Ksenophanes

 

“EĞER ÖKÜZLERİN, ATLARIN VE ASLANLARIN ELLERİ OLSAYDI VE ONLAR ELLERİYLE İNSANLAR GİBİ RESİM YAPMASINI VE SANAT ESERLERİ MEYDANA GETİRMESİNİ BİLSELERDİ, ATLAR TANRILARIN BİÇİMLERİNİ ATLARINKİNE, ÖKÜZLER ÖKÜZLERİNKİNE BENZER ÇİZERLERDİ VE ONLARIN HER BİRİNE DE KENDİ TÜRLERİNE UYGUN BEDENLER VERDİRİRLERDİ. HABEŞLER TANRILARININ KARA VE BASIK BURUNLU, TRAKYALILAR İSE MAVİ GÖZLÜ VE KIZIL SAÇLI OLDUKLARINI SÖYLERLER” (DK. 2 1 B 15, 16).

Pythagoras’tan sözeden, Herakleitos’un ise kendisinden sözettiği ve Pythagoras için söylediği şeyleri kendisi hakkında da söylediği, yani kendisini de “çok şey bilmek, fakat felsefenin kendisini bilmemek “le suçladığı (DK. 22 B 40) Ksenophanes, Yunan felsefe tarihinde gerek Miletli Doğa Filozofları’ndan, gerekse Pythagorasçılardan farklı bir zihniyeti temsil etmektedir.

Miletli filozoflardan farklıdır; çünkü doğabilimsel görüşleri itibariyle onların bazı görüşlerini paylaşmaktaysa da eğilimi itibariyle bu tür sorunlarla, yani evrenin nasıl ortaya çıktığı, ana maddesinin ne olduğu vb. sorunlarıyla gerçekten ilgilenen bir insan değildir. Ayrıca bu konudaki görüşleri bakımından onun Milet Okulu filozoflarından daha geride olduğunu görmekteyiz.

Öte yandan Ksenophanes, Pythagorasçılık gibi eski dinsel fikirlerin yeniden canlanmasından da pek etkitenmiş görünmemektedir. Amacının Pythagorasçılık gibi ruhun kurtuluşunu sağlamak olmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim bir ağıt şiirinde (elegie), açıkça Pythagoras’la ve onun ruh göçü anlayışıyla alay etmektedir (DK. 21 B 7). Benzer şekilde Dionizosçular da, tuhaf ayinleri ve öğretileriyle Ksenophanes’in alaycı eleştirilerinden kendilerini kurtaramamaktadırlar.

En doğrusu Ksenophanes’i Yunan felsefesinde Aydınlanma zihniyetini temsil eden ilk filozof olarak görmektir. Daha sonra bu zihniyeti daha mükemmel bir biçimde temsil edeceklerini göreceğimiz Sofistler gibi Ksenophanes de doğa sorunlarına değil, insan ve kültür sorunlarına ilgi duymaktadır. Yine Sofistler gibi o da içinde yaşadığı Yunan toplumunun ve kültürünün temel kurum, kavram ve değerlerini sorgulamaktadır. Bunun için sıkı eleştiriler getirmekte, bu eleştirilerini ise yergi (hiciv) biçiminde ifade etmektedir.

Ancak Ksenophanes’in esas eleştiri veya yergi konusu yaptığı şey, Homeros-Hesiodosçu insan biçimci çoktanrıcı anlayıştır. Onun esas amacının ise bu tanrı veya tanrılar anlayışı yerine daha ahlaki ve tutarlı bir tanrı anlayışı getirmek olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yanında Yunan halkının başka bazı kurum ve değerlerine -örneğin Olimpiyat oyunlarına- eleştirici bir gözle yaklaşması, onun daha genel olarak toplumsal-kültürel hayatta da bir reform yapma projesi olduğunu gösterir gibidir.

