bu oyunların tadını çıkarmaya rahatça bırakamayız. Durmadan, beklenmedik bir uyum kargaşası ya da zevksizlik kafamıza iner. Kimi zaman oyunun tümü baştan sona tatsız bir duygu uyandırır, örneğin Penthesilea (1806). Amazonların savaşta yendikleri ve tutsak ettikleri erkeklerle evlendiğini söyler. Bu konunun kendisi de Kleist’a sevinin ve acımasızlığın patolojik karışımı için yeterince fırsat tanır. Ama tümü Kleist’ın Amazonları çağın beğenisine göre düşlemesi yüzünden absürdleşir, küçük ellerinden, el değmemişliklerinin inceliklerinden söz eder, iki çarpışma arasında gül toplar ve güvercinler gibi dem çekerler … Bundan daha saçma bir durum düşünülemez bile, bu da bir Verwirrung der Gefühle, yani duygular karmaşasıdır, bu yüzden Kleist çok acı çekmiş ve bu yüzden ölmesi gerekmiştir.

KATCHEN
Sahnede yerini bulan tek oyunu Katchen von Heilbron’ dur ( 1810). O sıralar çok sevilen şövalye oyunlarına beki de dışsal özellikleri nedeniyle dahildir. Katchen’in sevisi artık bir tutku değil de uysalca bir deliliktir: Düşünde kontu görmüştür ve o andan başlayarak kont onu başından atmak için hangi yola başvurursa vursun, köpek gibi izlemektedir onu; son dakikada bile onu sınar, oysa, artık kendisiyle evleneceğini bilmektedir; çünkü o da düşünde Katchen’i görmüş ve sevmiştir. Oyun belki de Kleist’ın düşündüğünden de öte bir Ortaçağ havasına sahiptir; böylesi sadakat sınamalarını Ortaçağ sevmiştir ve de tümüyle usdışı ruhsal olayları inanılır kılmayı başaran ses tonunu yalnızca Büyük Ortaçağ bulmuştur.

HERMANNS-SCHLACHT
İki Prusya oyunu arasından birini, Hermannsschlacht’ı Napoleon’a duyduğu nefret anı esinlemiştir ve tuhaf bir biçimde bu anlık siyasal durum yüzünden, Kleist, bu oyunu yaşarken sahnelenememiştir. Öteki, Prinz Friedrich von Homburg (1810) Kleist’ın kayıtsız koşulsuz en çok değer taşıyan yapıtıdır. Homburg prensinin kahramanlığı askeri disiplinin sınırlamalarına gelemez, Fehrbellini çarpışmasında komutanı dinlemez ve buyruğa karşın çarpışmayı kazanır. Kazanır, ama Prusya devletini yaşatan güçle, disiplinle karşı karşıya gelir. Her ne denli krallık ailesinin bir üyesi olsa da ölüm cezası verilir. Prens bunu hafife alır, göstermelik bir yargının söz konusu olduğunu sanır; ama kendi mezarını görünce yere yığılır. Ölüm korkusunun her türlü cehennemi acısı kahramana egemen olur. Tiyatro oyunu tarihinde Homburg prensinin ölüm korkusuyla yeni bir bölüm başlar; modern dram buradan başlar. O zamana dek dram oyuncularının tümü “tek yönlü” insanlardı, kahramanlar kahramanca, korkaklar korkakça davranırlardı. Homburg prensi ilk korkak kahramandır, sahnedeki ilk çok yönlü insandır.

DER ZERBROCHENE KRUG, AMPHITRYON
İki tane de yetkin komedi yazdı: Der zerbrochene Krug dramatik bir öz kazandırılmış eğlenceli bir dedektif öyküsüdür, öteki ise binlerce kez işlenmiş olan konunun belki de en yetkin çeşitlemesi olan Amphitryon’dur (1807): Uşak Sosias, ki Hermes onun bedenine girmiştir, sonunda bu özdeşleşme sorunundan kendisi de rahatsız olur. İçindeki romantik, deliliğin yanı başındaki Kleistçı motiftir.

ROBERT GUISKARD
Robert Guiskard’ının yalnızca bir perdesi kalmıştır, gerisini öfkeli bir gününde yok etmiştir. Bitirmiş olsaydı, en büyük yaratısı bu olacaktı denir. Tek perde hiç kuşkuya yer bırakmayacak biçimde muazzamdır. Guiskard “bir kaplan gibi sıçramaya hazır, büzülmüş bir durumda, Bizans surları altındadır”. Ordugahta veba baş gösterir ve Guiskard’ın umudunu yitirmiş savaşçılarını canlandırması gerekir; ama bu arada gizlice kendisi de vebanın işkencesini duyumsamaktadır … Burada da modern iki yönlülük söz konusudur: Oyuncu oyunda rol yapmaktadır.

DÜZYAZISI
Anlatı yapıtları arasında daha önce görkemli Michael Kohlhaas’ın sözünü etmiştik; bir de Die Marquise von O… ‘yu, Dostoyevski’yi en çok anımsatan yazısını anmamız gerekir; üstelik kahramanı da Rus’tur, konusu yarı vecd anında yapılan bir alçaklık ve bunun fantastik tazminidir. Kleist, bir öyküleyici olarak, Stendhal ve Merimee’den önce, kuru öykülemenin anlatım sanatının -anlatıcının anlatacağı bir şey olması koşuluyla- en üst noktası olduğunu keşfeder.

