Homeros

 

HOMEROS
Homeros kimdir? İnsanlar yirmi beş yüzyıldır bu soruyu evirdiler, çevirdiler, araştırdılar durdular, gene de bir sonuç alamadılar. Homeros bir bilmece olarak kaldı: Onu hiç bilmiyoruz, hiçbir zaman bilemeyeceğiz desek de yeri, biliyoruz, hiçbir şairi bilmediğimiz gibi biliyoruz desek de yeri. İnsanlık tarihinde bir gün geldi ki, sanatçının kimliğini kestirmek için eserine bakmakla yetinmez oldu insanoğlu. Kimdi bu sanatçı, ne zaman doğdu, nerede doğdu, nasıl yaşadı, diye bir sürü soru sormaya girişti. İşte o gün Homeros gürültüye gitti, çünkü hiç hazırlıklı değildi bu sorulara cevap vermeye. O gün bilim doğdu diyeceksiniz, evet, ama bilim Homeros’un üstüne, üstü karalı kâğıtları öyle bir yığdı ki, altından Homeros’u bulup çıkarmak güç iş oluverdi. Bir üniversite profesörü, “Homeros sorunu mu? 40.000 cilt kitap!” derdi bana. Yani enikonu bilgin olmadan girişilmez Homeros’u anlatmaya demek isterdi. Bu iş, koyun çokluğundan, sürüyü görmemeye varır. Kitapların altında az daha Homeros kayboluyordu, hem birçokları için kaybolmuştur bile. Bugün okuyucu Homeros destanlarının tadına varmak için bilimden ne kadar arınmaya çalışsa, boşuna uğraşır, bilime ne kadar dalsa, o kadar çıkmaza girer, kısacası bilimle de yapamaz, bilimsiz de edemez. Ama Homeros’u bilime başvurmadan dinleyen çağlar varmış. Onlardan başlayalım.

İLKÇAĞDA HOMEROS
Yunan ilkçağında Homeros’un adı da İsa’dan önce yedinci yüzyıldan beri geçer. İonya filozofları, ozanları, tarihçileri sözünü ederler. Kimi onu över, kimi onu yerer, ama tek olduğuna kimsenin kuşkusu yok gibidir. Çağı, yurdu, yaşayışı, şusu busu üzerinde fazla durmamaları, acaba bunları bilmediklerinden mi, yoksa Homeros gibi “ulusal” bir ozanın yüceliği karşısında artık şusu busu söz konusu olamayacağından mı? Yurttaşımız Halikarnaslı Herodotos, “Hesiodosla” Homeros Yunanlıların tanrı soylarını kurdular, ad ve ekadlarını taktılar tanrılara, yetkilerini ve işlerini ayırdılar, görünüşlerini belirttiler,” diyor. Hesiodos’la Homeros Yunan dinini ve efsanesini kurdular demeye varan bu söze Herodotos şu bilgiyi de ekliyor: “Onlar benden dört yüzyıl önce yaşadılar” (Hist, II, 53). Herodotos İÖ 450 sularında yaşadığına göre, Homeros da 850 sularında yaşamıştır demek. Platon’a değin Homeros’u anmayan bir tek Yunan yazarı yok gibidir, ne var ki bu anılar birbirini pek tutmaz. Kimi “Khioslu adam”, kimi “Khioslu ve İzmirli” der ona, kimi bütün Yunan destanlarını onun yazdığına inanır, kimi birkaç dizesini eserine alır, kimi de bütün eserinin Homeros’ tan çıktığım söyler. İlyada ve Odysseia’nm birçok sahneleri yedinci yüzyıldan beri vazo resimlerine konu olmakta, Homeros destanları İonya’da olduğu gibi, Yunanistan yarımadasında da tanınmaktadır.

