James Joyce

JAMES JOYCE ESERLERİ

  1. Giacomo Joyce, James Joyce

JAMES JOYCE HAYATI

24 Nisan 1916 Paskalya sabahı, İrlanda Cumhuriyeti Kardeşlik örgütü lideri Patrick Pearse, annesine şöyle diyordu:
– Benim ve arkadaşlarımın vurulacağı, yok olacağı gün geliyor.
Annesi öteki oğlu Williamı sorduğu zaman,
– Willie mi? O da öbürleri grbi vurulacaktır. Hepimiz öleceğiz … diyordu.
Aynı sabah, İrlanda Sosyalist Cumhuriyeti Partisi kurucularından James O’Connolly, İrlanda Nakliye ve Genel İş Sendikasının Merkezinden ayrılırken, William O’Brien’e, «katledilmeye gidiyoruz» der. O’Brien’in «Başarı şansımız hiç yok mu?» sorusuna yanıtı şudur: ‘Kesinlikle yok.’
Öyle de olur. İrlamda Paskalya Ayaklanması, İngilizlerin, ilgisiz kişileri de öldürmeleri ile, 1000 ölü, yangın ve idamlarla bastırılır.

***

James Joyce, 2 Şubat 1882’de doğdu. John Stanislaus Joyce (1849-1931) ve Mary Jane Murray Joyce’un (1859-1903) beşi yaşayan on çocuğunun en büyüğüydü. John Joyce, siyasal etkiyle 1880’den 1892’ye kadar çalıştığı Vergi Toplama Dairesinin sağladığı gelirle, oğlu James Joyce’u en iyi katolik okulu Clongewes College’de okuttu. Mali durumu bozulunca, James Joyce, Belvedere College’e devam etti ve 1902’de Dublin University College sanat bölümünden mezun oldu.

Cizvit hocaları James Joyce’da dinsizlik işaretleri görseler de, O, okulun en iyi öğrencilerinden biriydi. 6 Ekim 1892′ de İrlanda Milliyetçi Partisinin lideri Charles Stewart Parnell öldüğünde, 9 yaşındaki James Joyce, ‘Et Tu, Healy’ şiirini yazmış ve Dublinde dağıtılmıştı. Joyce, daha sonra Dublinliler adlı öykü kitabına temel olacak Siluetleri, Oda müziği adlı şiir kitabma temel olacak duyguları, bu yıllarda yazmaya başlamıştı. Arkadaşlan İrlanda sorununu, ahlak ve sosyalizm konularını tartışırken, Joyce, kendisini sanatçı olarak tanımlamıştı. W. B. Yeats’in Kontes Cathleen adlı oyununu protesto etmek için imza toplandığında, imza vermeyen tek öğrenci James Joyce’du.

1900’de, İrlanda’da ahlak tartışmasına konu olan İbsen’le ilgili bir makalesi ve 1901’de, W. B. Yeats, George Moore, Edward Martyn’in, İrlandalı edebiyat yaratmak amacıyla kurdukları İrlanda Edebiyat Tiyatrosu’ nu, İrlanda’yı Avrupalı değil ‘acaip’ yapmaya çalıştıkları için eleştiren makalesi yayınlandı: Ayaktakımlığının Günü. Joyce, önce George Russell, onun çevresinde Yeats, Lady Gregory, gibi yazartarla tanıştı. Parlak Bir karar, Düş Malzemesi, Parlak ve Karanlık, Tecelliler gibi oyun, şiir, düzyazı ve düzyazı-şiirlerini yazıyordu.

James Joyce, tıp öğrenimi görmek için Paris’e gitmeye karar verdi. Yazıları, İngilizce dersler vererek ve ailesinin katkıları ile geçinecekti. 1 Aralık 1902’de gittiği Paris’den, ailesinin Ona ve Onun yurduna duyduğu özlemle, yılbaşında geri döndü. 23 Ocak 1903’de Paris’e tekrar gitti ve Paris’den, annesinin hastalığı nedeniyle 10 Nisanda çağrılınca Dublin’e gelerek, annesi 13 Ağustos 1903’de kanserden öldükten sonra da dönmedi. Tıp öğreniminden vazgeçmişti. Şiir, roman, öykü yazmak ve estetik kuramını oluşturmak istiyordu. 9 Eylülde, sınıf arkadaşı Oliver St. John Gogarty ile anlaşarak, onunla birlikte Martello Kulesine yerleşti. Evişleri yaparak orada barınacak ve bir yıl içinde romanını yazacaktı.

