Nazım Hikmet

Nazım Hikmet Eserleri

  1. Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı, Nazım Hikmet

  2. Salkım Söğüt, Nazım Hikmet

  3. Benerci Kendini Niçin Öldürdü, 1. Kısım, Nazım Hikmet

  4. Benerci Kendini Niçin Öldürdü, 2. Kısım, Nazım Hikmet

  5. Benerci Kendini Niçin Öldürdü, 3. Kısım, Nazım Hikmet

  6. Bu Fasıl Benerci’nin Kendini Niçin Öldürdüğüne Dairdir, Nazım Hikmet

  7. Vatan Haini, Nazım Hikmet

  8. Masalların Masalı, Nazım Hikmet, İbrahim Balaban

  9. Masalların Masalı, Nazım Hikmet, Ruhi Su

  10. 1938 Harp okulu olayı ve Nazım Hikmet – Önsöz, A.Kadir

  11. Bahri Hazer, Nazım Hikmet

  12. Güneşi İçenlerin Türküsü, Nazım Hikmet

  13. Yangın, Nazım Hikmet

Nazım Hikmet Yaşamı

Nazım Hikmet, şair valilerden Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey ile Dilci Enver Paşa’nın kızı ressam Celile Hanım’ın oğludur. Gerek baba yanından, gerekse ana tarafından ünlü komutanlar, bilginler, yazarlar ve politikacıları bol olan bir aileden olan Nazım Hikmet Selanik’te doğmuştur. Doğum yılı 1901’dir. Yakınlarının belirttiğine göre yılın kasım ayında dünyaya gelmiş, ancak 30-40 gün için bir yaş almış olmasın diye aile çevresinde doğumu 1902 olarak konuşulmuştur. Doğum günü kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Nazım Hikmet ilkokul sonlarına doğru yaş gününü merak etmiş, kendisine 20 Kasım tarihi söylenmiştir. Fakat kendisi de 30-40 gün için bir yaş ihtiyarlamış olmayı sevmediğinden konuşmalarında ve yazılarında ayın 20’sini korumuş, fakat 20 Kasım yerine 20 Ocak tarihini doğum günü olarak söylemiştir. Onun için Sovyetler Birliği’nde ve bazı Halk Cumhuriyetlerinde 20 Ocak günü Nazım’ın doğum günü olarak kutlanır. Nitekim 1974′ de yurt dışında basılan bir gazetede «20 Ocak Nazım Hikmet’in doğum günüdür» diye başlayan bir haberin başlığı şöyleydi: «Nazım 72 yaşında». Oysa Nazım’ın
doğum yılına göre 1974’te yaşasaydı, Nazım 73 yaşında olacaktı.

Zaten öteden beri Nazım’ın doğum yeri ve yılı, edebiyat tarihçileri, antoloji hazırlayıcıları ve edebiyatla ilgili yazarlarca değişik şekilde yazılmıştır. Kimi, Şair’ in İstanbul’da doğduğunu yazar, kimi doğum yılını 1902, kimi 1903 olarak gösterir. Oysa Türkiye Cumhuriyeti Nüfus Kütüğünde Nazım Hikmet’in Selanik’te 1901 yılında doğduğu yazılıdır. Son yıllarda sayın İlhami Soysal, sayın Rauf Mutluay hazırladıkları antolojilerinde doğum yılını, Nazım’ın kendi otobiyografisinde -yanlış olarak- yazdığı gibi 1902 olarak bildirmişlerdir. İstanbul Asliye 3’üncü Ceza Mahkemesi’nin 933/1664 sayılı dosyası ile, Nazım Hikmet’in Süreyya Paşa’ nın kendisine ve babası Hasan Rıza Paşa’ya hakaret davası dosyasında ve de Harp Okulu Askeri Mahkemesi dava dosyasındaki Nüfus Tezkeresi suretlerinde doğum yeri Selanik, doğum tarihi 1319 Arabi, 1317 Rumi diye yazılmıştır.
Harp Okulu davasındaki dosyada Nüfus Tezkeresi örneği şöyledir :
Soyadı : Ran
Adı : Mehmet Nazım
Erkek mi : Erkek
Kadın mı : –
Babasının adı: Hikmet
Anasının adı : Ayşe Celile
Doğum yeri : Selânik
Doğum tarihi : 1319 Arabi, 1317 Rumi
Dini : İslâm
Mezhebi : –
Medeni hâli : Hatice Zekiye Pirayende ile 31.1.1935 tarihinde evlenmiştir.

Bu tarihler Miladi tarihe -usulüne göre- çevrilince 1319 Arabi ile 1317 Rumi, miladi 1901 sonlarında bir araya geliyorlar. Nazım Hikmet’in er olarak askere sevki için düzenlenen 8.6.1951 gün ve 2136 sayılı Sıhhi Muayene Kağıdı’nda I. sütundaki «İsmi» sırasında şu kayıt vardır :
Hikmet oğlu M. Nazım Ran, 317 İst. Mühürdar Cad.
No: 59/1 Kadıköy.
Demek ki resmi kayıtlarda -doğru olarak- Nazım Hikmet’in doğum tarihi 1901, ayı da Kasım olması gerekir. Nazım da gün olarak 20’yi bildirdiği için Nazım’ ın doğum gününü 20 Kasım’ da kutlamak gerekiyor.

Nazım Hikmet’in babası Hikmet Bey, dedesi Nazım Paşa, Dilci Enver Paşa’nın kızı olan annesi Celile Hanım, hep birlikte Nazım’ın yetişmesinde ortak bir özeni göstermişlerdir. İstanbul’da 1840’da doğan Nazım Paşa, torunu Mehmet Nazım doğduğu günlerde Rumeli Beylerbeyi olmuş, Mecidi Nişanı almıştı. Sonraları da Fransa Birinci rütbe Lejiyon Donör nişanı ile Papa’nın 2. rütbe Pinof nişanlarını da almıştı. 1902’de Diyarbakır, 1905’te Halep, 1908’de Konya, sonra Sivas valisi olmuş, ancak Sivas’a gitmeyi reddedince 1910’da azledilmişti. 1912’de tekrar hizmete alınan Nazım Paşa 1912’de Selanik’in son valisi oldu, emekliye ayrıldıktan ve bu süreyi Üsküdar’da geçirdikten sonra 1926’da (17 Aralık’ta) vefat etti.