HOMEROS VE PLATON
Homeros tartışması Platon’la başlar. Platon’un Homeros üzerine görüşü bir bakımdan Herodotos’unkinden farklı değildir, ona göre de Homeros, Yunan dünyasında bütün inanışların babasıdır, bu dünyada dile gelen ne varsa, onunla dile gelmiştir. Platon beğenmediği eğitim sisteminin temelinde Homeros’u görmekle bir çığır açmış sayılamaz. Yunanistan’da eğitimin Homeros destanlarının üstüne kurulmuş olduğu herkesçe bilinen bir gerçekti, yani yalnız Atina değil, bütün Yunan devletleri Homeros’u bir çeşit kutsal kitap gibi, her türlü bilginin özü diye benimsemişlerdi. Yunan insanı din olsun, politika ya da askerlik olsun, gemicilik ya da hekimlik olsun, çeşitli bilgileri öğrenmek için, Homeros destanlarına başvurur, daha doğrusu a’ dan z’ye kadar ezbere bildiği bu destanları canlı bir kitaplık gibi içinde taşırdı. Eserleri Homeros’un dizeleriyle dolup taşan Platon da Homeros’un okulunda yetişmiş, ne var ki ilk olarak bu eğitime karşı başkaldırmaya yeltenmiştir. Filozofun bu yöndeki yergisi, geleneğin ta kendisine karşı bir ayaklanma olmakla kalmadı. Homeros anlayışında acayip diyeceğim bir çığır açtı. “Devlet”in üçüncü kitabını okurken, Sokrates’e kızmaktan alamayız kendimizi. Platon, Homeros’u anlamamış, şiirinin tadına varamamış diye içerleriz biz yirminci yüzyıl okuyucuları. Unuturuz ki, Homeros, Platon’un zamanında şiir değil yalnız, kutsal kitaptı. Bu sarsıntı, bilimin doğmasına yol açtı. Meme gibi çocuklarımıza emzirdiğimiz bu süt nedir, diye sormaya, araştırmaya başladı bilginler. İlkçağın metin açıklamaları bu andan sonra başlar. Homeros’un adını kendi uluslarının adı gibi nereden gelip nasıl olduğunu araştırmadan anan, eserini safça okuyup benimseyen çağ sona ermiştir. Herodotos’un tarihlemesi doğru ise, bu çağ, dört yüzyıllık kısa bir zaman sürdü demektir.

HOMEROS VE BİLİM
Gelsin Hellenistik çağ. Adı üstünde, Hellen çağı değil de, Hellen varlığı üstüne düşünen, kuran bir çağ. İskenderiye Kitaplığı, Bergama Kitaplığı. Bolluk, zenginlik, lüle lüle Mısır ve Bergama kâğıtlarına yazılı deste deste kitap. Araştırmalar birbirini kovalar. Başlıca konu Homeros’tur. Bu araştırmalarla filoloji dediğimiz bilim kolu meydana gelir. İskenderiye ve Bergama okullarından tutun da, Roma ve Bizans’ın son demlerine kadar süregelecek filolojinin temsilcileri öyle çok, çalışmaları öyle çapraşık ki, kim olduklarını, ne yaptıklarını bu önsözde anlatmaya girişemem. Yalnız şunu söyleyeyim ki, geç ilkçağın filologları bugünkü filologlardan ayrı bir alanda çalışmıyorlardı, onların da bizim gibi amacı önce metin araştırmaları yapmak, sonra da metnin yazarı üzerinde incelemelere girişmekti. Ele alman metin, incelenen yazar da hep Homeros destanları ve Homeros’tu. Bu alandaki çalışma kuşaklarca bilgini uğraştıracak çapta büyüktü doğrusu.

HOMEROS’UN “YAŞAMÖYKÜLERİ”
Bir Aiskhylos, bir Pindaros, bir Platon, Homeros destanlarını ezbere bilirlerdi gerçi, ama Homeros üstüne ne bilirlerdi? İşte bunu ne biz kesince biliyoruz, ne de bizden önceki ilkçağ filologları. İskenderiye, Bergama, Miletos, Roma, Bizans bilginleri önce bunu araştırmaya girişmişler. Kaynakları karıştırıp Homeros’un nerede ve nasıl yaşadığını görmeye koyulmuşlar. Elde ettikleri bilgilerle, birçok “vita’lar (yaşamöyküleri) yazmışlar. Bunların bazıları bize kadar kalmıştır; kimini Herodotos, kimini Plutarkhos, kimini Hesychius, kimini Proklos adlı yazarlar yazmış derler: Ne var ki ikinci elden ve çoğu İsa’dan sonraki yüzyıllarda kaleme alınmış bu yaşamöyküleri birbirini tutmayan karışık, temelsiz bilgiler vermekten öteye gidemez. Bakın, İS beşinci yüzyılda “Edebiyat Üzerine Bir El Kitabı”nı yazan Proklos kısaca ne diyor: “Homeros kimin oğluydu, nerede doğdu yaşadı? Bunu açıklamak kolay değil. Çünkü kendisi bu yönde bize hiçbir bilgi vermediği gibi, ondan söz edenler de kesin bir sonuca varamamışlar ve bir sürü hayale kapılmışlardır. Kimi Kolophon’da doğduğunu, kimi Khios’ta, kimi İzmir’de, kimi de İos’ta ya da Kyme’de dünyaya geldiğini söyler. Kısacası hiçbir kent yoktur ki Homeros’u kendi oğlu gibi benimsemiş olmasın. Bu yüzden Homeros’a dünya yurttaşı desek yeridir.”