KSENOPHANES HAYATI VE KİŞİLİGİ

Ksenophanes hakkında bilgimiz oldukça azdır. Onun hakkında bilgi veren başlıca kaynaklarımızdan biri olan Aristoteles, sürekli olarak onun hakkındaki bilgilerimizin çok az olmasından ve onun gerçekte hangi tezleri ileri sürmüş olduğunun açık olarak bilinememesinden şikayet eder. Aristoteles’in dışında başlıca bilgi kaynaklarımız ise Diogenes Laertius, İskenderiye’li Clemens ve İS 2. yüzyılda yaşamış olan ünlü Septik yazar Sexrus Empiricus’tur. Şüphesiz bütün bu kaynaklara, Ksenophanes’e ait olduğu bildirilen fragmentleri eklememiz gerekir.

Ksenophanes’in içli, duygulu şiirlerle yergi şiirleri yazmış olduğu bilinmektedir. Onun Herakleitos veya Parmenides’te göreceğimiz türden felsefi şiirler yazmış olup olmadığı ise şüphelidir ve ihtimaller daha çok ikinci yöndedir.

Ksenophanes elimizde bulunan fragmentlerinden birinde Yunan ülkesinde 67 yıldan beri bir gezgin hayatı sürdüğünü söylemekte, bu hayata başladığında ise 25 yaşlarında olduğunu sözlerine eklemektedir (DL. IX, 19). Bir başka fragmentinde karşısındakine “Dostum, şimdi kaç yaşındasın? Persler geldiğinde kaç yaşındaydın?” diye sormaktadır (DK. 21B 2 2). Bu iki fragmenti birleştirip doğum yeri olan Kolophon’dan Pers istilasından sonra ayrılmış olduğunu ve bu tarihten itibaren bir gezgin hayatı sürdürmüş olduğunu varsayarsak, Ksenophanes’in en azından 92 yıl yaşamış olması gerektiği sonucuna varabiliriz. Yine Pers istilasının arkasından Kolophon’u terk etmiş olduğunu kabul eder ve bu tarihte 25 yaşında bulunduğunu gözönüne alırsak, onun İÖ 570 yılında doğmuş olduğunu söyleyebiliriz (Çünkü İonya’nın 545 yılında Perslerin eline geçtiğini bilmekteyiz). Bu aynı hesaba göre Ksenophanes’in ölüm tarihi de en erken İÖ 478 olmalıdır. Bununla birlikte onun bir yüzyıldan daha uzun bir süre yaşamış olduğunu söyleyenler de vardır.

Ksenophanes’in bir gezgin hayatı sürmüş olduğunu söylediğini belirttik. Ayrıca iki tür şiirinden bize kadar gelmiş olan parçaların varlığından sözettik. Ksenophanes’in Yunan dünyasında her tarafta rastlanan rhapsod tarzında bir gezgin şair olmadığı, kendi şiirlerini terennüm ettiği anlaşılmaktadır. Yunan dünyasında rhapsodların genel olarak maddi bakımdan çok iyi bir durumda olmalarına karşılık Ksenophanes’in yoksulluğundan ötürü, hayatının sonlarına doğru sarayında bulunduğu Syrakuza kralı Hieron’un alaylarına muhatap olduğu bildirilmektedir.

Aslında Ksenophanes’in bir filozof olarak kabul edilip edilmemesi gerektiği meselesi bile tartışmalıdır. Belki de o esas olarak bir şairdir. Ama başta Aristoteles olmak üzere birçok İlkçağ yazarı kendisini bir filozof, hatta Elea Okulu’nun kurucusu olan bir filozof olarak gördüklerine göre onun en azından felsefi bir ruha veya zihniyete sahip bir şair olduğunu kabul etmemiz gerekir.

ÖGRETİSİ

Ksenophanes’in din felsefesine ait görüşlerini iki grupta incelemek gerekir. Birinci grupta onun Homeros-Hesiodosçu insan biçimci çoktanrıcılık anlayışına yönelttiği şiddetli eleştiriler yer alır. Bunu onun tanrılar hakkındaki negatif (olumsuz) öğretisi olarak nitelendirmemiz mümkündür. İkinci grupta ise onun bu eleştirdiği tanrı anlayışı yerine geçirmek istediği kendi öğretisi, Tanrı’nın varlığı ve özelliklerine ilişkin teolojik düşüncelerini içeren kendi kuramı yer alır. Bunu da onun pozitif (olumlu) öğretisi olarak nitelendirmemiz sözkonusudur.

