Ingeborg Bachmann

Ingeborg Bachmann Eserleri

  1. Gidiyoruz, Ingeborg Bachmann

  2. Ne çok, Ingeborg Bachmann

  3. Gecenin Nal Sesleriyle, Ingeborg Bachmann

Ingeborg Bachmann Yaşamı

Ingeborg Bachmann 1926’da Avusturya’nın Klagenfurt kentinde doğdu. 1945-1950 yılları arasında Innsbruck, Graz ve Viyana Üniversitelerinde felsefe, psikoloji ve Alman filolojisi okudu. Çalışmalarında özellikle Heidegger ve Wittgenstein üzerinde yoğunlaştı. Heidegger’in varoluşçuluk felsefesi üzerine yazdığı tezle doktorasını verdi. İlk şiirleri 1948/49 yıllarında yayımlandı. 1959/60 yıllarında doçent unvanıyla Frankfurt Üniversitesi’nde şiir konulu dersler verdi. 1964’te Georg Büchner Ödülü’nü aldı. Aralarında Fransa, İngiltere, İtalya ve A.B.D.’nin de bulunduğu pek çok ülkeye yolculuk etti. 1965’ten itibaren Roma’da yaşamaya başladı. 1973’te çıktığı Polonya yolculuğunda Auschwitz ve Birkenau toplama kamplarını gördü. Aynı yıl Roma’daki evinde çıkan yangında ağır yaralanarak hayatını kaybetti.

Başlıca yapıtları: Şiir: Die gestundete Zeit (1953; Ertelenmiş Zaman, Toplu Şiirler, YKY, 2004), Anrufung des Groflen Biiren (1956; Büyük Ayıya Çağrı, Toplu Şiirler, YKY, 2004). Deneme: Frankfurter Vorlesungen (1960; Frankfurt Dersleri, Bağlam Yay., 1989). Öykü: Das dreifligste Jahr (1961; Otuzuncu Yaş, YKY, 2004). Roman: Malina (1971; Malina, YKY,2004).

***

“Üç hafta önce Roma’daki evinde çıkan bir yangında yaralanan Ingeborg Bachmann öldü”‘. Şöyle sürüyordu: “Heinrich Böll ‘Kimse Ingeborg Bachmann’ın korkunç ölümüyle, tasarladığı roman dizisi ‘Ölüm Biçimleri’ arasında bir ilişki kurmaya koşturmamalı, yapıtlarında ateşle ölüme göndermeler, öylesi bir ölüme ilişkin anıştırmalar aramamalıdır’ demişti, ama yine de sarsıla sarsıla düşünmeden edemedim: Ne acılar çekti, nasıl çekti? Nasıl oldu da bir “tunica molesta”ya dönüşüverdi geceliği? Aldırmıyor muydu, yoksa dedikleri gibi bedenini yakan sigaraların acısını duyamayacağı bir yerlerde miydi artık? Gerçekten o kutular dolusu haplarına mı vurmuştu kendini son demlerinde? Son anlarında yazdığı bir şiir gibi duran, o adı çok uygun “Bilmecemsi” şiirini ölümünden altı-yedi yıl önce yazmış olması -hep- kafamı kurcaladı, ürpertti beni.

Yazılanlara bakılırsa Ingeborg Bachmann gecelerden bir gece yanık bir sigarayla uyuyakaldı-naylon geceliği tutuştu-

26 Eylül 1976’da bedeninin yüzde otuzaltısını kaplayan ikinci ve üçüncü derece yanıklarla Roma Sant Eugenio Hastanesi’ne kaldırıldı.

17 Ekim 1973 sabahı saat altıda öldü.

Ozanın aralarında müzisyen Hans Wemer Henze’nin de bulunduğu dostları işin içinde dışardan birinin ya da birilerinin parmağı olabileceği kuşkusuyla Roma Savcılığı’na başvurdular.

Savcılık yedi ay boyunca soruşturma yapmasına karşın bu cinayet varsayımını destekleyecek hiçbir kanıt bulamadı. Bachmann’ ın ölümüne ilişkin başka bir varsayım da, ozanın Seresta adlı yatıştırıcıya olan, iyi bilinen bağımlılığı çevresinde oluşturuldu. Söylenenlere bakılırsa ozan bu ilacın reçetelerini 1967’den beri İsviçreli doktor çift Auer’lerden sağlıyordu. Bachmann’ın yapıtlannı yayına hazırlayan Christine Koschel ve Inge von Weidenbaum’a göre, hastaneye kaldırılan ozanda ortaya çıkan yoksunluk belirtileri bu ilaca bağımlılığından kaynaklanıyordu. Auer’ler Roma resmi makamlarıyla doktorlara bu olasılıktan ölümün bir gün öncesine değin sözetmediler; Bachmann yanıklarının ölümcül olmasından değil, yoksunluğun bedenini güçsüzleştirmesi sonucu öldü. Yayıncılar böylece Bachmann’ın ağır yatıştırıcılara, uyarıcılara bağımlı olduğu, yaşamının son yıllarında kendisine bu maddeleri sağlayan insanlara da bağımlı hale geldiği, ölümünün de bu karmaşık ilişkilerin bir sonucu olduğu varsayımına karşı çıkmış oluyorlardı.

