Herakleitos

 

 

“AYNI NEHİRLERE İKİ DEFA İNEMEZSİN” … “ÇÜNKÜ AYNI NEHİRLERE İNENLERİN ÜZERİNE HER ZAMAN YENİ SULAR GELİR” (OK. 22 B 12, 91).

“SAVAŞ HER ŞEYİN BABASI VE KRALIDIR. 0 BAZILARINI TANRI, BAZILARINI İNSAN YAPAR. BAZILARINI KÖLE, BAZILARINI ÖZGÜR KILAR” (OK. 22 B 53).

UYANIK OLANLARIN DÜNYASI ORTAKTIR; AMA UYUYANLARIN HER BİRİ KENDİ DÜNYASINA DÖNER” (OK. 22 B 89).

Herakleitos’la birlikte, Sokrates öncesi felsefe tarihinde birçok bakımdan ilk olan bazı düşünceleri seslendiren ve bazı bakımlardan kendisinden önceki filozoflardan farklı olan çok önemli bir filozofla karşılaşmaktayız.

ilk olarak Herakleitos, yazmış olduğu eserinden elimizde en fazla sayıda fragmentin bulunduğu ilk filozoftur (Diels yayınında 126 fragment).

İkinci olarak Herakleitos, kendisinden önce gelen bütün diğer Yunan filozoflarının aksine, bilimin herhangi bir özel alanında sivrilmeksizin kendisini bütün bilginlerin üzerinde sayan ilk filozoftur. Gerçekten de şimdiye kadar gördüğümüz bütün filozofların -Ksenophanes hariç- herhangi bir özel bilim alanında, hatta aynı zamanda birden fazla bilim alanında özel çalışmaları, katkıları, buluşları veya en azından kuramları olmasına karşılık Herakleitos’un bu tür bir iddiası veya amacı olmadığı gibi özellikle de bundan kaçındığını ve “çok şey bilmek” le “bilgelik”i kesin bir biçimde birbirinden ayırdettiğini görmekteyiz:

“Çok şey bilmek, aklı eğitmez; eğer eğitseydi Hesiodos, Pythagoras, Ksenophanes ve Hekaitos’u eğitirdi” (DK. 22 B 40).

Öte yandan, Herakleitos evren hakkında işlenmiş bir öğretiye dayalı pratik bir kuramı, insan hayatının anlamına ilişkin tutarlı bir sistemi ileri süren ilk filozoftur. Hatta bu anlamda, Brehier’nin de ileri sürdüğü gibi, onun ilk hakiki filozof olduğunu bile söyleyebiliriz (Brehier, HP. s.55). Gerçekten de Herakleitos’ta kendisinden önce gelen filozoflardan farklı olarak açıkca bir varlık kuramının, bir bilgi kuramının, bir ahlak kuramının, bir siyaset kuramının, nihayet bir tanrı kuramının varlığını görmekteyiz.

HERAKLEITOS HAYATI, KİŞİLİGİ VE ESERİ

Herakleitos’un hayatı hakkında da hemen hemen kesin olan hiçbir şey bilmemekteyiz. Onun İÖ 540’lar civarında Efes’te doğmuş olduğu söylenmektedir. 6. yüzyılın sonlarına doğru artık tamamen olgun ve ünlü bir düşünür haline gelmiş olduğu ise kesindir. Herakleitos’un Efes’e kral-rahipler veren bir aileden geldiği anlaşılmaktadır. Sözü edilen görevi veya imtiyazı kullanma sırası kendisine geldiğinde onu kabul etmeyip, bu hakkını küçük kardeşine devretmiş olduğu bildirilmektedir. Bu reddedişinin temelinde hem halkın geleneksel dinsel inançlarına herhangi bir değer vermemesi -bunu ondan kalan ve aşağıda sözkonusu edeceğimiz bazı fragmentlerde açıkca görmekteyiz-, hem de ana yurdunun, yani Efes’in o zamanki siyasal ve sosyal yapısından memnun olmaması -bunu da Efeslilere yönelttiğini gördüğümüz iki kınamasından ve genel dünya görüşünden açıkca bilmekteyiz- olgusu yatıyor olmalıdır.

Gerçekten de Herakleitos’un Yunan dünyasında Platon’dan önce yaşamış en aşırı bir demokrasi düşmanı olduğunu söyleyebiliriz.

Herakleitos’un yaşadığı dönem İonya Anadolu’sunun en buhranlı dönemine denk düşmektedir. Lidya krallığının Persler tarafından yıkılmasından (İÖ 549) kısa bir süre sonra doğmuş olan Herakleitos önce Perslerin İonya bölgesinde aşağı yukarı yarım yüzyıllık egemenlikleri dönemini yaşar. Ancak İÖ 500 yılında Batı Anadolu’da Pers egemenliğine karşı bir isyan patlak verir. Anavatanı Yunanistan tarafından yeteri kadar desteklenmeyen bu ayaklanmada Anadolu Yunanlıları, 499 yılında Efes’te ilk ağır yenilgiyi tadarlar. İonya’nın o zamana kadar Pers egemenliği altında bulunmakla birlikte ekonomik ve ticari gelişmesinden bir şey kaybetmeyen müreffeh şehirleri bir bir yakıp yıkılır. Bu arada Milet 479’da aynı kadere uğrar.

Bütün bu ayaklanma, savaş, İonya kentlerinin yakıp yıkılmasına kendi gözleriyle şahit olan Herakleitos, Batı Anadolu’da bu olayı takiben Pers egemenliğinin güçlendirilmesi ve sözüedilen Yunan şehirlerinin yeniden inşa edilmesini de görür. Persler savaştan sonra İonya’daki Yunan sitelerine savaş öncesine kıyasla daha fazla özgürlük tanırlar. Onlara kendi yöneticilerini kendileri seçmesi imkanını bağışlarlar. Ama bu kez diğer Yunan şehirlerinde olduğu gibi Efes’te de aristokratlarla tüccarlar ve halk taraftarı olan partiler arasındaki kavgalar ortaya çıkar. Bu mücadeleler sonunda kazanan taraf, halk taraftarı parti olur. Oysa Herakleitos aristokrasi yanlısıdır ve ondan bize kalan bazı fragmentlerde bu olaya gösterdiği acı tepki ile hınç en açık bir şekilde kendini belli etmektedir:

“Efeslilere yakışan, yetişkin insanlarının hepsinin kendilerini asmaları ve şehri yetişkin olmayanlara bırakmalarıdır. Onlar ki en değerli adamları olan Hermodoros’u “İçimizden hiçbiri en değerli olmasın; olursa da başka yerde ve başkalarının yanında olsun” diyerek kapı dışarı etmişlerdir” (DK. B 1 21 ).

Bu pasajın anlaşılması için Hermodoros’un Herakleitos’un dostu ve demokrasi karşıtı eğilimlerinden ötürü Efes’ten kovulmuş biri olduğunu hatırlatalım. Herakleitos’un ticaret ve sanayi sayesinde zenginleşmiş yeni sınıfa karşı duyduğu nefreti ise şu fragment güzel bir şekilde ifade etmektedir:

“Eksik olmasın sizden zenginlik, ey Efesliler, kötü olduğunuzun belli olması için” (DK. B 25 a).

Belki başlangıçta sadece demokrasi düşmanı siyasal bir eğilimden ibaret olan bu tutum zamanla artarak onda insanlara, geniş halk yığınlarına karşı ahlaki bir nefret halini almış görünmektedir:

“Bu logos’un ezeli-ebedi hakikatini insanlar anlamaz; ne onu duymalarından önce, ne de onu ilk duyduklarında” … ” Köpekler, tanımadıkları insanlara havlarlar” … “Eşekler, samanı altına tercih ederler” … ” Bir tek kişi benim için onbin kişidir, eğer mükemmel ise” … “Doğru olan, tek bir kişinin iradesine itaat etmektir” (DK. B, 1, 97, 9, 49, 33).

Halka, yığınlara karşı gösterdiği bu küçümseme, onların geleneksel inançlarını da içine alır. Herakleitos halk dininin bütün biçimlerine düşmandır. “Duvarlarla konuşmaya benzeyen” resimlere tapmalar, “bir pisliği başka bir pislikle temizlemeye yarayan kurban kesmeler, kan akıtmalar”, Herakleitos’un nefret ettiği geleneksel halk dininin tapınma biçimlerinden sadece ikisidir (DK. B 5). Herakleitos’un zamanın geniş halk kitlelerinin büyük bir ilgiyle yöneldiği sır dinleri veya kültlerine karşı da acımasız olduğunu görmekten şaşırmamalıyız.

“Geceleri coşup dolaşanları, sihirbazları, bakkhoları, mainadları, mystleri ateş kavrayacaktır. İnsanlar arasında adet olan mysterialara girmek dinsizliktir” (DK. B 14).

(“Geceleri coşup dolaşanlar”, daha önce belirttiğimiz üzere Dionizosçulardır. “Sihirbazlar”, doğulu rahiplerdir. “Bakkholar” ve “mainadlar”, Dionizos’a tapınan erkek ve kadınlardır. “Mystler” gizli din derneklerinin üyeleridir ve nihayet “mysterialar” da gizli din dernekleri veya sır dinleri tarikatleridir).

Öte yandan Herakleitos’un küçümsemesinin sadece halk ve halkın inançları, ibadetleriyle sınırlı kalmadığını, daha önceki büyük ve ünlü Yunan bilginleri, filozofları ve şairlerini de içine aldığını biliyoruz:

“Çok şey bilmek, aklı eğitmez: eğer eğitseydi, Hesiodos, Pythagoras, Ksenophanes ve Hekaitos’u eğirirdi” (DK. B 40)

Bu fragmente aynı yönde konuşan şu fragmentleri de ekleyebiriz:

“Çoğunun öğretmeni Hesiodoso En çok onun bildiğini sanıyorlar; o ki gecenin ve gündüzün bir olduğunu bile anlayamamıştır” … “Pythagoras, yalancıların başıdır” … ” Homeros, oyunlardan atılmağa ve kamçılanmaya layıktır; bir de Arkhilokhos” (DK. B 57,81,42)

Herakleitos’un hayatının sonuna doğru Efes’i terkettiği ve bir münzevi hayatı yaşadığı, ancak zaman zaman dostlarını kabul ettiği söylenmektedir. İÖ 480 yılında ve hydrophisie (vücudun herhangi bir yerinde su toplanması) hastalığından öldüğü bildirilmektedir.