Güzel söylüyor Proklos. Gerçi asıl yedi kent Homeros’un yurdu olmakla övünürmüş, ama bunların beşi Anadolu’da ya da adalarda, yani İonya’da olduğuna göre, Argos, Atina, Pylos ya da İthaka’nın, yani Yunanistan kentlerinin iddiaları göz önünde tutulmaya bile değmez. Homeros İonyalıdır, buna hiç kuşku yok. Homeros İzmirlidir, kaynakları karşılaştırdıkça bu sonuca varılır. “Babasının adı Maion’muş, Meles Irmağı’nm kıyılarında doğmuş da onun için Melesigenes denmiş ona, ama sonra tutsak olarak Khioslulara verildiğinden ona Homeros adını takmışlar,” diyor Proklos. Bu üç cümle üzerinde ne çok tartışmalar oldu! Homeros ne demek? Proklos’a göre “tutsak” anlamına gelen “homereia”dan, kimine göre Aiol lehçesinde “gözü görmeyen” anlamına gelen bir sözcükten çıkmaymış bu ad ve onu Homeros’a kör olduğu için takmışlar. Homeros doğuştan kör olabilir mi, sorarım size. Proklos bile köpürüyor bu iddiaya. “Homeros’a kör diyenlerin, kendileri kördür, çünkü kafadan sakattırlar,” diyor. “Dünyada Homeros kadar çok şey gören bir adam var mı?” Odysseia’da ozan Demodokos kör olarak canlandırılır (Od. VIII. 64). Musalar bu ozanı gözden yoksun etmişler, ama ona tatlı dil vermişler karşılığında. Efsanenin babası Homeros üzerine efsaneler, masallar uydurmak çekici bir işti. Bu körlük masalı da meraklı doğrusu! Gözleriyle gördüğünü bu kadar iyi anlatan şair ya gerçekten kör idiyse? Ama babasının ve soyunun adı neden uydurma olsun? Birçok çağdaş bilginin bu yöndeki kanısını anlamak güç. Maion, Lydia’nm doğusunda Maionia bölgesine adını veren kurucu kahramanın ve Kybele’nin babasının adı olduğuna göre, Homeros’un da babası olamazmış; Melesigenes soyadı ve Homeros’un Meles’ten, yani bir ırmaktan doğduğu inancı da bir efsane imiş. Proklos ırmaktan doğduğunu değil de, ırmak kıyısında olduğunu söylüyor. Bu adın kuruluşunda dilbilgisi bakımından bir pürüz varsa da, uydurma olmayabilir, Homeros’un Meles, yani Pınarbaşı suyu ile bir ilişiği olup İzmir’de doğduğu kanımmı pekiştiriyor bu ad. Maion ise, hem Maionia’nın kurucusunun, hem de Anadolulu bir kişinin adı olamaz mı? Latin ozanlarının Homeros’a sık sık Maion’un oğlu demeleri boşuna değildir herhalde. Kaldı ki Smyrna vetus, yani eski İzmir’de yapılan son kazılar, buranın çok erken çağlarda İonya’nm en önemli kültür merkezi olduğunu göstermiştir. Aiol ve İon lehçelerinin kaynaşmasından meydana gelen Homeros destanlarının doğması için İonya ve Aiolya’mn kavşağında bulunan İzmir’den daha uygun bir yer düşünülemez. İlkçağ kaynakları böyle deyince, gelin artık Homeros’un İzmirli olduğundan kuşku duymayalım.

HOMEROSOĞULLARI
Ama Khios, yani Sakız Adası ne oluyor? Birçok kaynaklar Homeros’un gerçi İzmir’de doğduğunu, sonra da Sakız’a yerleştiğini söylerler. Homerosoğulları adını taşıyan torunları da, bu adada yaşamış. Homerides denilen bu Homerosoğulları kimdi? Sakız’da okul kurmuş bir ozan topluluğu. İÖ altıncı yüzyıldan beri bütün Yunanistan’da ün saldıkları, Homeros destanlarını okumayı tekellerinde bulundurdukları, hatta Homeros’la akrabalığı manevi bağdan da ileri götürüp Homeros’un oğulları, torunları olmakla övündükleri biliniyor. Bunlara Yunanca “rhapsodoi” deniyordu, yani ellerinde “rhabdos” değneğini tutarak destan okuyan ozanlar. Asıl Homeros destanlarında ozana “aoidos” dendiğine bakılırsa, “aoidos” ile “rhâpsodos” arasında bir ayrım gözetmeli, “aoidos”u Homeros’un kendisi ve destanlarında canlandırdığı yaratıcı ozan, “rhapsodos”u yazılı değilse de, sözlü bir destan geleneğini sürdüren meslekten ozan olarak anlamalı.