Nazım’ın yetişmesinde çok büyük emeği olan ve gelirine göre Nazım’a ve kızı Samiye’ye (Yaltırım) yokluk acısı çektirmemek için didinen Hikmet Bey 1876′ da İstanbul’da doğdu, Selanik’te Mesalih-i Ecnebiye Müdürü iken Celile Hanımla evlendi ve 1901’de bir oğlu oldu, adını babasının adıyle birlikte Mehmet Nazım olarak nüfusa yazdırdı. 1908’de memuriyetten ayrılarak ticaret hayatına atıldıysa da başarı gösteremedi ve yeniden devlet hizmetine geçti. 1909’da Hariciye Nezareti yabancı basın mütercimliğine atandı. 1913’te Matbuat Umum Müdür yardımcılığı, 1914’te de Umum Müdür vekili oldu. 1918’de Hamburg Başşehbenderliğine atandı, 1922’de bütün yabancı ülkelerdeki görevliler imtihana çağrılınca bunu onur sorunu yapıp ayrıldı, yine ticaret hayatına atıldı. Süreyya Paşa Sinemasında Müdür iken, bir köpek ısırması ve birbiri üstüne iki ayrı hastahanede tetanos iğnesi yapılması sonucu 1932’de (17 Mart) vefat etti.

Nazım Hikmet çocukluğunu Erenköy’de, Göztepe’de, Heybeliada’da, Paşa limanında akraba ve komşularıyla oynayarak, resim çizerek, yazı yazarak geçirdi. Bu arada Suat Derviş’le de arkadaşlık yaptı. Nazım, Otobiyografi’sinde çocukluk ve ilk gençlik yılları ve ailesi hakkında şunları yazar :

1902’de doğdum,
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda Halep’te paşa torunluğu ettim
on dokuzunda Moskova komünist üniversite öğrenciliği
kırk dokuzunda yine Moskovada Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim
kimi insan atların kimi insan balıkların çeşidini bilir ben ayrılıkların.

NAZIM HiKMET’İN ÖGRENİMİ

Nazım Hikmet ilköğrenimine Göztepe’de (İstanbul) Taşmektep’te başladı. İlkokulu bitirince Galatasaray Sultanisi’nin hazırlık sınıfına yazıldı ; burada Fransızcayı öğrenmeye başladı. Babasının parasal sıkıntıları, dedesinin emekli olması nedeniyle Galatasaray Lisesi’ nin masraflarını kaldıramadılar ve Nazım Hikmet’i daha az masraflı olan Nişantaş Nümune Mektebi’ne verdiler (1914). 3 numaralı Nazım Fransızcayı ilerletip «aferin»ler aldı. Okul Müdürü Abdülkerim, Sermuid (Başmuavin) Osman Nuri Beyler Nazım’ı seven ve başarılarını mükafatlarla değerlendiren okul yöneticileri oldular. Bu arada Nazım’ın 1913’te başladığı şiir denemelerinin gelişmesine de yardım ettiler’. Nazım bu okuldaki şiir denemelerini ilerietirken Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Hikmet Bey’in arkadaşı olduğu için, oğlunun Nişantaş Nümune Mektebi’nden alınarak Heybeliada Bahriye Mektebine verilmesinde ısrar edince, Hikmet Bey de, Nazım Hikmet’i Bahriye’ye yazdırdı. Nazım şiir çalışmalarına bu okulda da devam etti. Edebiyat öğretmeni Yahya Kemal, hem Nazım’ın annesi Celile Hanım’a yakınlık duyduğu, hem de Nazım’ın şiir çalışmalarını verimli bulduğu için onun denemelerine özel ilgi gösterdi’. Eldeki bilgiler, Nazım’ın çocukluk döneminde de şiirlerinin dikkati çekecek bir güzellikte olduğunu, hatta bir şiir yarışmasında birinciliği kazandığını kanıtlıyor’.

Nazım Hikmet, ailesinin ısrarı ile giriş sınavını kazanıp Heybeliada Bahriye Mektebi’ne devama başladıktan sonra (künyesi 962 idi) birinci sınıftaki 32 arkadaşı arasında 16. olarak ikinci sınıfa geçti. İkinci öğrenim döneminde de 29 öğrenci arasında iyi derecede sınavlar vererek okulu geçenlerin 18. si oldu. Son sınıfta 29 öğrenci arasında okulu 9. bitirdi. Ancak öğreniminin son yılında bir eğitim sırasında (28 Ekim 1917) askerlik kurallarına aykırı sayılan bir tavırda bulunduğu gerekçesiyle dört buçuk saat hapis cezasına çarptırıldı. Bu cezanın uygulanması sırasında üşüttüğü için plörizeye tutuldu, tedavi altına alındı. Okulu bitirerek güverte subayı çıktıktan sonra yine soğuk bir nöbet gününde üşüttü ve yine hastalandı. Plöriziden Kasımpaşa Deniz Hastahanesinde bir süre yattıktan sonra evde tedavi edildi. Hastalığı yine başgösterebilir diye hastahanenin verdiği raporla «silk-i celil-i askeriden ihraç edildi>> (17 Mayıs 1921) .

Okulda edebiyata ve yazarlığa hevesli olanlar arasında Necip Fazıl ve Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu vardı. Necip Fazıl daha alt sınıfta, Nizarnettin Nazif ise üst sınıfta idi. Şiirli toplantılarda Nazım göze battığı ve daha çok ilgi gördüğü için Necip Fazıl, okul yıllarından beri Nazım’ı kıskanmaya başladı. Nizamettin Nazif ise bu duygudan uzak, ama Nazım’ın fikirlerine yatkın değildi.

Nazım Heybeliada’da okurken babası ile annesi büyük bir geçimsizlikle mücadele ediyorlardı. İkide birde Hikmet Bey’le Celile Hanun ayrılmaya karar verir, fakat çocuklarının ricası, akrabaların telkini ile yuva birliğini korumaya çalışırlardı. Nazım bu konuda annesine yalvarır, babasından ayrılmamasını rica eder, bu ayrılık hikayesinden çok ıztırap çektiğini bildirir, dururdu. Aslında Hikmet Bey biraz çapkıncaydı ve eve hep geç geliyordu. Celile Hanım ise, Hikmet Beyin eve vaktinde gelmesini, kadınlarla düşüp kalkmamasını isterdi. Mizaçları birbiriyle çelişkili olan karı koca, sonunda ayrılmadan başka çıkar yol bulamadılar ve Nazım’ın ısrarına karşın boşandılar (1918) . Bu ayrılığa alışmaya çalışırlarken iki insanı zaman zaman bir arada konuşmaya yönelten tek etken Nazım Hikmet’ti. Hele Nazım’ın zatülcenbe yakalanmasından sonra ailecek tanıdıkları Kasımpaşa Hastahanesi Başhekimi Hakkı Şinasi Paşa’nın muayene ve tedavisini sağlamada eski karı koca adeta yarış halindeydiler.

