Jean-Paul Sartre

JEAN-PAUL SARTRE ESERLERİ

  1. Bulantı, Jean Paul Sartre

JEAN-PAUL SARTRE HAYATI

Jean-Paul Sartre, yaşamı süresince tarihteki en popüler filozoftu. Çalışmaları öğrenciler, entellektüeller, devrimciler ve hatta sıradan okuyucular tarafından dünya çapında tanındı. Sartre’ın felsefesi en genel anlamıyla ‘varoluşçu’ bir felsefeydi. Ama o ilk varoluşçu değildi fakat bunu açıkça kabul eden ilk kişiydi. Varoluşçuluğu en iyi o yorumladı ve kabul ettirmek için çok çırpındı. Sonuçta varoluşçuluk Sartre’ın elinde II. Dünya Savaşı’ndan sonra mahvolan Avrupa burjuvazisine karşı başkaldırı oldu.

Jean-Paul Sartre zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası bir do­nanma subayıydı. 1906’da, Sartre daha bir yaşındayken yüksek ateşten öldü. Sartre bu­nu “hayatımın en büyük olayı… yaşasaydı üzerime düşecek ve beni susturacaktı” diye açıklar. Bu oidipus fantazisini inkar ederek, süper-ego, saldırganlık ve evlat itaatine gerek kalmadan yaşadığını iddia eder. Ne oto­riteyle ilgisi vardı ne de diğerleri üzerinde bir güç kurma isteği. Böylelikle aziz gibi ya­şanan bu çocukluk, burjuvaziye (ve toplu­mun bu değerli kesimiyle ilişkili tüm orta sı­nıf alışkanlıklara ve değerlere) karşı sonsuz bir nefrete, yaşamı boyunca herhangi türden bir otoriteye karşı savaşma ihtiyacına ve kendisiyle yakın ilişki kuran bütün insanlar üzerinde psikolojik etki kurma isteğine sebep oldu. Sartre, kafasındaki karmakarışık düşünceleri parlak bir dehayla araştırdı fakat daha açık noktalar hep gözünden kaçtı.

Sartre’ın annesi Anne-Marie, çocuğunu da alarak Paris’in kenar bir mahallesinde yaşayan babasının, Karl Schweitzer’in evine geri döndü. Büyükbaba Schweitzer, dönemin tipik bir Fransız soylusuydu. Temiz ve modaya uygun giyinirdi. Panama şapkası denen ince hasırdan bir şapkası vardı. Eşya olarak gördüğü kadınlarla dolu evde sözleri yasa gibiydi ve karısına sürekli kötü davra­nırdı. Sartre “Les mots” (kelimeler) otobi­yografisinde onu “çalım satmak için daima bir sonraki fırsatı bekleyen, beyaz sakallı, yakışıklı bir adam” olarak hatırlıyor. Bazen büyükbabasıyla Tanrı arasında çok fazla benzerlik bulduğunu ve hatta onu Tanrı gibi algıladığını anlatıyor. Bu noktada şunu söy­leyebiliriz ki; büyükbaba merkezi toplum düzenin uzantısı olan bir süper-ego’ya sa­hipti. Fakat Sartre büyükbabasının bu psi­kolojik rolde olduğunu kabul etmedi.

Genç Jean-Paul’e ve annesine, aynı evin çocukları gibi davranıldı ve Sartre Anne-Marie’yi bir anneden çok, kendisine yakın bir kızkardeş olarak gördü. İhtiyaç duymadığını iddia ettiği bir baba figüründen farklı olarak bu anne-abla figürü onun geri kalan yaşamında kaçınılmaz bir gereklilik halini aldı.

Tüm bu anlatılanlardan Sartre’ın mutlu bir çocukluk geçirdiğini söyleyebiliriz. Çevresindeki kadınların sevgi ve şefkatiyle, genç Jean-Paul’ün egosu, eksik olan değerli parçalarını tamamlayarak çarçabuk gelişti. Verilen kutsal yaşam yeterli değilmiş gibi şimdi de aziz çocuk kendine şöyle diyordu: “Ben bir dahiyim.” Kimse de bunun aksini söylememişti. Hatta büyükbabası onu kolla­rı arasına alır ve “benim küçük hazinem,” derdi. (Daha sonraları şöyle diyor: Çocuklu­ğumdan ve ondan kalan her şeyden nefret ettim.)

Dahi oldukları sonucuna varan diğer kü­çük, kibirli afacanlardan farklı olarak Sartre, kendi kendine karar verdiği bu rolün gerekli koşulları olan yaratma gücüne, sabı­ra ve alışılmadık bir zekaya sahipti. Genç Sartre kısa bir süre sonra alıştırma kitapla­rının üzerine uzun kahramanlık ve şövalyelik hikayeleri yazmaya başladı.

Sartre hayatını etkileyen bir rahatsızlık geçirdi. Bir sahil kentinde tatil yaparlarken soğuk algınlığına yakalandı. O günlerde tıp mesleğinin bir saygınlığı vardı fakat kısıtlı imkanlara sahipti. Genç çocuğun soğuk al­gınlığı korkunç komplikasyonların ortaya çıkmasına sebep oldu. Sonuç olarak Sartre sağ gözünde kısmi körlüğe neden olan lökoma’ya yakalandı. Tıbbi olmayan kaba bir dille söylemek gerekirse, artık gülünç bir şa­şılığı vardı ve etrafa kısık gözlerle bakıyor­du. Fakat tekbencilik, bu türden kusurlarla bile başedebilirdi ve Jean-Paul’un kırsal ke­simdeki çocukluğu böylelikle devam etti.

Sonra gerçekten korkunç bir şey oldu. An­nesi, düşüncesizce davranarak tekrar evlen­di. Jean-Paul korkmuştu. Artık Anne-Ma­rie’nin tüm ilgisi onun üzerinde değildi ve yeni Madam Mancy, kocası Joseph ile La Rochelle’ye taşındı. Gözlerine perde inmiş 12 yaşındaki çocuk, annesi ve Joseph Mancy ile La Rochelle’ye yerleşti. Sartre 50 yaşlarındayken yazdığı otobiyografisinde, 43 yaşındaki üvey babasının derin bir anlatım gü­cü olduğunu anımsadığını yazıyor. “Annem, üvey babama aşık olduğu için evlenmedi… cana yakın bir insan değildi üvey babam… Siyah bıyığıyla uzun, ince bir adamdı… Pürüzlü bir cilt.. Çok büyük bir burun”. Otori­ter ve burjuva olan Mösyö Mancy, kötü üvey baba rolü için idealdi. Zengindi ve zenginli­ğini yansıtan bir konakta yaşıyordu. Kasa­bada tanınan bir kişiydi. Joseph Mancy ye­rel Delaunay-Belliville tersanelerinin yöne­tim kurulu başkanıydı. İşini eski moda-ka­pitalist tarzda yürütüyordu. İşten sonra her akşam üvey oğlunu ön salona çağırtır ve ona ekstra geometri ve öbür dersleri verirdi. Mösyö Mancy’nin, bu genel tutumla, eğitim­de ortadoks yaklaşımı tercih ettiği anlaşılı­yor. Sürekli yanlış cevaplar verme bir tokat­la sonuçlanabilirdi.

Bu süre içerisinde, Paris işi zarif golf pan­tolonuyla küçük ukala, lisede, daha az zarif giyinen arkadaşları tarafından alay fısıltıla­rıyla karşılandı. Bu durum kendine güvenmesine ve içine kapanmasına sebep oldu.

Sartre kabadayıların sindirebileceği biri de­ğildi. Güçlü egosu, zihnini tam bağımsız bir şekilde geliştirdi.

Sınıf arkadaşları, içlerinde en çabuk far­kedip anlayanları, kısa boylu zengin giyimli çelimsiz ve kurbağa suratlı bu öğrenciyi – sı­navları mükemmel olmasa da – olağan dışı bir zekaya sahip olarak tanımladılar. Sart­re, şamar oğlanı ve dahi figürüyle ikili bir rol oynuyordu. Kavgacı karakterde, sivilceli ve gözlük takan Jean-Paul, her şeyi bilirdi (bunu da herkes bilirdi) fakat çok aptalca hatalar yapmayı alışkanlık haline getirmiş­ti. Bunun için kısacak bir hikaye yeterli ola­caktır. Lisedeki bütün oğlanlar gibi onunda kadınlarla ilgili fantazileri vardı. Sıra dışı hayalgücü, çok yakında, onun sınıf arkadaş­ları olan yaşıtlarının beş para etmez, bayağı hayalgüçlerine üstün gelmişti. “Öğlenleyin tanıştığım bir kadınla bir otele gittiğimi ve onların anlattıklarını yaptığımızı söyle­dim… hatta annemin hizmetçisine “sevgili Jean-Paul…” diye başlayan bir mektup yaz­dırmıştım… oyunumu anladılar… sınıfın maskarası olmuştum… “

Zor zamanlardı. 1. Dünya savaşı çıkmış, öğrenci olan pek çok arkadaşı anneleriyle yalnız yaşamaya başlamış, babalarını ise cepheye göndermek zorunda kalmışlardı. Siperlerdeki katliamın bedeli ağırdı. Jean-Pa­ul’ün yaslı sınıf arkadaşları, ıstırap dolu öçlerini zayıf görünen kişilerden alıyorlardı. Sartre, zihinsel bir dayanıklık geliştirdi, aynı zamanda da çelişkili duygular besliyordu. Boyun eğmeyi ve bencil aptallardan oluşan bir gruba katılmayı reddetti. Sadece kabul görmek ve popüler olmak istedi, ancak ken­di diliyle. Bu ikircikli durum, yaşamı boyun­ca sürdü.

Fakat odasında yalnızken, kısık gözlü kü­çük kurbağa bir prense dönüşüveriyordu. Masasında oturup kendini teskin ediyordu. “Ben dahiyim” demek dahi olmanın en imkansız görevini önceden kabullenmekti. Alıştırma kitaplarını romantik kahramanlık hikayeleriyle doldurmak, otobiyografik me­tinlere kapı açıyordu. Ve işte şimdi de ana hatlarıyla romanlar yazmaya başlamıştı. 14 yaşındayken ikinci romanı olan ve zalim bir ortaçağ hükümdarını anlatan “Gioetz Van Berlichingen”i tamamlamıştı. Roman, en can alıcı noktasına, insanların hükümdara karşı ayaklandıkları zaman ulaşıyordu. Zul­mettiği insanlar değirmenlere ve dokuma tezgahlarına saldırıp oraları harap ediyorlar ve bu zalim sonunda dayanılmaz ama zekice planlanmış bir şekilde ölüme terkediliyordu. Kafası, kilise kulesindeki saatin roma raka­mıyla 12 yazılı yerindeki deliğe yerleştirili­yor ve zalim kişi son zamanlarını çoğalan bir ıstırapla terleyerek geçiriyordu. Ta ki öğlenleyin saatin kolu saniye saniye yüksele­rek kellesini uçuruncaya kadar…

Acı, elem, şiddet ve ölümün en üst sınır­larındaki bu kombinasyon, yetenekli yaza­rın ayıredici bir özelliğidir. Çalışmalarında hissedilen bu duygular, çocukluğunda yaşa­dığı tüm kaygıları barındırıyordu. Acılarla geçen yoğun bir çocukluk dönemi, silinmez izler bırakmıştı Sartre’da. Bu yaşlarda, bu türden duygular, kaçınılmaz bir şekilde uyanmaya başlayan felsefi sorgulamalarla içiçe geçmişti. Sartre’ın dahiyane tarafı, bu kombinasyonu ve bu kombinasyonun şaşkın ve bilinçli bir şekilde büyüyen genç bir zihinde oluşturduğu duygusal – entellektüel gücü elinde bulundurma yeteneğiydi.