Herakleitos’un kendisinden önce gelen bütün Yunan filozoflarını eleştirmesine -yalnız Miletli düşünürler hakkında eleştirisel bir ifadede bulunmamış olması dikkat çekicidir- ve özel olarak herhangi bir filozofun öğrencisi olmamasına rağmen, -yalnız bazı kaynaklar onu Ksenophanes’in öğrencisi olarak göstermektedirler-, gerek Milet filozoflarından (özellikle Anaksimandros’tan), gerekse Ksenophanes ve Pythagoras’tan çeşitli bakımlardan etkitenmiş olduğu muhakkaktır. Aşağıda göreceğimiz gibi, o Milet fiziğinin bazı tezlerinden, özellikle Anaksimandros’un varlığın zıtlıkların sonucu olduğu ve bu zıtlıkların, sonunda apeiron’un içinde yeniden ortadan kalkacakları görüşünden etkilenmiştir. Bununla birlikte onun Thales’ten kalkan ve bir yüzyıl boyunca İonya’da hüküm süren felsefi akıma, doğa olaylarının gözlemlere ve akıl yürütındere dayanan bilimsel-felsefi açıklamalarını ortaya koyma akımına ait olmadığını kabul etmek gerekir.

Herakleitos’un Ksenophanes’in döneminin dinsel görüşleriyle ilgili olarak geliştirdiği eleştirici ve aydınlanmacı tutumunu devam ettirdiği, gerek Homeros-Hesiodosçu insan biçimçi çok tanrıcılığa, gerek Orpheus-Dionizosçu sır dinlerine, kurtuluş dinlerine herhangi bir sempati göstermediği bir gerçek olmakla birlikte onun düşüncesinin Pythagorasçılık gibi dini-ahlaki bir arka fon ve motivasyona sahip olduğuna ve bu arka fon olmaksızın tam olarak anlaşılamayacağına da şüphe yoktur. Herakleitos’un zıtların çatışması ve birliği ana öğretisinde Anaksimandros dışında Pythagorasçılardan da bazı şeyler almış olduğu muhakkaktır. Onun ruh öğretisinde de gerek Anaksimenes, gerekse Pythagorasçılarından kaynaklanan bazı etkiler altında bulunduğunu düşünmek makuldür. Ancak Herakleitos bir yandan zıtların çatışması ve birliği görüşünü daha dramatikleştirirken, öte yandan Anaksimenes ve Pythagorasçılardan almış olduğu ruh öğretisini daha derinleştirmiş görünmektedir.

Eserine gelince, daha önce işaret etmiş olduğumuz gibi, Doğa Üzerine adını taşıyan eserinden zamanımıza daha önceki filozofların eserleriyle karşılaştırıldığında çok daha fazla sayıda fragment kalmıştır. Bu eserin fizik veya doğa felsefesi, teoloji veya tanrı öğretisi ve son olarak siyaset diye üç ayrı kısma bölünmesi adettir. Bu bölünmenin bizzat Herakleitos’un kendisine kadar mı geri gittiği, yoksa daha sonrakilerin bir tasarrufu mu olduğu ise tartışmalıdır; ancak ihtimaller daha çok ikinci yöndedir.

Üslubuna gelince, bu eser düzyazıyla yazılmıştır. Ancak daha önceki filozofların düzyazılarından tamamen farklı olan muhteşem imgelerle dolu, parlak, kısa, vurucu cümlelerden, atasözlerini andırır ifadelerden meydana gelen şiirsel bir düzyazıdır bu. Herakleitos paradoksal konuşmayı, paradokslada konuşmayı sever. Yığına karşı gösterdiği küçümseme üslubunda da kendini gösterir. İnsanlar, geniş halk yığınları tarafından aniaşılmayı isteyen bir insanın diliyle konuşmaz Herakleitos. Bilmeceyi andıran bilgeliği, herhalde ancak kendisini aniayabilecek niteliğe sahip olan azınlığa, seçkinlere hitap etme arzusunun bir ifadesidir. Dilinin bu özelliğinden ötürü sonraları kendisine “karanlık Herakleitos” denmiştir. O, üslubundan dolayı ilerde kendisine yöneirilecek eleştirileri önceden tahmin eder ve kendisini haklı çıkarmak için Apollon’a bir gönderme yapar: “Delphoi kahininin efendisi düşüncesini ne ifade eder, ne gizler; onu bir işaretle gösterir” (DK. B 93).

Herakleitos’a göre değerli şeyler azdır ve ancak uzun ve zahmetli çabalar sonucunda elde edilebilirler:

“Altın arayanlar toprağı çok kazarlar ve ondan ancak az bir miktarda
bulurlar” (DK. B 22).

Sonra “Doğa gizlenmeyi sever” (B 123). O halde doğayı veya Herakleitos’un doğanın sırlarını açıklığa kavuşturan düşüncelerini anlamak isteyen, bunun için gerekli olan yeteneklere sahip olmak ve yine onun için gereken uzun ve zahmetli araştırmalara girmek zorundadır.

Herakleitos’un Delphoi kahininin efendisine yaptığı gönderme bir başka bakımdan da ilginçtir; çünkü onun kendisini bir tür esinienmiş insan, bir tür peygamber gibi gördüğünü göstermektedir. Aslına bakılırsa bu, bu dönemin düşünürlerine ait genel bir özelliğin özel bir yansımasıdır. Bu dönemde dinsel düşüncenin genel bir canlanmasına, dinsel duyguların evrensel bir uyanışına tanık olduğumuzu söylemiştik. Bu uyanış, daha önce gördüğümüz gibi merkezi Eleusis olan Demeter kültünde, Dionizos kültünde, Orpheusçulukta, Pythagorasçılıkta ve nihayet Ksenophanes’te kendisini göstermekteydi. Öte yandan, dar anlamda ilgi alanımıza girmeyen ve yine bu devirde yaşamış olan bazı şairler, örneğin Pindaros ve Aiskhylos da bu dinsel canlanmanın etkilerini göstermektedirler. Bu dönemin yazarlarının çoğu sözlerine böyle kahinimsi, peygamberimsi bir hava verdirmektedirler. Bunun nedeni muhtemelen herkesin kendisini biraz “esinlenmiş” bir kişi olarak görmesidir (Hatta bu insanlara, bir sonraki bölümde göreceğimiz gibi, bir anlamda Parmenides de dahildir). ilerde bu tür üslûbun en iyi bir başka örneği olarak Hristıyanlıktan nefret etmesine rağmen deyim yerindeyse gene de bir din (insan-üstünün dini) yaratmak isteyen Nietzsche ile karşılaşılacaktır. Onun bu yeni dinin peygamberi olarak yazmış olduğu Zerdüşt Böyle Dedi adlı eseri, Herakleitos’un eserinde kullandığı dille büyük benzerlikler göstermektedir.

Herakleitos’un düşüncesini anlamakta karşılaştığımız birinci güçlük, onun sözünü ettiğimiz “karanlık” üsiGbundan ileri gelen güçlüktür. İkincisi, elimizde bulunan fragmentlerinin birbirlerinden kopuk gibi görünen münferit, bağımsız düşünceler içermesinden ve bundan dolayı aralarındaki düşünce birliğini kavramamızın zor olmasından ileri gelen güçlüktür. Herakleitos’un fikirleri karanlıkta çakan şimşekler gibidir. Düşüncenin kendisini ve bir an için aydınlattığı etrafını görmekte, ancak daha sonra tekrar karanlığa gömülmekteyiz. Farklı ama uzak yerlerde çakan şimşekler, büyük tabioyu açık bir şekilde ve bütünüyle görmemize fazla yardımcı olmamaktadır.

Herakleitos’un düşüncelerini doğru olarak anlamakta karşımıza çıkan bir başka güçlük, Herakleitos yorumcularının çoğunun Stoacılar olmasından ileri gelmektedir. Stoacılar, Aristatdes sonrası dönemde Hellenistik ve Roma dünyasında Herakleitos’un düşüncelerinden hareket ederek önemli bir felsefe okulu meydana getiren insanlardır. Onların Herakleitos hakkında verdikleri bilgiler ve yaptıkları yorumlarda, kendisine mal ettikleri görüşlerin hangilerinin gerçekten Herakleitos’a ait oldukları, hangilerinin Stoacıların kendi görüşleri olduklarını ayırdetmede güçlük vardır (Benzeri bir durumun Pythagoras’ın kendisi ve eski Pythagorasçılıkla ilgili olarak da sözkonusu olduğuna daha önce işaret etmiştik: Pythagoras ve eski Pythagorasçılık hakkındaki bilgilerimizin büyük bir kısmı İS 1-4. yüzyıllar arasında yaşamış olan Yeni-Pythagorasçılık akımına mensup filozoflardan ve yazarlardan gelmektedir. Yeni-Pythagorasçıların, üstadları veya eski Pythagorasçılar adına ileri sürdükle ri görüşlerin hangilerinin gerçekten Üstad’a veya eski okula ait olduğu, hangilerinin Yeni-Pythagorasçıların kendilerinin görüşleri olduğunu ayırdetmenin de çok güç olduğuna işaret etmiştik).