SÖZLÜ GELENEK, YAZILI GELENEK
Destanların metinlerine gelince; burada da çetrefil bir sorunla karşılaşmış bilginler. Homeros destanları yazılı mıydı, değil miydi? İlyada’nın bir yerinde (VI, 169) yazı yazmaktan dem vurulur: Karısı Anteia’yı Bellerophontes’in baştan çıkardığına inanan Kral Proitos, yiğide “birbiri üzerine katlanan bir levhaya yazılmış ölüm işaretleri” verip onu Lykia’ya gönderir. Buna biz mektup deriz. Homeros, mektup sözcüğünü henüz bilmediği için meramını anlatmakta sıkıntı çekiyor besbelli, ama katlanan levha dediği de, Hitit dünyasında rastladığımız tabletler olsa gerek. Troya Savaşı ve ondan daha önceye ait Bellerophontes efsanesi zamanında yazı diye bir şey bilinmiyorsa bile -ki neden bilinmesin, Troya Savaşı 1200 yıllarında olmuşsa, Anadolu’da çok önce Hititler yazı yazmış değiller miydi?- Homeros’un yaşadığını sandığımız 850 sularında İonya’da herhalde yazı yazılıyordu. Nitekim altıncı yüzyılın başında, Atina, İon alfabesini benimserken, onu, Atina’da kullanılan eski yazıdan çok daha üstün, gelişmiş bir yazı türü diye benimsemişti. Bu yazı da İonya’ya, Fenikyeliler yoluyla gelmişti. İonya’da çok eskiden beri yazı yazılmasından Homeros’un destanlarını kaleme aldığı, yani yazı ile yazdığı sonucu çıkarılamaz. İlyada ile Odysseia, hiç kuşku yok ki, sözlü bir geleneğin ürünleridir, ama bu gelişmenin içinde Homeros destanları bir başlangıç mı, bir bitim mi, bu sorunu aşağıda inceleyeceğiz. İlkçağdan kalma bir tek metnin ortaçağda çeşitli kopyaları olarak elimize geçen İlyada ve Odysseia’nın sözlü eser halinden yazılı eser haline nasıl ve ne zaman geçtiklerini inceleyelim şimdi.

