Melih Cevdet Anday

Melih Cevdet Anday Eserleri

  1. Gelişen Komedya, Melih Cevdet Anday

  2. Salyangoz, Melih Cevdet Anday

  3. Oğlum İdris’e Uzaktan Şiir, Melih Cevdet Anday

  4. Nerden Nereye, Melih Cevdet Anday

  5. Kolları Bağlı Odysseus, Birinci bölüm, Melih Cevdet Anday

  6. Kolları Bağlı Odysseus, İkinci Bölüm, Melih Cevdet Anday

  7. Kolları Bağlı Odysseus, Üçüncü Bölüm, Melih Cevdet Anday

  8. Kolları Bağlı Odysseus, Dördüncü Bölüm, Melih Cevdet Anday

  9. İsa’nın Güncesi, Melih Cevdet Anday

  10. Balıkların Güneşi, Melih Cevdet Anday

  11. Macbeth’in Yalnızlığı, Melih Cevdet Anday

  12. Çırılçıplak Bir El, Melih Cevdet Anday

  13. Gündüzün Geceyarısı, Melih Cevdet Anday

  14. “Sen ne dersin?”, Melih Cevdet Anday

  15. Ben Doğmadan Önce, Melih Cevdet Anday

  16. İkaros’un Ölümü, Melih Cevdet Anday

  17. Göçebe Denizin Üstünde, Melih Cevdet Anday

  18. Koştum Geldim, Melih Cevdet Anday

  19. Ölümsüzlük Ardında Gılgamış Üstüne Bir Kaç Söz,
    Melih Cevdet Anday

  20. Uygar İle Yabanıl, Melih Cevdet Anday

  21. Değiştirmeler, Melih Cevdet Anday

  22. Teknenin Ölümü, Melih Cevdet Anday

  23. Troya Önünde Atlar, Melih Cevdet Anday

  24. Öğle uykusundan uyanırken, Melih Cevdet Anday

  25. Defne Ormanı, Melih Cevdet Anday

  26. Anı, Melih Cevdet Anday

Melih Cevdet Anday Yaşamı

1915 yılında İstanbul’da doğan Melih Cevdet Anday, Orhan Veli ve Oktay Rifat’la birlikte şiirde Garip akımının kurucularındandır. Daha sonra felsefi şiir akımını başlatarak Garip’ten ayrılmıştır. UNESCO tarafından Cervantes, Dante, Tolstoy ayarında bir yazar olarak kabul edilmiş olan Anday, uzun yıllar gerek gerçek adıyla gerekse çeşitli takma isimlerle gazetelerde makaleler ve denemeler kaleme almış, çeviriler yapmıştır. Bazı romanlarında da takma isimler kullanan yazar, şiir, deneme, eleştiri, roman, tiyatro oyunları yazmış ve çeşitli ödüller kazanmıştır. 2002 yılında ölen Melih Cevdet Anday’ın almış olduğu ödüller şunlardır: 1970 TRT Roman Armağanı (Gizli Emir), 1973 TDK Çeviri Ödülü (Buz Sarayı), 1976 Yeditepe Şiir Armağanı (Teknenin Ölümü), 1978 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü (Siizcükler), 1981 İş Bankası Büyük Ödülü (Ölümsüzlük Ardında Gılgamıf), 1984 Enka Sanat Ödülleri (Ölümsüz/er), 1991 Tüyap Onur Ödülü, 2000 Aydın Doğan Vakfi Şiir Ödülü.