Ocak 1904’de Sanatçının Portresi’ni yazdı. Joyce, Sanatçının Portresi’nde, otobiyografisini ve sanat anlayışını anlatıyordu. Yeni yayınlanmaya başlanan Dana dergisi, Joyce’un yazısını basmayı reddetti. Daın ve Irish Homestead’de öykü ve şiirleri yayınlanmaya başladıysa da, bir zaman sonra reddedilmeye başlanmıştı. lrish Homestead, ikinci öyküden sonra, okurlarının, öykülerin basılmamasını istediklerini bildirdi.

Haziran Joyce, sınıf arkadaşı Oliver St. John Gogarty ile anlaşarak, 1804’de Fransa’ya karşı İngiltere ve İrlanda kıyılarında yaptırılan 74 kuleden biri olan Kingstown-Sandycove’daki Martella kulesine yerleşmeye karar verdi. Joyce otobiyografik romanı Stephen Hero’yu yazacak, Gogarty de, şiir ve konuşmalarla özgürlük İncilini kaleme alacaktı. Martello Kulesi, Delfi Tapınağından sonra dünyanın Yeni Hellenizm merkezi olacaktı. Gogarty Ağustos’da kuleye taşındı. Evişlerini yükümlenerek orada kalacak olan Joyce 9 Eylülde Gogarty’e katıldı. Fakat Gogarty Joyce’un bütün yazarlarla alay ettiğini görüyor ve ona patron, evsahibi veya romanı için malzeme olmak istemiyordu. Kulede birlikte kaldıklan Samuel Cherevix Trench’in kabusunda gördüğü pantere ateş ettiği bir gece, ondan sonra silahı alan Gogarty, ‘onu bana bırak’ diyerek ateş etmeye başladı. Joyce hemen giyinip çıktı, kuleyi terketti.

19. yüzyılın objektif materyalist görüşü, 20. yüzyılda yerini subjektif materyalist gerçekcilik görüşüne bıraktı. Darwin, Einstein, Freud, Pavlov, Marx’ın, madde, insan ve toplumla ilgili bilimsel çalışmaları, çok daha fazla, gelenekleri ve inançları sarsan bir bilgi birikimi yaratmıştı. 19. yüzyılın ilerleme, gelişme ile topluma mutluluk vaadeden çerçevesi, liberalizmin ortadan kalkması, toplumsal devrimler, siyasette «Avrupa sistemi»nin yıkılmaya başlaması ile dağılmıştı. Bilgi birikimiyle toplumsal ilişkiler arasındaki çelişkilerin çözümü, «yazar»ı, «anlamak» ve «anlaşılmak» sorunu ile karşı karşıya getiriyordu. 20. yüzyılda, değişen yaşam biçimi, bilimsel ve siyasal değişimlerle, değişen bir sanat anlayışı ortaya çıktı.

İnsan-doğa ilişkisinde izlenime verilen önem, aklın kavradığı somut bir evrene yöneldi. Nesnelerin özünü kavramak, görünüm değil, düşünceye ağırlık vermekle olanaklı olacaktı. Sanat, doğanın ve nesnelerin anlatımı değil, sanatçının meydana getirdiği kendine özgü bir varlık olarak anlaşılmalıydı. Doğanın taklidinin sanatı bozduğu düşüncesiyle, sanatın doğanın deformasyonunu ve salt kuramsal bir doğayı savunan anlayış doğdu. Sanat, çeşitli ögelerin oluşturduğu bir yapısal düzen ise, sanatın ilişki kurduğu gerçek görgül bir varlık söz konusu olmamalıydı. Sanat doğa orantılarına karşı sanat orantılarını kurmalı ve bireysel ayrılıkların reddiyle insanı sanatın içine sokmayı amaçlarken duygusallıktan ve soyut madde kavrayışından ayrılmalıydı. Sanat ve yaşamın bir ve aynı olmasına çalışılmalıydı.