Herakleitos’un düşüncelerini doğru bir biçimde tesbit ederek, ortaya koymada son güçlük, onun hakkındaki doksografik geleneğin yetersiz olmasından ileri gelmektedir. Eserinden epeyi sayıda fragmentin elimizde bulunmasına karşılık, Herakleitos’un hayatı ve düşünceleri hakkında doksografik gelenekte çok az güvenilir bilgi mevcuttur. Bu konudaki kaynaklarımız her zaman olduğu gibi başta Aristatdes olmak üzere Platon, Diogenes Laertius ve bazı diğer Roma dönemi yazarlarıdır. Bu sonuncular arasında zikretmemiz gereken isimler ise özellikle Suidas, Strabon, Cicero, Seneca, Lucretius ve Sexrus Empiricus’tur.

VARLIK KURAMI VEYA ONTOLOJİSİ
Herakleitos, yukarıda işaret ettiğimiz gibi sadece yığınları küçümsemez; kendisinden önce gelen Doğa Filozofları’na da fazla değer vermez. Onun bu tutumu felsefi olarak tek bir anlama gelebilir: Bu kendisinin onların asla görmemiş oldukları, göremeyecekleri bir şeyi görmüş, yakalamış olduğudur. Peki bu şev nedir? Herhalde görünüşte birbirinden bağımsız, hatta birbirleriyle çatışma halinde bulunan şeylerin gerçekte bir oldukları, bir birlik teşkil ettikleri, öte yandan bu birliğin kendisinin de aynı zamanda bir çokluk olduğudur. O halde bilgelik, çok şey bilmek, sayısız şey bilmek değildir; bu birbirleriyle kavga içindeymiş gibi görünen zıtların çokluğu altında gizlenen birliği görmektir. Şimdi Herakleitos’un bu görüşünü ele alalım ve bu iddiasının doğruluk derecesini araştıralım.

Aslında Herakleitos birçok bakımdan kendisinden önce gelen Milet filozoflarından farklı değildir. Bu ilk Doğa Filozofları neyi arıyorlardı? Evrendeki bütün varlıkların temelinde olan ana maddeyi, ilkeyi, arkheyi, değişen şeylerin altında bulunan değişmeyen, aynı kalan varlığı. Herakleitos da aynı şeyi aramaktadır. Herakleitos’un da aradığı şey, evrendeki değişik nesnelerin kendisinden gelip kendisine gittikleri ilk madde, ana maddedir; çokluğun temelinde bulunan birlik, her şeyin kendisinden yapılmış olduğu tözdür.

Ana Madde veya Arke, Ateştir
Thales bu tözü suda, Anaksimenes havada, Anaksimandros apeiron’da bulmuştu. Herakleitos ise onun bunlardan hiçbiri olmayıp ateş olduğunu söylemektedir:

“Herkes için aynı olan bu dünyayı tanrılar veya insanlardan hiçbiri yapmamışnr. O her zaman ateş olmuştur, şimdi ateştir ve her zaman ateş olarak kalacaktır: Ölçüyle yanan ve ölçüyle sönen canlı bir ateş” (DK. B 30).

O, neden ateştir? Çünkü anlaşıldığına göre Herakleitos, Miletti filozofların görüş tarzını devam ettirerek, doğası gereği herhangi bir başka şeye dönüşebilecek ve herhangi bir şeyin kendisine dönüşebiieceği bir şey aramaktadır. Bu ise ancak ateş olabilirdi veya ateş bu rolü oynamaya, diğer ana maddeler olarak teklif edilen şeylerden çok daha uygundu. Çünkü bildiğimiz gibi ilk İonya filozofları hilozoistti, yani ana maddenin kendi kendisini harekete geçirdiğine, dıştan herhangi bir varlığın kendisini harekete geçirmesine ihtiyaç duymaksızın değiştiğine, diğer varlıklara dönüştüğüne inanıyorlardı. Bu maddeyi hareketli, canlı olarak düşünme eğilimini en fazla tatmin edecek varlık ise ancak ateş olabilirdi.

Çünkü ateş gerçekten kendisi bakımından en fazla harekete, en fazla kuvvete sahip bir şey olarak görünmektedir. Eğer sözkonusu olan, temele bir madde koyup sonra ondan başka bir ilke yardımıyla diğer varlıkları çıkarmak olsaydı, ternde alınan bu maddeyi hareketsiz, cansız kabul etmek yeterli, hatta gerekli olurdu. Nitekim bu tür ikici (düalist) metafizikler maddeyi mutlak olarak hareketsiz, kuvvetsiz, cansız bir şey olarak almakta hiçbir mahzur görmezler; tersine onun üzerine, etkide bulunacak ilhyi, Aristoteles’in terminolojisiyle fail nedeni onu harekete geçirecek aktif bir güç olarak tasavvur ettiklerinden maddenin bu özelliklere sahip olmasını zorualu görürler. Ama Milerli Doğa Filozofları maddeyi kendiliğinden hareket edecek, değişecek, başka şeylere dönüşecek, diğer şeyleri meydana getirecek bir şey olarak düşündüklerinden bu role yakışan bir şeyi ilke olarak kabul etmek ihtiyacındaydılar.

Herakleitos’un görüşüne göre bu rolü oynayabilecek şey, herhalde su veya havadan çok ateş olabilirdi. Çünkü yanma olayı dikkatli bir şekilde gözlenirse, ateşin bu rol için ne kadar uygun düştüğü kolayca görülebilir: Yanan bir şeyde alev son derecede hareketli, canlı görünür. Sonra alevin kendisinden meydana geldiği şey, yani yanan şey sürekli olarak yandığı ve değiştiği halde alevin kendisi değişmez. Onun niteliği değişınediği gibi hatta yanma süreci boyunca niceliği, miktarı da değişmez. O hep aynı alevdir. Başka bir biçimde söyleyecek olursak, yanan şeyler başka başka oldukları halde hepsi yanarak alev olurlar. Herakleitos bunu çok çarpıcı bir benzetmeyle ortaya koyar:

“Nasıl ki bütün mallar alnnla, altın ise bütün mallarla değiş tokuş edilirse, her şey ateşle, ateş ise her şeyle değiş tok uştur” (DK. B 90).

Yanma olayında her şeyin yanarak ateş olduğunu görürüz. Buna karşılık ateşin nasıl başka şeyler olduğunu göremeyiz (0 olsa olsa is veya duman olur). Bununla birlikte ateşle yanan şeyler arasındaki bu ilişkiye bakarak tersi bir sürecin, yani ateşin de dönü;erek başka şeyleri meydana getirmesinin mümkün olduğunu düşüne biliriz. Anlaşıldığına göre Herakleitos’un yaptığı akıl yürütme de bu olmuştur.

O halde Doğa Filozofları’nın bakış açılarının normal, doğal sonucu Herakleitos ve onun ateşidir. Ateş, zıtların kendisinden çıkabilecekleri bir şey değil, doğası gereği değişerek zıtlaşabilecek, zıtlara dönüşebilecek bir şeydir. Öte yandan Herakleitos’un burada ateşten kastettiği şeyin kesinlikle fiziksel anlamda ateş olduğunun da altını çizmemiz gerekir. Nasıl Anaksimenes hava derken herhangi bir mitolojik, sembolik şeyi değil havayı kastetmişse, Herakleitos da ateş derken herhangi bir sembolik, mecazi şeyi değil, gözümüzle gördüğümüz ateşi kastetmiştir. Yalnız burada onun belki gözümüzle gördüğümüz ateşi, kaba ateşin kendisini değil, bu ateşin bir biçimi olduğu daha ince, daha az maddi bir ateşi kastetmiş olması muhtemeldir. Ancak bu ikinci de son tahtilde maddi, fiziksel bir ateştir.

Varlık, Yoktur; Oluş Vardır
Öte yandan Herakleitos’un arkhe olarak ateşi alması bir başka bakımdan da önemli bir sonuç meydana getirmektedir. Miledi filozofların aradıkları ana madde, su veya hava, ateşten çok daha fazla bir varlık olma özelliğini taşımaktadırlar. Buna karşılık ateşin bir varlıktan çok hareket, süreç olduğunu söylememiz mümkündür. Ateşin sürekli hareketli
olan bir şey olduğunu söylememiz mümkün olduğu gibi onu hareketin kendisi olarak görmemiz veya tanımlamamız da mümkündür. Gerçekten de ateş bir bakıma bir şey, bir madde, bir varlık olmaktan çok bir süreç, bir oluş ve yokoluştur. O halde Herakleitos’un burada daha önceki Doğa Filozofları’nda olmayan bir noktaya parmak bastığım söyleyebiliriz: Daha önceki Doğa Filozofları şüphesiz hareket, oluş ve yokoluş sürecini gözlemlemekteydiler. Onların asıl amaçları da bu hareket, oluş ve yokoluş süreci içinde bulunan, onun altında yatan şeyı, yani varlığı bulmaktı. Oysa Herakleitos bunun tersine bu sürecin altında bir varlık bulunmadığını, varlığın kendisinin yalnızca oluş olduğunu veya yalnızca oluşun varolduğunu söylemek ister gibidir. Daha açık bir deyişle o, varlığı oluşa indirgemek ister gibidir.

Anaksimandros’a göre başlangıçta bir apeiron vardı ve bu apeironıdan farklılaşma yoluyla önce sıcak ve soğuk zıtlığı çıkmıştı. Bundan da diğer zıtlıklar çıkmış veya o diğer zıtlıklara bölünmüştü. Sonuçta bu zıtlıklar veya zıtlar kendisinden çıkmış oldukları birliğe veya Bir olan’a geri döneceklerdi. Bunun da nedeni onların birbirlerine karşı işlemiş oldukları suçun cezasını ödemelerinin gerekmesiydi. Anaksimandros’a göre, o halde, çokluk bir kötülüktü. Zıtların birbirleriyle yapmış oldukları mücadelede kötü bir şeyler vardı. Bundan dolayı zıtların veya bireysel varlıkların apeironıa dönerek onun içinde erimeleri, yok olmaları doğru, haklı, adil bir şeydi, hatta adaletin ta kendisiydi. Bu görüşün sosyal, daha doğrusu hukuki bir anlayışın doğa planına aktarılması anlamına geldiğini söylemiştik.