Eserleri:
Şiir Kitapları: Garip (1941, Orhan Veli ve Oktay Rifat’la birlikte), Rabatı Kaçan Ağaç (1946), Telgrafhane (1952), Yanyana (1956), Kolları Bağlı Odysseus (1962), Göçebe Denizin Üstünde (1970), Teknenin Ölümü (1975), Sözcükler (1978, Toplu Şiirler), Ölümsüzlük Ardında Gılgamış (1981), Tanıdık Dünya (1984), Güneşte (1989), Yağmurun Altında (1995).
Romanları: Zifaftan Önce (1957 – Murat Tek adıyla), Yağmurlu Sokak (1959 -Murat Tek adıyla), Dullar Çıkmazı (1962-Murat Tek adıyla), Bir Gecede Üç Erkek (1962 -Murat Tek adıyla), Aylaklar (1965), Gizli Emir (1970), İsa’nın Güncesi (1974), Raziye (1975).
Tiyatro Oyunları: İçerdekiler (1965), Mikado’nun Çöpleri (1967), Dört Oyun: Yarın Başka Koruda / Dikkat Köpek Var / Ölüler Konuşmak İster / Müfettişler (1972), Ölümsüzler (1984).
Denemeleri: Doğu-Batı (1961), Konuşarak (1964), Gelişen Komedya (1965), Yeni Tanrılar (1974), Sosyalist Bir Dünya (1975), Dilimiz Üstüne Konuşmalar (1975), Maddecilik Ülkücülük (1977), Yasak (1978), Paris Yazıları (1982), Açıklığa Doğru (1984), Sevişmenin Güdüklüğü ve Yüceliği (1990), Yiten Söz (1992), Aldanma Ki (1992), İmge Ormanları (1994), Geleceği Yaşamak (1994), Geçmişin Geleceği (1999), Çok Sesli Toplum (2001), Felsefesiz Yaşamak (2002), Bir Defterden (2008), Açık Pencere (2008 – Toplu Yazılar 1), Bakır Çağı (2009 -Toplu Yazılar 2).

ADA, ATLAR
Büyükada… son evi… son yatağı… toprağı…
Tam verilirken toprağa, nereden geldiği belli olmayan üç at mezarlığa girdi. Yavaşça yaklaştılar, sonra kalabalığı selamlarcasına dörtnala kalkıp, bir yay çizdiler, yok oldular. Görenler, “Troya Önünde Atlar” ı anımsadılar.

Ve giysisiz boşluk, yılgın uzay, o bitmeyen
Koşu… Atlar, atlar. Yaşlananı görmedim hiç.
Kimi yelesiyle devirmek ister burçları,
Kiminin eşeler toprağı hâlâ toynakları.
Anlatma bana atları!

Birinci askerliğinde atıyla paylaştığı acıdan sonra atlar onun şiirinde sık sık görülür.

İşte Refah vapurunun battığı haberi ben Kepez’de iken geldi. İkinci İnönü denizaltı komutanı olan ağabeyim yüzbaşı Nejat Anday, İngiltere’de Türkiye için yapılmış denizaltıları teslim almak üzere bu vapurla Mersin’den yola çıkan heyet içinde idi. Bir ata atlayıp olayı iyice öğrenmek için Çanakkale’ye indim. Yol altı kilometredir. Bütün gün kaldım Çanakkale’de. Gelen haberler birbirini tutmuyordu; birinde ağabeyim, kurtulanlar arasında iken, ötekinde adı geçmiyordu.

Akşama doğru, umut kalmadığı anlaşıldı. Atıma binip karanlıkta yola koyuldum. Atlara o günden beri büyük bir yakınlık beslerim. Çok sevdiğim ağabeyimi düşünerek ağlamaya başladığımda, atım durdu, başını döndürüp bana baktı.

ANI
Uzun yaşamında birçok anısı vardır Melih Cevdet Anday’ın; ama “Anı” denince Rosenbergler gelir akla. Ethel ve Julius Rosenberg, Mc Carthy döneminde Rus Casusu olmakla suçlanırlar ve dünyada yapılan birçok karşı harekete karşın 1953’te elektrikli sandalyede can verirler. Bu sırada Rosenbergler için “Anı” şiirini yazar Anday. “Bir çift Karanfil Havalansa / Yanık yanık koksa karanfil” dizeleriyle başlayan bu şiirin, o günlerde Rosenbergler için yazıldığı bilinseydi zaten toplatılmış olan ve Anı’yı da içeren Yanyana adlı şiir kitabı nedeniyle hapis cezası da isteyebilirdi yargıç, der Anday. Anı şiiri, ozanımızın en bilinen şiirlerinden biridir.