Homeros-Hesiodosçu İnsan Biçimci çoktanrıcı Görüş, Yanlıştır Önce birinci grupta yeralan görüşlerini ele alalım ve bunun için de onun kendi sözlerine başvuralım:

“Homeros ve Hesiodos tanrılara, insanlar arasında ne kadar ayıp ve kusur varsa hepsini yüklemişlerdir: Hırsızlık, zina ve birbirlerini kandırma” … ” İnsanlar tanrıların kendileri gibi doğmuş olduklarını ve kendilerinkine benzeyen elbiseleri, sesleri ve biçimleri olduğunu sanmaktadırlar” … ” Evet, eğer öküzlerin, atların ve aslanların elleri olsaydı ve onlar elleriyle insanlar gibi resim yapmasını ve sanat eserleri meydana getirmesini bilselerdi, atlar tanrıların biçimlerini atlarınkine, öküzler öküzlerinkine benzer çizerlerdi ve onların her birine de kendi türlerine uygun bedenler verdirirlerdi” … “Habeşler:, tanrılarının kara ve basık burunlu, Trakyalılar ise mavi gözlü ve kızıl saçlı olduklarını söylerler (DK. 21 B l l, 12, 14, 15, 1 6).

Ksenophanes’in bu sözleri, onun Homeros-Hesiodosçu çoktanrıcılığa neden karşı olduğunu gayet açık bir biçimde göstermektedir. Görüldüğü gibi Ksenophanes onların en çok insan biçimci anlayışlarına karşı çıkmaktadır. Bu anlayışın sonucu, tanrılara insanlar arasında ne kadar ahlaksızca şey varsa hepsinin yüklenmesidir. Ancak Ksenophanes’in görüşüne göre bu bizzat Tanrı kavramının kendisiyle bağdaşmaz bir şeydir. Çünkü aşağıda Tanrı hakkındaki pozitif öğretisinde göreceğimiz gibi Tanrı, Ksenophanes’e göre, mükemmel alandır. Mükemmel olanın kötü veya ahlaksız olması ise mümkün değildir. Çünkü kötülük veya kusur, mükemmelliğe aykırıdır.

Öte yandan, Ksenophanes’in bu yanlış veya çarpık anlayıştan sadece Homeros ve Hesiodos’u sorumlu tutmadığı da anlaşılmaktadır. Homeros ve Hesiodos, sadece insanların bu konudaki saçma, çelişik anlayışlarını seslendiren kişilerdir. Çünkü yukarıdaki ikinci ve daha sonraki fragmentlerden açıkça görüldüğü gibi Ksenophanes’e göre insanların kendileri tanrılarını kendileri, yani insanlar gibi düşünmekten kendilerini engelleyememektedirler. Bunun sonucu olarak tanrılara, kendilerinkine benzeyen özellikler yüklemekten hoşlanmaktadırlar. Başka bir ifadeyle, Ksenophanes’e göre sıradan insanlar veya genel olarak insanlar için tanrıların, onların kendileri hakkında sahip oldukları imgenin nesnelleşmesinden başka bir şey olmadığı anlaşılmaktadır. O halde burada ilerde özellikle 19. yüzyılda çok moda olacak bir görüşün, hani şu “Tanrı’nın insanı değil de insanın Tanrı’yı yaratmış olduğu” görüşünün bir ilk ve bilinçli ifadesi karşısında bulunmaktayız.