Ve 1922’lerde Sovyet ressam Malewisch, ekonomik sistemle var olan dünya tümden değişeceğine göre, doğadan, nesneden ve duyusal dünyanın üstünden, sürekli deney ve çaba isteyen insanın, pratik realizmin dünyasına karşı savaşarak, hayvan-insanın sanatına karşı, ontolojik gerçeğin idesiz ve içeriksiz sanatını yapmaya çalışıyordu.

İrlanda toplumunda karşılaştığı baskıların, yoksulluğun, İngiltere’ye karşı bağımsızlık savaşının, aile, din, ülkeyle ilgili baskıların aşırı boyutlarda günah duygusu yaratmasının, bireyin özgür davranmasını, bireysel gelişimini ve sanatcı olmasını engellediğini düşünen Joyce, 8 Ekim 1904’de İrlanda’yı terketti.

20. yüzyılda, gelişen iletişime, gazete vb. nin yarattığı ortama, ticari kitapların oluşumuna karşılık, kültürel homojenleşmenin mutlaklığı söz konusu olmamaktadır. Her sanat türünün ‘kendi toplumsal tabanı, kültürel çokculuk da söz konusu değildir. Altkültürlerin tamamı, gerçek yaşam kesiminde egemen olan kültürün davranış kalıplarını benimsernek zorundadırlar ve homojenleştirme, toplumun kendini yeniden üretmesinde, bir noktadan sonra, sisteme çelişkili olarak ortaya çıkacaktır Kendisini değişik nitelikli kesimlerle karşı karşıya bulan yazar, aşacağı bilgi duvarının kalınlaşması karşısında, değişik bir metin ortaya koyacaktır.

Yazarın yeni konumu ile, edebiyat, anlattığına yorumunu katmadan, zaman dizinsel süreci izlemeden ve birden çok kişiyi kahraman edinerek, doğrudan kahramanın izleniminin aktarıldığı, Bilinçakışı yöntemini kullanmaya başlıyordu. James Joyce’ la birlikte, T. Hardy, J. Conrad, D. H. Lawrence, V. Woolf, E. M. Forster, yenilikçi İngiliz romanının, Bilinçakışı yönteminin, 20. yüzyılın başında öncüleri oldular.

Estetik kuramctsı Lukacs, burjuva ideolojisinin savunma durumuna gelmesiyle, burjuva gerçekçiliğinin bunalıma girdiğini, kişilik gücünün, insiyatifin ve bağımsızlığın burjuva dünyasının yaşamından her gün biraz daha kaybolması ile edebiyatta gerçekçilik, doğallık ve biçimin parçalanışı olarak açıklamaktadır durumu.

«Bütün öteki alanlarda olduğu gibi, kapitalist üretimin gelişiminden değil fakat aynı zamanda onun gelişim noksanından çekiyoruz… modern güçıüklerle yanyana eski ve antikalaşmış üretim yöntemlerinin beraberlerindeki günü geçmiş toplumsal ve politik koşullarla birlikte hala yaşayışından doğan eskinin malı bir çok güçlüklerin baskısı altındayız, yalnızca yaşayandan değil, aynı zamanda ölüden de çekiyoruz.”» anlayışından yola çıkan Lukacs, yazarın bugünkü toplumsal yaşamı betimleme uzmanlığı yapan bir edebi anlatım uzmanına, bir virtüöze dönüştüğünü düşünür.

Lukacs’ın, gerçekçilik kalıtının, edebiyatın artistik üstünlüğü ve popülerliğinin temeli olan gerçekçiliğin örneği olarak gördüğü Gorki şöyle demektedir:

«Gerçekçiliğimizdeki bazı şeyler, yani oldukça ender ve olumlu şeyler, tamamen olduğu gibi betimlenmeli, başka türlü değil. İdeal insani duygular’ın böyle ender belirtilerinin herharngi bir güzel dogma hatırına bir sanatçı tarafından keyfi olarak çarpıtılmasına hâlâ razı olamıyorum.»