HOMEROS METNİ YUNANİSTAN’A NASIL GELDİ?
Bu konuda da Hellenistik filoloji bugünkü bilim gibi varsayımlara dayanmak zorundaydı. Bir tek metin dedik, evet, Homeros destanlarını biz Avrupa kitaplıklarında bulunan birçok elyazmalarından, arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılan birçok papyrus’lardan tanıdığımız halde, bütün bu yazmaları birbirleriyle karşılaştırdığımız zaman, görüyoruz ki, hepsi bir tek kaynağa dayanıyor, hepsi bir öz metinden geliyor. Bilim diliyle “vulgata” deniyor bu öz metne. Homeros vulgata’sı ne zaman oluştu? İlkçağ sonlarından kalma çeşitli ve birbirini pek tutmayan kaynaklardan özet olarak şunu çıkarabiliriz: Yedinci yüzyıl sularında Homeros destanları İonya’dan Yunanistan’a getirildi. Bu “getirildi” sözü önemli; kaynaklar, destanları kimin getirdiği üzerinde ayrılıyorsa da, bunların getirildikleri sözünde birleşiyor hepsi. Yok destanları ilkin Sparta’ya Kral Lykurgos getirmiş, yok ilkin Atina’ya Solon ya da tiran Peisistratos, yahut da oğlu Hipparkhos getirmiş… Atina’da iş bununla da kalmamış, Atina’nın en büyük bayramı Panathenaia Yortusu’nda Homeros destanlarının okunacağı ve yalnız bu destanların okunacağı da karar altına alınmış. İster Solon’un olsun, ister Peisistratos’un olsun, bu karar Homeros’u Atina devlet dinine, devlet eğitimine sokuyordu. Atina devletinin sonuna kadar bu böyle kaldı. Ne var ki Atinalı devlet başkanlarının bu kararını bilim bakımından da yorumlamaya girişenler oldu. Romalı hatip Cicero şöyle diyor: “Önce karmakarışık bir halde olan Homeros metinlerini ilk düzenleyen ve elimizde bulundukları biçime sokan Peisistratos’tur” (De Oratore, III, 34, 137). Ne Herodotos’ta, ne İskenderiye bilginlerinde izine rastlanan bu iddia, zamanımızda çok tutundu ve Homeros metinlerinin kaleme alınışı konusunda karanlık kalan birçok noktaları açıklamak yolunda yorumlandıkça yorumlandı. Şöyle bir sonuca varıldı: Peisistratos, metinleri İonya’dan getirtip Atina’da kopya ettirdi; elimizdeki vulgata, o zaman kaleme alınmış bir yazmadır. Yazıcılar, aslında İon-Aiol lehçesiyle yazılmış destanları Attika lehçesine uyguladılar. Metinde görülen Attika lehçesi özellikleri ve örneğin ikinci bölümünde (II, 546-558) Atina ve Salamis’e özel bir yer ayrılması oradan gelmedir. Peloponez Savaşı’nda Atina ile komşu Megara kentinin arası açıhnca, Megaralı tarihçiler, Solon ve Peisistratos’un İlyada’mn bazı dizelerini kendilerine göre değiştirdiklerini bile ileri sürmüşlerdir. İki önemli iddia ile karşı karşıyayız: Peisistratos tıpkı çağdaş bir yaymlayıcı gibi Homeros destanlarını yayınladı, İkincisi Peisistratos, Homeros metninde değişiklikler yaptı. Peisistratos’un bir bilirkişi komisyonu topladığı, bunlara büyük bir bütün olan destan metinleri arasından bir seçme yaptırıp İlyada ve Odysseia’yı bugün elimize geçtikleri biçimde kaleme aldırdığı kanısı da yukarıdaki iddialara hemen eklendi. Biraz daha ileri gidip Peisistratos’un Homeros metnini sansür ettiği de söylenebilir. Nitekim Homeros’tan başka destanlarda ele alman efsanelerin de, tanrılara övgülerin de Homeros’un eseri arasında yer aldıklarına, ancak sonra Peisistratos’un yaptığı İlyada-Odysseia seçmesiyle bütün metnin iki destana indirildiğine inananlar var. Birçok bilginlerle birlikte Halikarnas Balıkçısı da bu görüşü savunmaktadır. Halikarnas Balıkçısı’nm Avrupa bilginlerinden ileri gittiği bir nokta var ki, bizim için çok önemlidir: Peisistratos zamanında yapılan bu sansürde Akhalarm tarafı tutulmuş, bir Anadolulu olarak Homeros, asıl Troyalılardan yana olduğu halde, Akhaları vahşi, kan dökücü gösteren parçalar eserinden çıkarılmıştır; eserden çıkarılan parçalar arasında Akhilleus’un ırzına geçip de öldürdüğü Troilos, alçakça aldatılıp öldürülen Palamedes, kurban edilen Polyksene, Amazon Penthesileia efsaneleri de vardır. Bu noktada kendi görüşümüzü savunmakla Homeros sorununu da açıklamış olacağımıza inanıyoruz.

HOMEROS VE DESTANLAR ÇEMBERİ
İonya’da bütün Troya efsanelerini ele alıp işleyen birçok destanlar meydana geldiğini ve klasik Yunanistan’da bunlara “kyklos”, yani çember dendiğini biliyoruz. Homeros’un adını taşıyan İlyada ve Odysseia’dan gayrı bütün destanlar kayıptır. Ancak bazı kaynaklarından adlarını öğrendiğimiz bu destanlardan birkaçının yazarları da biliniyor, kimi Kıbrıslı Stasinos’tan, kimi Miletoslu Arktinos’tan, kimi de Midilli’li Leskhes’ten olduğu söyleniyor. Eserleri kaybolan bu yazarlar bizim için yalnız birer ad olarak kaldığı halde, hepsinin Homeros’tan sonraki çağlarda yaşadıkları anlaşılıyor. Anadolu’dan ve adalardan doğan destan efsanelerini hiç kuşku yok ki birçok ozanlar işlemiştir. Bu ozanların işledikleri destana kendi adlarını koymamaları destan türünün bir gerekçesidir. Kişisel çağlar başlayıp her esere bir yaratıcı arandığı zaman, İlyada ve Odysseia için bir ozan adı bulunmuş, bu iki destan Homeros’undur denmiş. İki destanı da bir tek kişi mi yazdı? Ama İlyada ile Odysseia’mn Homeros’tan olduklarını kabul etsek bile, bütün destan çemberinin bir elden çıktığına inanmak güçtür. Bir tek insanın otuz bin dizelik iki eseri yazması bizi şaşırtırken, yüz binlerce dizeyi kaleme aldığına nasıl inanabiliriz? İşin doğrusu şu olsa gerek: İonya’da Troya efsaneleri destanlık konular idi, her ozan da bu konular arasında bir şu konuyu, bir bu konuyu işlemiş, ezbere okumuş ya da yazı ile kaleme almıştır. Biz, İlyada’yı okuduğumuz zaman, bu destanda baştan sona kadar tutarlı bir akış sezdiğimizden, onu bir tek ozanın, Homeros’un eseri diye benimsiyoruz; kaldı ki bu eserde bile birçok bilginlerin sonradan eklenmiş saydıkları parçalar var. Böyle olunca, Peisistratos çağında Homeros’un destanları arasında belli bir görüş, belli bir hedefle bir seçme yapıldığı iddiası inanılır bir iddia görünmüyor. Komisyon kurmaya gelince, bu, İsa’dan önce altıncı yüzyılda olacak şey değil de, ancak çok sonraları, yani Hellenistik çağlarda rastlanan olaylardandır. Peisistratos’ un sansürü bu bakımdan İlyada’ya yalnız bir-iki dize eklemekle kalmış olsa gerek. Nitekim Homeros destanlarındaki hava bozulmamış, Homeros’un Akhaları yiğit, ama kaba. Troyalıları ise daha yumuşak ve daha insan saydığı elimizdeki metinden de anlaşılmaktadır.