Nazım, okumaya çok meraklı idi. Özellikle sanata ve edebiyata düşkündü. Güverte subayı olarak Hamidiye Zırhlısında iken şiirler yazıyor, resim calışmalarını sürdürüyordu. Yakınlarının portrelerini çizmeye çalışır, Enver Paşa’nın oğlu ve Nazım’ın dayısı Mehmet Ali, Çanakkale savaşında şehid düşünce onun için şiir yazıyor, o dönemin ilerici yazarlarının yapıtlarını okurken onların etkisinde kalıyor ve Merkez Hastahanesinde tedavi görürken «ebedi hayata inanmıyoruz», «Uhrevi cennete aldanmıyoruz» gibi görüşleri dizelerinde kullanıyordu. Son olarak görev yaptığı Peyk-i Şevket torpidosunda, edebiyat öğretmeni Yahya Kemal’e ithaf ettiği şu şiiri yazmıştı:

Her gün daha dalgın görürdüm onu
Bu ıssız beldenin sokaklarında
En acı gülüşün sezdim yolunda
İri gözlerinin nemli akında.

Bir gün bakmıştım da gittiği yere
Kimdir diye sordum ben geçenlere
Dediler bir şair küskündür şehre
Mersiye dolaşır dudcıklarında.

Bu şiirin yazılışında Yahya Kemal’le Celile Hanım’ın gönül bağının etkisi vardı. Celile Hanım Yahya Kemal’e yüz vermediği için şair de, küskün dolaşıyordu (Bu konuda Nazım Hikmet’in Gerçek Yaşamı başlıklı kitaplarda ileride belgelere dayalı ayrıntılı bilgi verilecektir).

Nazım Hikmet, yüksek öğrenimini, Sovyetler Birliğine gittikten sonra Moskova’da yaptı, KUTV Üniversitesinde sosyoloji öğrenimini sürdürdü, Fransızcadan sonra Rusçayı da öğrendi. Üniversiteye devam eden doğulu gençlerle yakın ilişkiler kurarak onların bildiklerinden de çok yarar sağladı ve öğrenimi, bir bakıma hem üniversite, hem de hayat okulunda gelişti, mezun oldu. Sanat toplantıları düzenleyicisi ve sanat toplantılarının en gözde şairi sayılıyordu.

NAZIM HİKMET’İN YAŞAM KAVGASI

Nazım Hikmet, Heybeliada Bahriye Mektebinden güverte subayı olarak mezun olduktan ve bir süre subay olarak Donanmaya hizmet ettikten sonra hastalık nedeniyle Ordu’dan ayrılınca sanat ve edebiyat çevreleriyle ilişki kurmaya, şiirler yazmaya çalıştı. Ancak memleketin içinde bulunduğu kötü durumu da gazetelerden izliyor ve arkadaşlarıyla olup bitenleri konuşuyor, yeni yeni haberler alıyordu. Örneğin Anadolu’ya geçtikten sonra 16 Mart 1921’de imzalarnn Moskova antlaşmasının bir maddesi gençler arasında tartışma konusu olmuştu. Bu maddede «iki taraf, doğu milletlerinin milli kurtuluş hareketleri ile Rus işçilerinin yeni bir düzen kurmak için yapmakta oldukları mücadeleler arasında bir benzerlik olduğundan, işbu Doğu milletlerinin hürriyet ve istiklale olan haklarını, diledikleri hükümet şekli ile idare olunmak yetkilerini kabul ederler» deniyordu. Bu arada Türkiye’ nin tüm topraklarının Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ nin askeri ve mülki yönetimi altında olduğu kabul edilmekteydi. Bunun sonucu olarak da Rusya, Türkiye’ ye para, silah ve malzeme yardımına başlamıştı. Bu da ülkede ferahlık yaratmıştı. Nazım Hikmet istilacılara büyük öfke duyduğu için, Türkiye’nin Misak-ı Milli sınırlarını Rusya’nın ilk kez kabul etmesini sevinçle karşıladı, ama bazı gençler Nazım’a Bolşevikliğin çok kötü bir düzen olduğunu duyduklarını söylüyor, bu yardırnlara bakıp fazla Rusya dostu olmanın sakıncalarını ileri sürüyorlardı. Nazım ise, Bolşeviklik hakkında hiç bir şey bilmediği için, kulaktan dolma bilgilere inanılmamasını öğütlüyor ve bu konu arkadaşları arasında tartışmalara yol açıyordu.

Gençler ve yazarlar arasında konu edilen bu antlaşma 21 Temmuz 1921’de Büyük Millet Meclisi’nde kısa bir görüşmeden sonra kabul edilince pek çok genç gibi Nazım da, sevinç gözyaşlarını tutamadı. İşte bu dönemden sonraki bütün uğraşıları ve şiirleri hep Ulusal Kurtuluş’un pekişmesine yönelik oldu. Nazım, Anadolu’ya nasıl geçti? Görelim …

İstanbul politika kargaşası içinde çalkalanırken Anadolu’da Türk halkı emperyalizme ve kapitalizme karşı savaşmayı başarıyla yürütüyordu. İstanbul yerine Ankara, Milli Kurtuluş Savaşı’nın başkenti olunca birçok işe yarar insan, politikacı, asker, yazar, çizer, memur v.s. Ankara’ya geçmeye muvaffak olmuşlardı. Nazım Hikmet’in sanat gücünü, yurtseverliğini iyi bilen romancı Halide Edip ve eşi Dr. Adnan (Adıvar) Ankara’ya davet edilecek şairler içinde Nazım Hikmet’le Vala Nureddin’in de bulunmasını sağlık verdiler. Yetkililer ve Atatürk, bu öneriyi kabul edince gizli ilişkiler sonunda iki şairin Ankara’ya gönderilmesi istendi. İstanbul’daki ilgililer ise, Nazım’la Vala’ya Faruk Nafiz’le Yusuf Ziya’nın da katılmasını gerekli gördüler. Böylece dört şairin vapurla İnebolu’ya, oradan da Anadolu’ya geçişi planlandı. 1 Ocak 1921 sabahı Yeni Dünya Vapuruna binen dört şair, düşman kuvvetlerinin denetiminden kurtularak Kızkulesi’ni geçtikten sonra son kez İstanbul’un camilerine, Üsküdar’a, uzakta kalan Beyazıt Kulesine baktılar, yepyeni bir dünyaya doğru gittikçe yaklaştılar. İnebolu’da konuk edildikleri otelde (Karadeniz Oteli) ilk kez bir Anadolu kenti görmenin ve yeni bir yaşamın heyecanını çekerlerken, İstanbul’da Hikmet Bey de heyecan içinde idi. Çünkü Nazım, kimseye haber etmeden evden çıkmış, bir gece İstanbul tarafında bir otelde kalmışlar ve Yeni Dünya’ya bindikten üç gün sonra inebolu’ya varmışlardı. Bu yeni yaşama başlayalı iki gün geçmişti ki ancak babasına inebolu’dan bir kart göndererek durumu bildirebildi. Böylece bir haftayı aşkın «Oğluma ne oldu?» ile geçen heyecanlı, üzüntülü süre sona ermiş oldu.