Sanatın yalnızca tarihe hizmet eden değer taşıdığını, yazarın toplumsal gerçekleri edebi gerçekiere dönüştürüp, eleştirmenin görevinin de bunları gerçek yaşamdaki haline dönüştürmek olduğunu savunan Plekhanov’un görüşünü paylaşan, yeni topluma yeni sanat için «Proletkult» yazarlar örgütlenmesini «proleter ideolojinin laboratuar» olarak karşılayan Bogdanov, geçmiş sanatın yok edilmesi gereğini «Rafael’i yakın» sloganıyle özetleyen Mayakovsky, dünya kültürü Rönesanstan beri gerilemekte olduğuna göre, dünya edebiyatında burjuvazinin rolünü çok abartılmış bulan Gorki, sonuçta Badek’in şu soru ve yanıtıyla karşı karşıya kalmaktadırlar:

«James Joyce mu, toplumcu gerçekçilik mi, Joyce, kurtların kaynaştığı pislik yığınıdır.»

Nora Barnade’la Zürih’de öğretmenlik yapmak için yola çıkan Joyce, orada öğretmenlik olmadığını öğrendi ve bir süre bu gün Yugoslavya’da bulunan Pola’da öğretmenlik yaptıkdan sonra, Trieste’de Berlitz Okulunda öğretmenliğe başladı. Temmuz 1905’de oğlu Giorgio doğdu. Ekimde kardeşi Stanislaus’u da Trieste’ye getirtti.

1906 Temmuzunda Roma’da bir bankada çalışmaya başlayan Joyce, Sanatçının Portresi’ni Stephen Hero adıyla romanlaştırdı. George Russell’in önerisiyle Irish Homestead için yazmaya başladığı Dublinliler adlı öykü kitabını bitirdi. Joyce, Dublinliler’de çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve günlük yaşam olarak bölümlediği Dublin yaşamından kesitler vererek İrlanda’nın ahlak tarihini yazmayı amaçlamıştı. Dublinliler’i bastırmak için yayıncı Grant Richards’la anlaştıysa da, kitap basılmadı. Yayıncılar öykülere itiraz ediyorlardı.

Oda Müziği (şiirler)nin basılması Joyce için fazla değişiklik yaratmadı. Şubat 1907’de Trieste’ye ve eski işine döndü. Temmuzda kızı Lucia Anna doğdu.

Stephen Hero’yu, Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi biçiminde tekrar yazmaya başladı. Joyce, otobiyografisiyle birlikte, sanat anlayışını ve «katolik, milliyetçi, sosyalist» olarak tanımlanmaya çalışılan İrlanda’da yalnızlığını ve İrlanda’yı terkedişini bu romanında anlattı.

1909’da Dublin’e gitti. Eski sınıf arkadaşlarından Vincent Cosgrave’in Nora ile ilişkisi olduğu yalanı Joyce’u çok sarstı. Babasına parasal yük olan kızkardeşi Eva ile birlikte Trieste’ye döndü. Eva’nın önerisiyle, Dublin’de devamlı film getiren bir şirket olmamasından yararlanarak Dublin’e Trieste’den film sağlamak amacıyla tekrar Dublin’e gitti. George Roberts’ le Dublinliler’in basılması için anlaşarak bu kez kızkardeşi Eileen’le döndü. Fakat film şirketi çalışmadı. 1912’de ailesini özleyen karısının peşinden Dublin’e gitti, George Roberts’le yaptığı görüşmeden bir sonuç alamadan, üstelik Dublinliler’in basıma hazır provalarının yakılmasını önleyemiyerek Trieste’ye dönmek zorunda kaldı. Joyce, bundan sonra İrlanda’ ya hiç gitmedi.

1913 Kasımında Sürgünler’i (oyun) yazmaya başladı. Joyce’un Yeats ve Ezra Pound ile tanışıklığı ona olanaklar sağladı. Egoist dergisinde Şubat 1914’den Eylül 1915’e kadar Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi tefrika edildi. Ve yazımından 9 yıl sonra, Haziran 1914’de Dublinliler basıldı. Joyce, 1906’da Dublinliler’e ekliyeceği öykü olarak tasarladı Ulysses’i 1915 Martında yazmaya başladı.