ANNE

Annem Malatyalı, Kürt bir aileden gelme. Babası İstanbul’da öğretmen olduğundan burada oturuyorlar. Babamı, ailesi evlendirmek istediğinde, rahat etsin diye, yoksul bir kız arayıp annemi bulmuşlar… Annem olmasaydı biz üç kardeş ölürdük. Sağlam çıkan annem oldu. Şımarık paşazadeye katlandı. O yoksullukta bizi o büyüttü. Annem, bedence ve ruhça çok sağlam bir kadındı. Otoriterdi. Bu haliyle babamın gelgeçliğini ve sorumsuzluğunu dengeledi, ailemizin temel direği oldu.

AŞK
İlk aşkı Femihan. Aynı yıl sünnet olduğu için anısı oldukça berrak. Süreyya Sineması’nda buluşmak için sözleşirler. Femihan arkadaşları ile gelir. Filmin arasında, arka sıralarda oturan Melih Cevdet’i yanına çağırır. Anday ancak bir sıra ilerleyebilir. İlân-ı aşk gerçekleşemez. O yaz sünnet olur Anday. Femihan bir demet artist kartı getirir hediye olarak. İlk aşkına şiir yazamaz. Sünnet olayını anlatmadan nasıl yazabilirdim ki, der. “E… bir aşk şiirine de sünnet karıştırılamaz elbet. Ben de şiire ikinci aşkımdan sonra başladım…”

Sonra birçok aşk var…

Âşık olmak, insanın yaşadığını gösteren tek şey. O kadar önemli ki… Artık tek başınıza değilsiniz, insanca tek başınıza değilsiniz… Aşk, doğaya karşı bir şeydir. Şair olarak ben hep doğaya karşı olmak istiyorum. Ondan boyuna aşık oluyorum…” der. Zeynep Oral, oysa daha birkaç yıl önce Anday’la aşk üzerine şunları konuştuklarını yazar:

Bence bir tek anlaşma yolu var, o da kadınla erkek arasında ki aşk anlaşması. Orada söz belki de asıl değerini bulur. Söz olmaktan çıkar. Şiir gibi demek istiyorum. Ama yanlış anlaşılmasın. Şiir ile aşk arasında benzerlik bulmak değil niyetim. Ayrı şeyler bunlar. Şiirin emek işi olduğunu biliyorum. Oysa, insana verilmiş en büyük nimet emeksiz olan aşktır…

Emeksiz aşk mı?..
Kuşkusuz çalışa çabalıya aşk kurmanın da var olduğunu bilmiyor değilim. Ama, inanın buna değmez. Aşk, nefes almak gibi olunca güzeldir.

Aşka emek vermeyince yok olmaya mahkum değil midir? Sizin dediğiniz emek, bir üretim, bir meta yaratma anlamında değildir sanırım. Ancak, bağlanmanın insansal özüdür. Bu ise direnmeyi gerektirir. Bir bakıma insan ne yarattıysa direnmekten yarattı. Aşkın yalnız insana özgü olması da bundandır. İçgüdü olan aşkı aşmadan aşka varılmaz. Dahasını isterseniz yalnızlığı aşmanın en güvenceli yollarıdır aşk.

AYDIN-AYDINLANMA
Aydın ve aydınlanma kavramlarının birbirinden kopmaz ilişkisini, aydını tanımlarken vurgular:

Aydın olmak her zamankinden daha güçleşmiştir çağımızda, çünkü “us” da, “anlık” da yeni yorumlara ulaşmış, yeni anlamlar kazanmaya başlamıştır. Bugün “usa dayanma”, artık eski Yunan’daki ve 18. yüzyıl Avrupasındaki anlamlarını taşımıyor. Öyle ise çağdaş aydın, çağdaş aydınlanmanın bütüncül niteliğine ermiş bir kişi demektir. Ama kolay mıdır bu? Eğitimi, öğretimi metafizik, inakçı (dogmacı), skolastik bir düzeyde kalmış bir toplum nasıl yetiştirir çağdaş aydını? Öyle birinin ne büyük güçlükleri yenmesi gerekir? Hele klasik aydınlanmadan da, 18. yüzyıl aydınlanmasından da geçmemiş toplumlar için durum büsbütün umut kırcı olabilir. Bilme, kendimizi, insanlığı, doğayı bilme, her şeyden önce, usun bağımsız düşünebilmesini gerektirir, bu ise usa karşı olan inakların yenilmesine bağlıdır. Aydınlanmaya böyle girilir ancak. İmdi, aydınlanmayı yaşamamış bir toplumda, aydın kişinin yetişip yetişemeyeceği sorunu, demek üzerinde düşünülmesi gereken en önemli sorundur. Kuşkusuz, bildiğimiz aydınlanma çağlarını yaratanlar da gene aydınlardı; daha doğrusu, bu karşılıklı ilişki, diyalektik bir nitelik taşır. Hatta aydınlanma ve aydın ilişkisi, belli özdeksel ekonomik koşulları da gerektirir. Bütün bu sayıp döktüklerim açısından, ben bizim aydın sorunumuzu irdelemeye kalktığımda, büyük güçlüklerle karşılaşıyorum, kestirip atamıyorum, “us” umu, “ anlık” ımı nasıl çalıştıracağımı bilemiyorum.