Bütün bu varsayımlardan çıkan sonuç bence şudur: İlyada ve Odysseia’yı Yunanistan’a kim getirmiş olursa olsun, destanları yazılı metin olarak getirmiş ve Atina’da kopya ettirmiştir. Bu kopyalar düzenlenirken metinde ufak tefek değişiklikler yapılmıştır. Ashnın İon-Aiol lehçesi elden geldiğince ve ölçü kurallarını bozmamak koşuluyla Attika diline uydurulmuştur. Hepsi bu kadar.

METİN ELEŞTİRMENLERİ
Hellenistik çağda üç büyük eleştirmen: Ephososlu Zenodotos, Bizanslı Aristophanes ve Aristarkhos, Homeros metinlerini incelemişler, kimi dizeleri sonradan eklenmiş sayarak atmışlar, kimilerini düzeltmişler, kimi dizelerin iki ayrı okunuşu arasında bir seçme yapmışlar, kısacası bizim bugün yaptığımız gibi eleştirilmiş bir yayın (edition critique) ortaya çıkarmışlardır. Ne var ki bu yayınlar olduğu gibi elimize geçmemiştir: Zenodotos, Aristophanes ve Aristarkhos’un düzeltmelerini, biz yalnız elyazmalarının kenarlarına yazılmış “schoilia” Tardan, yani açıklamalardan biliyoruz. Bu açıklamaları göz önünde tutarak Homeros metninin yeni yeni yayınlarını yapmak, on dokuzuncu yüzyıldan bu yana Avrupa bilginlerini uğraştıran bir iştir. Nitekim her gün daha güzel, daha tamam İlyada ve Odysseia yayınları basılmaktadır.