Oluş İçin Zıtların Savaşı Zorunludur
Anlaşıldığına göre Herakleitos bu konuda Anaksimandros’un tamamen tersi bir düşüneeye sahiptir. Ona göre zıtların savaşı bir kötülük olmak şöyle dursun, tersine varlığın veya oluşun biricik ve zorunlu şartıdır. Eğer zıtlar arasındaki bu savaş, mücadele olmasaydı, hiçbir şey olmazdı. Evren, zıtların mücadelesinin meydana getirdiği br uyum, armonidir:

“Homeros, ‘Tanrılar ve insanlar arasında keşke ıratışmalar sona erseydi’ demekte haksızdır; o evreni ortadan kaldırmak istediğinin .farkında değildi. Çünkü eğer onun isteği yerine gelmiş olsaydı, her şey yok olurdu” (Bumet, AGP. s.l52, 43. fragment).

O halde varlıkların doğuşu ve meydana gelişi ancak birbirlerine zıt olan ve bundan ötürü birbirlerini devam ettiren, varlıkta tutan zıtların çatışmasına bağlıdır:

” Savaş, her şeyin babası ve kralıdır. O bazılarını Tanrı, bazılarını insan yapar. Bazılarını köle, bazılarını özgür kılar” (DK. B 53).

Herakleitos evrenin ve içindeki şeylerin ayakta durmaları için zıt unsurlardan veya kuvvetlerden meydana gelmeleri gerektiği ve bunun onlar için iyi olduğu yönündeki bu düşüncesini çeşitli örneklerle kavrarmaya ve ispat etmeye çalışır. Bunlardan biri yay örneğidir. Bildiğimiz gibi ya yda bir ağaç, bir de kiriş kısmı vardır. Bu iki kısım birbirlerine zıttırlar; çünkü kiriş, ağacı doğal olmayan bir biçimde gererken ağaç da kirişi yine aksi yönde bir kuvvet uygulayarak doğal olmayan biçimde gergin tutar. O halde yayı yay yapan şey, bu zıt kuvvetlerin veya kısımların bir gerilimidir. Eğer yayı, yay olarak ortadan kaldırmak İstersek yapacağımız şey bu gerilimi ortadan kaldırmaktır. Anaksimandros zıtların kavgasını bir haksızlık, kötülük olarak nitelendirmişti. Oysa Herakleitos’a göre o hakkın ve adaletin ta kendisidir:

” Savaşın her şeyde ortak olduğunu ve savaşın adalet olduğunu, her şeyin savaşla doğupsavaşla ortadan kalktığını bilelim” (DK. B 80).

Anaksimandros’tan Herakleitos’a giden düşünce doğrultusunda meydana gelen bu değişikliğin nedeni nedir? Herhalde Herakleitos’un önceki Doğa Filozofları’ndan farklı olarak varlığı oluş olarak görmesidir. Miledi Doğa Filozofları, özellikle Anaksimandros için zıtlık kötüdür; çünkü varlığı ortadan kaldırmaktadır. Buna karşılık Herakleitos için zıtlık iyidir, daha doğrusu zorunludur; çünkü oluş ancak onunla mümkündür. Anaksimandros’da değişmeden, oluştan kaçan Yunan düşüncesinin Herakleitos’ta deyim yerindeyse ona teslim olduğunu, onu tanrılaştırdığını görmekteyiz.

Hiç şüphesiz bu Herakleitos’un değişmeyi Anaksimandros’tan daha fazla sevdiği anlamına gelmemektedir. Tersine, aristokratik eğilimlerini ve Yunan sitelerinde, bu arada Efes’te meydana gelen yığınların kentin siyasi hayatında gitgide daha fazla rol oynamalarıyla sonuçlanan siyasal çekişmeleri gözönüne alırsak Herakleitos’un daha çok önünde duramadığı bir gelişmeyi, Yunan toplumundaki sınıfsal kavgaların sonucu olan sosyal-ekonomik değişmeyi abartarak tanrılaştırdığını söylememiz mümkündür. Öte yandan bu yorum, Herakleitos’un yığınlara karşı gösterdiği küçümseme ve genel olarak hayata karşı kötümser bakışıyla daha fazla uyuşmaktadır.

Çokluk Olmaksızın Birlik, Birlik Olmaksızın Çokluk Olmaz
Herakleitos karşımıza bir oluş filozofu olmasının yanısıra aynı zamanda bir çokluk filozofu olarak da çıkmaktadır. Bunu söylerken onun çokluğun varlığını kabul eden ve sisteminin temeline yerleştiren bir filozof olmasını kastediyoruz. Herakleitos, bir oluş filozofu olduğu içindir ki çokluk filozofudur. Çünkü çokluk olmaksızın -veya onun ifadesiyle zıtlar olmaksızın varlığın -veya onun ifadesiyle oluşun- olamayacağı açıktır. Ama öte yandan o, çokluğun bir birliğe dayandığını (ateşin birliğine) ve birliği teşkil ettiğini (zıtların birliği) de düşünmektedir. Ona göre çokluk olmaksızın birlik, birlik olmaksızın da çokluk var olamaz. Herakleitos’un bundan çıkardığı gözüpek sonuç, evrenin aynı zamanda bir ve çok olduğudur. Bir olanın birliğini meydana getiren veya mümkün kılan şey, çok olanın zıtsal gerilimidir. Bu gerilimi ortadan kaldırırsak, birliği de ortadan kaldırırız.

Herakleitos bu büyük keşfiyle o kadar kendinden geçmiştir ki, onu zaman zaman özdeşlik ilkesini hiçe sayan veya ona meydan okur gibi görünen birtakım paradoksal formüller içinde ifade etmekten çekinmez:

“Ölümlüler, ölümsüzler; ölümsüzler, ölümlülerdir. Biri diğerinin ölümüyle yaşar; diğerinin hayatıyla ölür” … ” Bir dairenin çemberinde başlangıç ve bitiş, aynıdır” … “İyi ile kötü birdir” … “Aynı şeydir yaşayanla ölmüş, uyanıkla uyuyan, gençle ihtiyar; çünkü bunlar değişince onlardır ve onlar değişince de bunlardır” … “Keçeci mengenesinin düz ve eğri yolu bir ve aynıdır” … “inen ve çıkan yol, bir ve aynıdır” (DK. B 62, 103, 58, 88, 59, 60).

Bununla birlikte bu ifadeleri özdeşlik ilkesinin ihlalleri olarak almamak gerektiğini yukarıda birinci ve sonuncu fragmentlerin ikinci kısımlarında söylenen şeyler açıkca ortaya koymaktadır. Çünkü dikkatle bakılırsa, bu ikinci kısımlarda “bir ve aynı şeyin bir ve aynı zamanda hem kendisi hem de kendisinden başkası olduğu” şeklinde özdeşlik ilkesine aykırı düşen bir iddiada bulunulmasından çok zıtların birbirlerini hazırladıkları ve birbirlerine yerlerini terk ettikleri yönünde bir tez ileri sürülmektedir. Özellikle şu fragmentte bu gayet açıktır: “Çünkü bunlar değişince onlardır ve onlar değişince de bunlardır. ” Herakleitos bu ve benzeri paradoksal cümlelerinde “bir aynı şeyin aynı zamanda hem A, hem de A-olmayan olduğu”nu söylemekten çok bir şeyin ya eşzamanlı olarak birbirine zıt şeylerden meydana geldiğini veya farklı zamanlarda birbirlerini takip eden şeylerden, zıtlardan ibaret olduğunu belirtmektedir. Birinci tür zıtlığın örneği, sözünü ettiğimiz yayın ağacı ile kirişi arasındaki zıtlıknr. İkinci tür zıtlığa örnek olarak ise gece ve gündüzün, hayat ve ölümün zıtlığını verebiliriz.

Her Şey Akar ve Sürekli Değişir
Herakleitos’un varlığı oluşa indirgernesinden veya oluşu tanrılaştırmasından çıkan mantıksal bir diğer sonuç, onun her şeyin aktığı veya sürekli bir akış içinde olduğu yönündeki ünlü öğretisidir. Ateş, bildiğimiz gibi, bir an için bile hareketsiz kalmayan, sürekli olarak değişme içinde olan bir şeydir. O halde ateşten meydana gelen varlıkların ve bütün evrenin aynı özelliklere sahip olmasından, yani sürekli hareket, oluş ve akış içinde olmasından daha doğal bir şey olamaz. Herakleitos’un bu öğretisi veya öğretisinin bu sonucu, aslında onun olmayan, ancak onun düşüncesini çok güzel bir tarzda özetler gibi görünen “Her şey akıyor” (panta rei) cümlesinde en iyi ifarilesini bulmuştur. Herakleitos’un kendisinin kullandığı imge ise nehir imgesidir:

” Aynı nehirlere iki defa inemezsin” … ” Çünkü aynı nehirlere inenIerin üzerine her zaman yeni sular gelir” (DK. B 12, 91).

Bu aynı cümleyi Herakleitos’a tekrarlattıran Platon aynı nehre iki defa değil bir defa bile inilemeyeceğini sözlerine ekler. Bunun nedeni ona göre Herakleitos’un öğretisinin kabul edilmesi durumunda “aynı nehir”den bahsedilmesinin mümkün olmamasıdır. Çünkü Platon’a göre her şeyin sürekli olarak değiştiğini ileri süren biri hiçbir şeyle ilgili olarak “aynı” kelimesini kullanıp, onun kendi kendisinin aynı olduğunu veya kaldığını ileri süremez. Aynı görüşü paylaşır gibi görünen Aristatdes de, Herakleitos’a bazı şeylerin değişip bazılarının değişınediği tezini değil, her şeyin her an değiştiği tezini mal eder. Bundan hareketle de Herakleitos’un çelişmezlik ilkesini inkar ettiği sonucuna varır.