1919’da Sartre annesinin cüzdanından para çalmaya başladı. Bu, sınıf arkadaşları­na yaranmak içindi. Onlara değişik pastalar ve şık kafelerde içecek şeyler alıyordu. Po­püler olmayla gelen memnuniyet, keklerin aptalca tadı, suçluluk ve somurtkanlığıyla yok olup gidiyordu. Tekrarlanan tema olan diğer güçlü kombinasyon; tiksinti ve yapış­kanlı şekerler olmuştu.

Sartre’ın maskesi kaçınılmaz olarak düş­tü. Bu, onu ailesiyle şiddetli tartışmaların içine itti ve onun tatsız okul hayatıyla daha fazla eğlenmesine sebep oldu. Sonunda Sartre, Tanrı gibi gördüğü büyükbabasının katı kuralları altında yaşamayı tercih ede­rek Paris’e dönmeye karar verdi. Sartre, is­yan neredeyse orayı seçmeyi öğreniyordu: Başkaldırının getirdikleri, isyancı kişiliğine en uygun olanıydı.

Sartre 15 yaşında, saygın bir lise olan IV. Henri lisesinde yatılı öğrenci oldu. Doymak bilmez bir biçimde okumaya başladı ve geniş bir edebi bilgi sahibi oldu ki; bu bilginin ço­ğu onun duygusal ve entellektüel anlayışını aşıyordu. Bu arada, yazdığı vecize ve felsefi spekülasyonlar, defterlerine taşmaya başla­dı. Aşkı tarifi şöyleydi: “Arzu, bir kadına amaç olarak değil araç olarak bakmayı ge­rektirir. Aşk, bir kadına araç olarak değil amaç olarak bakmayı gerektirir.” Sartre’ın bıraktıkları, bu türün Fransız zekasına ait en mükemmel örnekleridir; sahte nükte ve gerçek sezgi arasında gidip, gelir. Felsefe öğ­retmeni onun “yetersiz bir şekilde açıklan­mış fikirlerindeki mükemmel süsü, ayrıntıyı” işaret etmiştir, ki bu Sartre’ın tüm felse­fesindeki Ortadoks Anglo Amerikan bakış açısı olarak günüm üze kadar gelmiştir.

Sartre mezuniyet sınavını geçti ve kendi­ne Ecole Normale Sup’erieur’da bir yer edin­di. İsminin aksine, Fransız Üniversite öğ­rencilerinin en iyilerinin bulunduğu bu okulda hiçbir şey normal değildi. Sartre’ın çağdaşlarından pekçok isim saymak, bu okulun kalitesinin iyi bir göstergesidir. Ge­leceğin yıldızları olan Raymond Aran ve Ma­urice Merleau-Ponty gibi filozoflar; önemli bir antropolog olan Ctaude Levi-Strauss; za­manın en iyi, en heyecanlı din adamı – filo­zofu Simone Weil; Ecole’ün büyük yöneticisi Jean Hyppolyte; ve yazar-filozof Simone de Beauvoir hep bu okulun öğrencileriydi.

Sartre bu sıcak atmosferde büyüdü. Arka­daşlarına göre; çirkinliği, konuşmaya başla­dığı anda kayboluyordu. Gözlük takan bu si­vilce içindeki çocuk, Seine nehrinin sol yakasındaki cafelerin masalarında görülürdü. “Uyuduğu zamanlar hariç her zaman düşü­nürdü.” “Hayal edebileceğiniz en iyi ve en cömert arkadaştı… bilerek gösterdiği kinizm ve kendini sevmemesinin altında bunlar ya­tardı… sırrı, inkar etmeyi ve kabullenmeyi başaramadığı büyük bir yumuşaklılıktı.” Kabuğunu kırmayı başardığında muazzam bir biçimde içmeye başladı. Zekasından etki­lenen kadınlar, onun çirkin çekiciliğine ka­pılıyor ve o bundan büyük bir haz alıyordu.

Cinselliğe olan açlığı, biraya olan açlığına göre sadece ikinci sıradaydı. Fakat bunların hiçbiri, kitaplardan düşüncelerden ve bilgi­den aldığı zevkle bir değildi. Her şeyi okudu, dersleri için okuması gerekenlerin dışında gördüğü her şeyi. Herkesin ve özellikle kendisinin şaşkınlığı içinde Sartre, mezuniyet sınavını ilk seferinde veremedi.

Başarısızlığına rağmen, Sartre bir yıldız olarak kaldı. Şimdi Paris’te, öğrenci yaşamı­nın teşvik ettiği, günübirlik yaşamayı seçi­yordu. Daha sonraları, banyo yapmak gibi burjuva geleneklerinden de vazgeçip pipo iç­meye başladı. Sartre’ı, Aron ve Merleau­Ponty ile beraber cafelerde yoğun entellek­tüel tartışmalar içinde görmek mümkündü. Felsefe, sohbetlerin her zamanki konusuy­du. Anlatacak zekice şeylerin ve bunları an­latacak etellektüel bir şevkin olmadıkça on­ların masasına oturmanın anlamı yoktu. Birgün gruba felsefeyle ilgilenen 21 yaşında, uzun boylu ve ciddi düşünen bir kız katıldı. Adı Simone de Beauvoir’dı ve felsefi tartış­malarda kendi yolunu tutabildiğini çarçabuk gösterdi.

Simone de Beauvoir, Sartre gibi kusursuz bir burjuva geçmişe sahipti. Şimdi ciddi bir biçimde karşı çıktığı manastır eğitimi almış­tı. Hemen “kunduz” lakabı verilmişti Beauvoir’a. Bu adı koyan grubun üyelerine göre “kunduz”, çok çalışkan ve enerji dolu olmanın sembolüydü.

24 yaşındaki Sartre’ın Beauvoir’ı değer­lendirmesi şöyleydi: “Çekici, züppe, korkunç giyimli… küçük, çirkin bir şapka takıyordu”. Beauvoir’a göreyse “ilk görüşte aşk”tı bu. Sartre ve Beauvoir sevgili oldular. Kısa bir süre sonra Sartre, akıl hocası, burjuva davranışlarının açıklayıcısı ve giyim danışmanı gibi roller alacağını umuyordu. Sartre Beau­voir’a şöyle diyordu: “Bundan sonra seni ka­natlarımın altına alacağım.”

Fakat hiç de öyle olmadı. Beauvoir’ın par­lak zekasına rağmen, Sartre tartışmalarda onu altediyordu. Ancak kunduz kız arkasına yaslanıp Sartre’ın fikirlerine eleştiri getiri­yordu. Sartre hayatında ilk defa olarak den­giyle karşılaşmıştı: Kunduzun getirdiği eleştirileri kutsal bir buyruk gibi görüyordu. Fa­kat durum sadece bu değildi. Her iki taraf içinde aynı şeyler geçerliydi çünkü Beauvoir da şu ana kadar geçirdiği yalnız yılları bo­yunca bunu hayal etmişti ve Sartre de Beau­voir’in danışmanı olacağını umarken, kendi­ni bir anne sahibi olmuş buldu. Beauvoir Sartre’a banyo yapmasını, gömleğini değiş­tirmesini, sivilce kremi kullanmasını tavsi­ye ediyordu. De Beauvoir’a iki rol düşmüştü. Böylece Sartre da boş olan kızkardeş-anne rolünü üslenecek birini bulmuştu. Bu roller henüz gelişmemiş ve bu rollerin başlaması da bilinçli olmamıştı. Fakat başından beri açıktı ki bu gelip geçici bir ilişki değildi.

Sürekli bir ilişkiye girmek onlar için bir sorun oluşturmuyordu. Hatta kendilerini bir çift olarak düşünmek felsefi olarak ola­naksız olsa bile. Çünkü burjuvalara ait ev hayatı, ortak yaşam, para durumu, alelade bir sevgi, ne pahasına olursa olsun kaçınıl­ması zorunlu öğelerdi. Hayır, ilişkinin “açık” bir ilişki olmasına karar verdiler, bağlanma yoktu.

Öğrenci aşıklar ders çalıştılar, küçük lo­kantalarda ucuz yemekler yediler, birbirleri­ni sevdiler, cafelerden yatağa kadar düşün­celerini tartıştılar, yürüyüşler yaptılar, ça­lıştılar, okudular, çalıştılar, açıkladılar, yine çalıştılar, sıcak yaz haftaları boyunca çalıştı­lar ve mezuniyet sınavlarını verdiler. Felse­fe sınavında Sartre en yüksek notu alırken, de Beauvoir en yüksek ikinci notu almıştı. Fransa’nın en entellektüel kuşağı ise onları izliyordu.

Üniversite günlerinin rahatı sona ermiş­ti. Öğrenci aşıklar şimdi gerçek dünyayla karşılaşmıştı. De Beauvoir öğretmenlik, Sartre ise askerlik yapıyordu. İlişkilerini entellektüel bir biçimde tanımlamaya karar verdiler. Sartre durumu gözden geçirdi. Yaşamının bitmeyen tutkusu yazmaktı. Diğer her şey ikinci plandaydı. Yazmaktan başka seyahate, çokeşliliğe, ve açıklığa inanıyordu. Askerden sonra Japonya’da doçent olmanın planlarını yapıyordu. De Beauvoir ile olan özel ilişkilerini korumak istiyordu fakat di­ğer kadınların arkadaşlığı da hoşuna gidiyordu. Kişisel özgürlük prensibinden vaz­geçmediği için, burjuvalara ait olan bağlılık, sadakat gibi düşünceleri kabul etmiyordu. Diğer yandan ikisinin ilişkisinin özel bir iliş­ki olduğunu anlamıştı. Bu nedenle iki yıllık bir beraberlik yaşayabilirler ve sonrasında 2 ya da 3 yıllığına ayrılabilirlerdi. Böylelikle yine yakın olacaklar fakat ilişkileri eskime­yecek ve burjuvaların ilişkileri gibi alışkan­lığa dönüşmeyebilecekti. İki yıllık bir ilişki bunu sağlayabilirdi. İlişkiyi önce kapitalist terimlerle tanımladıktan sonra, Sartre, Kant’ın “zorunlu” (necessoy) ve “olumsal” (contingent) gerçekler arasındaki farkına dikkat çekerek, tanımlamayı daha felsefi bir tarzda hazırlamaya başladı. Kant’a göre zo­runlu olan bir gerçeklik, inkarının kendiyle çelişkide olduğu gerçeklikti. Mesela “filozof­lar gerçeği arar”. Gerçeklik arayışı, filozofun tanımının bir parçasıdır, bu yüzden bu ifa­denin inkarı, kendiyle çelişkiye düşer. Diğer yandan “filozoflar sık sık saçmalar” ifadesi­nin inkarı kendi kendiyle çelişmez. İfade, zorunlu bir biçimde gerçek veya uydurma değildir (mantıksal bağlamda). Yani filozof tanımınız saçmalama imkansızlığı içerme­dikçe. Böylelikle ikinci ifadenin – filozoflar sık sık saçmalar – gerçekliği olumsaldır.