Joyce, Ulysses romanında, Odysseus’dan esinlenerek, bir gün içinde modern yaşamı, İsrail ve İrlanda uygarlıklarından hareketle, hristiyan-katolik dünyasını, her çağda aynı kalan yaşamı, eski-yeni İngilizceyi, çağrışımları kullanarak, bütünün semantik şeması olarak kendi tekniğini yaratacak biçimde anlatmayı amaçlıyordu.

Birinci Dünya Savaşının başlaması ve kardeşi Stanislaus’un gözaltına alınmasından sonra Joyce, 1915 Haziranında Zürih’e yerleşti. Karısının bir akrabasının, Kraliyet Edebiyat Fonu’nun ve Harriet Shaw Weaver’ın yardımlarıyla geçindi. Bayan Weaver, Joyce’un kitaplarının basılması için de çalıştı. 1907’de başlayıp 1915 Eylülünde tamamladığı Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi, 1916’da basıldı. 1918’de Sürgünler basıldı ve 1919’da Almanya’da oynandı. Joyce, Zürih’de, İngiliz Oyuncuları Tiyatrosu’nu kurdu. Gümrük yetkililerince el konuldu. Roman, Ocak 1924’de Paris’te tekrar basıldı.

Savaşın bitmesiyle Joyce, Trieste’ye döndü. Fakat savaş sonrası Trieste, Joyce için elverişli ortam sağlamıyordu. Ulysses’in de basımını sağlamak amacıyla Paris’e gitti. Burada Pound’un çevresiyle ilişki kurdu. Sürgünler sahnelendi, kitapları basıldı, çevrildi, hakkında eleştiriler yayınlandı. Fakat Ulysses’i bastırmak mümkün olmuyordu. Ulysses’in baskısını yapmayı Amerikalı Sylvia Beach üstlendi. Nisan 1912’de Paris’de ki kitapevinde, aynı caddedeki kitapçı Adrienna Monnier ile birlrkte Ulysses için kampanya başlattılar. Tanınmış yazar-eleştirmen-çevirmen Valery Larbaud Aralık 1912’de bir konferans ile kampanyaya katıldı. Kitap için siparişler gelmeye başladı. Ulysses, Şubat 1922’de, Paris’de 1000 adet basıldı. Ekim 1922’de Londra’da 2000 adet basıldı, 500’üne New York posta yetkililerince el konuldu. Ocak 1923’de Londra’da 500 adet üçüncü baskısının 499’una Gümrük yetkililerince el konuldu. Roman, Ocak 1924’de Paris’te tekrar basıldı.

Nisan 1922’de, Ulysses’i okumaya istekli olmayan Nora, çocuklarıyla birlikte, Joyce’un itirazına rağmen İrlanda’ya gitti, içsavaşın içine düştüler. Joyce, Noro’dan esinlenerek, Nisan 1923’de Finnegans Wake’i yazmaya başladı.

Finnegans Wake bir geceyi anlatıyordu. Joyce, düşte hep aynı yaşı taşıyan bilincin, gece yaşamının dilini, Hint-Ari dillerin yapısından yararlanarak, çağrışımlara sınır tanımayarak, kişi ve olayların devreden yinelenmesini, yaşamı ve yaşamdan farklı olmayan edebiyatı, standartlaşmış yaşama karşı çıkarak, lirik ve alaycı bir biçimde gerçekleştirmek istiyordu.

1924-1930 yıllarında Finnegans Wake’in bölümleri dergilerde yayınlandı. Finnegans Wake, birçoklarınca kötü karşılandı. Joyce’un edebi yeteneğini harcadığı, anlaşılmazlığı ve çıldırdığı söylendi. Pound ve Lewis ile arası açıldı, bir çokları ondan uzaklaştılar. Joyce, 1927’de son şiirlerini Poems Penyeach adıyla yayınladı. Edebi yeteneğinin doruğunda olduğunu ve dilini amacına göre kullandığım kanıtlıyordu. Çevresinde yeni bir arkadaş grubu oluştu. Ford Madox Ford, T. S. Eliot, Adrienna Mannier, Ernest Walsh, Eugene ve Maria Jolas, dergilerinde Finnegans Wake’in bölümlerini, Joyce hakkında makaleler yayınladılar. 1929’da Joyce için arkadaşları bir kitap yayınladılar.