Nazım’la Vala bir odada Yusuf Ziya ile Faruk Nafiz de ayrı bir odada yatıp kalkıyorlardı. Ankara’ya geçiş izninin gelmesini bekledikleri bir sırada Askeri Polis Teşkilatından (Ayın Pe’den) Kambur Ahmet, bir akşam üstü Nazım’a şunu tenbih etti :

«Bu akşam herhangi bir odada gürültü işitseniz bile odanızdan çıkmayacaksınız. Bu gece yarısına kadar su dökmek için bile odadan çıkma yok ! »

Nazım, bu öğüdü Vala’ya da anlattı ve Ocak’ın ilk haftası sona ererken mışıl mışıl uyudular. Ancak uyandıkları vakit, Faruk Nafiz’le Yusuf Ziya’nın olmadığını ve az sonra da bu iki şairin Anadolu’ya geçmelerine izin verilmediğini, onun için de İstanbul’a iade edildiklerini anladılar. Anadolu’ya geçişin ne onur verici olduğunu kavradılar.

Sonradan öğreniyoruz ki, İngiliz yanlısı olan Refi Cevad Ulunay’ın çıkardığı Alemdar Gazetesinin edebiyat sayfasını Yusuf Ziya yönetmiş olduğu, Faruk Nafiz’in de Padişahtan mükafat aldığı için Ankara’ya geçmeleri sakıncalı görülmüştü. Nazım Hikmet ve Vala Nurettin, İnebolu’dayken, Almanya’dan dönmüş ve Anadolu’ya geçmek için Ankara’nın onayını bekleyen bir grup «ağabey»le sosyalizm üzerinde konuşma yaptıklarını duyan İnebolu Kaymakamı olan ve Prof. Nurettin Şazi Kösemihal’in kayınpederi bulunan kişi, daha o zaman Ankara’ya gönderdiği raporda Nazım’ın «komünist olduğunu» ihbar etmiş, ama Ankara kendisini dinlememiş.

Oysa Nazım’ın o zaman komünistlikle hiç bir ilgisi yoktu, bu konuda sadece Almanya’dan dönen gençlerden Sadık Ahi ve arkadaşlarından bazı bilgiler edinmişti, o kadar.

Almanya’da öğrenimlerini sürdürürken oradaki ileri hareketlere katılan Türkiyeli gençlerin bu tutumu, müfettiş Hamdullah Suphi’nin hoşuna gitmemiş ve öğrencilerin memlekete dönmelerinin sağlanmasını istemişti. Bu rapor üzerine de Sadık Ahi, Vehbi (Sarıdal), Nafi Atuf (Kansu) İstanbul’a dönmek zorunda kalmışlardı. Bir süre İstanbul’da kaldıktan sonra (19 Mayıs 1919-20 Ara’lık 1920) Ankara Hükümetine hizmet için Anadolu’ya geçmeye karar vermişler ve inebolu’ya gitmişlerdi. Nazımlardan önce gelmiş, fakat henüz Anadolu’ya geçiş ruhsatı’nı alamamışlardı. İki grup da Karadeniz Oteli’nde ruhsat beklerken tanışmış, kaynaşmışlardı. Bilgili ve görgülü oldukları için kısa süre içinde Nazım’ı etkileri altına almışlardı. Hele Spartakist hareket, mitingler, beyannameler ve devrimci eylemle ilgili hikayeleri anlattıkça Nazım, ne kadar bilgisiz olduklarını görerek adeta aşağılık duygusuna kapılıyordu. Demek ki, henüz bilmedikleri bir düzen, öğrenmedikleri bir ülkü, katılmadıkları bir mücadele yaşamı vardı. «Ağabeyler,» Hamburg’tan Akdeniz vapuru ile İstanbul’a geldikleri gün, Mustafa Kemal de vapurla Samsun’a çıkıyor ve o da yeni bir düzen için yeni bir yaşam kavgasına atılıyordu. Mustafa Kemal’i yalnız bırakmayacaklar ve ona yardım edeceklerdi.

Nazım Hikmet’in de aynı duygularla Ankara’ya gitmekte olmasından büyük memnunluk duyuyorlardı. Sadık Ahi (Eti), sosyal sınıflar dan, emperyalizmden, komünizmden, sosyalizmden, sömürüden, artı-değerden söz ediyor, proletaryanın iktidarından ve bu yoldaki çalışmalardan bilgiler veriyordu. Arada bir Karl Marx Engels, Lenin, Karl Liebknecht, Rosa Lüksemburg gibi adlardan ve bunların görüşlerinden bahsediyor, Kapital, Manifesto, Anti-dühring gibi kitap adları söylüyor ve içeriklerini özetlemeye çalışıyordu. Nazım, derya gibi derin bir ağabeyle karşılaşmanın sevincini duyuyor, ama anlatılanların hiç birisine en ufak bir katkıda bulunacak bilgiden yoksunluğuna esef ediyordu. Ne var ki, Türkiye’nin yeni Misak-ı Milli sınırlarını ilk tanıyan Sovyetler Birliği’nin lideri Lenin’e saygı duyacak kadar önemli şeyler öğrenmişti.

Birkaç gün daha geçtikten sonra Nazım’la Vala’ nın Ankara’ya geçiş Ruhsat’ı gelince bu bilimsel sohbetlerden ayrılıyor ama, yeni Türkiyenin kalbini yakından görmeye gidiyordu.