İki yıl ve bundan sonra geçen sürede Sartre, De Beauvoir’la olan ilişkisinin “zo­runluluk” olduğunu ve o veya kendisinin gi­rişebileceği diğer ilişkilerin” olumsal” oldu­ğunu düşünecekti. Felsefi düşünmeyen, an­layışı kıt insanlar burada yanlış yargılara vardıkları için bağışlanabilirlerdi. Sartre gerçekten ne demek istiyordu? Olası bir iliş­kiye girdiğinde, ona bunu anlatsa bile bu ge­rekli değildi. Diğer yandan bu da çelişki getiriyordu. Sartre’ın yaşam planı olan “seya­hat” “çokeşlilik”, “dürüstlük” üçlemesi nerede kalmıştı. De Beauvoir’le olan ilişkisinde tamamen bir gerçeklik ve dürüstlük istemiş­ti. Birbirlerine her şeyi anlatacaklardı ve saklı hiçbir şey kalmayacaktı.

Zaman ilerlese de, bu korkusuz ve alışıl­madık ilişkiyi takdir etmek bizim için zor. Paris birbirini sevenlerin şehri olabilirdi fa­kat Fransa hala burjuva ahlakının sıkıca tutunduğu bir yerdi ve Utah’dan sonra dünya­nın en medenileşmiş kısmıydı. Çekirdek ai­le de alelade bir ahlakın temelini oluşturu­yordu. Saygınlık iyiliğin işareti, ikiyüzlülük ise kötülüğün işaretiydi. İnsanlar kuralları bozdular fakat toplum olarak değil. Sartre ve de Beauvoir kuralın dışına çıkmışlardı. Bu, o zamanlar Fransa’da yapılacak en küs­tahça şeydi. Fakat onların bu davranışı da­ha sonraları tüm dünyadaki entellektüellere ilham kaynağı oldu. Bu, her iki tarafında öz­gür ve bağımsız olduğu açık ve dürüst bir ilişki yaşama denemesiydi. İlişkileri rasyo­nel yapmanın yolu buydu.

Bu ilişkinin sonucu olarak rasyonelliği başarıp başaramadığı ayrı bir konu. Fakat gittiği süre içinde başardığını söylemek ye­terli olacaktır. Veya en azından görünen oy­du. Düşünen kadın ve düşünen adam ara­sındaki yeni ilişkiyi kahramanca tanımla­yan Sartre’ın ölümsüz kelimeleriyle “kun­duz kız, bu özgürlüğü kabul ediyor ve koru­yor”du.

Sartre 18 ay sürecek askerlik görevini yapmaya başladı. Bu arada da Beauvoir, Pa­ris’in dış mahallerinden birindeki kız lise­sinde psikoloji dersi veriyordu. Sartre, Bus­ter Keaton’dan dolayı çok kötü bir asker ol­malıydı. Fakat sonunda arkadaşı Aron’un rehberlik yaptığı bir hava ünitesine kaçma­yı başardı. Birlikte hava balonlarını şişiri­yor ve Loire vadisine sürüklenişlerini seyre­diyorlardı. Görev dışında, bir sürü kitap okuyordu. Felsefeden dedektif hikayelerinin yer aldığı dergilere kadar, yine her şeyi. Zaman buldukça konsantrasyonunu sağlayıp düşünüyordu. Kunduz, uzun günlük mektuplar alıyordu ve gönderiyordu. Mektuplar­da, üzerinde düşündükleri çalışmaları tartı­şıyorlar ve hafta sonları görüşebiliyorlardı. Sartre’ın değişmeyen selamlaşması şöyley­di: “Yeni bir teori yarattım.”

Aslında, teorileri, olan teorileri bir bir çü­rütmeyle ilgiliydi. Descartes yanlıştı, Kant yetersiz ve Hegel bir burjuvaydı. Geleneksel filozofların hiçbiri 20. yüzyılda yaşamak için yeterli değildi. İç dünyasıyla yoğun ilgileni­şi, psikolojik haritasını anlamasına yol açtı ve Freud onu büyülemişti. Fakat sonunda Freud’un da yeterli olmadığını farketti: Psikoanaiiz, zihnin özerkliğini reddediyordu. Entellektüel devlerin bir bir dökülmesiyle geriye kalan “bireyin özgürlüğü” idi.

Japonya işi gerçekleşmemişti ve Sartre askerden sonra küçük bir liman kasabası olan Le Havre’de öğretmenlik yapmaya baş­ladı. Paris’ten gelen parlak zekalı normal öğretmen, beklendiği gibi alelade biri değil­di. Bu öğrencileri arasında popüler olmasına yetti fakat kendini işten attırması için ye­terli değildi. Tatil sırasında bir gün, Mont­parnasse’ deki bir cafede Beauvoir ve Aron ile meyve kokteylini yudumluyordu. Sartre felsefe ile ilgili tatminsizliğini anlatıyordu. Felsefe hiçbir zaman gerçek dünyayla sava­şamayacaktı. Aron onunla aynı fikirde değil­di: “Alman filozof Husserl’i ve fenomenolo­ji’yi (görüngübilim -y.n.) duymadın mı? Gö­rüyorsun ya küçük arkadaşım, eğer bir gö­rüngü bilimciysen bu içecek hakkında konu­şabilirsin ve bu bir felsefedir.” Sartre dinli­yordu, büyülenmişti. İşte sonunda aradığı felsefeyi bulmuştu. Bu felsefe, bireyin ve bieyin dünyayla olan bağlantısının (involvement) felsefesiydi. Sartre, Husserl’i incelemek için burs kazandı ve 1933’de Berlin Fransız Enstitüsünde ki bir yıllık çalışmasına başladı.

Varoluşçuluk Felsefesinin Öncüleri

Sartre’ın üzerinde çalışmak için seçtiği akım varoluşçuluk’tu. Bu akımı, Danimar­kalı filozof ve din düşünürü Kierkegaard or­taya çıkarmıştı. Ona göre; anlamlı bir felse­fe için tek dayanak “varolan birey”di. Felse­fe dünyanın bağımsız tasavvuru ve gerçeği çözmek için rasyonel bir deneme ile ilgili de­ğildi. Kierkegaard için hakikat ve deneyim, içinden çıkılmaz bir biçimde birbirine geç­mişti. Felsefenin bir çeşit kesin bilim (pozi­tif bilim) olduğu fikrini terketmek zorunday­dık.

Felsefi olarak kesin gerçek; bilgimizle te­mellendirdiğimiz gerekçeleri inceleyen epistemoloji (bilgi felsefesi -y.n.)’nin konusudur.

Fakat Kierkegaard, insan olmanın düşün­mekten daha fazla şey ifade ettiği konusun­da ısrar etmiştir. Biz sadece mantık yürüten akıldan ve ona tutturulmuş bir vücuddan ibaret değiliz. İnsan sadece “bilen” değildir. Ayrıca o, ister, seçer, eylemde bulunur ve hayatını renklendiren pek çok güçlü duyguyu tecrübe eder. Bunların hepsi de deneyimin tamamlayıcı kısımlarıdır: Bunların hepsi in­san olmanın ne anlama geldiği ile ilişkilidir. Kierkegaard’a göre bu, gerçek felsefenin “ne hakkında” olması gerektiği ile ilgilidir. Bu “varoluş felsefesi” (yani Kierkegaard’ın ka­zandırdığı bir kelime olan varoluşçuluk) olmalıdır.

Kierkegaard’ın felsefesi, insan varoluşun­daki mantık kullanılmaksızın yapılan öğeyi vurguladı. Kierkegaard “anlamamız gere­ken ilk şey anlamadıklarımızdır” demiştir. Ona göre; öznellik gerçeklikti (ve böylelikle gerçek, öznel oldu). Felsefenin amacı; açıkla­mak veya dünyanın karanlığını aydınlat­mak olmamalıydı. Amaç, varolmanın kendi­sini aydınlatmak olmalıydı. Kendinin tam bir bilinci içindeki bu yaşam olmaya çalış­malıydık.

İşte burada varoluşçuluğun ilk gerçek so­runları ortaya çıkmaya başlamıştı. Varoluş­çuluk kendini açıklarken, kuyruğunu yut­maya çalışan bir yılan gibi oluyordu. Kav­ramsal düşünme ve uslamlama kurallarını reddetme, onun kendi kavramlarını ve uslamlamalarını bulanık ve puslu bırakıyor­du. Rasyonalistlere göre, bu durum, bu türden uslamlamaları tamamen anlamsız hale getiriyordu.

Fakat Kierkegaard bu saldırılara rağmen yılmadı. Soyut prensiplerle ilgilenmek yeri­ne, deneyimin ayrıntılarına ve deneyimin bireysel oluşumuna adapte olmamız konu­sunda ısrar etti. Mutlak özgürlüğümüzü an­cak bu yolla anlarız. Bu olasılığı tecrübe ettiğimizde bunun bizi dehşet veya endişe duygusuyla etkilemesi de muhtemeldir. Fa­kat bu endişe, özgür bir biçimde seçimler ya­pacağımız içindir.

Alman filozof Edmund Husserl 1859’da, Kierkegaard’ın ölümünden 4 yıl sonra, dünyaya geldi. Kierkegaard gibi varoluşçuluğun doğrudan bir takipçisi olmasa da ve hatta  ünemli pek çok konuda onunla aynı fikirde olmasa da, Husserl’in çalışmaları, şimdi, varoluşçu geleneğin bir gelişimi olarak görü­lüyor. Kierkegaard’dan farklı olarak Hus­serl, geleneksel felsefedeki belirli bir inancı terk etmemişti, en azından felsefenin amaç­larına olan inancını… Husserl’in başlangıç noktası rasyonalizm ve empirisizm (görgü­cülük -y.n.) arasındaki anlaşmazlığı çözme denemesiydi. Rasyonalizmin öncüsü, 16. yüzyıl Fransız filozofu Reue Descartes ol­muştu ve dünya hakkındaki sistematik ras­yonel görüşünü “düşünüyorum, öyleyse va­rım” ifadesine dayandırmıştı.

Empirisist uslamlama, en kuvvetli biçim­de 18. yüzyıl İskoçyalı filozof David Hume tarafından ortaya konmuştur. Hume’a göre, deneyimlerimizden başka hiçbir şeyi kesin olarak bilemeyiz. Hatta nedensellik ilkesi bile asla kesin bilgi olamaz. Çünkü gerçek­ten bir şeyin başka bir şeye sebep olduğunu yani kısaca olayların birbirini izlemesini tecrübe edemeyiz.

Husserl, her iki görüşün altında yatan bazı önemli noktaları arayarak bu ikilemi çözmeye çalıştı. Matematik ve mantığın te­melini oluşturan felsefi zemini, ancak sistematik düşünce tarzından önce gelen doğru­dan deneyimi analiz etme yoluyla bulabili­riz. Yaşamımızda kendini nasıl gösteriyorsa, gerçekliğin kendisine öyle yaklaşmalıyız. Bu, sadece, varsayım veya teorilerden önce gelen bilincin işlenmemiş kısmını analiz ederek yapılabilir. Diğer bir deyişle; dene­yimlerimizin temel görüngüleriyle ilgilen­meliyiz. Husserl bu çalışmaya fenomenoloji demiştir.