Hani, “Atatürk’ün gününde demokrasi var mıydı sanki!” diyorlarya, aydınlamanın demokrasiden önce olduğunu bilmediklerinden. Atatürk, inakçılığı, skolastiği, yenik düşürecek bir aydınlanmayı gerçekleştirerek, usun egemenliğini, böylece de özgürlüğünü kurma ardında idi. Aydınlarımız, şimdi, aydınlanmanın neresinde bulunduğumuz sorunu üzerinde düşünmelidirler. Belki böylece aydın tanımına daha da yaklaşmış olurlar. Ben aydınlarımıza ne acıyorum, ne kızıyorum.

Kant, Aydınlama’nın kendi kafamızla düşünmek anlamına geldiğini söylemişti. Demek Aydınlanma’yı, sürekli ayakta tutulması gerekli bir kavram saymalıyız. Başkasının aklı ile düşünmek, düşünmekten vazgeçmek demektir. Yalvaçlar, resuller, havariler, bu yüzden olacak, sözlerinin kendi düşünceleri olmadığım, tanrısal bir esinle konuştuklarım ileri sürerlerdi. Aydınlanma, bu tutumun yenilgiye uğratılması demektir. İnsan aklı yeni bir söz bulur, zamanla bu yeni söze alışılır; ama arkasından bir yenisi daha doğar, kendinden öncekini eskitir. Deha ile yalvaçlık arasındaki ayrım işte buradadır. Yalvaç, kendi dehasını öne sürmediği için ne idiyse öyle kalır.

Ülkemizde aydınlar ne yapmaktadırlar, ne yapmalıdırlar? Aydınlarımızın halk’ı kavrayışlarından ve değerlendirmelerinden söz ederken, kolaycılıklarını açık ve sert biçimde eleştirir ve onları göreve çağırır Anday.

Parasal durumun ve buna uygun olarak zamanın elverişliliğinden yararlanarak “aydın” nitemini kazanmış olanlar, öyle ise, her şeyden önce, gerçek bir Uyanış döneminden geçip geçmediklerine, gerçek bir “intelligentsia” kurup kurmadıklarına ve halkla ortak amaçlarının bulunup bulunmadığına bakmalıdırlar. Yoksa halkın geri kalmış olduğu gerçeğinin ortaya sürülmesi, onların geri kalmışlığını örtmekten ya da unutmaktan başka sonuç vermez. Yazımın başında andığım “Halk layık olduğu düzene kavuşur” sözü, bu durumda, “layık olduğu aydına kavuşur” biçiminde değiştirilirse pek mi haksızlık edilmiş olur! Demek aydın takımının ilk eleştirisi kendine dönük olmalıdır.

Bizde “aydın kesim” , “beyin takımı” deyimleri ile adlandırılan “intelligentsia”, bir toplumda bilim, ekin ve sanatla sıkı ilişkisi bulunan, bunları bilen, kullanabilen ve topluma yararlı kılan bireylerin oluşturduğu kümeye denir. İmdi “intelligentsia,” toplumun gelişim ve değişiminde etkin ise, (ki öyledir), bu nitemi hak edecek duruma gelmeli, Uyanış dönemini gerçekleştirmeli, kısacası kendi görevini yerine getirmelidir.