Bachmann’ın ailesinin bir tıp hatasının sonucu olarak gördüğü, yıllardır süren madde bağımlılığı konusunda anlaşılan ozanın yakın dostu Alfred G.’nin kişisel gözlemleri de oldu. Bachmann’la Ağustos 1973’te son kez görüşmelerine ilişkin bu kişi şöyle diyor: “Hap bağımlılığının boyutları beni çok korkuttu. Günde yüz taneden çok olsa gerekti, çöp kovası boş ilaç kutularıyla dolup taşıyordu. Kötü görünüyordu, mum gibiydi. Bedeni lekelerle doluydu. Anlayamadım, ne olabilir diye önce düşündüm bir süre, sonra içtiği Gauloise’ın elinden kayıp kolunda söndüğünü görünce, anladım: Düşen sigaraların bıraktığı yanık izleriydi o lekeler. Haplar bedenini acıya duyarsız kılmıştı. ilk kez yürek indirip konuyu kendisiyle konuştum. Doktorlar tedavinin denenebileceğini söylemişler; iki yıl sürüyormuş, başarı olasılığı yüzde beşmiş. “O zaman nesine?” demişti.”

Ama Bachman hiç de yaşam yorgunu değilmiş, “Yüreğim beygir gibi” diyormuş.

Zamanla Bachmann’ın da Hölderlin, Saint Exupery, Camus, Celan gibi yaşamının sonundan -karanlıktan, çiçek dürbünün tersinden- bakılabilecek, kimbilir belki de görülebilecek kişiler arasında olduğunu düşünür oldum. Tedirgin kişiliğini biçimlendiren, yapıtlarına büyük ölçüde yansıyan sorunsallar ilgimi çekmeye başladı.

Bu sorunsallar öncelikle Bachmann’ın bir insan, sonra da batılı -özellikle de Avusturyalı- bir aydın oluşundan kaynaklanıyordu bence. (Ülkesinin Bachmann’da bıraktığı izleri sürmek için “Otuz Yaş”taki “Bir Avusturya Kentinde Gençlik” adlı öyküsüne – çeviren Kamuran Şipal, Yankı Yayınları, 1969- bir de Uwe Johnson’un “Klagenfurt’a Bir Yolculuk” adlı kitabına bakılabilir.)

İnsandan yanaydı Bachmann -çok yakın, çok yaralanabilir kılıyordu bu onu- insanın yeryüzündeki yersiz yurtsuzluğunu, yerleşememişliğini, ötekilerle arasındaki iletişimsizliği, tarih karşısındaki tedirgin konumunu, tüm bunların neden olduğu acıları didikliyordu. (Heidegger’e duyduğu ilgi bundandı belki de.) Kendisinin de acılarıydı bunlar, kendisi de kuşkuyla, kaygıyla yüklüydü. Tedirginliğini dışa vurarak insana, kendine bir yer, bir zaman arayıp duruyor, ararken de, sözcüklere dökerken de kendisiyle, “başkaları”yla, tarihle – özellikle yakın tarihle-, kültürle -özellikle antik ve Hristiyan kültürle- hesaplaşıyordu.

Bachmann’ın şiirini bütünüyle bir hesaplaşma şiiri olarak görüp, biraz da bunun için sevdim. Benim için canlılığı, kapsamlılığı, devingenliğiyle de sevilesi bir şiirdi onunki. (Şiirlerindeki beni çeken tüm bu özelliklerin, bu sorma, sorgulama, hesaplaşma havasının en yoğun biçimde sezildiği şiirin “Duyuru” olduğunu düşündüm, ilk olarak o şiiri çevirdim, nasıl çevirdiğime ilişkin notlarımı bir yazıya dönüştürerek yayınladım; “Hesaplaşmanın ozanı, hesaplaşmanın şiiri ya da bir çevirinin hesabı”, Yazko Çeviri, Kasım-Aralık 1987.)

Batı kültürünün uğraklarından biriydi Bachmann. Her türlü sınıra, kırıcılığa, iletişimsizliğe kendisi pahasına karşı duruyordu. “İnsanlann gözünü açmak” gerektiğine inanıyordu. Bir yanıyla siyasaldı. Yine de sonunda Wittgenstein’ın Tractatus’unu andıran biçimde, kendini oraya çıkaran merdiveni, -sonuncusu 1956’da yayınlanan- ilk iki kitabından sonra şiiri, sözleri, dahası kendini bırakıp gitmesine şaşmamak gerek. Peter Beicken’in dediği gibi, “büyülemek ve büyülenmek için herkesin ödemek zorunda olduğu pahayı gözardı etmek olası değil.”

Diyorlar ki 1964’ün sonunda Taormina’da, Anna Ahmatova’nın ödül töreninde Bachmann da varmış. Ahmatova konuşmasını bitirdikten sonra, Bachmann ansızın ayağa kalkmış, “Sahiden” başlıklı bir şiir okumuş. Kusursuzmuş diyorlar Bachmann’ın sahneye çıkışı, tıpkı o eski, o pırıl pırıl günlerindeki gibi; kendisi güzelmiş, sesi sıkı.

Kimilerine göre kendi kendini yıkımı öyle bir yerlere varmıştı ki, ya bir kazanın olması ya da dönüşsüz bir yıkımla sonunun gelmesi ancak zaman sorunuydu. Sonuçta ” İntihar mı ettiler, yoksa düpedüz öldürdüler mi onu?” gibi bir sorunun artık pek bir anlamı yokmuş gibi geliyor bana.

Böll aynı yazısının sonunda “Acıyla düşünüyorum onu, sevecenlikle, dostlukla, o kırkyedi yaşındaki kadını küçük bir kız olarak düşünüyorum hep, kolayca söyleniveren birşeye de direniyorum: Ölüm kurtardı onu. Hayır, böylesi bir kurtuluş ardında değildi o; yanılıp yanılmadığımı kendisine sormayı ne kadar isterdim” diyor.

Ben de Eva Demski’nin sesine katılıyorum: Almanca’da Bachmann’dı ilk ozanım. Hiç ölmedi, hiç gitmedi, aslında hep kaldı Undine.

Mustafa ZİYALAN

 

Reklamlar