Bu şekilde Husserl felsefeyi, kesin bir bi­lim haline çevirme yolları aramıştır. Zihin­sel edimleri, dünyanın nesnel doğası hak­kındaki tüm ön yargılarımız dışında tarif edilebilir. Zihinsel edimler, ayrıca, kendi do­ğaları hakkındaki varsayımlardan özgür de analiz edilebilir. Sonuçta görüngü bilim, ki­şinin bilincinin ve entellektüel gelişiminin dürüst ve bilimsel bir sorgulamasıdır. Böylelikle kişi, deneyimin mutlak görüngülerine karar verebilir ve deneyimin görüngülerini olduğu gibi tecrübe edebilir.

Sartre, şimdi Aron’un bir bardak meyva kokteyli hakkında konuşmanın da felsefe olabileceğini söylediğinde, ne demek istedi­ğini anlayabiliyordu. Bir raslantı eseri görüngülerin incelenmesi; deneyimin doğası, varlığımız ve dünya ve böylelikle de varolu­şun kendi hakkında felsefik yargılara var­mamızı sağladı. Bu varoluşçuluk’tu.

Olgunluk Dönemi:
Teoride ve Eylemde Birlik
1933’de Berlin çok ilginç bir hale gelmiş­ti. Sartre’ın Eylül’de Berlin’e gelmesinden önce Hitler seçimleri kazanmış ve bunu izle­yen yıllar boyunca gücünü sağlamlaştırmış­tı. Hitler’in askeri birlikleri caddelerde san­cak ve bayraklarıyla askeri yürüyüşler yapı­yor, topladığı kitapları yakıyor, Yahudilerin ticari birliklerini yıkıyor, eğitim ve sivil servislerini ortadan kaldırıyordu. Fakat Sartre ilginç olmaktan uzak konular üzerinde çalı­şıyordu: Kendi varlığının bilinci. Anlatılan­lardan çıkarılan, Berlin’de kaldığı yıllarını tekbenci (solipsist) şaşkınlığa ve olanca gü­cünü deneyimlerinin özgür görüngülerini incelemeye harcadı. Bu arada kabare tuzlabuz haline gelinceye kadar parçalanıyordu. Ger­çekliğin görüngülerine olan bu ilgisizlik (olayların nasıl teoriden çok pratiğe dayandığı), Sartre’ın felsefesinin sürekli bir özelli­ği olmuştur. Daha önce varoluşçuluğun gö­rüngü bilimi hakkında söylendiği gibi, bu hata üstü kapalı kalmıştır.

1934’de Sartre öğretmenlik yapmak için Le Havre’ye geri döndü. Burada, görüngüsel bilim arayışı ile ilgili bir defter tutmaya baş­ladı. De Beauvoir, bu yazıları bir roman haline dönüştürmesi konusunda onu ikna etti ve sonuçta La Naussee (Bulantı) ortaya çıtı. Bu roman, Bouville eyaletinde amaçsızca yaşayan Paquentin isimli sözde otobiyografik bir karakter ile ilgiliydi. Bu, çok az de­nenmiş, fakat belki de “varoluşla ilgili ko­şullar” hakkındaki en büyük betimlemeydi.

Çok kapsamlı bir çalışmaydı fakat daha da fazlası, soyut ve öğretici olmayan felsefi bir romandı. Varoluşçuluğun ne olduğu ile ilgiliydi.

Sartre tutku dolu olmasaydı, hiçbir şey yapamazdı. “Ben kimim?” gibi önemli bir soruyordu. Fakat bu soruyu entellektüel bir biçimde cevaplamak istemedi. Sartre açısından bu cevap, varoluş bilincini tanımlamanın altında yatıyordu.

Hartre’ın fenomenolojik olanı takibi, olumsallık (contingency) fikrini geliştirmesine sebhep oldu. Hume, nedensellik türünden bir durumu tecrübe edemeyeceğimizi göster­di ve sorgulamasını şu şekilde genişletti: Zo­runluluk objelerde değil zihinlerimizde olan bir şeydir. Diğer bir deyişle zorunlu olanı gerçeğe yükleriz (bu, tasarladığımızı ispalayabilmek için çok önemli bir varsayımdır fakat bu gerçekte, zorunluluk var anlamına gelmez). Hume, bunun tümünü entellektüel bir biçimde gördü. Sartre’ın parlak zekası zorunluluk gerçeğini deneyimde yani varoluşsal bir biçimde anlıyordu. Her şey olumsaldı. Tüm varlığımız olumsaldı. Bu şekilde bakarsak sebep ve sonucun benzerliği, zo­runluluk ve dünyayı saran bu tür şeyler ba­sitçe yok olur gider. Örnek vermek gerekirse, aynaya baktığımızda olan şey, bir benze­rimizi görmektir. Fakat gördüğümüzü daha ayrıntılı incelersek, daha bilinmez hale ge­lir. Aynı şekilde bu bilinmezlik tüm varolu­şumuza yayılabilir. Böylelikle, tüm zorunlu şartlardan ve kesinlikten uzak varolmuş oluruz. Fakat, Kierkegaard’ın gösterdiği gi­bi, dünyanın tuhaflığını ve olumsallığını an­lamamız ve bir şeylere bağlı özgürlüğümüzü farketmemiz, endişe, acı ve dehşet duygusu getirir. Sartre’ın Roquentin’inde ise bu du­rum kendini “bulantı” şeklinde gösterir.

Görüngü bilimsel arayış, Roquentin’nin kestane ağacının köküyle karşılaştığı o meş­hur bölümde en ilginç noktasına ulaşır. Ro­quentin için kestane ağacının sahip olduğu özellikler, kişinin aynadaki yüzünün tanı­dıklığını kaybetmesinden çok daha derin bir yabancılaşma oluşturur ama yine de çekici­dir. “Artık soyut bir kategorinin etkisizliğine Cinoffensive) sahip değildi; edimselliğin har­cıydı. Bu kök varoluşla kalıplandırılmıştı… nesnelerin çeşitliliği ve bireysellikleri sade­ce bir yanılsama, bir cilaydı. Bu cila kabuğu, yerini nemli bir katılığa bırakarak erimişti; abartılı ve düzensizce çıplak, korkutacak ölçüde ve ahlaksızca çıplak bir nemli katılı­ğa… “

Bu deneyim süresince Roquentin hiçbir şey yapmıyor sadece bilinçleniyordu. Bu bi­lincin oluşmasıyla, her şeyin saçmalığını an­lamaya başladı. Fakat bu, yine entellektüel bir idrak değildi. “Bu saçmalık, ne zihinsel bir fikir ne de konuşulan bir kelimeydi. Varoluşun, bulantının, tüm hayatımın anah­tarını bulduğumu farkettim. Saltık’ın deneyimine varmıştım: Saltığın ve saçmalığın. Bu büyük kökle karşılaşıldığında, ne bilgili olmak ne de cahil olmak önemli değildi: Açıklamaların ve gerekçelerin dünyası, var­lığın dünyası değildi.” Bunun sonucunda Sartre anladı ki; “insan şimdi de neyse o’dur ve yalnızca oradadır”. Bu, varoluşlarında anlam arayanlar için önemli ipuçları içeri yordu: “Kişi, hayatı yaşarken değerlendire­mez – yaşam, arkandan gizlice yaklaşır ve sen kendini hayatın içinde bulursun.”

Sartre, Bulantı’nın pek çok müsveddesini yazarken, zaman buldukça kısa hikayeler de yazıyordu. Bu hikayeler, çok derin olmayan felsefi hikayelerdi fakat belirgin bir biçimde “varoluş” hissediliyordu. Bulantı’yla karşı­laştırıldığında, bu kısa hikayeler kişinin kendi varlığının sorumluluğundan kaçması­nın değişik şekillerini gösteriyordu. Bu hikayelerden en iyisi “duvar” dı. “Duvar” idam cezası verilen bir adamın, varlığıyla ilgili gerçeklik yerine, yaşayabileceği bir varoluşu tasarlamasıyla ilgili bir hikayeydi.

Sartre, Husserl’in görüngübilim metodla­rını, duygular ve imgelemin analizine uyguladığı tamamen felsefi çalışmalar da yaptı. “Duygular Üzerine Bir Kuram Taslağı”nda, görüngüsel yaklaşımın ilk yetersizlikleri or­taya çıktı. Duygular, kendini kandıran çıp­lak varoluşla karşılaşan görüngüsel şeffaf­lıktan kurtuluş olarak görüldü. Duygular, büyülü bir dünya yaratır. Duygular üzerine bir kuram taslağı arayışında Sartre, duygu­ların psikolojisinden kaçındı. Psikoloji, kişi­nin tamamlayıcı parçası olmasından ziyade felsefenin bir alt dalı olarak görüldü. Görün­güsel şeffaflığı, duygularımızdan ziyade aklı kullanarak başarabiliriz, fakat onun nesne­si akla yatkın bir durumda değildir. Sart­re’ın “bilincin uyanıklığı üzerindeki ısrarı” kullanılmayan ahlak gücüne sahip olabilir, fakat yapışkan, çıplak gerçekliğin görünüşü duygu ile doludur. Benzer biçimde, kendi varlığımızın sorumluluğunu almak ve buna göre davranmak, hiçbir zaman tamamen psikolojik ve duygusal bir içerikten kurtula­mayabilir. Psikolojik olarak özgürmüşüz gi­bi davranışlarda bulunmak olumludur fakat hiçbir zaman tamamen bu özgürlüğe ulaşa­mayız. Sartre’ın, bu tür şeylerin arkasına saklanmamız gerektiği konusundaki ısrarı, bir eylem felsefesi için oldukça cesur bir ta­nımdır.

Bu arada da Beauvoir, Rouen yakınların­da öğretmenlik görevini sürdürüyor ve hafta sonları Sartre ile buluşuyordu. Hafta boyunca neler yaptıklarını konuşuyorlar, daha önce anlaştıkları gibi tamamen “açık” bir ilişki yaşıyorlardı. Aralarındaki ilişkide, hiçbir şey saklanmıyordu. Fakat yine de bu açık­lık, tinsel olarak asla özgür olamazdı. Başkalarına duyulan cinsel istekler ve diğer utanç verici durumlar ortaya çıkmaya başladı. Bu “zorunlu” ilişki de, açıklıktan dürüst­lükten başka hiçbir şey yolunda gitmiyordu. Sartre ve de Beauvoir artık birbirlerine cin­sel istek duymuyor ve 30 yaşındaki Sartre genç kızlara ilgi duymaya başlıyordu. Elbet­teki de Beauvoir bunun farkındaydı. Sartre ona her şeyi anlatıyordu. De Beauvoir’da lezbiyen eğilimlere yönelmeye başlamış gibi görünüyordu. De Beauvoir, 17 yaşındaki öğ­rencisini Sartre ile tanıştırdığında (fakat, bu tanıştırmayı, kendi de kızdan kısa bir süre için hoşlandıktan sonra yapmıştı) sorumlu­luk altında kalmıştı. Wanda, açık renk düz saçları ve anarşist eğilimleri olan (Spinoza okur, kışın yalınayarak gezerdi) bir Beyaz Rus kızıydı. Daha sonraları Sartre, Wan­da’nın küçük kız kardeşi Olga’ya ilgi duymayu başladı. Sartre ve de Beauvoir, araların­daki ibret alınacak türden dürüstlüğü, açık­lığı korudular, fakat diğer insanlar burjuva riyakarlığıyla aynı şey olan yalancılığı de­vam ettiriyordu.