Yorucu bir yolculuktan sonra Ankara’ya vardılar ve Taşhan’da bir odaya yerleştiler. Akrabaları, Mustafa Kemal’in yakını oldukları için bir gün Mustafa Kemal Paşa’ya takdim edildiler. Matbuat Müdürlüğünde görev beklerken İstanbul gençliğini Ankara’ya davet eden bir şiir yazdılar. Fakat bu şiirin yayınlanması, bazı mebusların aleyhte konuşmalarına yol açtı. Bütün İstanbul gençliği Ankara’ya gelse onlara nerede iş bulacak, onları nerede barındıracaklardı? Bu eleştirilerin de etkisiyle, Matbuat Müdürü Muhittin Birgen, görevinden ayrılarak Azerbeycan’a gitti. Nazım’ la Vala da Bolu’ya öğretmen olarak atandılar.

Bolu’da Ağır Ceza Mahkemesi Reis Vekili Ziya Hilmi ile tanıştılar. Ziya Hilmi de sosyalistti ve bilgisi Sadık Eti’ninkinden geri kalmıyordu. Ama iki genç öğretmen Bolu eşrafının ve din adamlarının hışmına uğruyor, kalpak giyişleri, favorilerinin uzunluğu, camiye gitmemeleri, Ramazan ayında oruç tutmamaları iki öğretmenin etrafını saran düşmanca cepheyi daha yaygınlaştırıyor, Milli Emniyet’ten Tahsin Demiray’ın onları dinlemek için kaldıkları evin alt katındaki ahırda nöbet tutması, Nazım’la Vala’ya bir an önce Bolu’dan ayrılma isteğini uyandırıyordu. Kaldı ki Ziya Hilmi, Sovyet Rusya’da olup bitenlerden öyle hayranlıkla bahsediyordu ki, Nazım da, Vala da Bolu’nun yobazlarınca göz hapsine alınmış oldukları ve bir gün tehlikenin gelip çatacağı ihtimalini akıldan çıkarmadıkları için, verilen bu bilgilerden yararlanmaya bakıyorlardı. Sonunda gericiliğin hışmına uğradılar, tutucu çevrenin baskısına dayanamadılar; biraz da Ziya Hilmi’nin etkisiyle Sovyet Rusya’ya gitmeğe karar verdiler.

Bir gün, birikmiş maaşlarını da alarak 1921 Ağustos’unda Bolu’dan ayrıldılar, Eylül 1921’de Kornilof adlı bir gemiyle Zonguldak’tan Trabzon’a gittiler. Kara yoluyle Kars’a gitmek ve Kazım Karabekir Paşa’nın yanında öğretmenlik yapmak istediklerini söyleyerek «mürur tezkeresi» aldılar. Vapurla Batum’a çıktılar. Böylece yeni bir dünyanın kurulduğu Sovyetler Birliğine ayak basmış oldular. Muhittin Birgen’in Tiflis’te olduğunu öğrendikleri için onun yanına gittiler. Ancak Muhittin Birgen Moskova’ya gitmiş olduğu için onu göremiyorlar. Bu sırada, daha önce Ankara’da elçilik yapan Prens Midvani’nin yardımı ile Orient otelinde kalmaya başlıyorlar. Bir süre sonra Ahmet Cevat Emre’nin yardımıyla Moskova’ya, üniversiteye devam için trene biniyorlar. Bu sırada Tiflis’te Şevket Süreyya ile tanışıyorlar.

Nazım Hikmet, sosyoloji ve siyasi bilimler öğrenimi yaparken Doğulu gençlerle arkadaşlık kurdu. Özellikle Hintli, Çinli üniversitelilerle yaşadı, birbirlerine kendi ülkelerinin durumları hakkında bilgi verdiler.

Moskova’da, Türkiye’den gitme Ahmet Cevat Emre ve Şevket Süreyya Aydemir’le zaman zaman buluşup konuştukları oldu. Vala ile Nazım’ın arkadaşlıkları uzun sürdü. Ancak Nazım, Şevket Süreyya’yla bir türlü fikirlerini bağdaştıramadı. Yurduna dönmek isteyen Nazım Hikmet, gizlice Türkiye’ye geçmeyi denedi. Bu deneyim başarıyla sonuçlandı.

Nazım Hikmet İstanbul’a döndükten sonra, Aydınlık Dergisi’nin yazı kadrosunda yer aldı. Bir süre sonra derginin sekreterliğini de yaptı. Moskova’dayken gönderdiği şiirleri Aydınlık’ta yayınladığı için, okur, Nazım’ın şiirlerinin yabancısı değildi. Şairin yeni yapıtlarını bekliyordu. O da bol bol şiir yayınladı, makaleler yazdı. Ancak, Takrir-i Sükun Kanunu çıkmıştı. (4 Mart 1925). Birçok gazete ve derginin, siyasal partilerin kapanacağı, yöneticilerinin İstiklal Mahkemelerine verileceği haberi gazetelerde yer alınca gizlenmekte olduğu İzmir’de kalmaktansa yeni bir tutuklamayla karşılaşmamak için yine Sovyetler Birliği’ne geçti (Mart 1925).

Nazım İstanbul’dan gelen haberlerden şunları öğrenmişti:

Aydınlıkçıların büyük bir bölümü tutuklanmıştır. İstiklal Mahkemesi hepsini yargılamıştır. Nazım Hikmet de gıyaben hüküm giyenler arasındadır.

Nazım, ortalık duruluncaya dek Moskova’da kaldı. Sanat ve edebiyat üzerindeki çalışmalarını sürdürdü. İstiklal Mahkemeleri’nin görevi sona erince anavatana dönmek için Moskova’daki Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliğinden pasaport istedi. Uzun süre bekletildi. Pasaport verilmeyince, sahte bir belgeyle Türkiye’ye geçmeyi aklına koydu. Ve bunu yaptı da.

Nazım, sınırı aşınca Hopa’da yakalandı. Rize Mahkemesine gönderildi. Üç gün hapis cezası aldı. Başka nedenierle de sorgusu yapılmak üzere tutuklu olarak, Ankara’ya gönderildi (Ekim 1928). Soruşturmalar sonunda serbest bırakıldı. Bir eski tanıdığı Nazım’ı Ankara’da kalmaya ve gerekirse Halkevlerinde görev almak için inandırmaya çalıştı. Bunu kesinlikle kabul etmeyen Nazım; hem o eski tanıdığından hem de Ankara’dan kaçtı. İstanbul’a yerleşti. Bu kez M. Zekeriya Sertel’in çıkarmakta olduğu «Resimli Ay» dergisi yazı kadrosuna girdi. Bu dergide şiirlerini yayımlamaya başladı. Eski şöhretleri sert ve acımasız bir dille eleştiriyordu. «Putları Yıkıyoruz» (Haziran 1929) dizisinde yer alan Abdülhak Hamid’le Mehmet Emin’e ilişkin yergileri basın alanında büyük ilgi gördü. Nazım Hikmet ününü ve gücünü ilkin hem bu polemiklerle, hem de Mayıs 1929’da yayınlanan ilk şiir kitabı 835 Satır’ la sağladı.