Öte yandan Trakyalı ve Habeşlerin kendilerine benzer bir tanrı imgesine sahip oldukları sözü, Ksenophanes’in Yunanlıların Tanrı anlayışlarını eleştirisinin temeline farklı halkların farklı Tanrı anlayışlarına sahip oldukları şeklindeki bir gözlemini koyduğunu göstermektedir. Bu onun burada gördüğümüz eleştirici tavrının kaynağında hayatı boyunca yapmış olduğu geziler, farklı halkların farklı inançlara sahip oldukları yönünde gözlemlerinin bulunduğunu gösterdiği gibi ilerde Voltaire, Montesquieu gibi yazarlar tarafından kullanılacak olan, dolaylı saldırı ve paralellikler kurma yöntemini bilinçli olarak kullanan ilk düşünür olduğuna da işaret etmektedir. Bilindiği gibi 18. yüzyıl aydınlanma döneminde yaşamış olan bu iki Fransız yazarı kendi toplumlarının toplumsal, siyasal, ahlaksal kurum ve geleneklerini, değerlerini eleştirrnek için başka toplumların farklı kurum, inanç ve gelenekiere sahip oldukları, hatta onların Fransızların sahip oldukları kurum, inanç ve gelenekleri saçma, gülünç, akıl-dışı buldukları yönünde dolaylı saldırı ve paralellikler kurma yöntemini sık sık kullanırlar.

Onun Yerine Felsefi-Ahlaki Bir Tanrı Anlayışını Geçirmek Gerekir. Bununla birlikte Ksenophanes bir tanrıtanımaz değildir. Tersine o bu eleştirdiği mitolojik, popüler insan biçimci Tanrı veya tanrılar anlayışı yerine daha üstün, daha ahlaki olduğunu düşündüğü bir Tanrı anlayışını geçirmek istemektedir. Tanrı hakkındaki bu pozitif öğretisinin dayandığı başlıca tezleri yine Ksenophanes’in kendisinden dinleyelim:

“Tanrılar ve insanlar arasında en büyük olan, ne biçim, ne düşünce bakımından insanlara benzer olmayan tek bir Tanrı” … “0, tümüyle göz, tümüyle düşünce, tümüyle kulaktır” … ” Hiçbir zorluk çekmeksizin her şeyi zihninin gücüyle yönetir” … “En ufak bir hareket yapmaksızın her zaman aynı yerde durur ve ona bazen bir tarafa, bazen başka bir tarafa gitmek yakışmaz (DK. B 23, 24, 25, 26).

Şimdi de Ksenophanes’in Tanrı hakkındaki pozitif öğretisini meydana getiren bu cümleleri yorumlamaya çalışalım. Görüldüğü gibi Ksenophanes kesinlikle tanrıtanımaz değildir. Ama o acaba bazılarının söyledikleri gibi tektanrıcı mıdır?

Eğer tektanrıcılıktan Yahudi-Hristiyan-Müslüman geleneğinin ileri sürdüğü gibi her şeyi yaratan ve yaratıklarından doğası bakımından ayrı, onlara aşkın olan bir tanrı anlayışını kast ediyorsak, Ksenophanes tektanrıcı değildir. Çünkü onda ne yaratım kavramı, ne yaratıklarından farklı madde-dışı doğaya sahip tinsel bir tanrı kavramı mevcuttur.

Başka bazı cümleleri ve hakkında verilen haberler daha çok Ksenophanes’in bir tümtanrıcı (panteist) olduğunu göstermektedir. Gerçekten de, yukarıda yaptığımız alıntılarda Ksenophanes’in Tanrı ile evren arasında herhangi bir ayrım yaptığını görmüyoruz. Buna paralel olarak gerek Platon, gerekse Aristoteles’in kesin bir dille onun Tanrı’yı evrene özdeş kılmış olduğu görüşünü ileri sürdüklerini görüyoruz. Özellikle Aristoteles Ksenophanes’i Elea Okulu’nun kurucusu olarak nitelendirmekte ve yine onun varlığın Bir olan olduğunu söyleyen ilk filozof olduğunu belirtmektedir. Ayrıca Aristoteles Ksenophanes’in Bir olan’ın aynı zamanda Tanrı olduğunu kabul ettiğini de söylemektedir.

Aristoteles’ten sonra Teophrastos da aynı yönde konuşmaktadır. Ksenophanes’in Tanrı’yı küre şeklinde bir varlık olduğunu düşündüğünü söylemektedir. Platon öncesi Yunan felsefesinde maddi-olmayan şey kavramının henüz ortaya çıkmadığını da biliyoruz. O halde Ksenophanes’in evrene özdeş kıldığı, hatta şeklinin küre olduğunu söylediği bu Tanrı’sının madde-dışı bir şey olmadığı da aşikardır.