Sartre meskalin (bir tür uyuşturucu) kullanmaya başladı. Sanrı görmeye neden olan bu uyuşturucunun etkisi altında Sartre, zih­ninde, Bulantı’da tarif ettiği kestane ağacı­nın kökünü canlandırdı. Yapışkan ve çırıl­çıplak olarak esas gerçekliği görmesine se­bep olan, meskalin mi yoksa kendi psikoloji­si miydi? Bunu söylemek çok zordu. Bulantı, hayal ürünü bir roman olarak tanımlandı ve Sartre’ın hayalini parlak bir zekayla icra et­mesi, görüngüsel şeffaflık için mükemmel bir benzetmeydi.

1937’de Sartre Paris’te öğretmenlik göre­vi almayı başardı ve böylelikle nehrin sol kısmına geri dönebilmişti. Bir kere daha oradaki cafelerde çalışma olanağı buldu. Bu, yapmacıklıktan uzak bir davranıştı. Sol ke­sim 15. yy’da Francois Villion (silahşör ve maceraperest Fransız şairi -y.n.) zamanından beri Paris’in sağlıklı gelişen öğrenci bölgesiydi. Evlerin çoğu yüz yıllıktı ve ısınma, su tesisatı bulunmayan yerlerdi. Bu yerlerde oturanlar zamanlarının çoğunu, ucuz res­toran ve cafelerde geçiriyorlardı.

Bulantı, 1938 Nisan’ında ve takip eden birkaç ay içinde de Sartre’ın kısa hikayele­rinden oluşan “Le Mur” (Duvar) yayımlandı. Her ikisi de oldukça eleştiri dolu övgüler al­dı. 1939’da nispeten daha az övgü alan “Duygular Üzerine Bir Kuram Taslağı” ba­sıldı fakat bu çalışma halkın ve gençlerin onun dehasını savunduklarını ortaya çıkar­dı.

Sartre şöhretin, Avrupa da savaşın eşi­ğinde görünüyordu. Buna rağmen Sartre, Berlin’de bir yıl kaldı. Hitler’in saldırgan davranışlarının arkasındaki gerçeği biliyor­du. “Almanların kafası nasıl çalışır biliyo­rum, Hitler muhtemelen savaşa girmeyi ha­yal bile etmiyor. Sartre arkadaşlarını, Hit­ler’in blöf yaptığı konusunda ikna etti. Erte­si gün Hitler Polonya’yı işgal etti ve Fransız ordusu harekete geçirildi. 24 saat içinde Avrupa savaşın içindeydi, Sartre ise üniforma­ların… Daha sonra Sartre “savaş hayatımı ikiye böldü” diye yazdı. Sartre bu deneyimle tamamen değişmişti (politik sağduyu yete­neği hariç her konuda).

Sartre, doğu bölgesinde Rhine vadisine tepeden bakan bir meteroloji ünitesine atan­dı. Almanlar buraya asla saldıramazlardı: Fransa’nın Almanya’yla olan doğu sınırı, modern savunmada tek söz sahibi olan Ma­ginot Hattı tarafından korunuyordu. Maginot Hattı, Belçika’dan İsviçre’ye uzanan be­tonarme sığınaklar ve tüneller içeren kale ve modern silah patformlarından oluşuyor­du. Fakat Fransız ordusu tamamen moder­nize edilmemişti. Bu bölgede hala en temel haberleşme biçimi posta güverciniydi ve Fransız ordusundaki yedek kuvvetler, er Sartre gibi kaliteli birkaç adam bile içermi­yordu.

Hergün birkaç hava balonu gönderme çıl­gınlığından başka, Sartre kendini tamamen işine vermişti. Malesef bu işin orduyla hiçbir ilgisi yoktu. Sartre bir sonraki romanın taslaklarıyla uğraşıyordu ve felsefe üzerine gerçekten “büyük bir kitap” tamamlamak niyetiyle Heidegger’i araştırmakla meşgul­dü. (Almanların bile bir yasa gibi gördüğü anlaşılmaz Alman metafizik kitapları oku­ması, Sartre’ın yurtsever arkadaşlarını ra­hatsız etmemiş, subayların da dikkatini çek­memişti.)

Sartre’ın varoluşçulukla ilgili düşünceleri hızla gelişiyordu. Kunduz’a hemen hemen hergün sayfalarca yazdığı mektuplarda, “kendi hayatımızın sorumluluğunu tama­men elimize almalıyız” diyordu. ”Başımıza geleceklerden yakınmaya hakkımız yok. Her birey kendi alın yazısını diler: Kendi karak­terini ve bu karakterin eylemleri sonucu or­taya çıkan koşulları ister.” Mantıksal açıdan bir yargıya varmak gerekirse, bu durumun garip etkileri vardır. Fakat Sartre asla bu zorluklardan kaçınan biri değildi. Bu, Sart­re birey olarak her şeyden sorumluydu de­mekti. Hatta o, 2. Dünya Savaşından dolayı da sorumluydu ve bu sorumluluğu isteme­liydi; buna göre davranmalıydı. Daha sonraları dediği gibi; “bu benim savaşım, bu be­nim imgelemim ve ben bunu arzuluyo­rum… bu savaşın tüm sorumluluğunu alırsam, her şey olur… bundan dolayıdır ki, ben bu savaşım.”

Bu komik durum pek çok felsefi pozisyon­dan daha savunmasızdı.

(Kişi, nihilizmi veya Wittgenstein’in “tüm felsefe, dille ilgili problemlerden dolayı sa­dece bir yanlış anlamadır” iddiasını düşün­mek zorunda kalıyordu.) Gördüğümüz gibi Sartre’ın varoluşçuluğunun kökeni, hem Hume’un görgücülüğünden (empirisizm) hem de Descartes’in rasyonalizminden geli­yordu. Bu görüşlerin uç noktaları alındığın­da, her ikisi de tekbenciliğe (solipsism) doğ­ru yön değiştirir. (Hume: Diğerlerinin birey­sel varlığını deneyim edemeyiz. Descartes: “Düşünüyorum öyleyse varım” ifadesinin dışındaki hiçbir şey kesin değilse, o zaman di­ğerlerinin varlığı da bu kategorinin altına konmalıdır.) Sartre boynuzlarından boğayı yakalar. Hem Descartes hem de Hume’un yaptığı etkiyi gösterir. Bu, genel kanıya (felsefe ve modern bilimlerin çoğuna) ters gelebilir. Fakat, eğer biz kendi bilincimizde olur­sak, kabul edilmiş tüm varsayımları ve ön­yargıları terk edersek; Sartre’ın fikri daha savunulabilir hale gelir. Onun fikri Nietzsche’nin dayanıklılık ve iyimserliğiyle dolu korkusuz ve cesur bir fikirdir. Bu, benim se­çimim -en iyisini yapacağım. Eğer yaşantımı değiştirmede özgürsem, yaşamımdan so­rumlu olmalıyım. Bir zindanda zincirlene­rek yaşamaya zorlanan bir rehineyi veya pek çok rahatsızlığa katlanan birini kabul etmeyebiliriz -fakat Sartre’ın varoluşsal tav­rına benzer bir şey, hem Stephen Hawking hem de hayatta kalan Beyrut rehineleri hakkında bilgi verir. Bu tür insanlar alın ya­zılarına boyun eğer fakat onlara kalan öz­gürlükleriyle bunun üstesinden gelmeye ça­lışırlar. Bu anlamda tüm yaşamlarının so­rumluluğunu alırlar.

Gelenekçi filozoflar Sartre’ın dediklerine karşı şunu savunur: Felsefe ne olması ge­rektiğini değil, ne olduğunu anlatmalıdır -ahlaksal açıdan ne kadar övgüye layık olabildiği önemli değildir. Fakat varoluşçuluk, fesefeyi eylemin içine atma konusunda ısrar eder. Bundan dolayı varoluşçuluğun, ya­şam için bir strateji olarak görülmesi -en azından kısmen- sürpriz değildir. (Şu kabul edilmelidir ki; bu ahlaksal açıdan zorlayıcı olmaya yakındır, fakat bu aşamada Sartre’ın iyi ide’si, onun varoluşçuluğunu, Haklı olan ahlaki bir sistem sorumluluğunun dışında bırakmak için yeteri kadar sınırla­mamıştır.)

Bu arada, Sartre Fransız ordusuna ait bir meteroloji ünitesinin varlığında bir piyon olduğundan habersizken, Hitler Belçika’yı ve Fransa’yı istila etti. Sartre, de Beauvoir’i “Hitler kaynaklarını fazla zorladı, böyle­sine büyük bir cepheyi savunamaz” diyerek korkudan kurtarıyordu. Fakat sonradan fik­rini değiştirdi. Bir ay içerisinde tüm doğu cephesindeki haberleşme trafiği, Sartre’ın düşündüğü gibi durdu ve Fransız ordusu teslim oldu.

Sartre şimdi, Heidegger’in doğum yeri olan Almanya’ya gidemiyor ve onun hakkında incelemeler yapamıyordu. Hala, ülkesi­nin topraklarını savunduğu cephedeymiş gi­bi okuma programını devam ettiriyordu. Heidegger anahtardı: Heidegger, Husserl görüngübiliminin bir sonraki adımı olan va­roluşçuluğun kapılarını açıyordu.

Heidegger’in en önemli çalışması 1927’de basılan Zein und Zeit (Varlık ve Zaman)’dı. Burada Heidegger, Descartes ve Hume gibi filozofların geleneksel görüşlerine karşı çıkıyordu. Bir birey olarak asla dünyanın ba­ğımsız bir gözlemcisi olamam: Kesinlik diye belirtikleri; düşünüyor (Descartes) veya tecrübe ediyor (Hume) oldukları. Hayır, as­lında dünyanın ortasında var olan bir varlık olduğumun farkındayım. Heidegger için, tam kesinlik, varlığım yani dünyadaki varlı­ğım (Da-sein). Heidegger’in varlık kavramı, düşünce ve deneyim yoluyla “bilme” ve bu “bilme”den doğan soyut kavramlarla çelişir. Bu tür kavramlar, bireyselliği ve dünyadaki varlığımı belirlemez. Varlığım ve varlığımın bilincine erişme, felsefenin işidir. Heideg­ger’in başlıca endişesi “varlık sorunu”dur.

Bu sorunun peşinden giderken bazen Hus­serl’in görüngübilim düşüncesini bile reddeder. Mesela; görüngübilim yoluyla başarılan tüm varsayımlardan arınmış bilinçli eylem­ler, bilgimizin temel kaynağı olamaz. “Varolmak” başlıca bilincinde olduğumuz şey ola­rak kalır ve sadece buradan “varlığın anla­mı sorunu”na yaklaşabiliriz. Kendi varlığım hakkındaki temel duyumum, elbette ki dün­yada bulunmama bağlı olarak kalabalık eden önemsiz şeylerin saldırısına uğrar. Fa­kat hâlâ varlığın önemini anlamaya, yaklaşmak mümkün. Nasıl? “Sadece ölüm beklentisinde her şey tesadüfidir. Kişi, varlığının sınırlı olduğunu anladığında, bu durum kişi­yi rahatlık, tembellik gibi kendisine sunulan olanakların sonsuz çeşitliliğinden kurtarır.” Bu “saltık kararlılık”ı başarmak için “ölümde” özgür olmalıyız. Fakat, neden rahatı, eğ­lenceyi biraz da olsa aramamalıyız? Çünkü bu, Heidegger’e göre varlığın ne demek olduğunu anlamanın yolu değildir. Peki neden bu tür faaliyetler gereklidir? Veya, bu türden faaliyetler veya bu faaliyetleri tanımlayan kelimeler anlamlı mıdır? Heidegger’in kullandığı diğer kavramlar gibi bu da bula­nık kalır ve kesin bir tanımlamadan uzaktır. Bu bulanık kavramları tarif ederken oluş­turduğu dil, onun onaylamayıp üzüntü duy­duğu “mistik kelimeler” olarak kabul edilir. Bunun için bir örnek yeterli olacaktır: Ken­dini değerlendiren ya da ifade eden anlayış ediminin “bulunduğu yer”, nesnelerin, varlı­ğın içerdikleriyle karşılaşmalarını sağlar. Bu örnek, Heidegger’e ait en anlaşılmaz cümle değildir. Bu, en azından anlaşılabili­yor.