Joyce, 1929’dan 1931’e kadar, kendi yaşamı ile özdeşleştirerek, çok iyi sesine rağmen, başkalarınca tutulduğu için hak ettiği yere gelemediğine inandığı, İrlandalı-Fransız opera sanatçısı John Sullivan’ı tanıtmak için çalıştı. 1931 yılı Joyce için aile sorunlarının ağır bastığı bir yıl oldu. Nora Barnacle’ la resmen evlendi. Aynı yıl oğlu evlendi ve babasının ölümünün yarattığı acısını torunu Stephen’in doğumu hafifletti. Fakat 1932’de kızı Lucia’nın şizofreni olduğu anlaşldı. Joyce’u çok etkileyen bu hastalıkdan sonra gelini Helen de akli dengesini yitirdi. Joyce, torununun sorumluluğunu üzerine aldı. Her zamanki geceli gündüzlü çalışma temposu ile Finnegans Wake’i 1938’de bitirdi.

Finnegans Wake 1939’da basıldı. Oğlu karısından ayrılımış, torun Bayan Jolas’ın okuluna verilmişti. İkinci Dünya Savaşının başlaması ile okul, Saint-Gérard-le-Pey’a taşındı. Joyce’lar da torunlarının peşinden gittiler. Paris’in düşmesinden sonra, bir çok sürgün, Samuel Beckett, Paul ve Lucy Leon dahil, kasabaya geldilerse de Fransa’da kalmak uygun
görülmüyordu. Bayan Jolas’ın da Fransa’yı terketmesinden sonra, Joyce, İsviçre’ye gitmeye karar verdi. İsviçre yetkililerince ilk başvurusu kabul edilmeyen Joyce, 17 Aralık 1940’da, gözlerinden onbir kez ameliyat olmuş ve hasta olarak, Zürih’e geldi. Joyce’un mide ağrılarının, bir kaç yıl önce Paris’de konulan teşhisdeki gibi sinirsel olduğu sanılıyordu. Joyce, 10 Ocakta, morfinle dindirilemiyen ağrılarla hastaneye kaldırıldı. Ülserden ameliyat edildiyse de kurtarılamadı. 13 Ocak 1941’de öldü.

Toplum içinde sanatçının yeni ilişkileriyle, yeni edebiyatın iki işlevi vardır:

Yenilikçi edebiyat, çağdaş gerçekliği, yaşantıyı, duyuları dile getiren bir gerçekçilik anlayışıyla liberal bir işlev yüklenir. Sanatçı, insancıl yaklaşımıyla, topluma karşı eleştiri görevini yerine getirir.

Sanatçı, tüm sanat değerlerini yok ederek, kendi içinde bütünselliği olan, ancak okunmasında okurun da çabasıyla anlam kazanan estetik bir bütün, yetkin bir yapıt sunmakla görevlidir.

Kuramla uygulama arasındaki uyum, gerçekçilik, sanatın kendi yasalarına bağlı olarak, günlük yaşamdan ayrışarak, soyutlanarak, onun üretimine girebilmesinde yatar. Gerçekle günlük yaşam arasındaki farklılaşma (ideoloji) toplumsal ilişkiler çözülmedikçe, bilim, sanat ve siyasette, insan bilincinde, etkisini gösterecektir. Bilinç, bu farklılaşmanın anlaşılması; edebiyat eleştirisi, yapıtın soyutlamadaki olumlama ve ayrıştırma değerini, günlük yaşama ilişkin nesnelleşme birikimini açığa çıkarmaktır. «Günlük yaşamdan bilim ve sanata ve bunun tersine sürekli bir akışın zorunluluğu, her üç yaşam alanının ilerbiyebilmesinin koşulunu oluşturur.»

İngilizler, ayaklanmayı haber almışlardı. İrlanda’ya silah getiren Alman gemisi baltırıldı, silah sağlamakla görevli Casement, karaya ayak bastığı yerde, 21 Nisanda tutuıklandı. 60-100 lider, 23 Nisan günü tutuklandılar. Kardeşlik Örgütünün liderlerinden Mac Neill, ayaklanmanın iptalini istedi ve isteği gazetelerde çıktı!