Nazım, sanat dünyasında (İstanbul’da) günün adamı oldu. Şoförlerin greviyle ilgili bir şiiri «Resimli AY» da yayınlanınca kovuşturmaya uğradı. Ancak şiirde, Nazım Hikmet’in imzası olmadığı için sadece derginin yazı işleri müdürü aleyhinde dava açıldı. Sonunda şiirle dergi sorumlusu beraat etti. Nazım, sanat müsamerelerinde şiirlerini okudu. Yeni sanat üzerine konferanslar verdi, büyük ilgi gördü. Temmuz 1930’da Salkım Söğüt ve Bahri Hazer adlı şiirlerini «The Viva Tonal Colombia» firması plağa aldı. Plaklar 20 gün içinde satıldı. Ancak bazı etkiler nedeniyle plak ikinci, üçüncü baskılarını yapamadı. Şilirlerin plağa şiir okuma göreneği o güne dek görülmüş bir girişim değildi. Bu çığırı Nazım Hikmet açtı. 1931 yılında, Nazım’ın o tarihe kadar yayımlanmış kitapları yüzünden kovuşturma açıldı. Duruşma beraatla sonuçlandı. Edebi çalışmalarını hızla sürdürdüğü o dönemde basın. Nazım’ın yazılarına sütunlarını açtı; sırasıyle «Yeni Gün», «Akşam», «Tan», ve «Milliyet»te imzalı imzasız, kimi zaman takma adla ve sonradan sürekli olarak kullandığı Orhan Selim takma adıyle yazılar yazdı. Bu arada babası Hikmet Bey, beklenmedik bir şekilde, yanlış tedavi yüzünden öldü (1932). Babasının ölümüyle ilgili bir şiirle o şiirin yayımlandığı şiir kitabı yüzünden hem kişisel, hem de kamu adına iki dava ile karşılaştı. Bu arada Bursa’da birtakım gençlerin suç sayılan toplantıları ve kitap okumaları nedeniyle başlatılan bir kovuşturmaya adı karışınca Bursa’ya götürüldü. İlk kovuşturma sırasında idam isteğiyle mahkemeye verildi (1934). Tutukluluğu kaldırıldıktan sonra, uzun bir süredir tanıştıkları Piraye Hanımla evlendi (1935).

Bu evlilik sırasında Nazım, daha çok çalışmaya koyuldu.

İpek Film’deki işlerini genişletti. Bir yandan da «Resimli Ay», «Perşembe», «Resimli Her Şey» dergilerine yazılar, şiirler, hikayeler yetiştiriyordu. Uzun süredir üzerinde çalışmakta olduğu Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı’na son şeklini verdi. Ünlü tiyatro yönetmeni Muhsin Ertuğrul, Nazım’ı yeni oyunlar yazmaya zorladı Bir Ölü Evi, Kafatası, ve Unutulan Adam piyeslerinin uyandırdığı yankıların ve başarıların sürdürülmesinde ısrar etti. Nazım, İtalyan faşizminin Habeşistan’da giriştiği kanlı istila hareketine (3 Ekim 1935) şiirleriyle karşı koymak için İtalya’da Bir Habeş Delikanlısı adlı bir kitap hazırladı. Bu kitaptan bazı parçaları «Resimli Her Şey»de yayınladı. İtalyan Büyükelçiliğinin Türkiye Dışişleri Bakanlığı nezdindeki girişimiyle, kitabın yayınlanmasının önlenmesi istendi. Dışişleri Bakanlığı ise, Basın Yayın Genel Müdürlüğü aracılığıyle, kitabın adının değiştirilmesinin yeterli olacağını dolaylı olarak Nazım Hikmet’e iletti. Bunun üzerine Nazım, kitabın adını Taranta Babuya Mektuplar şeklinde değiştirdi.

Artık Nazım, Sovyetler Birliği’nde, Birleşik Amerika’da, Fransa’da, İngiltere’de şiirleri bilinen, beğenilen bir şair olmuştu. Basın Yayın Genel Müdürlüğü, çağdaş Türk şiirini yabancılara tanıtmak için Fransızca bir antoloji hazırlayıp bastırdı. Bu yapıtta, Nazım Hikmet’e önemli bir yer verildi, ne var ki çevrilenler şiirlerinin ideolojik yönü hafif basanlardı.

1936 yılı sonunda Nazım ve 12 kişi yeni bir suçlamayla tutuklandı. 1937 nisanında duruşmanın tutuksuz yapılmasına karar verildi. Nazım, serbest kalınca gene Babıali’ye döndü. Hayatını gene kalemiyle kazanmaya başladı. Bu çalışmaları faşist yazarların ve faşizmi kurtuluş yolu sananların düşmanlıklarını keskinleştirdi. Sovyet Demokrasisi, Alman Faşizmi ve Irkçılığı adlı kitapları kafatasçıları çileden çıkardı.

Çeşitli dedikodulada yıpratılmak istenen Nazım’ ın Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı, birtakım sol çevrelerin de eleştirilerine uğradı. Nazım, Deniz Şarkıları adlı bir kitabı basıma hazırladığı bir sırada (17 Ocak 1938), bir akrabasının evinde yemek yerken polisçe evden alındı, gözaltında Ankara’ya gönderildi. Hem Harp Okulu Komutanlık Askeri Mahkemesinde, sonra da Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesinde yargılandı. Toplam olarak 28 yıl 4 ay ağır hapse mahkum edildi.

Nazım Hikmet bu haksız ve kanunsuz cezadan kurtulmak için başvurmadık yer bırakmadı. Yıllarca süren tutukluluğu sonunda, 1950 yılının baharında (mart, nisan, mayıs ayları) Nazım’ın kurtarılması için Türkiye’de ve dünyada geniş bir af kampanyası açıldı. Nazım da açlık grevi yaptı. Bu grevi başta annesi Celile Hanım olmak üzere bazı genç şairler de açlık grevi yaparak destekledi. Sonunda 15 Temmuz 1950 günü yürürlüğe giren genel afla özgürlüğüne kavuştu.