20. yüzyılın başlarında yaşayan pek çok insan için Heidegger’in yaşamı, rahatlık tembellik ve olayları hafife almanın iyi bir örneği gibi görülebiliyordu. Nazilere karşı artan kararsız davranışları, kaytarmayla son buldu. Nazi Döneminin daha sonraları savunucusu durumuna düşmemek için, olayları hafife aldı. Fakat Heidegger’in fel­sefesindeki zayıf ve güçlü noktalar, kendi zayıflığı ve gücü ile tanımlanmamalıdır. Herhalde Sartre da onu böyle tanımlamamıştı ve burada bizi ilgilendiren konu budur.

İlk anda görünen şekilde ele alınsalar bi­le, Heidegger’in uslamlamaları, her zaman düşündükleri gibi değildir. Yaşamı ciddiyet içinde algılamak, olanları cesurca kabullenmek, rahatlıktan uzak durmak için verilen ciddi önerilerin altında yatan, modern gö­rüşlerle aşırı uyumsuzluk içinde olan gizli varsayımlardır. Mesela; Nietzsche’nin yeni bir dönem başlatan “Tanrı öldü” açıklama­sından sonra şimdi pek çok insan, yaşamın kendisinin baştan sona amaçsız olduğuna inanıyor. İyi ve kötü gibi değerler yoktur ve bundan ötürü yaşam, aşkın (transcendent) bir değer ya da anlama sahip değildir. Yaşam, beyhude ve hatta saçma bir şaka ola­rak da düşünülebilir. Afrika’da, binlerce in­sanın kendi hataları olmadığı halde açlıktan ölüyor; sınırlı yetenek ve hırsa sahip, neşeli ama önemsiz insanlar da dünyanın en güçlü insanları oluyor. Hangi hakla, ciddiyetin ay­rıcalığını, kendi varlığımız için iddia etmek zorunda kalırız? Aynı zamanda vaktimizin çoğunu tembelliğe -var olmaktan dolayı katlandığımız güçlüklerden arınmaya veya bu­nunla ilgili sorunlardan kurtulmaya- harca­rız. Bu tembelliğe çoğu zaman, mutluluk (Aristo’dan günümüze kadar sağduyulu tüm filozofların amacı haline gelmiştir) getiren ”eğlence” denir. Eğlenceli yaşam veya tem­bellik, edebi kitaplar okumaktan yün çorap örmeye (Heidegger’in en sevdiği hobisi) ka­dar değişiklik gösterir. Ve rahatlık olmadan, medeniyet veya bu tür bir düşünce olmazdı. Matematiksel us’dan dokunaklı flüt sesi ve­ya opera hassasiyetine kadar kültürün oluşumu, sıkıntısız rahat bir boş zaman gerek­tirir. Heidegger, ayaklarında yün çorapları yokken, karlı bir kış gecesi, ormanda kaldı­ğı dağ kulübesinin anahtarını kaybeder ve düşünceleri birden “varlık sorunu”na dönü­şüverir -fakat Heidegger’in kafasında olandan daha pratik bir anlamda. Bu, komik bir örnek değil. Heidegger’in felsefesi, Descar­tes’in felsefesi gibi düşüncenin önemine bağ­lanmıştır.

Sartre, bunu anladı ve Heidegger’in varlı­ğa ait derin analizini, düşünceden eyleme dönüştürmeyi görevi olarak gördü. Bunu, Kierkegaard’ın orijinal varoluşçuluğuna çevirmenin yollarını aradı. Kierkegaard’ın felsefesi, bireyin seçim ve edimleri olan öznel bir yaşamla ilgileniyordu. Fakat ilkin, edimi de içeren felsefe yerine Sartre’ın kendisinin bir takım eylemlerde bulunması gerekiyor­du. Sartre Mart 1941’de savaş kampındaki birliğinden kurtulmak için kararlıydı. Efsaneye göre kaçtı. Gerçekte, bırakılmasını ve Paris’e geri dönmesini sağlayan mazereti, sahte bir sağlık belgeseydi. Eğer kaçımasaydı Almanlar onu serbest demiryolu geçişiyle Paris’e göndermeyebilirlerdi. Ayrı­ca üstünde kimliği olmadan gizlenmek zo­runda kalacaktı. Oysa o, oldukça dürüst ve açık yaşadı. Şehirden uzak bölgelerden bi­rinde, yine eski mesleği olan öğretmenlik yapmaya başladı ve kendine, de Beauvoir’in kaldığı evin köşesinde bir oda tuttu. Nazi iş­galindeki Paris’in savunmazlığı ortasında Sartre, baş yapıtı olan L’Ertre et le N’eant ( Varlık ve Hiçlik)’i yazmaya başladı.

Bu sıradan bir çalışma değildi. Mesela; Sartre’nin bu çalışmasının son müsvetleri 700 sayfayı geçiyordu. Bu, bir kilodan fazla kağıt demekti. Yeterli ekmek bulmanın bile oldukça zor olduğu savaş zamanında ve ku­şatma altında olan bir şehirde, bu hiç de ko­lay değildi – her ne kadar Sartre’ın kitabını yazmak için çalışma yeri olarak seçtiği cafe hala kahve veriyorsa da. İsminden de anla­şıldığı gibi, bu çalışma Heidegger’den fazlasıyla etkilenmişti. Sadece fikirlerinden etki­lenmediği, berbat bir dille çıkmaza girebil­mek için billur gibi düzyazılarının olduğu uzun pasajları kullanmasından anlaşılıyor­du. Gerçek anlamda yaratıcı bir yazar olsa da Sartre, Heidegger’in dilini tamamen al­mayı reddetti ve düşüncelere sımsıkı kapalı olan kendi terminolojisini yaratmaya başla­dı. Çok şükür, Sartre’ın felsefesindeki en önemli mesaj açıktı ve varoluşçuluğu, şata­fat dolu resmi bir dilde ve minimum dü­zeyde ifade edebiliyordu. Bu, da Beauvoir’e açıkladığı gibi sıradan, felsefi bir kitap de­ğildi: “Sıkıcı birkaç bölüm olacak fakat me­rak uyandıran geçişler de olacak: Biri genellikle zor durumları seçerken diğer insanlar İtalyan tarzı aşk veya büzükleriyle ilgile­nirler”. Bu aşamada, hayal kırıklığından kurtulmak için, çalışmanın mağara bilimiy­le ilgili yanlarından çok felsefi bir çalışma olduğu üzerinde yoğunlaşmamız gerektiğini gözler önüne serdim.

“Varlık ve Hiçlik”; insan bilinci (veya hiç­lik) ve varlık (veya nesne) arasındaki farkı resmeder. Sartre’ın açıklaması şöyledir: “Bi­linç tamamen boşluktur (çünkü tüm dünya bunun dışında kalır)”. Böylelikle bilinç, nesne gerçekliğinin dışında kalır (diğer deyişle bu, “nesne değil” olandır); ve bu sebepten do­layı bilinç, mekanik gerekircilik (determi­nizm) alanının ötesinde kalır, özgürdür. Bu­ında Sartre’ın varlık görüşü Heidegger’in varlık görüşünden uzaklaşır. Sartre için varlık, dünyayı kavrama gücüne sahip bireyin bilinçli varlığıdır. Husserl’in görüngüsel bili­mi, bilinci, kutsal peygamberler ve sanatçıların yoğun ve güçlü bilinci haline sokmuştur. Bir kere daha bilinç, lütuf ve sevgi gü­vencesinde korkunç, tehlikeli ve tehditkâr olmuştur. Fakat Sartre bunun da ötesine geçti. Kendimizin temel bilincine, daha bi­linçli bir varlık olma yoluyla varamayız mesela; meskalin’in neden olduğu görüntü­ler. Hayır, bunu eylemlerimiz yardımıyla ya­parız. Ve bu tür eylemler ve seçimler, bir trans (kendinden geçme) halinde oluşan bilinçle değil de, gerçeklikte (mesela cadde de, kalabalığın ortasında, oturduğun mahallede: Bir şeylerin arasında bir şey, insanların arasında bir insan olarak) meydana gelir.

Sartre için bilinç, Heidegger’in varlığın­dan daha temeldir. Fakat bilinç; yoklukta var olmaz, bir şeylerin farkında olmalıdır. Burada Sartre’ın felsefesinin eylem felsefesi olduğunu görüyoruz. Heidegger’den farklı olarak Sartre’ın önemsediği başlıca konu, varlığın doğası değil varlığın “kendinde” (in­itself) ve “kendisi için” (for-itself) olan iki görünüşüdür. Sartre, bu iki görünüşü ayırır. “Kendinde”, bilinçli olmayan her şeydir. “Kendisi için” hiçliktir, varlık veya nesnele­rin dünyası yoluyla kararsız ve özgür kalmış bilinçtir. Heidegger’de olduğu gibi, bu da tamamen Descartes’in savunduğu düşüncenin kesin bilgi vermesinde görülebilirdi. Fakat Sartre “bilincinin”, bilgiye neden olan düşünce (Descartes ‘da olduğu gibi) olduğu görüşünü ciddi olarak ele almıyordu. “Kendisi için”, gerçekten hiçbir şey bilmiyordu. “Arı bilgi görüşü tutarsızdı, sadece bağımlanmış bilgi görüşü vardı. “Kendisi için” seçen ve edimde bulunan amaca yönelik algımızdı.

Sartre bu durumu şöyle savunur: “Bilinç kendini isteyerek seçer”. Başka bir deyişle; bilinç kendini seçimler yaparak yaratır.

Sartre’ın tüm felsefesi, bireyin seçme öz­gürlüğüne dayanır. Böyle yaparak Sartre kendini sever ve bu özgürlük, birey, kendini tutsaklık altına alan bir süreçte bulsa bile kalır. Buradaki felsefe, bireysel özgürlüğe ve bireyin özgürlüğüyle ilgili şehvetli inançlara sahip insanı yansıtır. Ayrıca, tarihsel bir içe­riği de yansıtır. Düşman tarafından kuşatılmış bir ülkede özgürlükten daha kıymetli ne olabilir? Sartre’ın, bireyin kendi kendini seç­medeki yetisini örneklemesi ve bundaki ıs­rarı, bunların savaş süresince yazıldıklarının göstergesidir. Burada meydan okuyan cesur bir felsefe vardır. “Savaşta askere alındıysam, bu benim savaşım; benim imge­lemimde ve ben onu istedim. Düşmandan söz etmek, düşmanı meydana getirmez. Düşman, kişinin kendi seçiminden çok kala­balık bir insan grubuyla sürdürülen, var olan durumu kabullenmektir. Düşman “di­ğer insanları” kabullenmektir, başka bir de­yişle bireysel bilincimden çok diğer insanla­rın bilincini… “

Fakat Sartre bunu saçma bir durum olarak ortaya koyar. İnsan girişimi – bireysel çaba – tamamen sonuçsuzdur. Mutlak iyi yoktur, Tanrı yoktur, yargıladığımız veya yargılayacaklarımıza karşıt yönde aşkın (transcendent) değerler yoktu. Yine, tehlikeli ve ahlak dışı bir rejimin altında yaşamanın yansıması burada açıkça görülür. Aynı şekilde, Sartre’ın, bireyin umutsuzluğuna dair tarifi, Nazi kuşatması altındaki Paris’in özel şartlarını aşar. Yarım yüzyıl sonra umutsuzluğumuz azalmış gibi görünebilir fakat niteliği aynı kalır (eğer Sartre’ın Tanrı tanımazlığını kabul ediyorsak). Bu günlerde daha iyimser görüşlere sahip olabiliriz. Fakat tam anlamıyla, insanlığın şartları saçma ve beyhude kalır.

