Neyzen Tevfik

NEYZEN TEVFİK ESERLERİ

  1. Canan, Neyzen Tevfik

  2. Olur ya!, Neyzen Tevfik

  3. Geçer, Neyzen Tevfik

NEYZEN TEVFİK’İN HAYATI

Neyzen Tevfik, aşağıya aktaracağımız, kendi ağzından yazıya geçirilen yaşamöyküsünde, 1879’da doğduğunu söyler. «Tercüme-i Halim» şiirinde ise «1296 salinde (yılında)» doğduğunu yazar ki, 1296 Mali yılının karşılığı 1879 değil, 1800/81’dir. Dolayısıyla, 1296’nın —ölçüyü tutturmak için— Hicri yıl olarak (Miladi 1878/79) verildiğini varsaymak doğru olur. Doğum tarihi, birçok yayında 24 Mart 1879 olarak gösterilegelmişse de, bunun hangi kaynağa dayandığı açıklanmamaktadır. Yaşadığı dönemde yayımlanmış bir kaynak ise doğum tarihini 1 Haziran 1295/13 Haziran 1879 olarak gösterir. Burada, Mali tarih Miladi tarihe çevrilirken bir günlük hata yapılmıştır. Bu durumda 1879 tarihine kesin gözüyle bakmak; gerçekdışı olduğu ortaya konuluncaya kadar da 14 Haziran’da doğduğunu kabul etmek uygun olacaktır.

Neyzen Tevfik, yetmiş dört yıla yaklaşan ilginç yaşam serüveninin ilk kırk yılını «Tercüme-i Halim» adlı uzun mesnevisinde anlatır. Bu döneminin ana çizgilerini emekli başkomiser Muhittin Kutbay’a da anlatmış; yazıp yayımlamasına izin vermiştir.

Ailesi ve Çocukluğu
Neyzen Tevfik yaşamöyküsünü şöyle anlatır:
«…Ruhumda topluma karşı zaman zaman parlayan tiksinti ve isyan ne kadar haklı ve köklü olursa olsun, insanlar içinde dürüst olduğuna inandığım ve bu yüzden sevip saydığım kimseler çok olmuştur. Bunların en başında da Bolu’nun Müstahkimler nahiyesinden Abdurrahman kızı Emine Hanımla Bafralı Kolaylı oğullarından Hafız Haşan Fehmi Efendi gelir. Ben bu iki aziz yaratığın sulbünden 1879 tarihinde Bodrum’da dünyaya geldiğim zaman, birisi çıkıp da kulağıma yeryüzünde beni bekleyen akibetleri fısıldamış olsaydı, belki hemen dönmeye yeltenir, fakat aynı zamanda iki etki altında bundan vazgeçerdim. Birisi anamın ve babamın güzel yüzlerindeki riyasız, masum insanlık ifadesi, İkincisi de Ege Denizi’nin doğduğum andan başlayarak bütün hayatımda ruhumu kucaklayan nazlı ve fışırtılı yeşil enginliği…»

Yedi yaşında okula gitmeye başlar. Aynı yıl…

«Henüz yedi yaşındaydım. Bir yaz gecesi akşam yemeğinden sonra babamla beraber Tepecik kahvesi denilen ve Bodrum âyanının toplantı yeri olan deniz kenarındaki kır kahvesine gitmiştik. Burası etrafı gemi payandalarıyla çevrilmiş ve kaba hasırlarla döşenmiş bir meydancıktı. Son yüzyılın Osmanlı donanmasında çalışmış denizciler burada buluşur, Ege enginlerinde mehtabın pırıltılarını seyrede ede konuşur gülüşürlerdi.

O gece, deniz ayın gümüşten ışıklarıyla pırıl pırıl parıldadığı bir gece. Bir aralık, oturduğumuz yere yaklaşan iki gölge —yüzlerinde Tanrı Aşkı parlayan iki garip hayal— hazır bulunanları selamlayarak bir köşeye oturdular. Bunlardan biri biraz sonra uzun bir şey çıkardı ve «ya destur» dedikten sonra üflemeye başladı. Yanındaki arkadaşı da yanık ve güzel sesiyle ara sıra gazeller okuyordu.