Ancak öte yandan yukarıdaki fragmentlerin üçüncüsünde onun “Tanrı’nın hiçbir zorluk çekmeksizin her şeyi sadece zihninin gücüyle yönettiği”ni söylediğini görmekteyiz. Şimdi bu, Tanrı’nın ana niteliğinin düşünce olduğu fikrini içerdiği gibi öte yandan Tanrı’yı evrenden ayrı bir varlık olarak gördüğü fikrini ima etmekte değil midir? Eğer Tanrı her şey olsaydı, onun her şeyi hareket ettirdiği cümlesinin bir anlamı olabilir miydi?

Yine Ksenophanes, Tanrı’nın kendisinin tamamen hareketsiz olduğunu ve bir o yana, bir bu yana gitmenin ona uygun olmadığını söylemektedir. Oysa evrenin kendisinin hareketli olduğunu görmüyor muyuz? Acaba bu iki güçlükten nasıl çıkabiliriz?

Önce Tanrı’nın esas niteliğinin düşünce olmasının, Ksenophanes’in düşünceyi maddi olmayan bir şey olarak düşündüğü anlamına gelmediğini hatırlatabiliriz. Bu arada Tanrı’yı tüm kulak, tüm göz olarak, yani daha ziyade maddi, duyusal bir varlık olarak nitelediğini de gözden kaçırmamalıyız. İkinci olarak Ksenophanes Tanrı’dan evrenin kendisini değil de evrenin içindeki hareket ettirici ilkeyi, yani Platon ve Stoacıların ilerde alem ruhu olarak adlandıracakları ilkeyi kastetmiş olabilir. Bu varsayımı kabul ettiğimiz takdirde, onun çeşitli cümleleri veya ona mal edilen farklı görüşler arasındaki tutarsızlık veya çelişkiler bir ölçüde giderilmiş olacaktır.

Öte yandan Tanrı’nın insanlara ne biçim, ne düşünce bakımından benzer olmamakla birlikte yukarıda işaret ettiğimiz gibi onun gördüğü, düşündüğü ve duyduğu anlaşılmaktadır. Bütün bu ifadeler Ksenophanes’ in Tanrı’yı canlı, duyarlı, akıllı bir varlık olarak tasarladığını göstermektedir. Tanrı’yla insanlar arasındaki farklılığın ise bu işlevler için insanların özel organiara sahip olmalarına karşılık Tanrı’nın böyle özel duyu veya düşünme organlarına ihtiyacı olmaması noktasında yattığı anlaşılmaktadır. Çünkü o “tüm göz, tüm düşünce, tüm kulaktır. “

Ksenophanes’in Tanrı’sının, kendisi hareketsiz olmakla birlikte her şeyi hareket ettirdiği ve bunu da sırf zihninin gücüyle yaptığı anlaşılmaktadır. Bundan bu hareketin kesinlikle mekanik bir hareket olmaması gerektiği sonucu çıkabileceği gibi özü itibariyle bir düşünce olan bu “hareketsiz hareket ettirici” Tanrı kavramının ilerde çok daha işlenmiş bir biçimde karşımıza çıkacak olan Aristotelesçi Tanrı anlayışının bir ön habercisi olarak alınmasının mümkün olduğunu da söyleyebiliriz. Aristoteles de teolojisinde Tanrı’yı kendisi hareketsiz olmakla birlikte evreni hareket ettiren, ona ilk hareketini verdiren salt bir düşünce, kendi kendini düşünen bir düşünce olarak tanımlayacaktır.

Acaba Ksenophanes’i bu tür bir Tanrı’ya, yukarıda söylediğimiz kayıtlar altında “tektanrıcılık”a veya Tanrı’nın tek olduğu düşüncesine götüren gerekçeler, akıl yürütmeler nelerdi? Bunu bilmiyoruz; yalnız onun, yani Tanrı’nın gerek tanrılar, gerekse insanlar arasında en büyük varlık olduğu düşüncesinin Ksenophanes’i bu niteliğe sahip ancak tek bir varlık olabileceği düşüncesine götürmüş olmasının muhtemel olduğunu söyleyebiliriz.