Bununla birlikte nehir veya akış öğretisinin bu biçimiyle Herakleitosçu bir öğreti olduğunu savunmak pek doğru görünmemektedir. Birçok yarumcu Platon’un, daha sonraki ve daha radikal Herakleitosçuların, örneğin Kratylos’un, tezlerini Herakleitos’un kendisine mal ettiğini ve Aristoteles’le daha sonrakilerin de Platon’un bu tutumunu devam ettirdiklerini söylemektedirler. Herakleitos’un kendisinin evrensel akış öğretisinin özdeşlik ilkesinin inkarına varan kuvvetli biçimini değil de daha önce işaret ettiğimiz gibi bu ilkenin inkarına kadar gitmeyen daha zayıf bir biçimini savunmuş olması daha muhtemeldir. Herakleitos’un yukarıdaki fragmentinde söylemek istediği de herhalde budur, yani bir nehrin sürekli olarak yeni sulardan meydana gelmesinden ötürü “aynı nehre iki defa girilmesinin mümkün olmadığı”dır, yoksa “aynı nehir”den bahsedilmesinin mümkün olmadığı değildir.

Öte yandan bu nehir benzetmesini de iyi anlamamız gerekir. Burada sözkonusu olan nehir yatağında sakin bir şekilde akan bir nehir değildir; Herakleitos’un zıtların savaşı öğretisini gözönüne alırsak tersine onun henüz yatağına oturmamış, yatağını meydana getirmek için etrafındaki karayla boğuşan, vahşi bir nehir olduğunu düşünmemiz daha doğru olacaktır.

Oluş ve Değişmenin Değişmeyen Bir Yasası Vardır
Ancak bu noktada daha önemli bir soruyu kendimize sormamız gerekmektedir: Bu sürekli oluşa rağmen şeyler nasıl olup da bize göreli olarak devamlı veya sabitmiş gibi görünmektedirler? Herakleitos bu soruyu cevaplandırırken sözkonusu sürekli akış içinde veya onun altında iki sabit, değişmez şeyin varlığını kabul eder gibidir: Birinci olarak bütün bu değişmeler içinde tözün miktarı değişmez. Bu şu demektir: Aşağıda daha ayrıntılı olarak anlatacağımız gibi ateş önce bir şey, daha sonra başka bir şey olur. Fakat sonra bu şeyler aynı süreci, ama tersinden izleyerek eski ve asli şekillerine, yani ateşe geri dönerler. Ancak bütün bu yukarıdan aşağı ve aşağıdan yukarı giden değişmeler sürecinde değişen şeyin, yani ateşin miktarı değişmez. İkinci ve daha önemlisi bu değişmeterin kendisi bir ölçüye, değişmeyen bir yasaya göre gerçekleşir. Değişende değişmeyen, değişmenin kendisine göre gerçekleştiği yasa, değişmenin mantığıdır:

“Ateş ölçüyle yanar ve ölçüyle söner” (DK. 830).

Herakleitos bu ölçüye veya yasaya /ogos adını verir. Logos, başka dillere çevrilmesi son derece zor, çok anlamlı Yunanca bir kelimedir. O, esas olarak “bir bütün oluşturan söz, cümle”, “tam söz”, “oran”, “düşünce”, “anlam” ve nihayet “akıl” anlamlarına gelir. Herakleitos’un burada logos’tan kastettiği ise esas olarak ölçü ve yasadır:

” Güneş, ölçülerini aşmayacaktır. Eğer bunu yaparsa adaletin hizmetkarları olan Erinys’ler onu yakalayacaktır” (DK. B 94).

O halde her şeyin kaynağı olan ve belki de Herakleitos’a göre ateşin en saf bir şekilde kendisinde bulunduğu Güneş bile bu yasaya itaat etmektedir. Evrende bulunan her şey, Güneş’e benzer bir şekilde bu demir yasanın, zorunluluk yasasının hükmü altında bulunmaktadır.

Peki bu yasa veya ölçü, evrenin dışında mıdır? Başka bir ifadeyle değişmeterin temelindeki bu değişmez yasa, bu değişmeterin üzerinde olan bir varlık, örneğin bir Tanrı tarafından mı evrene kabul ettirilmektedir? Herakleitos’un böyle bir düşüneeye tamamen uzak olduğunu görmekteyiz. Çünkü o evrenin dışında, ondan ayrı olan bir Tanrı veya Tanrılar anlayışını paylaşmamaktadır. Tersine en açık bir biçimde Tanrı’yla evreni birbirine özdeş kılmak istemektedir. Herakleitos’a göre evren Tanrı’yla bir ve aynı şeydir. Yalnız o, bakış açısına göre evren veya Tanrı diye farklı adlarla çağrılabilir.

Aslına bakılırsa Herakleitos’a göre evren, Tanrı, ateş veya lo­gos, bütün bunlar bir ve aynı şeylerdir. Onlar arasında olsa olsa şöyle bir ayrım yapılabilir; Tanrı, evrenin ilkesi olan ateşin en saf halidir. Logos, Tanrı’nın evrende iş gören bir güç, bir yasa olmak bakımından tanımlanmış adıdır. Kısaca sözünü ettiğimiz yasa veya logos, evrenin içinde olan, ona içkin olan, ateşin bizzat kendisinde bulunan veya ateşin kendisi olan yasadır. Bu yasanın ne olduğunu daha yakından görmek ve belirlemek İstersek, onun daha önce sözünü ettiğimiz zıtların savaşı ve bundan doğan uyum yasası olduğunu söyleyebiliriz.

Ama Bu Yasanın Herhangi Bir Ereği Yoktur
Peki acaba bu logos veya Tanrı muayyen bir amacı gözönünde tutarak ve amaca ulaşmak için bütün imkanları en iyi şekilde kullanarak çalışan bir varlık mıdır? Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan belki tahmin edilebileceği gibi, Herakleitos böyle bir düşüneeye de kesinlikle uzaktır. Onun kendi ifadesiyle

” Zaman, dama oynayan bir çocuktur; hükümdarlık gücü, bir çocuğun gücüdür” (DK. B 52).

Nietzsche’nin büyük hayranlığını kazanan bu cümle, Herakleitos’un evrenin temelinde bulunan bu /ogos’u veya aklı, oyun oynayan bir çocuğa benzettiğini göstermektedir. Yalnız o kendi kendisiyle oyun oynayan bir çocuktur. Nietzsche’nin ünlü benzetmesiyle deniz kıyısında kendine kumdan şatolar yapan, sonra onları bir tekmede yıkan bir çocuktur. Nasıl ki bu çocuk, sadece oyun oynamak için, oyalanmak için, eğlence olsun diye bütün bu işleri yaparsa, aynı şekilde Tanrı veya logos veya ateş herhangi bir başka ereği olmaksızın muayyen zamanlarda evreni meydana getirir ve yine muayyen zamanlarda onu ortadan kaldırır.

Her Şey Görelidir
Herakleitos’un felsefi görüşlerinin en önemlilerinden biri de her şeyin göreli olduğu görüşüdür. Ondan kalan fragmentlerin oldukça önemli bir kısmı çeşitli örneklerle ve çeşitli şekillerde bu evrensel göreliliğin ifade edilmesine ayrılmıştır:

“İnsan, Tanrı tarafından küçük çocuk olarak çağrıhr, nasıl ki çocuk da yetişkin insan tarahndan öyle çağrılırsa” … ” En bilge insan, Tanrı’yla karşılaştırılırsa bilgelik, güzellik ve bütün diğer şeyler bakımından bir maymundur” … “En güzel maymun, insanla karşılaştırılırsa çirkindir” … ” Deniz suyu en temiz ve en pistir. Balıklar onu içebilirler ve onlar için o kurtarıcıdır. Buna karşılık insanlar için o içilemezdir ve öldürücüdür” (DK. B 79, 83, 82).

Bu evrensel görelilik, insanların iyi diye gördükleri şeyin aslında mutlak anlamda iyi olmadığı; iyinin, kötünün; doğrunun, yanlışın; adaletin, adaletsizliğin aslında tamamen göreli kavramlar olduklari düşüncesini doğurur. ilerde Stoacıların daha işlenmiş bir biçimde ortaya koyacakları, bireyler için bireyler olarak kötü olan şeylerin daha büyük planda, bütün bakımından ele alınırlarsa kötü olmadıkları; insanların kendileriyle ilgili olarak kötü ve haksız buldukları şeylerin Tanrı açısından bakılırsa hiç de öyle olmadıkları düşüncesinin ilk formülasyonları da Herakleitos’da bulunmaktadır:

“Tanrı için her şey adil, doğru ve iyidir. Ama insanlar bazı şeyleri kötü, bazı şeyleri iyi diye kabul ederler” (DK. B 1 02).

Bunun neden dolayı böyle olduğunu anlamak zor değildir. Bireysel varlıklar kendilerine aykırı veya zararlı olan başka bireysel varlıkları doğal olarak kötü, haksız şeyler olarak niteleme eğilimi içinde olacaklardır. Ancak bir yandan zıtlığın evrenin temelinde bulunduğunu ve ondan kaçınmanın imkansız olduğunu, varlıkların varlığının ona dayandığını bildiğimiz gibi, öte yandan bir panteist olan Herakleitos’un bakış açısından varolan her şeyin Tanrı’nın bir parçası, bir görünüş biçimi olduğunu düşünmemiz gerekir. Bu durumda Tanrı veya Bütün sözkonusu olduğunda artık iyilik veya kötülükten bahsetmenin bir anlamı olamayacağı, daha açık bir ifadeyle varolan her şeyin aynı zamanda tanrısal olduğu için doğru, iyi ve haklı olarak nitelendirilmesi gerekeceği açıktır.