Aftan bir yıl kadar önce, eşi Piraye Hanımdan ayrılmış, Münevver (Andaç) Hanımla evlenmişti. 1951′ de bir çocuğu dünyaya geldi. Adını Memet koydu. Hayatını bir düzene koyacakken rahat bırakılmadı. İzlendi. Kaza süsü verilerek öldürülmesi için tertipler bile
yapıldı. Bu da sonuç vermeyince, askere alınacağı kendisine bildirildi. Daha önce, ilerici bir hikayeci olan Sabahattin Ali, bir düzene kurban gitmiş, başına vurula vurula öldürülmüştü. Nazım Sabahattin Ali gibi öldürülmekten korktu. 17 Haziran 1951 sabahı deniz yoluyle Türkiye’den ayrıldı.

Nazım Hikmet; Moskova’da yaşadı. Hemen hemen bütün sosyalist ülkeleri gezdi. Fransa’da da kaldı. Yeni şiirler, piyesler, roman ve hikayeler yazdı. 3 Haziran 1963 günü sabahı, son nefesini verdi. Mezarı Moskova’da ünlü kişilerin mezarının bulunduğu Novodeviçeye’dedir. Mezarlığın giriş kapısından ilerleyince az sonra görülen alanın sol yanında adım atmış ve eğilmiş gibi görülen heykeli, Nazım’ı adeta yaşıyor gibi canlandırmıştır. Kendi imzasının bulunduğu heykelinin ayak ucunda, hemen her zaman ziyaretçilerin koyduğu çiçekler vardır.

NAZIM HİKMET’İN YAPITLARI

Nazım Hikmet’in kitap biçimine getirilmemiş şiirleri, hikayeleri dışında, Türkiye’de basılan kitaplarının yayım tarihlerine göre dökümü şöyledir:

1929 YILINDA YAYINLANANLAR
1 – 835 Satır (Şiirler ) , Muallim Ahmet Halit Kütüphanesi, 1929, İstanbul, Milliyet Matbaası, 48 sayfa, «Tanesi 40 kuruş», 23×15.5 boyunda.
İçindekiler:
Güneşi İçenlerin Türküsü (1924), Salkım Söğüt (1928), Orkestra (1921), Piyer Loti (1925), Makinalaşmak (1923), Açların Göz Bebekleri (1922), Gövdemdeki Kurt (1924), Bahri Hazer (1928), Yangın, Yanardağ, Sanat Telakkisi, Korsan Türküsü, Rodos Heykeli (1923), «JOKOND isimli manzum romanın birinci kısmından bir iki kroki» başlığı altında Paris 15 Mart 1924 Luvur Müzesi diye başlayan şiir (1929), Berkley (1926). Her Kitabımın Son Sözü, 19 …
2 – Jokond ile Si-Ya-U, (Manzum hikaye) , (Şanghay’da kafası kesilen arkadaşım Sİ-YA-U’nun hatırasına). İstanbul, Akşam Matbaası, 1929, Fiyatı 30 kuruş, 18.5×13.5 boyunda.

1930 YILINDA YAYINLANANLAR
3 – Varan 3 (Şiirler), Muallim Ahmet Halit Kitaphanesi, 1930, Burhan Cahit Matbaası, 80 sayfa, tanesi 50 kuruş, 18×12 boyunda.
İçindekiler :
Şair (1923), Cevap (1929), Yalnayak (1922), Hasret (1927), Yürüyen Adam (1929), Kablettarih (1929), Promete, Pipomuz, Gül, Bülbül v.s. (1929) , Gözlerimiz (1922), Şairin Bir Dakika Tembelliği (1923), Mukaddes Karın (1929), Demir Kafeste Dolaşan Aslan (İsmaile) (1928), Mor Menekşe, Aç Dostlar ve Altın Gözlü Çocuk (1930), Provokatör (1929), Yarıda Kalan Bir Bahar Yazısı (20 ve 21 Nisan 1929), Sanatkar Heyecanı (1922). Bu kitabın 39. sayfasında Benerci Kendini Niçin Öldürdü? başlığı var. Bunu, 41. sayfada Benerci romanının BİRİNCİ BAB’ ı ile İKİNCİ BAB’ı izliyor, 53. sayfada başlayan şiirler şöyle devam ediyor : Ayağa Kalkın Efendiler (1925), Yayından Fırlayan Ok (1925), Kalbim (1925), Bir Şehir Rehberi. Bu kitabın 63. sayfasında Seyahat Notlarından başlığı var. 65. sayfada gene Seyahat Notları başlığı altında şiirin ikinci başlığı Hareket yer alıyor, 66’ncı
sayfada Yolda genel başlığı altında Birinci Akşam, sonra İkinci Gün, Üçüncü Gün, Dördüncü Gün, Dördüncü ve Son Gece, Muvasalat başlıkları altında trenle Baku’ya gidişini anlatıyor. Şiir 1929’da yazılmış 73’ncü sayfada 1920’de yazdığı Yol Türküsü, ikinci kez bir Yol Türküsü’nü «Dayıya» ithaf etmiş. Son şiirin başlığında üç yıldız işareti var. Bu şiir de 1920’de yazılanlardan. 78’nci sayfada şu not var : «Bu kitabın kabını ressam Cevdet kompoze etmiştir.»
4 – 1+1=1 (Nail V. ile) Muallim Ahmet Halit Kitaphanesi, 20 sayfa, 20 kuruş, küçük boy. İzmir’den Akdeniz’e dökülen ve yakında Bombay’ dan Hint Denizi’ne dökülecek olan emperyalizmin şarkı saran duvarı hakkında yazılmıştır; Cevap (1925), Sükut (1929), Meşin Kaplı Kitap (1921), Nail V. nin şiirleri ise şunlardır: Yeni Sanatın Akını (İstanbul, 1930), Kadavra (İstanbul, 1929) , Dışarıııı, Dışarı! (İstanbul, 1930).