DÜN VE BUGÜN HOMEROS SORUNU
Bu arada Avrupa bilimi Homeros problemi diye bir sorun ortaya atmış ve bu da dal budak salıp zihinleri büsbütün karıştırmıştır. Homeros sorunu Frederic-August Wolf adlı bir Alman bilgininin 1795’te yayınladığı “Prolegomena ad Homerum” eseriyle bilim dünyasını altüst etti. Wolf, Homeros destanlarının bir bütün olmadığını, bunların birbirine eklenmiş “Liedler”den (şarkılar) meydana geldiğini, Homeros adında bir ozanın yaşamadığını ileri sürüyordu. On dokuzuncu yüzyılın eşiğindeyiz. Romantizmin doğmasıyla halkın dehasına, halktan, doğadan fışkırmış doğal sanat eserlerinin varlığına inanmak bir moda haline gelmiştir. İngiltere’de Ossianlar uydurulur, Almanya’da Herderler geçmiş zamanların sisli ufuklarında halk ozanlarını saraydan saraya dolaşan Tanrı’dan esinli romantik kişiler gibi tasarlarlar, şiirin de Tanrı esiniyle doğup fışkırdığına inanırlardı. Dünyanın en bilinmeyen şairi Homeros’u da kuzeyin “barde” denilen ozanları arasına yerleştirip İskandinavya’dan Akdeniz’e uzanan bir halk şiiri ağı örebilmek Romantiklerin duygularını coşturacak bir olaydı. Derken bu görüşle açılan çığıra bilginler de katıldı ve şiir coşkunluğu on dokuzuncu yüzyılın kuru mantığa dayanan filolojisine yer verince, Homeros’un didik didik edilmesine başlandı. Aristarkhos şu dize, şu parça Homeros’tan olamaz demişti ya, on dokuzuncu yüzyıl filologları her dizeyi, her parçayı gerek mantık, gerekse tarihsel bilgiler süzgecinden geçirip kimini attılar, kimini tuttular, her parçayı dilinin, konusunun özelliklerini inceleyerek tarihlendirdiler, sonunda Homeros destanları çok çeşitli çağlarda, çok çeşitli ozanların birbirine ekledikleri şiir parçalarından bir yamalı bohça haline geldi. “Liederjager”, yani şarkı avcıları diye anılan Wolf’ çuların şu ya da bu dizenin eklenmiş olduğunu göstermek için ne bilgince çarelere, ne mantık oyunlarına başvurduklarını anlatsam gülersiniz. Dizeler, beyitler üstüne aforoz yağdırmak bir zevk olmuş, moda haline gelmiş, öyle ki Schliemann Troya’ya gidip Homeros’un anlattığı kenti ortaya çıkarmaya girişince var olmayan bir destanın var olamayacak çevresini aramak gafletine düşen arkeolog, bilim dünyasının alaylarıyla karşılanmıştır. “Einheitshirten” denilen, yani destanların bütünlüğüne inanıp onu birer çoban gibi korumaya çalışan bilginler, avcılara habire karşı koyuyorlardı. Bu iki grup, bilim tarihinde eşine az rastlanan bir kavgaya tutuşup her biri kendi görüşünü savunan yazıları, kitapları üst üste yağdırıyordu. Bugünkü durum çobanların avcıları yendiklerini gösteriyor. Yirminci yüzyıl filolojisi artık bir dize yüz satır önceki başka bir dizeye tıpatıp uymuyor, şurada burada ufak tefek zıtlıklar var diye bir eseri parçalamanın yersiz olduğunu anladı. Gene de avcıların destanları didik didik ederken açığa vurdukları kimi özlü çelişkiler ortadan kaldırılamadı. Tarih ve arkeoloji araştırmaları Homeros destanlarında anlatılan birçok gerçeğin birbirinden ayrı çağlara ait olduklarını gösteriyor, dilde de daha eski öğelerle daha yenilerinin karıştığı açıkça beliriyor. İlyada’da ana olaya birçok ek olayların karışmasıyla, anlatımda tam tutarlı bir akış olmadığı, üstelik İlyada ile Odysseia arasında köklü bir ayrılık bulunduğu, Odysseia’nm İlyada’dan çok daha yeni tarih, sanat ve dil özellikleri taşıdığı apaçık görülür. O halde İlyada, Homeros’un; Odysseia, Homeros’un değil mi diyeceğiz, yoksa her iki destan da çeşitli bölümlerin birbirine eklenmesinden meydana geldi deyip Wolf ’un savına mı döneceğiz? Bilginlerin zihnini kurcalayan bir nokta da şu: Atina’nın Panathenaia bayramında, Homeros destanları okunurmuş. 30.000 dizenin bir iki günde okunmasına olanak var mı? Haydi ozanlar sıra ile çeşitli bölümleri okurdu desek bile, dinleyicide bu kadar büyük bir eseri dinleyecek hal mi kalırdı? Her bayramda birkaç bölümün okunduğunu kabul edersek, destanların meydana geldiği eski çağlarda da aynı şey yapıldığım, yani Homeros gibi ozanların bir oturuşta 1500-2000 dizelik bir destan okuduklarını kabul etmek gerek. Paul Mazon gibi büyük bir bilgin, İlyada’yı bir bütün olarak incelerken, birinciden yirmi dördüncü bölüme kadar bir ana olayın süregeldiğini gösteriyor ve şu sonuca varıyor ki her biri tutarlı bir bütün olan bölümler önemlidir; İlyada’nın aslı, yani Homeros’un destanı, Akhilleus’un öfkesini ele alan bölümlerden oluşur, ek olayları anlatan öbür bölümler ise belki Homeros’un eseridir, ama İlyada destanına yabancıdır. Homeros, yaklaşık 1500 dize tutan asıl İlyada destanını yarattıktan sonra, onu eklemelerle genişletip 16.000 dizelik bugünkü metin haline getirmiş olabilir. Ama bu işi başka bir ozan da yapmış olabilir.

BİZCE HOMEROS
Homeros araştırmaları bugün aşağı yukarı bu durumdadır. Sorun tartışma konusu olmaktan çıkmamıştır. Ne var ki tartışmada ileri sürülen kanıtlar yalnız kuru mantığa dayandırılmıyor, sanata, şiire de hakkım vermeye çalışıyor. Homeros destanlarını inceleyen her bilgin, her okuyucu bir izlenim edinir. Bu izlenim önemlidir, öne süreceği görüş ister istemez ona dayanır, herkes kanıtlar bolluğu içinde, kendi görüşünü destekleyecek kanıtlar seçer. Bu yüzden en doğrusu, izlenimini önceden açığa vurmaktır. Ben de İlyada’yı okumuş, Türkçeye çevirmeye uğraşmış bir insan olarak şöyle derim:

İlyada, Homeros adında Anadolulu bir ozanın İÖ dokuzuncu yüzyıl sularında yarattığı bir destandır.