Öte yandan, bu görüş Herakleitos’u, iyiliğin var olması için kötülüğün, ışığın var olması için karanlığın, tokluğun var olması için açlığın olması gerektiği görüşüne de götürmektedir:

“İnsanlar eğer bu şeyler (adaletsizlikler) var olmasaydı, adaletin adını bilmezlerdi” … “İnsanların arzu ettikleri her şeyi elde etmeleri iyi değildir” … “Sağlığı zevkli kılan hastalık, iyiyi iyi yapan kötü, doymayı hoş kılan açlık, dinlenmeyi hoş kılan yorulmadır” (D K.
B 23, 1 10, 1 1 1).

KOZMOLOJİSİ
Herakleitos’un kozmolojiyle ilgili görüşlerini ele alırsak, önce belirtmemiz gereken şey, onda Anaksimandros’ta olduğu gibi bir kozmogoniden, yani evrenin zaman içinde bir başlangıç durumundan hareketle meydana geldiği görüşünden sözetmenin pek mümkün olmadığıdır. Çünkü Herakleitos, logos-ateş ve varlık ilişkilerinin değişmezliğinden bahsetmekte ve dünya düzeninin “her zaman ölçüye göre yanan ve ölçüye göre sönen bir ateş” olduğunu söylemektedir. Öte yandan dünyanın doğuşunun ve meydana gelişinin bir ilk durumundan sözetmek imkansız ise, onun gelişmesinin bir son durumundan sözetmenin de bir anlamı olamayacağı açıktır.

Bununla birlikte Romalı Hypoliteos ve İskenderiyeli Clemens gibi bazıları Herakleitos’a bir dünya mahkemesi olarak evrensel yanma öğretisini mal etmektedirler. Gerçekten de Herakleitos’ta “ateşin bir gün gelip bütün şeyleri yakalayıp yargılayacağı ve mahkum edeceği , yönünde bir fragment var olmakla birlikte (DK. B, 66) bunu teker teker her bireysel varlığın bireyselliğini kaybedeceği, yani yok olacağı şeklinde mi anlamak gerektiği, yoksa ilerde Stoacıların savunacaklarını bildiğimiz “içinde her şeyin ortadan kalkacağı bir yangın” olarak mı almak gerektiği tartışma konusudur.

Herakleitos’un yukarıda zikrettiğimiz fragmentinden evrensel bir yangın öğretisini savunduğu görüşü kesin olarak ortaya çıkmamaktadır. Çünkü tek tek bireysel şeylerin ölümlü olduğu, “ateşin havanın ölümünü yaşadığı, suyun toprağın, toprağın ise suyun ölümünü yaşadığı ” (DK. B 76) görüşü Herakleitos’un en sıradan düşünceleri arasındadır. Ancak Aristoteles’in Herakleitos’a zaman zaman “her şeyin yok olacağı” yönünde bir öğretiyi mal ettiği de gerçektir. Daha sonra Teophrastos ve Simplicius da ona başlıca safhaları “yukarıya doğru giden yolla” “aşağıya doğru giden yol” olan periyodik bir dünya oluşumları görüşünü mal etmişlerdir. Bunu desteklemek üzere de “ateşin dağılıp toplandığı, iledeyip gerilediği”ne ilişkin fragmentiyle “ateşin değişimlerinin önce deniz olduğu, denizin yarısının toprağa, toprağın yarısının kasırgaya dönüştüğü”ı’ıü söyleyen fragmentini yardıma çağırmışlardır. Böylece ateşten aşağıya doğru giden bir değişim sürecinin tersi olan, yani diğer varlıklardan yukarıya, ateşe doğru giden bir değişim sürecinin de mümkün ve mantıklı olacağı düşünülerek Herakleitos’un evrensel bir yangın görüşünü savunduğu ileri sürülmüştür.

Buna karşılık, K. Reinhardt’tan bu yana evrenin periyodik olarak ateşten çıktığı ve yine ateşe döndüğü görüşünün, Herakleitos’un kendisine ait bir görüş olarak alınması gerektiği yolundaki varsayımı reddedilmeye başlamıştır. Bu varsayım, yerini Herakleitos’un herhangi bir kozmogoni ortaya atmamış, yalnızca bir kozmoloji geliştirmiş olduğu görüşüne bırakmıştır. Bu kozmolojiye göre ise ateşin şeylere ve şeylerin ateşe dönüşmesi, her zaman için varolan bir değiş tokuştur. Yani bu değişmeleri veya süreçleri birbirlerini takip eden iki safha olarak almamak gerekir.

Bu bağlamda olmak üzere, Herakleitos’un daha önce sözkonusu ettiğimiz ünlü fragmentinde dünyanın ateşten meydana geldiğini değil, “her zaman canlı olan bir ateş olduğu “nu söylemiş olduğuna dikkat çekilmiştir. Bu yoruma göre, şeylerin ateşe ve ateşin şeylere dönüşmesi periyodik olarak birbirlerini izleyen olaylar değildir. “Yukarıya doğru giden yol”la “aşağıya doğru giden yol”u birbirlerini periyodik olarak izleyen iki safha olarak almamak gerekir. Tersine bu iki safha her zaman için eşzamanlıdır. Yani evrende her zaman bazı şeyler ateşten diğer şeylere doğru değişirken, diğer bazı şeyler de ateşe doğru değişirler. Bu görüş zamanımızda en çok taraftar toplayan görüş olmakla birlikte, bazı felsefe tarihçilerinin (örneğin Gigon, Cleve) Herakleitos’un kendisinde Stoacılarda olduğu gibi, evrensel bir yanma görüşünün varolduğunu savunmaya devam ettiklerini de belirtelim.

Herakleitos’un kozmoloji veya fizikte ilgili daha spesifik görüşlerine gelince, onun yıldızları, daha doğrusu bütün gök cisimlerini parlak ateşler olarak gördüğü ve onları topraktan çıkan kuru buharlar sonucu meydana gelen varlıklar olarak açıkladığı, bulutlar ve rüzgarları ise denizlerden çıkan su buharlarıyla açıkladığı anlaşılmaktadır. Herakleitos “Güneş’in her gün yeni olduğu”nu söylemektedir (DK. B6). Yine o Ksenophanes gibi gök cisimlerini, açık tarafları bize dönük olan “sandal”lara benzetmektedir. Ona göre tutulmalar, bu sandalların ters dönmesi sonucunda ateşlerinin bizim tarafımızdan görülmemesinden ibarettir.

Herakleitos’un güney yarım küresinin varlığını kabul etmediği anlaşılmaktadır. Yine o Güneş’in bize göründüğü gibi, yani “bir ayak büyüklüğünde” olduğu konusunda ısrar etmektedir (DK. B3). Kısacası Herakleitos’un özel kozmalajik görüşlerinin daha önceki efsaneterin düzeyini aşmadığı ve özellikle Milet Okulu filozoflarının görüşlerine göre açık bir gerilerneyi temsil ettiği görülmektedir. Buradaki özel bilgi ve uzmanlık alanları, sanki Herakleitos’un kendilerine karşı takındığı küçümsemenin intikamını alıyor gibi görünmektedir. Ancak Herakleitos’un bu tür bir eksikliği hiç önemsemeyeceğini de rahatlıkla söyleyebiliriz.

İNSAN KURAMI VEYA ANTROPOLOJİSİ
Herakleitos’un insanla ilgili görüşlerine geçelim: Her şeyden önce söylememiz gereken onun insanı evrenle açıklamaktan çok, evreni insanla açıklamaya çalışan bir bakış açısına sahip olduğudur. Nitekim onun evrensel doğa yasası dediği şey, yalnızca ve esasta doğa yasası anlamında yasa değildir; aynı zamanda ve ilk planda normarif yasa, toplum yasası, insan yasası anlamında yasadır. Anaksimandros’un hukuk alanından aldığı suç ve ceza kavramlarını fizik alanına aktararak fiziksel alanda da varlıkların birbirlerine karşı yapmış oldukları “haksızlıklar” ın “ceza”sını çekmek üzere tekrar apeiron’un sinesine geri dönecekleri görüşünü ileri sürdüğünü görmüştük Benzer bir şekilde Herakleitos da doğa yasasını, bir insan yasasını, normarif bir yasayı tanımlar gibi tanımlamaktadır:

“Güneş ölçülerini aşmayacaktır; eğer bunu yaparsa adaletin hizmetkarlan olan Erinnysler onu yakalayacaklardırft (DK. B 94).

O halde Herakleitos’un Anaksimandros’un bakış açısını devam ettirdiği açıktır. Yalnız o bu bakış açısını daha dramatik bir duruma sokmaktadır. Onda doğa yasasıyla, toplum yasası veya tanrısal yasa birbirleri üzerine binmekte, birbirlerine karışmaktadır. Öte yandan, zaman zaman onun toplum yasalarının temeline doğa yasalarını koyma yönünde bir eğiliminden de sözetmemiz mümkündür. Daha doğrusu o bir yandan doğa yasasını veya logos’u toplumsal, ahlaki ve dini terimlerle tanımlarken, öte yandan toplumsal-ahlaki ve dini yasayı doğa yasasına dayandırarak meşrulaştırmaya çalışmaktadır.

Daha özel olarak, onun antropolojik-psikolojik görüşlerini ele alırsak, Herakleitos’un ruhu sıcak bir buhara benzettiği görülmektedir. Ona göre insan üç şeyden meydana gelmektedir: Ateş, su ve toprak. İnsan ruhu aslında ateşten meydana gelmiştir; ancak bu ateş, bireysel ruh haline dönüşürken “nemlenen” bir ateştir. Daha doğrusu nasıl ki, genel olarak ateş sönerken su, hava ve toprak olursa, bireysel ruh haline gelirken de o, ateş olma özelliğinden hayli kaybederek “ıslak” olur. O halde aslında ateş-ruhun insan varlığına girişi ve buna bağlı olarak ortaya çıkan nemlenmesi, bir tür ölümdür.