USDIŞI GÜÇLER
Alman romantizminde, bu usdışı maskeli baloda, Kleist gerçek bir usdışıcıdır. Yazılarını herkesten daha sıkı bir biçimde kurgular, yine de, karanlık güçlerin satırları arasına sızıp ruhun anlatılmaz gizemleri konusunda bir şeyler sergilemesine karşı elinden bir şey gelmez. Yapıtlannı okurken sürekli sürprizlerle karşılaşırız; benzetmeleri, metaforları da genellikle hiç beklenmedik bir biçimde karşımıza çıkar, insan her şeyi düşünür de bu sözcük bağlantısı gelmez aklına; oyunlarının ve öykülerinin konusu da şaşırtıcıdır.

FELAKETLER OZANI
Eğer Kleist’ın yaratıcı kişiliğinin karakteristik yanını bir deyimde özetlemek gerekirse, ona felaketler ozanı diyebiliriz. Dünyayı, örneğin, bir Hebbel gibi trajik olarak değil de, felaketler halinde görüyordu. Her oyunu bastırılmış, işkence dolu bir bekleyiştir, enerjilerin daha son resimde yıkıcı bir biçimde patlamak üzere nasıl biriktiğini ya da, tam tersine, ansızın bir mutluluktan kendinden geçişe dönüştüğünü duyumsarız. Bu boğucu fırtına öncesi atmosfer yalnızca Dostoyevski’de duyumsanır ve yine de böylesine beklenmedik bir anda, korkutucu bir biçimde beklenen tokat ya da cinayet Dostoyevski’de gerçekleşir.

KLEIST VE SONRASI
Kleist hiçbir zaman güncel bir yazar olmadı. Sahneye ulaşamayan ilk büyük oyun yazarı odur. Ama Alman yazınında ne zaman bir başkaldırı başlasa, ne zaman bir yeni Sturm und Drang’da usdışı içgüdülerden yeni bir dünyanın doğuşu beklense, Kleist hep yeniden keşfedilir: Örneğin, 1920 dolayındaki anlatımcılık döneminde bu böyle olmuştur.

 

HEINRICH VON KLEIST

Tomurcukların daha duyulur duyulmaz
bahçenin kuytusunda çıtırdayan sesi,
puhununki yükseliyor; herkes
bir yurtsama içinde. Kesiliyor söyleşi,
tıkırtısı çay fincanlarının.

Orada
anlıyorsun, eğildiğinde pencereden
göz göze gelebilmek için kuşla: Gecenin
Oğlusun. Bu sana sunulan andaç:
Çocukluğunu değil yalnızca Gölün
üstünde yanıp sönen ateş böcekleriyle
konuşurdun saatlere; ormanın içinden
yükselince de iniltiler, kanatırdın elini
duyabilmek için acısını kapana tutulanın
Gençliğini de taçlandıran Hep uçurumlar
çekip durdu yolculuklarında: Öte’nin
sorusunu kuruyordu tanın kızıllığında
tütüp duran her büyü boşluk

O zamandan
edindin ağu süzme hünerini Kovulmuş’un
yaralı bedeninden. Seninkiler de
puhunun gözleriydi çünkü, puhunun;
ancak yüreğin içindeyken görebilen.

Çekildin oraya: Öteki yüzünü
bulabilmek için yaşamın.

Hiç kimse
“ada” değil ama; Kırgın Yürek de
arıyor benzerini: Terkedilmiş, kar altındaki
çocuğun korkudan sapsarı yüzüyle;
ve rastlıyor yoksullarevi’nin önünde, gözleri
geleceğin yıkıntılarıyla körelmiş
bir dilenciye.
Ürkünçtür
bir çan sesinin geceye
düşüp parçalanması kadar, Yoksulluğun
çırıl çıplak buluşması caddede.

Saltığın
büyülenmişi doğar bir çığlıkla o ürkünç
buluşmadan. Kardeşdir çünkü
inancını yitiren ya da horlanan
ve kentinden kovulan inancından ötürü.

Konuşur o zaman, usulca alarak
bir kuyu dibinin rengini.
Belirsizdir ama Yargılanmış’ın
gününe mi geleceğe mi söylediği;
yeniden adlandırır çünkü Tarih
ölümün “bu-olmayan yaşam” isteğini.

Yüreğindeydin
Sende birikti akıntısı günlerin ve hüznü
gömütlüklerin. Vurulmuş kurdun
kanını yalaya yalaya geldiği akşam
çekip kopardın dilindeki mührü:
Yıkımın özdeyişleri döküldü ağzından.
Bir Bilici’ydin ve kardeşindi
40 yıl “deli” yaşayan ve “Neye yarar
şairler?” diye soran.

Çağının
tarihe sürgünüdür ‘Buradan ötedeki’
diye çınlayan her söz. Ve solgun suretidir
aynada yitip gidenin.

Kurşun sonu değil yalnızca
Başlangıcı da zamanın.

Ahmet Oktay

Reklamlar