1931 YILINDA YAYINLANAN

5 – Sesini Kaybeden Şehir, Remzi Kitaphanesi, 1931 Orhaniye Matbaası, (1929), Fiyatı 50 kuruş, 18×13 boyunda, 80 sayfa. Ressam Abidin Dino’nun desenleriyle.
İçindekiler:
Sesini Kaybeden Şehir, Veda, Kerem Gibi (1930 Mayıs), Nikbinlik (1930), ihtilali Kebir (1930 Mayıs), Arife (1930 Haziran), Belki Ben (1930), Dört Kişi ve Dört Şişe (1930), Şüphe (Karısı tarafından satılan arkadaşa), (1930 Mayıs), Bayram Oğlu (1927), Mektup Sıradaki (1930), Sıradakinin Ölümü (1930), Yanmamış Cıgara (1930), Cevap No. 2 (1930), 19 Yaşım (1930), Çocuklarımıza Nasihat (1928), Bir Hintlinin Ağzından, Alarga Gönül (1930).
Kitabın 58. sayfası boş bırakılmış, 59. sayfada şu başlık var: Hopa Mahpusanesi Notlarından. 61. sayfada 1 no’lu şiir: Kız Kapan Oğlu Vehbi ve Çocuk Muhittine Dair, 2 no’lu şiir: Sembolist Şairlere Benzeyen Bir Deliye Dair. İkisi de 1928’de Hopa Mapusanesinde yazılmış. 59’ncu sayfada MAHPUSANESİ yazılırken MA’dan sonra H geldiği halde şiirin sonunda Mapushane denerek h harfi atlanmış. 69. sayfanın başlığı şöyle: Benerci Kendini Niçin Öldürdü?, 71. sayfada Kalküta’da Bir Polis Karakolu, Gök Gürler, Üç Polis Girerler başlıklı bölüm verilmiş. Şiirin sonunda şu not var: «Makbet’in tesiri altında kalınarak yazılan bu parça, yakında çıkacak olan Benerci Kendini Niçin Öldürdü kitabından alınmıştır.» 75’nci sayfada Cevap No. 3. Bir Komik Adem yer alıyor.

1932 YILINDA YAYINLANANLAR
6 – Gece Gelen Telgraf, Muallim Ahmet Halit Kütaphanesi, 1932, Ankara Matbaası, 80 sayfa, tanesi 50 kuruş, 20×13.5 boyunda.
İçindekiler:
Gece Gelen Telgraf (1931), Haber, Şarkılarımız, 21.1.924, Portatif Karyola, Gömlek, Pantalon, Kasket ve Fötre Dair (5 Şubat 931), Mavi Gözlü Dev, Minnacık Kadın ve Hanımelleri, Güneşin sofrasında söylenen türkü. (Bu yazı uzun seneler dünya emperyalizminin Şarkta kanlı bekçiliğini yapan Çarlık Rusyasının ne surette öldüğüne dair) Hiç Bir Ağaç Böyle Harikulade Bir Yemiş Vermemiştir, Cevap Numara Dört, Orada Tanıdıklarım I, Sesler Geliyor … Hoş Geldin, Orada Tanıdıklarım II, Hiciv Vadisinde Bir Tecrübei Kalemiye (1933) , Giden (1933), Üç Selvi (1933) , Ses (1933), Bir Ayrılış Hikayesi, Sen (1933). Kitabın 65 ve 66’ncı sayfaları boş bırakılmış. 67’nci sayfada yeni bir kapak düzeni verilmiş ve 48 punto ile şu başlık konmuş:

Amerikan Şairlerinden
TERCÜMELER
Martin Russak – Ralph Cheyney
Jim Waters

Sayfanın altında çerçeve içinde şu not yer almış: «Nail V. ile beraber tercüme edilmiştir».
78. sayfada Martin Russak’tan Bir Dokumacının Ölümü, sonra aynı şairden «Jacquard Makinasının Çiçekleri», Ralph Cheyney’den Haykır Bebek şiir, son olarak da Jim Waters’in «Anna Mc Güire»si…
7 – Benerci Kendini Niçin Öldürdü? Suhulet Kütüphanesi, 1932, Orhaniye Matbaası, 128 sayfa, 75 kuruş. 18.5×13 boyunda, metin resimleri Fikret Mualla ve kapak kompozisyonu Ali Suavi tarafından yapılmıştır. (Bizdeki nüsha, Semih Lütfi’nin eski harflerle «Kütüphanemin şerefi sevgili Nazım Hikmet’e» diye yazara 14 Mayıs 1932’de sunduğu kitaptır).
8 – Bir Ölü Evi (Yahut Merhumun Hanesi) (Gülünçlü Komedi). Muallim Ahmet Halit Kitaphanesi, 94 sayfa, 45 kuruş.
9 – Kafatası, (piyes) Facia 3 kısım, 15 bap, Suhulet Kütüphanesi, 103 s. 75 kuruş.
10 – Seçilmiş Şiirler, Sinan Matbaası, 79 sayfa, 50 kuruş.

1935 YILINDA YAYINLANANLAR
11 – Unutulan Adam, Piyes 3 perde, 6 tablo, Resimli Ay Kitabevi, 64 s. tanesi 75 kuruş (Kitabın kapağı 1934 tarihini taşır, fakat ikinci kapakta, «1934-1935 Tiyatro mevsiminde İstanbul Şehir Tiyatrosunda oynanmıştır» notu ile «İstanbul 1935» kaydı var. Bizdeki nüshayı Nazım, kurşun kalemle «Tanıdığım büyük sahne sanatkarlarının en samimisine» diye vermiş. Bunu Nazım’a gösterdiğimiz vakit «Neyyire Hanıma vermiştim» demişti) .
12 – Portreler, Yeni Kitapçı, 62 sayfa, 40 kuruş, kahverengi kağıda basılmış, Kapak A. Suavi’nin. İçindekiler: Nazım bu kitabına daha önce yayınladığı kitaplarda yer verdiği Cevap 1, Cevap 2, Cevap 3, Bir Komik Adem, Üç Adam ve Piyer Loti başlıklı şiirleri ile aşağıdaki şiirleri almıştır:
Şiirime Dair, Bir Provakatör Üstüne Hiciv Denemeleri (7-20/2/1935), Orhan Selim, Kemal Ahmet, Karıma Mektup, 11.2.1935, Af, 22.10.933.
13 – Taranta Babuya Mektuplar, İstanbul – Beyazit Bozkurd Matbaası, 64 sayfa fiatı 50 kuruş (Kitap «Heııri Barbusse’ün hatırasına» armağan edilmiş).

1936 YILINDA YAYINLANANLAR
14 – Sovyet Demokrasisi, Selamet Basımevi, 32 sayfa, 10 krş.
15 – Alman Faşizmi ve Irkçılığı, Kader Basımevi, 96 sayfa, 50 kuruş. («Telman’ı anarak» ithafı ile basılmış).
16 – Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı, Yeni Kitapçı, 1936 Tan Matbaası, 64 sayfa.
17 – Milli Gurur, Kader Basımevi, 14 sayfa, 5 kuruş Nazım Hikmet’in 1936 sonuna kadar yayınladığı eserler bunlar. 1938 Harp Okulu olayıyle ilgili olarak ağır hapis cezasına çarptırıldıktan sonra Nazım Hikmet, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın destanını ve bazı piyesleri cezaevinde yazmaya çalıştı. Bu arada eşi Piraye Hanım için aşk şiirleri ve rübailer de yazdı.

Reklamlar