İrlanda’nın bağımsızlık savaşı, yazar Sean O’Faoline’e «geçmişimizin kalıntılarının çoğu harabeler, şarkılarımızın çoğu acı ve isyan türküleridir» dedirtecek kadar uzun ve yenilgilerle dolu olmuştu. İspanyol, Fransız ya da Alman desteği aranarak, Britanya İmparatorluğu’na karşı verilen savaşta, İrlandalıların, I. Dünya Savaşını, katolik, milliyetçi ya da sosyalist, bağımsız İrlanda’nın kuruluşu için, yalnız İrlandalıların, İngiltere için değil, İrlanda için savaşarak, bir fırsat olarak değerlendirmelerini gerektiriyordu.

İnsanları kesin ölüme getiren İrlanda toplumsal yapısın­ da, İrlandalılığı ve katolikliği yaşayan Joyce’un, ‘kişliğini geliştirme’ ve «sanatçı», insan ile sanatçıyı, gerçek ile yapıtını çakıştıran anlayışı, Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’nden, Finnegans Wake’e olan üretimi, insanlığın «felsefe» ile «yaşam biçimi»nin çakıştırılmasına giden yolunda, 20. yüzyılın, yükselen «yaşam standartları»nda, ve «yaşayandan ve ölüden çektiren» niteliksizliğinde, değerlendirilmelidir.

Plekhanov, Paskalya Ayaklanmasını zararlı bir hareket olarak anlar. Lenin, Paskalya Ayaklanması için, «toplumsal devrimin, küçük burjuvazimin bir kesiminin devrimci patlamalan ve yarı proleter kitlelerin, toprak ağalarının, kilisenin, kralların, başka ulusların ve unsurların baskılarına karşı çıkmaları olmadan gerçekleşebileceğini hayal etmenin, toplumsal devrimi reddetmek olduğ»nu yazar.

***

Joyce’un başlıca yapıtlan şunlardır: Dubliners (1914; Dublinliler, iletişim Yayınlan, 1987), A Portrait of the Artist as a Young Man (1916) Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, İletişim Yayınlan, 1989), Ulysses (1922; Ulysses, Yapı Kredi Yayınları, 1996), Finnegans Wahe (1939), Exiles (1918).

James Joyce’un şair yönü ülkemizde pek bilinmez. Halbuki, yazarın ilk yayımlanan kitabı, Chamber Music (Oda Müziği) (1907) adlı şiirler toplamıdır. Gerçi, Joyce’un düzyazısının yenilikçiliği de, Ulysses ile Finnegans Wake’i İngilizce orijinalinden okuma şansını bulamamış okurlar için kulaktan dolmadır, de­nilebilir. Bilinçakışı yönteminin doruğuna çıktığı bu eserlerin Türkçeye çevrilmeleri de neredeyse imkânsızdır. Hal böyle olunca, Joyce, ülkemizde, çevresinde örülü mitsel ışık halesinin içine hapsolmuş, dokunulmaz ve deyim yerindeyse, gerçekdışı bir yazar konumunda­dır.

Çelişkilerle dolu bir sanatçıdır Joyce. Şair yönü Dante, Blake, Shelley ve D’Annunzio gibi lirik şairleri izlerken, yazarlığının kökle­ri de Aristoteles, Aquinas, Flaubert ve Oscar Wilde’a uzanır; yazıda ka­lem hâkimiyetini, iktisatı, kontrollü duygusallığı ve zekâya dayalı tekniği gözetir. Joyce, birçok edebiyat eleştirmeninin ilgi merkezi olan bu “geçimsizliğin bileşimi”ni, bu çelişkiyi UIysses’te Stephen Dedalus’un ağzından şöyle yanıtlar: “Kendimle mi çelişiyorum? İyi öyleyse, kabul, kendimle çelişiyorum.” Joyce’un kişiliğinde köklerini bulan bu çelişiklik, onun tüm yazısının itici gücüdür.