Başka şekilde söylersek, Tanrı’nın tekliği, onun en büyük, yani en mükemmel bir varlık olduğu yönündeki düşüncenin veya anlayışın doğal ve mantıksal bir sonucu olarak ortaya çıkmış görünmektedir. Simplicius da bu görüştedir ve şunları söylemektedir: “Ksenophanes, Tanrı’nın tekliğini, onun varolan şeyler arasında en mükemmeli olduğu görüşünden çıkarmıştır.”

Şüphesiz Tanrı’nın mükemmelliğiyle varlığa gelmiş olduğu veya ortadan kalkabileceği varsayımı uyuşmayacaktır. Böylece onun hareketsizliği de mükemmelliğinin mantıksal bir sonucu olmaktadır. Ancak Ksenophanes’in bu hareketsizliği çok eleştirdiği insan biçimci bir akıl yürütmeyle ispat etmeye çalışması insanı biraz gülümsetmektedir: ” Ona bazen bir tarafa, bazen başka bir tarafa doğru gitmek yakışmaz.” Görüldüğü gibi burada Tanrı, sağa sola hareket etmesi ağır başlılığına ve vakarına uygun düşmeyen, tahtında ciddi bir şekilde oturan bir hükümdara benzetilmektedir.

Pythagoras’ın Olimpiyat oyunlarına gelen insanları üç gruba ayırdığını, onlar içinde en değerlileri olarak sırf oyunları seyretmek için oraya gelmiş olanları gördüğünü, oyunlara yarışmak için gelen insanların kendilerine ise ancak ikinci derecede bir değer verdiğini görmüştük. Ksenophanes’in de Olimpiyat oyunlarına katılan atletler, güreşçiler, boksörlere, onların gösterdikleri bedensel veya fiziksel performansa fazla değer vermediğini, Yunanlılarca çok beğenilen, hatta bir tür tapınma nesnesini oluşturduğunu söyleyebileceğimiz beden veya fizik güzelliğini eleştirdiğini görmekteyiz. Şiirlerinin birinde aynen şunları söylemektedir:

“İnsanlar arasında yumruk dövüşünde, pentatlonda veya güreşte usta bir adam olsaydı, hatta hızlı koşma bakımından usta bir adam olsaydı -ki oyunlarda insanların bunlardan daha fazla önem verdikleri bir şey yoktur-, site daha iyi yönetilmiş olmazdı” (DK. B 2).

Beden güzelliğine, fiziki güce karşı gösterdiği bu küçümseme, Yunan düşüncesinde Pythagorasçıların ruhun lehine olmak üzere bedene karşı açmış oldukları savaşın bir devamı gibi görünmektedir ve bu savaş ilerde Platon’da en büyük kumandanını, Hristiyanlıkta ise en yaygın kabulünü bulacaktır.

FİZİĞİ VEYA KOZMOLOJİSİ

Acaba Ksenophanes’in bir fiziğinden veya kozmolojisinden sözedilebilir mi? Yukarıda onun gerek Pythagorasçıların, gerekse Milet Okulu’na mensup filozofların dünyasından tamamen ayrı bir dünyayla ilgilendiğini, özellikle Miletlilerin fiziksel dünyanın kaynağının ne olduğu, onun nasıl ve neden meydana geldiği vb. sorularını kendisine sormadığını, ilgi veya kaygısının bunlara yönelik olmadığını söyledik. Öte yandan elimizde onun dünyanın yapısı ve oluşumuna ait düşüncelerini içeren bazı fragmentlerin bulunduğu bir gerçektir. Bu fragmentlerden ortaya çıktığı kadarıyla Ksenophanes’in fiziğinin birçok noktada Miletlilerinkine göre oldukça önemli bir gerilemeye işaret etmesi bir başka gerçektir.