Nitekim Herakleitos ölümün kendisini bir tür doğuş veya ölümsüzlüğe ulaşma olarak görmektedir. Anlaşıldığına göre Herakleitos ruh için iki türlü ölüm olduğunu kabul etmektedir: Sudan gelen ölüm ve ateşten gelen ölüm. Sudan gelen ölüm, yani ateş- ruhun ıslanması, gerçek ölümdür: “Ruhlar için ölüm, su olmaktır” (DK B 36). Buna karşılık ruh için ateşten gelen bir ölüm de vardır. Bu ölüm, farklı bir ölümdür ve gerçekte ölümsüzlüktür; çünkü ateş-ilkeye kavuşmaktır. Bu ölümle ölenlerin payına büyük kısmetler düşecektir:

“Daha büyük ölüleri daha büyük kısmetler beklemektedir” (DK. B 25).

Anlaşıldığına göre savaşta ölen insanların ruhları, bu tür bir ölümle ölmekte ve onları bu tür bir kader beklemektedir:

“Savaşta ölenleri tanrılar da över, insanlar da” (DK. B 24).

Herhalde özellikle bu tür bir ölümle ölenleri ummadıkları şeyler beklemektedir:

“İnsanları öldükten sonra ummadıkları ve akıllarına getirmedikleri şeyler bekler” (DK. B 27).

Herakleitos bilgelikle ruh kuruluğu arasında sıkı ilişki kurmaktadır:

“En kuru ruh, en bilge ruhtur” (DK. B 118).

Çünkü nasıl ki makrokozmosta bilgeliğe özdeş kılınan tek şey ateşse, mikrokozmosta, yani insanda da en bilinçli olan yalnızca ateştir. Öte yandan makrokozmos için sözkonusu olan sürekli oluş ve değişme, akış içinde olma olgusunun insan için de geçerli olduğu anlaşılmaktadır. Biz de sürekli bir akış ve değişme içinde bulunmaktayız. Herakleitos nehir benzetmesini bu kez insan için, insanın oluş ve değişme içinde olmasını vurgulamak için kullanmaktadır:

“Aynı nehirlere ineriz ve inmeyiz. Biziz ve biz değiliz” (DK B 49 a).

Ancak bu evrenle ilgili olduğu gibi insanlarla ilgili olarak da zaman içinde değişmeyen, süre giden şeyin ne olduğu sorusunu kendimi ze sormamız gerekir. Başka bir deyişle eğer sürekli olarak değişiyorsak, akıyorsak, birliğimizi, özdeşliğimizi sağlayan şey nedir? Bunun cevabı makrokozmosta birliği ve özdeşliği sağlayan şey ne ise insanda, bizde onları sağlayan şeyin o olduğudur. Bizde de ateş sürekli olarak su, su toprak olur. Ancak yine bizde bunun tersine yukarıya doğru giden yol, yani tersi olan süreç de meydana geldiğinden biz hep aynı varlık olarak kalıyor gibi görünürüz.

Herakleitos sarhoşluğu ruhun ıslanması olarak görmektedir:

“Bir adam sarhoş olunca, ruhu nemli olduğundan, yetişkin olmayan bir çocuk tarafından sallana sallana nereye gittiğine dikkat etmeden götürülür” (DK. B 117).

Öte yandan o, uyku ve uyanmayı da ruhun kuru veya yaş olmasına veya onda ateş veya su unsurunun daha ağır basmasına bağlamaktadır. Tahmin edilebileceği üzere uyku veya bilincin kaybolması ruhun yaş olmasına, uyanma veya uyanıklık hali ise ruhun kuru olmasına karşılık olmaktadır. Sextus Empiricus’un bu konuda verdiği bilgi ilginçtir ve bize gerek Herakleitos’un psikolojisi, gerekse daha dar anlamda bilgi teorisi hakkında önemli bir ipucu sunmaktadır.

Bu bilgiye göre Herakleitos bizi çevreleyen şeyin akılsal ve bilinçli olduğunu, nefes aldığımızda bu tanrısal aklı içimize çekmek suretiyle akıllı varlıklar olduğumuzu, uykuda unuttuğumuzu, uyandığımızda ise tekrar bilinçli varlıklar haline geldiğimizi düşünmektedir. Bunun nedeni uykuda duyuların dışarıya açık olan tarafları kapandığından bizde bulunan aklın dışarıyla temasının kesilmiş olmasıdır. Bunun sonucunda zihnimiz veya aklımız daha önce sahip olduğu hafıza yetisini kaybetmektedir. Tekrar uyandığımızda ise zihnimiz bu duyuların açıklıklarından adeta pencereden bakar gibi bakmakta ve kendisini çevreleyen akılla temasa geçerek yeniden akıl yetisini kazanmaktadır.

Böylece Herakleitos dış dünyada bulunan aklı ateşe, bizde bulunan zihni ise ateşe yaklaştırıldığında yanan, ondan uzaklaştırıldığında sönen kömüre benzetmektedir.

Sextus Empiricus’un verdiği bu bilgileri, Herakleitos’a ait olması mümkün olmayan, daha sonraları ve başkaları tarafından savunulduğunu bildiğimiz eklentilerinden temizlersek, ortaya şu çıkmaktadır: Herakleitos uykuyu vücudun içerdiği suyun ıslak buğularının ateş-ruh üzerine ağır basması, ona egemen olmasıyla açıklamak istemektedir. Ateş ve suyun dengesinin yeniden sağlanması ise uyanmayı temsil etmektedir. Bu, fiziksel olarak ruhun dış dünyada bulunan ateş unsuruyla yeniden temas kurması sayesinde mümkün olmaktadır.

BİLGİ KURAMI VEYA EPİSTEMOLOJİSİ
Buradan Herakleitos’un daha dar anlamda bilgi kuramma ilişkin düşüncelerine geçebiliriz. Herakleitos’ta bilginin doğasına, imkanına, koşullarına ilişkin bir kuramın olmadığı bir gerçektir. Zaten ilk Yunan filozoflarında böyle bir şeyi beklemenin pek mantıklı olamayacağı da açıktır. Bununla birlikte Herakleitos’tan onun duyular, gözlem, çok şey bilmeyle bilgelik arasındaki farklılık vb. üzerine düşündüğünü gösteren bazı fragmentler kalmıştır. Bu fragmentlerin diğer alanlara ait fragmentler gibi kısa, birbirlerinden kopuk, hatta kısmen birbirleriyle çelişik bir durumda oldukları da bir gerçektir. O halde onlar içinde bir bilgi kuramının ilk izlerinin, ilk arayışlarının bulunduğunu göstermek bize düşen bir görevdir.

Herakleitos’un en çok önem verdiği şeyin bilgelik olduğunu biliyoruz. Bu fragmentlerden onun bilgeliği iki anlamda aldığını görmekteyiz. Bunlardan birincisi ve Herakleios’un insana ait olduğunu söylediği, çokluğun birliğinin kavranmasıdır:

“Sözlerini diniediğim herkes içinde tek bir kişi yok ki bilgeliğin her şeyden ayrı olduğunu anlamaya muvaffak olmuş olsun” … ” Bilgelik tek bir şeydir: O, kendisiyle her şeyin her şey tarafından yönetildiği düşünceyi tanımaktır” (DK. B 118 , 141).

Öte yandan, Herakleitos’un b u kavramı bizzat b u birliğin kendisi için kullandığım da görmekteyiz (Hatta yukarıdaki ikinci fragmentte bu yönde bir şeyler vardır). Bu ikinci anlamda bilgelik, safateşle aynı anlamdadır. Başka deyişle bilgeliğe sahip olan, bilgece olan şey, saf ateşin kendisidir. Biz ise ruhumuzda bulundurduğumuz ateş oranında bilgeyizdiı: Ruhu kuru olan insan daha bilge, ruhu ıslak olan ise daha az bilgedir veya hiç bilge değildir. Nitekim Sextus Empiricus’tan yaptığımız alıntıda da Herakleitos’un bilgeliği esas olarak, varlığın veya ateşin kendisinin bir niteliği, ikinci olarak bu ateşle temasa gelerek yanan, tutuşan bizim ruhumuzun bir niteliği olarak tasvir ettiğini görmekteyiz.

Herakleitos’un bize sürekli olarak kendi özel dünyamıza çekilmememiz, dışımızda bulunan ortak şeyi, yani gerçeği izlememiz gerektiğini söyleyen bütün öğütlerini aynı bakış açısından yorumlamamız gerekir:

” Düşünce, herkeste ortaknr” … ” Ortak olanı izlemeliyiz; ama insanların çoğu sanki kendilerine mahsus özel bir bilgelikleri varmış gibi yaşamaktadırlar” … “Uyanık olanların dünyası ortaknr; ama uyuyanların her biri kendi dünyaianna döner” (DK. B 113 , 2, 89).

Bütün bu fragmentlerde sözüedilen ortak şeyin, bizim dışımızda bulunan bilgelik, ateşin bilgeliği olduğu kesindir. İnsan ancak nesnel olarak varolan bu bilgeliğe katılarak, ondan pay alarak bilge olabilir.

Peki biz dışımızda varolan, kendisini bilsek de bilmesek de orada, dış dünyada bulunan bu bilgeliği nasıl bilebiliriz? Acaba çok şey bilmek, çeşitli alanlarda özel bilgi sahibi olmak, uzmanlık bilgisine sahip olmak bize bu bilgeliği verir mi ? Herakleitos’un kendisinden önce gelen birçok ünlü insanı çok şey bildikleri halde bilgeliği kavrayamadıklarını ileri sürerek eleştirdiğini biliyoruz. Bununla birlikte bu eleştiriyi sırf çok şey bilmek için çok şey bilmenin, çokluğun altında birliği görmeksizin veya görmeye çalışmaksızın çok şey bilmenin bir eleştirisi olarak almamız da mümkündür. Çünkü bir başka fragmentinde Herakleitos’un çok şey bilme konusunda daha övücü şeyler söylediğini görmekteyiz:

“Bilgeliği seven insanlar çok şey bilmelidirler” (DK B 25).