1907’de yayımlanan Chamber Music’te Jacobean tarzda yazıl­mış lirik şiirler yer alır. Çok iyi şarkı söyleyebilen Joyce, 36 şiirden oluşan kitabına Chamber Music adını vererek şiirlerin müzikal özel­liklerini öne çıkarır. Gerçi şiirler, sadece müzikalitesiyle değil, aşktaki tensel şehvetle duygusallığı birleştirebilmesiyle de ilgi çekicidir. Joyce, yıllar sonra, bu şiirlerin yayımlanmış olmasından utanç duyduğunu söyler.

1904’te yazdığı “The Holy Office” (Kutsal Görev), “rol kesen kumpanya” dediği ve W. B. Yeats, George Russell, John Synge, Lady Gregory, George Moore, Padraic Colum ve Edward Martyn gi­bi yazarların oluşturduğu Irish Literary Revival (İrlanda Edebi Uya­nışı) çevresi ve kendisiyle ilgili bir yergidir. Keskin zekâsını yansıtan bu çatal dilli yergide Joyce, bu yazarları “ayaktakımı” ve Mammon’un köleleri olarak nitelerken, kendisini zeki Aristoteles ile çelik gibi Aquinas’ın yolunu izleyerek doruklara çıkan bir sürgün olarak görür. “The Holy Office”i Dublin’de bastırır, ama basımcı ödemeyi nakit isteyince yerginin dağıtımı yapılamaz.

1912’de son kez gittiği İrlanda’dan dönerken, bir diğer öfkeli yergisini, “Gas from a Burner”ı (Yakıcı Gaz) trende yazar. Kitabını basmayan yayımcı George Roberts’ı hicvettiği bu yergide, Roberts, sürekli, ne kadar cesur bir yayımcı olduğunu söyleyerek kendini savunmaya çalışır. Joyce, bu şiiri, Trieste’de bastırır ve Dublin’de dağıtması için kardeşi Charles’a gönderir. Bu tarihten sonra Joyce, hayatının sonuna kadar İrlanda’ya gitmeyecektir.

Chamber Music’ten bu yana yazdığı şiirleri bir araya getiren ve 1927’de Paris’te yayımlanan Pomes Penyeach farklı çizgidedir. Joy­ce, bu şiirlerde, ruhunu gözler önüne sermekten çekinmez. Kitapta yer alan şiirler, Joyce’un ruhundan henüz tam şekillenmeden koparıl­mış gibidir. Düzyazısında ritm, ses, anlam ve yapı kaygıları yüzün­den tam serbest bırakamadığı duyarlıkları, içinden geldiği gibi, ket vurmadan sergiler.

1932’de, torunu Stephen James Joyce’un doğduğu gün yazdığı “Ecce Puer”de ise diğer şiirlerinde pek görülmeyen bir barışıklık ve huzur duygusu vardır. Şiirde, yalın bir söyleyişle babasını, oğlunu, torununu ve bir ölçüye kadar da kendini anlatır.

Joyce’un şiirleriyle karşılaşan okurlar, düzyazılarındaki yenilik­çi tavrın şiirlerinde görülmediğini fark ederek şaşıracaktır. Bu şiirler­de, yazının girişinde de belirttiğimiz gibi, Joyce’un kontrole gerek duymadığı duygusal yönü yansır; sanatçı kişiliğinin Türkiye’de pek de bilinmeyen yönü…

***

“Joyce, Ulysses’i yazarken, ilk olmasa bile, yeni bir yazınsal biçem kullanmak istemiştir. Dublin’de, 1904 yılında yaşayan ortanın altındaki sınıftan kişileri almış, haziran ayının başlangıcındaki bir gün boyunca, sadece neler yapmış olduklarını değil, neler düşünmüş olduklarını da anlatmıştır. “Bana öyle geliyor ki, Joyce, şaşırtıcı bir başarıyla, sürekli olarak değişen kaleidoskopik bilinç ekranında, hem sıradan malzemeyi, hem de pek derinlerdeki (bilinçaltı) malzemeyi yansıtabilmiştir.”

Bu satırlar bir eleştiri yazısından değil: Yargıç John M. Woolsey’in, 8 Aralık 1933 günü, ABD hükümetinin “müstehcen’lik gerekçesiyle toplatma kararı aldığı Ulysses için verdiği aklama kararından.

 

Reklamlar