Cumhuriyet gazetesindeki biryazısında, Rönesansı yaşamadığımızdan söz eder. Ertesi hafta Ali Sirmen, Rönesansı ve aydınlanmayı birlikte yaşadığımızı, bizzat Melih Cevdet Anday’ın, bu aydınlanmanın, Rönesans’ın ürünü olduğunu yazar. Anday’ın bu yazıya yanıtı şöyledir:

…Hak veririm Sayın Sirmen’e. Evet yaşadık, fakat bu süreçten Türk-İslam Sentezi’nin çıkacağını kestiremedik. Bizim Rönesansımız ve aydınlanma çağımız, hem bizi, hem onu ortaya çıkaramaz. Aydınlanmaya baştan başlamamız gerekiyor? Benim için kullandığı övücü sözler, hak etmediğim övücü sözler için Sayın Sirmen’e teşekkür ederim.

Orhan Veli ve Oktay Rifat ile birlikte şiirde yaptıkları yeniliklerin Türkiye’nin kültür yaşamı ile doğrudan ilişkili olduğunu vurgular Anday:

Ben ve iki arkadaşım, Atatürk’ün Türk kültürünü dünya kültürünün üzerine çıkaracağız sözünü ciddiye aldık. Ben toplumumuzun medeni bir toplum olmasını istiyorum.

İlk askerliğinden sonra Milli Eğitim Bakanı Hasan-Âli Yücel’in önerisiyle, Neşriyat Müdürlüğü’nde çalışmaya başlar. Orada Sabahattin Eyuboğlu’nu, Nurullah Ataç’ı ve Nusret Hızır’ı tanır.

Bu üç kişiyi tanımış olmamı, yaşantımın en uğurlu olayı sayarım.

Ne çalışmaktı o, Neşriyat Müdürlüğü’nde hiçbirimiz çalışma saati diye bir şey bilmezdik. Bir kitap daha, bir kitap dahal Sanki Aydınlanma’nın gönüllü erleriydik. Klasiklerin yayımı işinde çok az da olsa bir katkım bulunduğu için hep kıvanç duymuşumdur…

– Eski Tercüme Bürosu’nda hiç kimse beş para almazdı.
Nusret Hızır- Evet, dedi, yalnız çevrilen kitapların incelenmesini üstlenen kişiye, çevirmene ödenecek telif hakkının yüzde onu kadar bir ödeme yapılırdı.

Ünlü Tercüme Bürosu’nun başarı nedenlerinden biri de buydu. Parasız olduğu için, kafa ağrıtacak kimse gelmezdi oraya. Bu gibi işler parasız olmalıdır, yoksa bir yığın insan üşüşür, iş de çıkmaz.

BABA
Babasıyla ilgili düşüncelerini Yine Zeynep Oral ile konuşmalarından öğreniriz:

“ Babam, sonradan olma avukat. Zengin bir ailenin şımarık oğlu…”
Durdu. Ya da ben durdum. Yani not almayı durdurdum… “Lütfen yazın” dedi. “Babamı hiç sevmiyorum.” Ve açıkladı:
“Ailesinin sürekli destekleyeceğine güvendiği için hiç sorumluluk duymamış…”
“Demin söylemiştim. Böyle imtiyazlı bir ailede büyüyen babam çok şımarık yetişmiş, edebiyata, gazeteciliğe heves etmiş, Edebiyat Fakültesinden ayrılmış… Ben çocukluğumda orta halli, sıkıntı çeken bir ailede büyüdüm. Babam bu sıkıntıyla ilgilenmezdi. Çoook çocukluk anılarımdan biliyorum, babam, hep amcalara, babasına hakaret mektupları yazardı, bunları anneme okurdu… Ben anlamazdım, yoksulluğu normal karşılardım. Çok çocukken babamı Tanrı gibi görürdüm. Halbuki babam biz üç kardeşle hiç ilgilenmezdi. Bazen ona hâlâ kızarım.” (“Kızarım” diye ben yumuşatıyorum, o “ küfür ederim” dedi.) “babamın nasıl biri olduğunu kavrayınca gerçekten yıkıldım.”