Öte yandan onun

“İnsani varlık bilgeliğe sahip değildir” (DK. B 78)

cümlesini yine olduğu gibi anlamamamız, yorumlamamız gerektiğini söyleyebiliriz. Şüphesiz ki, bu cümle ile Herakleitos bilgeliğin insan için kesinlikle erişilemez bir şey olduğunu söylemek istememektedir. Çünkü o kendisinin bir insan olarak böyle bir bilgeliğe sahip olduğunu düşündüğü gibi daha önceki fragmentlerinden gördüğümüz üzere “düşüncenin herkeste ortak olduğu”nu, “ortak olanı izlememiz gerektiği” ni, “uyanıkların ortak bir dünyayı paylaştıkları “nı söylemekte herhangi bir çekingenlik göstermemektedir. O halde burada Herakleitos’un bilgeliğe, şüphesiz en mükemmel anlamda Tanrı’nın sahip olduğunu, çünkü onun zaten arkhe-logos olarak bilgeliğin kendisi olduğunu, bizim ise bu bilgeliğe ruhumuzdaki ateş oranında sahip olduğumuzu söylemek istediğini düşünebiliriz.

Öte yandan bilgeliği elde etmenin zorluğunun kısmen bizden, ruhumuzun kafi derecede “ateşli” olmamasından kaynaklandığı gibi kısmen de nesnel olarak varlığın kendisinden, Herakleitos’un yine ünlü bir fragmentinde söylediği gibi “doğanın gizlenmeyi sevmesi”nden ileri geldiğini söyleyebiliriz. Ama bu her iki güçlük bilgeliği elde etme çabasında insan tarafından üstesinden gelinemez şeyler değildirler. Nihayet Herakleitos’un

“Beni değil, konuşmamı dinlemek ve her şeyin bir olduğunu bilmek bilgecedir” (DK. B 50)

sözünü, burada her ne kadar Herakleitos’un kendisini bir birey olarak önemsizleştirmek ve ilgiyi öğretisine çekmek yönünde bir uyarısı sözkonusu olsa da aslında kendisini bilgeliğin bir temsilcisi ve yorumlayıcısı olarak görmek yönündeki görüşünün bir ifadesi olarak almamız gerekir.

Peki Acaba Herakleitos duyular hakkında ne düşünmektedir? Bu konuda da fragmentlerinde bazı ipuçları vardır. Bu ipuçlarından onun duyusal algı (aisthesis) ile akılsal sezgi veya kavrayış (logos) arasında bir ayrım yaptığını görmekteyiz. Ayrıca onun görme ve işitme algılarına dayanan bilgilerin önemini vurguladığını, bunlar arasında da birincilere daha fazla önem verdiğini görmekteyiz. Herakleitos’un gözlemi bilginin zorunlu ön koşulu olarak gördüğünü, yalnız onu bilgiyi temellendirmekte yeterli kabul etmediğini söyleyebiliriz. Bunun nedeni ise, Herakleitos’un haklı olarak işaret ettiği üzere duyu algılarının çoğu zaman aldatıcı olmasıdır:

“Gözler ve kulaklar, insan içinkötü tanıklardır” … “Gözler kulaklardan daha iyi tanıklardır” (DK. B 107, l l l).

Gözlemlerin güvenilirliği, bundan dolayı, aslında ruhun yapısına, yani onun duyu verilerini yorumlama tarzına bağlıdır:

“Gözler ve kulaklar, insan için kötü tanıklardır, eğer onlar barbar ruhlara sahiplerse” (DK. B 107).

AHLAK KURAMI VEYA ETHİĞİ
Acaba Herakleitos’ta bir ahlak felsefesinden de sözedebilir miyiz?

Belli bir anlamda bu soruya evet diye cevap verebiliriz. Bu ahlak felsefesinin temelini de özellikle onun yığın-seçkinler ayrımında bulabiliriz. Herakleitos’ta bu ayrımın salt psikolojik veya sosyolojik bir ayrım olmadığını, aynı zamanda ve öncelik ethik, dolayısıyla politik bir ayrım olduğunu görmekteyiz. Başka deyişle o, kendisine dayanılarak bir ahlak ve politika kuramının ortaya atılabileceği bir ayrımdır.

Anlaşıldığına göre, Herakleitos iki tür insanın varlığını ayırdetmektedir: Logos’u kavrayamayan ve kavrayabilen insanlar. Logos’u kavramının kendisi ise sadece teorik bir bilme arzusunun tatminiyle sonuçlanmaz; aynı zamanda bu kavrayışa uygun bir yaşama tarzını, davranışı gerektirir veya onları mümkün kılar.

Sır ve kurtuluş dinlerinin, külderinin iyi yaşamayla, mutlu olmayla ilgili birtakım önerilerde bulunduklarını biliyoruz. Herakleitos daha önce gördüğümüz üzere bu önerileri hiçbir şekilde ciddiye almamaktadır. Hele onların kanlı törenlerini, gizli merasimlerini tamamen gülünç, hatta iğrenç bulmaktadır. Bununla birlikte o, onların temel kaygılarını aynı ölçüde eleştiri konusu yapmamaktadır. Çünkü kendisi de onlar gibi ve Milet filozoflarından farklı olarak felsefeyi doğru bir teoriye dayanan iyi bir yaşama kılavuzu olarak görmektedir.

Başka deyişle Herakleitos’un amacı sadece logos’u ortak bir şey olarak insanlara kavrarmak değildir; onları bu logos’a uygun olarak davranışta bulunmaya sevketmektir. Herakleitos’a göre ortak olanı izlemek bir görevdir. En üstün amaç da sadece teorik kavrayış değildir, bilgeliktir (sophia), Bilgeliğin kendisi ise doğruyu bulmak, bilmek, söylemek kadar ona uygun yaşamaktır.

Ancak öte yandan bu bilginin, bilgeliğin herkes için mümkün olmadığını da biilyoruz. Çünkü “doğanın kendisi gizlenmeyi sevdiği” gibi insanların çoğunluğu da şu veya bu nedenle gerçekliğin özünü göre bilecek nitelikte veya yetenekte değildir. Bunun doğal sonucu, Herakleitos’a göre, çoğunluğun azınlığa, seçkin azınlığa, hatta gerekirse tek bir kişiye itaat etmesinin, onun düşüncelerini ve buyruklarını dinlemesinin zorunlu olduğudur. Çünkü çoğunluk bilgiye, iyi ye ve mutluluğa ancak bu yolla ulaşabilir. O halde Herakleitos’un yığını küçümseyen bütün sözlerini aslında bu anlamda, yani ahlaki anlamda yargılar veya değerlendirmeler olarak almak gerekir. Yine onun siyasal tercihlerini, yani demokrasi düşmanlığı, aristokrasi taraftarlığını da bu zemin ve bakış açısı içinde anlamak ve değerlendirmek durumundayız.

HERAKLEİTOS’UN ÖNEMİ VE KENDİSiNDEN
SONRA GELENLER ÜZERİNE ETKİLERİ
Herakleitos’un kendisinden sonrakiler üzerine etkisi çok büyük olmuştur. Onun oluşu tanrılaştırması Parmenides’in tepkisini ve oluşu inkarını doğuracaktır. Herakleitos-Parmenides zıtlığı ise Yunan felsefe tarihinde bir sonraki dönemde ortaya çıkacak olan çoğulcu materyalizmin hareket noktasını oluşturacaktır. Herakleitos’un her şeyin aktığı öğretisi ve göreciliği Sofistlerin şüpheciliğinin en büyük dayanaklarından biri olacak ve bu öğretiyi en uç sınırına kadar götürmektekten çekinmeyecek olan Kratylos’da, her türlü bilginin imkansız olduğu sonucuna yol açacaktır. Aristoteles, Platon’un gençliğinde Kratylos’un öğrencisi olduğunu ve ondan oluş dünyasının sürekli akış içinde olduğu, dolayısıyla bilgisinin edinilmesinin imkansız olduğu görüşlerini aldığını belirtmektedir. Platon ve Aristoteles’in kendileri de Herakleitos’un oluş kuramıyla Parmenides’un varlık kuramının uzlaştırılması, birleştirilmesi denemeleri olarak kabul edilebilirler. Stoacılar Herakleitos’un tüm felsefesini en büyük bir ateşiilikle izlerler. Onun arkhe-ateş anlayışını, panteizmini, insan anlayışını ahlaki ve dini bir dünya görüşünün temeli kılarlar.

Özellikle Yeniçağ’da Alman romantik şair ve filozoflarında Herakleitos’un yeniden büyük bir sevgiyle selamlandığını görürüz. Büyük Alman şairleri Goethe ve Hölderlin, yine büyük Alman filozofları Hegel ve Nietzsche, Herakleitos’un modern hayranları arasında zikredilebilirler. Hegel, Herakleitos’un, eserine almamış olduğu hiçbir düşüncesi olmadığını söyler. Gerçekten de Hegel’in panteizmi, evrensel oluş düşüncesi, tarih ve doğanın zıtlada çalıştığı görüşü, gerçeğin akılsal, akılsalın gerçek olduğu ünlü öğretisinin Herakleitos’cu öncüileri son derece açıktır. Nietzsche, Yunanlıların Traiik Çağmda Felsefe adını taşıyan ve Sokrates öncesi Yunan filozoflarına tahsis ettiği küçük, fakat çok parlak düşüncelerini ortaya koyan kitabında Herakleitos’a özel bir yer ayırır. Onun Zerdüşt Böyle Dedi adlı eserinin kahramanı Zerdüşt de galiba Herakleitos’un üslfıbu ve kişiliği model olarak tasarlanmıştır. Nietzsche’nin seçkinler-yığın ayrımı, çatışmacı sosyal felsefesi, dünyanın herhangi bir üst amacı olmayan estetik bir oyun olduğu görüşlerinde de Herakleitos’un düşüncelerinden bazı unsurların olduğu muhakkaktır.

Ahmet Arslan

 

Reklamlar