Bu iki kelime varoluşçuluğa ait en gözde, en klişeleşmiş kelimelerdir. Bu iki kelime nehrin sol kısmındaki önemsiz filozoflar arasında slogan haline geldi: Eğer yaşamı saçma ve beyhude olarak almazsan, muhtemelen bir varoluşçu olamazdın. Bu yüzden, bu kelimeler daha yakından incelemeye de­ğer kelimelerdir. Bu kelimeler, bireyselliğin doğası ve niteliği hakkında tam olarak ne ifade eder? Beyhude (Futile) kelimesi, duyguların dışa vurumu, boşalma veya bir kaptan amaçsızca taşma, dışarı sızma anlamına gelen latince kökenli bir kelimedir. Zamanı­nda bu kelime; sonuç vermeyen veya değerli bir sonuç elde etme konusunda yetersiz kalan anlamına gelir. Saçma (absurd) kelimesi; ahenk içinde olmayan, uyumsuz anlamına gelirdi, oysa zamanımızda akıla ve alışkanlıklara uymayan anlamına geliyor. Bununla beraber; bu kelimenin İngilizcedeki kullanımı mizahi bir çağrışım yapar. He­idegger için, insanlığın şartları son derece ciddiyetle ele alınması gereken bir şeydir ve yine aynı şekilde Sartre için de insanlığın şartları gülünecek bir durum değildir. Birey­sel umutsuzluğu tasvir eden varoluşçuluk denemeleri, modern anlamdaki batılı bire­yin, kendini anlamasındaki “kendi”nin za­yıflığına derin bir zemin sağlar. Saçmalık ve beyhudelik; bireyin kendi başarısını önleyici etkiye sahip olduğu kadar bireyin olumlu ni­teliklerini arttıran etkiye de sahiptir.

Fakat “Varlık ve Hiçlik”e geri dönecek olursak, Sartre’ın iddiasına göre düşman, “diğer insanlar”ı kabullenmekti. Burada Sartre, savaşa karşı en baştaki tutumu olan tekbenciliğe yaklaşır. Garip bir biçimde, onun bu görüşü, varoluşculuğu kabul eden ilk Fransız filozof Gabriel Marcel tarafından desteklenmiştir. Marcel’in görüşüne göre; toplum, birey düşünüldüğü sürece eksi işa­reti gibi anlatılabilir. Marcel katolik olmayı kabul ederek tekbencilik saldırılarından kurtulmayı başarmıştı. Sartre’ın bireyi tamamen yalnızdı. Sartre’ın iddia ettiğine gö­re; “diğer insanların varlığı olanakların gizli ölümüdür.” Fakat daha önce bahsedil­diği gibi bilinç, bir şeylerin farkında olmalı­dır. Bilinç (hiçlik), bir nesneye (varlığa) sahiptir. Bu sebeble Sartre “ben varolan tek şeyim ve dış dünya bilincimin parçasıdır” di­yen çok katı tekbencilikten kaçar. Fakat Sartre’ın görüşü, bireysel bilincini hâlâ dünyanın dışındaki kendiliğine bırakır. Sonuç­ta, zor bir dilde, karmaşık bir uslamlamadan yararlanmak zorunda kalır. Bu, yaşan­tımız olarak bilinen bireysel hayal dünyası içinde, diğerlerinin varoluşunu kabullendiğimiz ortak görüş gerekçelerini özetler.

Srtre şimdi başka insanların bir diğerini kabullenmesiyle ahlaklılık kavramını ortaya atabilir. Garip bir biçimde, onun ahlaklı olma kavramı diğer insanlarla ilgili değildir. Bu, saçma bir dünya için saçma bir ahlak kavramıdır. Sartre, bütün insan faaliyetlerinin eşit olduğunu iddia eder. Böylece, biri­nin tek başına içki içmesi veya bir devlet başkanı olması aynı şeydir. Bu faaliyetlerden biri ötekine göre öncelikli olursa, bu onun gerçek amacından dolayı değil ideal amacına sahip olan bilincin seviyesinden do­layıdır. Çocuk yetiştiren herkes uyuşturucu bağımlılığı ile bir kere karşılaşmıştır ve bunlar, Sartre’ın kahramancasına liberal “tüm insan faaliyetlerinin eşitliği” uslamla­masının hatasını ilk bakışta fark ederler.

Yaptığımız şeyleri seçerken ne yaptığımı­zın farkında olmalı ve bunun tüm sorumluluğunu almalıyız. Amacım bilinçliliğimi ar­tırmak: Kendimin daha çok farkına varmak ve umutsuz durumda olduğumu daha fazla idrak etmek, aynı zamanda zor bir durumda olduğumun, eylemlerimin ve bu eylemlerin yarattığı benliğin sorumluluğunu almak.

Mutlak iyi ve mutlak kötü yoksa, insan faaliyeti özünden dolayı, her şeyden daha iyidir. Hepsinin eşit olduğunu kesinlikle ka­bul etmeliyiz. Her zaman, iyi (iyi sandığı­mız) edimi seçeriz ve bu edimi kendi seçimi­mizle yaparız. Bu, bir şeylerin yolunda gitti­ği nedensel, karmaşık liberalizmin tama­men tersi demek olur. Yaptığım her seçimle, sadece kendimi yapmakla kalmaz, ayrıca sevdiğim veya sevmediğim tüm bir ahlakı anlatabilirim. Sartre’ın işaret ettiği gibi; bu, senin düşünmene sebep olur. Kendini mah­vetmek veya başkanlığa adaylığını koymak -ama ne yaptığının farkında olarak.

Bu, bizi Sartre’ın en önemli kararların­dan birine ulaştırır: “Kötü niyet.” Kendimizi kandırdığımızda, özellikle insan varoluşunu anlam ve tutarlılık yükleyerek mantıklı ha­le getirmeye kalktığımızda, kötü niyetliyiz demektir. Bu, verilen manevi değerleri ve dini kabul etmekle olabilir. Ayrıca yaşama anlam vermek için çabaladığı sürece herhangi bir bilimi de içerir. Böylelikle kötü niyetle edimde bulunmanın anlamı; kendi eylemle­ri için kişinin sorumluluktan kaçması ve so­rumluluğunu bazı dış etkenlerin üzerine yıkmasıdır.

Sartre’ın varoluşçuluğunun diğer anah­tar bir kavramı; varoluşun özden önce geldi­ğidir. Sartre’a göre bunun anlamı şudur; ilk önce insan varlığı varolur, kendisiyle karşı­laşır, dünyada ansızın ortaya çıkıverir – ve kendini bundan sonra yapar. “İnsan doğası diye bir şey yoktur çünkü insanın doğası kavramına sahip olmak için her şeyi gören bir Tanrı yoktur. Bir insan varlığı, kendini yapandan ve sadece kendini anladığı kadar varolandan başka bir şey değildir. Böylelik­le o, eylemlerimden başka bir şey olmaz.”

Sartre’ın insan davranışlarını açıklama­sı, genel psikolojik açıklamalara ters düşer. Kişi, kişilik oluşumundaki rolü ve edimleri­mizdeki etkenliğinden dolayı “bilinçaltı” kavramını düşünmek zorundadır. Sartre bu itirazlara kendi varoluşsal psikanalizini oluşturarak karşı koymaya çalıştı. “Varlık ve Hiçlik”te, bu psikanalizi, insan davranış­larının çeşitliliğini açıklayarak kullandı. Başlıca sorgulaması: Ben neysem, varlığın olmadığı hiçliğim. İstediğim, bende olmayıp benim etrafımda olan, beni çevreleyen var­lık. Sartre, eylemlerimizi ve arzularımızı, “varlığa doğru akan nehirler” olarak anlatır. Dünyayı arzularım; dünyaya sahip olmak için ve kesinlikle dünya olmak için arzula­rım.

Gerçekten sahip olduğum nesneler olu­rum. Böylelikle, bir şeylere sahip olarak, hiçliğim varlık olur. Bu, diğerlerinin gözün­de hiçliğimin varlığa dönüştüğü süreci gös­terir. Daha da fazlası, bu durum, arkasına sığınmak için hiçliğime bir şeyler vererek, somut bir hale gelen eziyetten kurtulmamı sağlar.

Hemen hemen aynı durum bir şeyi tahrip ettiğimde veya tükettiğimde de gerçekleşir. Onu ayırır ve bana nüfuz etmezliğini tahrip ederim. Bu tür analizler bir sigara içtiğimde (Sartre’ın yaşamı boyunca günde 2 paket si­gara içme isteği) ne olduğunun varoluşçuluk yoluyla açıklanması ile en uç noktalara ula­şır. Sartre’ın bu görüşünde, sigara içmek ayrıca tahrip edici (yok eden) ve tiryakilik et­kileri olan bir eylemdir. Sigaram dünyadır: Sigara içtiğimde onu yok eder ve içime çeke­rim. Bunun zarar verebileceği gerçeği düşü­nülmez: Halbuki bu, benim dünyadaki so­rumluluğuma son verebilir.

Sartre’ın iddiasına göre; “özgürlüğüm, Tanrı olmak için seçer, bu seçim açıktır ve tüm eylemlerimi yansıtır.” “Varlık ve Hiçlik” takip edilmesi güç ve karmaşık diğer bir uslamlamayla (felsefi anlamda ilginç fakat ay­nı oranda da sahte gibi görünen) son bulur. “Her insan gerçekliği, bir tutkudur. Varlık olmak için, aynı zamanda da olumsallıktan kaçan “kendine sebep olan şey” (dindar in­sanların Tanrı dedikleri) olmak için, kendini kaybeder. Böylelikle insanın tutkusu, İsa’nın tutkusunun tam zıttı olur – çünkü Tanrı ortaya çıkabilsin diye insan kendini insan olarak kaybeder. Fakat Tanrı fikri kendisiyle tutarsızdır ve biz kendimizi boşu boşuna kaybederiz. İnsan, faydasız bir tut­kudan ibarettir.”

“Varlık ve Hiçlik” 1943’de Nazi işgali al­tındaki Paris’te basıldı. Kendisini filozof sananların dışındaki insanlar, kitaba pek ilgi göstermedi. Paris’te kendini filozof sanan in­sanlar diğer ülkelerde olandan çok daha faz­laydı (tüm nüfusun kendini rilozof olarak gördüğü İrlanda hariç). Sonuç olarak, fısıltı­lar, kitabı gerçekten okuyan birkaç insan­dan, okuyup da hakkında konuşmayı isteyenlere kadar yaydı. Çok yakın bir zaman­da, “varlık, beyhude ve anlamsızdır”, “insan, faydasız bir tutkudan ibarettir” gibi nihi­lizm kokan sloganlarıyla varoluşçuluk, nehrin sol kısmını silip süpürdü.