BAHARİYE

İlk evi, çocukluğu, yakın akrabalar hep orada.

Şair Lâtifi sokağı idi bizim sokağın adı, eskiden Ahmet Haşim de o sokakta oturmuş, orada ölmüş. Neden oraya bir levha asmazlar, bir taş dikmezler anlayamamışımda.

Kadıköy benim cennetimdir. Bahariye, Mühürdar… Artık çocukluğumun Kadıköy’ü yok, o Kadıköy’ü göremiyorum. O zaman gerçek bir köydü. Eski Fererbahçe Stadyumu’nun yanında iki taş bina vardı. Biri ilk, öteki ortaokul. Kadıköy Sultanisi. Orayı bitirdim…

Sonra her şey değişti. Başka bir kent Ankara, İstanbul’da başka semtler, doksanların sonlarında Ataköy’den gelip birkaç yıllığına Moda’ya yerleşme. Evin bitişiğindeki ve çevresindeki barların dayanılmaz gürültüleri, Ada’ya kaçış…

BİLİM
Bir gün Sabahattin Kudret Aksal, Celal Sılay’la ilgili bir anı anlatır. Sılay, mahallesinde oturan bir Rum kızını tavlamak istemiştir. Kızı ruh çağırma bahanesiyle eve çağırır, nasıl olduysa, gelen ruhun verdiği bir bilgi oldukça doğru çıkar. Aksal: “Eğer Celal Sılay yalan söylemediyse bu konuda insanı ürperten bir yan var, yalnızca bilime inandıklarını söyleyenler, bilim dışı diyebileceğimiz bu olaylar karşısında sesiz mi kalacaklar, yalnız bilime inandıklarını söyleyenleri anlamak kolay değildir,” der. Anday, bu konuyu da örnek vererek yazdığı bir yazısını şöyle sürdürür:

Evet, ben de katıldım onun dar kafalı bilimciler için söylediklerine. Ya ne yapacaktım. “ Bilimsel değil” deyip suratımı mı asacaktım, başkalarının yaptığı gibi. Her konuyu dinlerim ben, hele şaşılacak konulara bayılırım, bilim engellemez benim merakımı, tersine artırır. Çünkü bilim doğada çok az şeyi açıklığa kavuşturmuştur, bunu bilim adamları da söylüyorlar. Sanırım Newton “Ben denize taş atan bir çocuğum” demişti. Şimdi bilimlerin açıklama alanı ile yetinip üst yanını küçümsemek, boşlamak ya da alaya almak ciddiyetle bağdaşmaz. Bilimlerin ortaya çıkardığı doğrulara inanalım, ancak bununla kalmayarak şu bilinmezler evreninin gizleri konusunda aklımızı yormaktan da bir an vazgeçmeyelim. Merak, günün birinde bilimsel buluşlara yol açar.

Fakat Sabahattin Kudret Aksal’la o konuyu konuştuğumuz günden beri içim rahat değil. Çünkü bu ülkede Bilim dışı konulandan söz açtınız mı, sizin bilimi küçümsediğinizi sanırlar. Kimi sevinir buna, kimi kızar: Sevinenler, kör inançlara saplanmış gericilerdir; kızanlar ise, on dokuzuncu yüzyılı coşturan mekanik maddecilikte, Darvincilikte, maddenin bütün gizlerinin çözüldüğü inancında takılı kalıp düşünmeye boş verenler. (“ Madde ve Kuvvet” diye bir kitap vardı, onun yetiştirdikleri). Bunları biryana bırakırsak, bizde gerçekten bir bilim ortamı, bilim yaşamı, bilim ahlakı kurulamamıştır. Bilim daha dinle savaşıma girmemiş, onunla sınırlarım kesin olarak çizememiştir. Türkiye’de ileri aydınların bütün çabası bu ortamın kurulmasına yardım düşüncesinde toplanmalıdır. “Kimi konuları açıklayamıyoruz” , ya da “Ben öldükten sonra dirileceğim” gibisinden sözler, burada yalnızca din sayılır ve dini de sömüren gericilerin işine yarar. Avrupa’da bile, düşünün ki, Heisenberg belirsizlik diyebileceğimiz kuramını ortaya attığı zaman Einstein ona kızmıştı, “ Bilim, bilebileceğimiz inancı üzerine kurulmuştur, bilim adına kimsenin bu yolu kapamaya hakkı yoktur” demişti. Bizim toplumumuz ise, dinsel masallar, düşler, şaşırtıcı rastlantılar, önseziler gibi konularla öylesine doludur ki, bunlardan doğan “ruhani” hava, bilimsel bir anlayış alanı bulmamızı sürekli olarak önlüyor. Mistikle yetinen bir toplumuz. Bıktım bu toplumun palavralara, masallara, yalanlara inanmasından. Orada Henry Miller “Dirileceğim” dediği zaman, bundan kilise yararlanamaz artık. (Çünkü o bir tanrı-tanımaz’dır) Ne yapalım ki toplumumuzungeriliği, bize bu türfantazyaları bile dikkatle kullanmak zorununu yüklemektedir. Geçen yüzyıldan kalma dar kafalı bir maddecilik inancında bulunanlar vardiye bilimi savunmaktan geri kalmamalıyız. İleri gitmiş toplumlardan daha da gereklidir bu bize, bilimdışı olanı yermeli, kuşkuyu, “bilimsel kuşku” ile karıştırmamalıyız.