Aslında genel olarak kendisinden önce gelenlerin görüşlerine eleştirisel bir biçimde yaklaşan Ksenophanes’in Doğa Filozofları’nın kozmolojilerine de aynı zihniyetten yaklaşması beklenirdi. Hatta bu varsayımdan kalkarak Ksenophanes’te karşılaştığımız fiziksel-kozmolojik görüşlerin onun gerçek görüşleri olmadığı, olsa olsa Miletlilerin fizikleri veya kozmolojilerinin bir parodisi olarak ele alınmaları gerektiğini söyleyenler vardır. Ancak Ksenophanes’in öğrencisi, hiç olmazsa manevi bir devamı olduğunu bildiğimiz Parmenides’in de bir yandan varlık hakkında onun gerçeğini dile getiren bir tasarım geliştirirken, öte yandan bu tasarımla hiç uyuşmayan bir sanılar fiziği veya kozmolojisi ortaya attığını göreceğiz. Bütün bu verileri birarada düşünürsek, Ksenophanes’in bu alanda ileri sürdüğü görüşleri Miletlilerin fiziğinin bir parodisi olarak görme hakkına sahip olmadığımızı, olsa olsa onun kendisinin asıl ilgi alanını oluşturmamakla birlikte bu konularda muhtemel olduğunu düşündüğü birtakım görüşlerini ortaya koyması olduğunu söyleyebiliriz.

Bu şekilde ihtiyatlı bir tarzda kendisine yaklaştığımızda Ksenophanes’in kozmolojisinin ana tezlerini şunların oluşturduğunu görmekteyiz: Dünya düzdür; üst tarafından hava küresi, daha doğrusu yarım hava küresi, alt tarafından ise toprakla çevrelenmiştir. Bir rivayete göre, Ksenophanes toprağın, aşağıya doğru sonsuz olduğuna inanmaktaymış. Ancak bunun evrenin bir küre olduğu görüşü ile ne kadar uyuşabileceği şüphelidir. Herhalde bundan dolayı Aristoteles, Ksenophanes’in evreni sonlu mu, yoksa sonsuz mu kabul ettiği konusunun açık olmadığını söylemektedir.

Öte yandan Ksenophanes’in güneşin havada bir doğru çizdiği ve her akşam batıda bir çukura düştüğü, ertesi günü ise doğudan yeni bir güneşin doğduğu görüşünde olduğu kesindir. Benzeri şekilde onun yıldızlar hakkında da oldukça ilkel bir tasavvura sahip olduğu anlaşılmaktadır: Buna göre yıldızlar gündüzleri sönen, geceleri tekrar yanan kömür parçaları gibidirler. Dünya belki başlangıçta bir çamurdu. Zamanla güneşin etkisiyle suların bir kısmı buharlaştı, toprak kurudu ve böylece o bugünkü şeklini aldı. Ksenophanes’in karada deniz hayvanlarının, deniz yosunlarının fosillerini bulduğu, bundan hareketle bu kuramı ortaya attığı söylenmektedir.

Ksenophanes bu son açıklamasına, yani dünyanın başlangıçtaki halinden birtakım değişmelerle şimdiki haline gelmiş olduğu şeklindeki jeolojik açıklamasına benzer bir açıklamayı uygarlık hakkında da vermektedir: “Tanrılar insanlara her şeyi başlangıçtan itibaren vermemişlerdir. İnsanlar araştırma yaparak zamanla en iyiyi bulmuşlardır” (DK. B 18). O halde Ksenophanes, uygarlığın son tahlilde insanın eseri olduğu ve zamanla insanların çabalarıyla gelişip şimdiki halini aldığını düşünmektedir. Bu görüş ilerde Epikuros tarafından da benimsenecektir. Bu görüşü itibariyle Ksenophanes’te ilk kültür filozofunu da selamlayabiliriz. Uygarlığın veya kültürün zamanla ve insan çabalarıyla yavaş yavaş geliştiği görüşü, Ksenophanes’in şüpheciliğine, eleştiriciliğine ve aydınlanmacılığına da uygun düşmektedir.

Ahmet Arslan

Reklamlar