2. Dünya Savaşı bir yıl sonra bitti. Anti­faşist müttefikler Avrupa’da büyük bir zafer kazanmış, fakat Avrupa harabe haline gel­mişti. Bu saçma durumun anlamsızlığı, her yerde açıkça görülüyordu. Varoluşçuluk, gü­nümüzün diliyle bunlardan bahsediyordu. Adalet diye bir şey yoktu: Milyonlarca insan ölmüş ve sağ kalanlar kendi bireyselliklerinden başka tüm olanlara inanamıyordu.

Fransa aşağılanmıştı ve şimdi kültürel açıdan kahramanlara ihtiyaç duyuyordu. En azından, Alman barbarlığına karşı cesurca direnmiş insanları göstermek gerekliydi. Picasso, sanatsal açıdan boşluk dolduruyordu (İspanyol olsa da) ve Sartre edebiyat alanın­da… Artan övgü dolu sözlerle Sartre, varo­luşçuluğu basit terimlerle açıklayan küçük bir kitap yazdı: L’Exqistentialism est un hu­manism (Varoluşçuluk bir Hümanizmadır).

Sartre ve varoluşçuluk, Fransa’nın entellek­tüel dış dünyaya kapılarını açmıştı. Daha önceleri solcuların kahramanı olan Sartre, şimdi dünyanın en meşhur entellektüelleri arasına girmişti. Varoluşçuluk hakkında ko­nuşmalar yapmak için seyahat etmeye başlamıştı. Eski dinler gücünü yitirmişti -tanrı tanımazcılık (ateism) adlı bu yeni din ve umutsuzluğa korkusuzca direniş, zamanın ruhaniyetiyle tamamen uyum içindeydi.

Juliet Greco, varoluşçulukla ilgili şarkı­lar söylerken Jean-Paul Sartre, yanındaki sandalyede oturan Siman de Beauvoir ile ca­fe de Flore’deki masasında, felsefesi üzerine çalışıyordu… Siyah giysileri içinde şarkıcı kadın ve St. Germain Bulvarındaki cafe filozofları, Eyfel Kulesi ve Notre Dame’ı birleş­tirdi.

Fakat Sartre’ın kitabı çok satılmadı. Onun doğasında, herhangi bir şeye boyun eğmek yoktu, hele de şöhret ve başarı gibi kötü niyet kokan burjuva kavramları hiç yoktu. Sartre, hep yazarak felsefi gelişimini sürdürdü. Romanlar, oyunlar, makaleler, kitaplar… Ve sonunda, çelimsiz ve pek atletik olmayan vücudu bu sürekli çalışmanın al­tında bocalamaya başladı. Bütün bir gün bo­yunca çalışarak, sorgulayarak ve içki içmeye çok erken saatlerde başlıyarak bu inişli çı­kışlı günlerine devam etti.

Sartre, varlığın tahmin edilemez olduğu­na inandı. Tüm felsefesi, çabası bunu ortaya çıkarmak içindi. Sartre’ın felsefi gelişimi sürprizlerle doluydu. Tekbenciliğin bireyselliğinden başlayan felsefesi artarak dünyay­la, toplumla ve politik durumla bağlantılı ol­du. “Varlık ve Hiçlik”in fayda getirmeyen tutkusu ve varoluşçu psikanalizin ilk etkile­rinden sonra varoluşçuluk, hümanizmaya doğru kaydı.

“Varoluşçuluk Hümanizmadır”, Sartre’ın varoluşçuluğu en açık biçimde ortaya koyduğu çalışmadır. Bu 30 sayfalık çalışma, birkaç yıl içinde tüm büyük dünya dillerine çevrildi. Bu çalışma bir bakıma nihilist küstahlığını ifade eden sloganlarla doluydu: “Hiç mazeret yokken, yalnız kaldık. özgürlüğe mahkum olduğunu söylediğimde bunu anlatmak istedim.” Sartre bu özgür­lüğü gereksiz, sonucu önemsiz, içten gelen, çekici bir eylem olarak görüyor. Tanrıya şükür, bu çok zevk veren tehdit, yaşamdan çok edebi alanda kendini gösterdi. (Mesela; Gide’nin Taklitçiler’indeki kişilik, içinden öyle geldiği için bir yolcuyu hızla giden tren­den aşağı itmiştir.) Bu tür edimler ve yazar­ların sunduğu gereksiz varoluşçu özgürlüğe sosyal olmayan (asosyal) denir. Onlar gerçek bir bireyin toplum dışında ve ahlaki kural­ların ötesinde nasıl var olacağını gösterdiler. (Yargıçlar da, böyle eylemlerden dolayı suç­lu durumuna düşmüş insanların, varoluşla ilgili umutsuzlukta kalmalarını sağlayarak, benzer bir eğilim gösterirler.)

Fakat Sartre’ın gereksiz özgürlüğümüz konusundaki ısrarı, varoluşa ait özgürlüğün gerçek manasının ne olduğunu ilk an­ladığındaki ısrarından biraz daha fazlaydı. Bu, bir şekilde, felsefi bir idrakti. (Sartre Savaş öncesi Le Havre’de öğretmenlik yaparken, küçük gereksiz edimlere düşkün­dü – sıkça, çok fazla bira içerdi. Bu, onu öğrencileri arasında popüler yapmıştı fakat bu gereksiz edimler sabahları derse gitmesine engel değildi.)

Sartre yakın bir zamanda anladı ki; bu tutum makul bir felsefe tutumu olsa da, hiç de mantık içeren sosyal bir tutum değildi. Sosyal olmayan (asosyal) dan çok, bu tama­men toplum karşıtı (anti-sosyal) bir varlık­tır. “Varoluşçuluk Bir Hümanizmadır” da Sartre’ın bireysel özgürlük anlayışı, sosyal yönde bir sorumluluk alır. Daha önceleri, yaptığımız her seçimle sadece kendimizi yaratmakla kalmayıp, aynı zamanda tüm bir ahlak anlayışı ortaya koyduğumuzu savunmuştu. Burada Sartre, sosyal yüküm­lülüğe doğru küçük bir adım atmıştı. Fakat aslında bu büyük bir adımdı. Bu büyük adım, sadece biri değil diğerlerinin varlığını kabul eder ve diğer herkesin, umutsuzluğa düşmemde belirgin rolleri olduğunu belirtir. “İnsan, kendi için seçerken, tüm insanlar için seçer. Sonuçta, insanın kendini olmak istediği şekilde yaratmak için yaptığı eylem­lerin hepsi ve olması gerektiğine inandığı imgeler başkaları için de yaratıcıdır.

“İyi olan insanların hepsine yeryüzünde barış” – bu dilek Batı medeniyetinin ahla­kında önemli bir yer tutar. Onlar en güçlü felsefi desteği, Kant’ın tüm ahlak sistemini temellendirdiği koşulsuz zorunluluktan alır. Bu davranış kuralına uygun olan her edim, evrensel bir kanun olabilir ve aynı zamanda olacaktır”. Sartre’ın ahlakı orijinal değildir, hatta varoluşa ait değildir – özgürlük kavra­mı ve yaşam üzerine kendi varoluşçu görüşünün içeriğini oluşturarak, ahlakının varo­luşa ait olduğunu iddia etse bile.

60 yaşlarındayken 70 yaşlarında görünen Sartre, diğerlerinden daha sıkı çalışıyor ve diğerlerinden daha zor şartlar altında yaşıyordu. Simone de Beauvoir ve inançlı varoluşçular olan genç refakatçıların ilgilen­diği Sartre, sağlık açısından çok güçsüzleşti. İçki, hap, sigara, kadınlar ve yazmak – bun­ların hepsine son vermek zorunda kaldı. Sonunda Sartre 15 Nisan 1980’de 74 yaşın­dayken öldü. Dört gün sonra gerçekleşen cenaze töreninde 25.000 kişi bulunuyordu. Cenazesi, en iyi çalışmalarını yazdığı Latin Quarter’daki cafelerin önünden geçirildi. Dünyanın en saygısız izleyicisi olan Seine Nehri’nin sol kısmı, hepsinden daha saygısız kahramanlarına son bir saygı göstermek amacıyla cenazede hazır bulunmuşlardı.

Sartre ve Tarihçe

1905
Einstein “Özel Görecelik Kuramı”nı yayımlar. Rusya’da başarısız devrim.
1912
Titanic’in batışı.
1914-1918
Birinci Dünya Savaşı.
1917
Rusya’da Bolşevik Devrimi.
1922
Joyce’ın Ulysses’i, Eliot’un Çorak Ülke’si yayımlanır.
1927
Heidegger “Varlık ve Zaman”ı yayımlar.
1929
Wall Street’in çöküşü. Büyük bunalımın başlangıcı.
1933
Hitler iktidarda.
1938
Husserl’in ölümü.
1939-1945
İkinci Dünya Savaşı.
1945
Atom bombası atıldı. BM’nin kuruluşu.
1950
Kore Savaşı
1951
Wittgenstein’ın ölümü.
1959
Küba Devrimi.
1965
Wietnam Savaşı’na ABD’nin katılması.
1967
Che’nin Öldürülüşü.
1968
Sovyet Tankları Prag’da.
1973
Wietnam’da anlaşma. ABD geri çekiliyor.
1977
Heidegger’im Ölümü.

Sartre ve Yaşamı

1905
J.Paul Sartre 21 Haziran’da Paris’de doğdu.
1906
Babasının ölümü.
1917
Annesi ikinci kez evlendi. La Rochelle’e taşındılar.
1920
IV. Henri Lisesine yatılı öğrenci olarak girdi.
1925
Liseden mezuniyet ve üniversite öğrenimi.
1929
Yüksek Öğretmen okulundan mezun oldu. Simone de Beauvoir ile tanıştı.
1931-1945
La Havre, Laon ve Paris’ te öğretmenlik yılları.
1933
Sartre, Berlin’de.
1938
“Bulantı” ve “Benin Aşkınlığı” yayımlanır.
1939
Sartre askerde.
1940
Esir düşer ve 1 yıl sonra serbest kalır.
1943
En önemli eserlerinden “Varlık ve Hiçlik” yayımlanır.
1946
“Modern Zamanlar” dergisini kurar, önemli eseri  “Varoluşçuluk Bir Hümanizmadır”  yayımlanır.
1954
SSCB, İskandinavya, Afrika, ABD ve Küba’yı kapsayan seyahatler.
1960
“Diyalektik Aklın Eleştirisi”nin yayımlanışı.
1960-1971
Gustave Faubert’le ilgili 4 ciltlik inceleme üzerine çalışmalar.
1964
Nobel Edebiyat Ödülüne değer görülür, ancak Sartre ödülü rededer.
1971
Flaubert’in 200 sayfayı aşan ilk iki cildi yayımlanır.
1972
Flaubert’in 3. cildi yayımlanır.
1976
“Kendi Ağzından Snrtre” adlı 3 saatlik belgesel filmin hazırlanışı.
1980
15 Nisan’da, Paris’de başladığı yaşamı yine orada sona erdi. Cenazesine 25 bini aşkın kişi katıldı.

 

 

Reklamlar