Bergson’un o güzel kitabı, [Yaratıcı Eurim, MZS] fiziğin, biyolojinin yeni buluşları karşısında elbette eskiyecekti. Ama önemli değildi bu, önemli olan kitabın eskimeyecek yanını bulup onu değerlendirmekti. Kültürleri, uygarlıkları yaratan insan kafası, yalnızca bulduğu doğrularla değil, doğruları bulmak amacıyla yaptığı atılımlardan ötürü de önemlidir. O atılımların birbirine eklenmesiyle kültürün, uygarlığın tümü ortaya çıkar. Giderek diyebiliriz ki. Buluşların doğru olup olmadıkları bile ikinci planda kalır. Böyle olmasaydı. Bir bilim tarihinden söz etmek olanaksız duruma gelirdi.

Düşüncelerimiz gerçekten beynimizin ürünü müdür? Yeryüzü üstüne kanılarımızın tarihsel sıralanışına bir göz atacak olursak, insan beyninin bunca değişik, çelişik görüşleri nasıl olup da barındırdığına şaşmamak elden gelmez. Dünyanın öküzün boynuzunda durduğuna inanan beyin ile, boşlukta sallandığına inanan beyin aynı beyin değil midir? Evrenin tam orta yerinde iken, nasıl oldu da sıradan bir gezegen durumuna düştü dünya? Düz iken nasıl yuvarlaklaştı? Bilmiyor değilim; bilimlerin gelişme süreci, bu soruları yanıtlayacak susturucu bir belge niteliğindedir. Ama biz eskiden de, şimdi de genel inanışlara uyduğumuza göre, beynimizin başkalarınca doldurulduğu gerçeğini yadsıyamayız sanırım…

Saçma sapan bir konu… Yapay bir beyinle başka nasıl yazılabilirdi Sibernetiğin ne olduğunu öğrenmek biryana, ben daha radyoyu da, televizyonu da anlayamadım. Onları kullanıyorum sadece. Başkaları düşünmüş. Beni koşullandırmışlar.

CUMHURİYET
Üç Cumhuriyet önemli yer tutar yaşamında.
BİRİNCİ Cumhuriyet: Mustafa Kemal’in kurduğu; Anday’ın, kendisini Aydınlanmanın neferi gibi gördüğü Türkiye Cumhuriyeti.
İKİNCİ Cumhuriyet: Kırk yıla yakın süre Cuma günleri okurlarının merakla beklediği yazılarını yayımladığı, Millî Mücadele’de Mustafa Kemal’in yanında yer alan Yunus Nadi’nin Cumhuriyet gazetesi.
ÜÇÜNCÜ Cumhuriyet: 1993 yılına kadar, on yıla yakın bir süre, her Çarşamba öğleyin, dostlarıyla buluşup rakı içtiği, Mustafa Kemal’i de ağırladığı söylenen Balık Pazarı’ndaki Cumhuriyet Meyhanesi.

Reklamlar