Görüşümü de şöyle özetleyebilirim: Homeros, yaşamış büyük bir ozandır. O, büyük bir destan geleneğinin başlangıcında değil, ortasında bulunuyordu, yani Troya efsanelerini kendi yaratmamış, yalnızca biçimlendirmiştir. Bu efsaneler arasında bir seçme yapmış ve seçtiği destan olaylarını sıkı bir düzen içinde, bir bütün olarak kurmuştur. Troya’nın kuruluşundan yıkılışına kadar giden uzun sürenin bir parçası, yani Akhilleus’un öfkesiyle başlayıp Hektor’un ölümüyle biten olayları almış, işlemiştir. Daha öncesine, daha sonrasına ait efsaneleri de elbet biliyordu, nitekim destanının birçok yerinde onlara değinmiş ya da kısaca özetlemiştir. Seçtiği bu ana olayı kuru kuru anlatmaması, destanını bir ana olay ve birçok ek olayla örmesi sanatının gerekçesidir. Destan, roman değildir, Homeros da İlyada’ yı anlatırken, adsız bir ozan olarak koca bir efsane denizinin içinde yüzüyordu. Destan türünün geleneklerine uyarak, belli bir amaçla bu kadar tutarlı bir seçme yapabilmesi, onun, yineleyici sıradan bir ozan değil de, bilinçli, yaratıcı bir ozan olduğunu gösterir. Bu yolda bir adım daha ileri gitmesi bence düşünülemez bile.

Homeros, sözlü geleneği sürdüren bir ozandı. Sonraları adını taşıyacak Sakız ozanları gibi o da herhalde saraydan saraya dolaşıp destan okurdu. Yaşadığı dokuzuncu yüzyılın İonya’sında Troya Savaşı, dört beş yüzyıllık geçmişi olan ve dinleyicilerce çok iyi bilinen bir konuydu. Ne var ki Troya yenilmiş, efsanenin süslediği bu olay, Akhalar dediğimiz Yunanistan’dan gelme boyların zaferiyle sonuçlanmıştı. Homeros, Anadolu’da egemenliği ele geçirmiş Yunanistanlılara anlatıyordu destanını. Sevgisi Troya’ya olsa da, Akha yiğitlerini üstün göstermek, dinleyicilere kendisini beğendirmenin koşullarındandı. Bu konuya ileride de değineceğiz.

Homeros destanları gerçek bir dünyayı anlatır. Bu gerçeğin iki tarih tabakası üzerine yayılmasına şaşmamalı: Ozan bir kendi gördüğü, yaşadığı çağı anlatır, bir de eski çağlar üzerine bildiklerini. Gördüğü ile duyduğunu birleştirirken kimi çelişkilere düşmesi olağan değil de nedir?

İlyada’da bir ve bölünmez bir dünya görüşü, bir ve bölünmez bir sanat, bir ve bölünmez bir üslup vardır. Ama bir tek kişinin kişisel bilinçle yaratmayıp uzun bir geleneğin ürünü olarak dile getirdiği dünya görüşünde, sanatta, üslupta çeşitli öğelerin yer almasına şaşmamalı. Homeros, yaratıcı, büyük bir ozandı diyoruz, ama bunu bugün biz söylüyoruz, kendi zamanında değeri, geleneğe uyması, ezbere bildiği destanların çokluğu ve anlatışının tatlılığı ile ölçülürdü herhalde. Onu değerlendirirken, çağların değer ölçülerinden sıyrılmazsak, doğru bir sonuca varamayız. Homeros bütün kişiliği ile destanlarında yaşar, onu eserinden ayıramayız, ama onun kadar kişiliği olan bir eser yaratmış başka bir sanatçıyı da zor buluruz.

Homeros İlyada’yı yazdı mı, yazmadı mı? İlyada’yı yarattı ya, eserini kendisinin ya da bir başkasının kaleme alması o kadar önemli değildir. Kaldı ki efsane geleneği içinde bu bilinçli seçmeyi yapan ozanın, yazının bilindiği bir çağda, aslında okunmaya yarayan destanını yazı ile yazması da akla uygun geliyor. Ama öyle değilse, yani destanları Homeros kendi kaleme almamış da bir başkası almışsa, bu başkası da kimi eklemeler yapmışsa, bundan ne çıkar? Homeros problemi, bilimin yersizce şişirdiği bir çıkmazdır. Homeros’u anlamak için 40.000 cilt kitap okumamalı, tersine yalnız İlyada ile Odysseia’yı okumalı, tadına vara vara.

Reklamlar