Ben babamın dizinin dibinde çocuk ruhumun olanca gücüyle dikkat kesilmiş, bu düdüğü dinliyordum. Dinledikçe de — Tanrı bilir— bir daha aslıma dönmemek üzere kendimden geçmiştim. O gece Ege Denizi’nin ölümsüz dekoru içinde benliğimi saran o tanrısal sestir ki beni bugünkü derbeder, ne aradığı, ne istediği bilinmez, bazan Eflatun’la boy ölçüşecek kadar akıllı, çok kere de tımarhaneye sığınacak kadar aşırı sarhoş Neyzen Tevfik yaptı…»

Yine o sıralarda korkunç bir rastlantı, kendi deyişiyle, akıl tahtalarını bağlayan çivilerden birinin yerinden fırlamasına yol açmış ve bu olay, çok otoriter, tutucu bir kimse olan babasının baskısını gevşetmesine, anasının da bütün ömrü sonsuz bir şefkatle oğlunu kendi havasına bırakmasına yetmişti. Bu önemli olayı yine ondan dinleyelim:

«Babamın okuyup adam olmam hakkındaki emelleri, benim yeteneksizliğimden çok ‘kader’ denilen nesnenin daha ben küçükken, önce bilincimin bir burcunu yıkmak, daha sonraları da çeşitli sebep ve etkiler altında ruhuma derbederliği aşılamak yoluyla oynadığı oyunla daha başlangıçta sonuçsuz kalmıştı. Okula yeni başlamıştım, bir akşam paydos olmuş, ben babamla beraber eve gitmek üzere yola düzülmüştüm. Tam çarşı hizalarına geldiğimiz sırada uzaktan gelen davul, zurna sesleriyle durakladık. Ben daha o yaşta bile musikinin tutkunu, çılgınca düşkünüydüm. Babamı elinden çekerek çalgı sesinin geldiği tarafa doğru adeta sürüklüyordum. Nihayet alayın ucu Köşkiçi meydanında göründü. Biraz daha yaklaşınca zurna ve lavtaların ahengine tempo tutan davul tokmakları sanki hep birden kafama inmeye başlamıştı. Yaklaşan kalabalığın ellerinde on, on beş sırık, sırıkların ucunda da kesik insan kafaları vardı. Gözlerim dehşetle yuvalarından fırlamış ve ben çığlığı basmıştım. Şaşıran babam, güya o feci manzarayı bana daha fazla göstermemek için önünde bulunduğumuz demirci dükkânının içine dahvermişti. Oysa olan olmuş ve çocuk ruhumda müthiş bir kasırga kopmuştu. Eve dinmeyen titremeler içinde getirildim ve birçok korku ilaçlarından geçirildim. Fakat yazık ki bilincimin bir burcu göçmüş, akıl tahtamın bir çivisi demirci dükkânında düşüp kaybolmuştu.»

Yine Muhittin Kutbay araya giriyor:
«Bundan sonra Neyzen’de olağandışı bir durgunluk başlamış ve durum birkaç yıl sonra babasının memurluğunun nakledildiği Urla’da ‘sar’a nöbetleri’ halinde uzun süre devam etmiştir. Annesi tarafından davi için İstanbul’a getirilmiş, fakat ne doktorlardan, ne de hocalardan yararlanılamamıştır. Kısaca, koca Neyzen çocukluk döneminden gençlik çağına böyle bir ruh durumuyla, hasta olarak girmiştir.

Urla’da tamamen başıboş bir hayat yaşamaktadır. Henüz on üç, on dört yaşlarında dağda, kırda avlanarak vakit geçirmektedir. İşte bu sıralarda Urla çarşısında önünden geçtiği bir berber dükkânından kulağına yansıyan bir ney sesi, onu ilk hocası berber Kâzım Ağa ile karşılaştırmış ve bütün hayatına bir yön veren ilk ciddi adımını —neyzenliğe doğru— Urla’da atmıştır. Disiplinli eğitim ve öğretime karşı ilk ruhi isyanı da bunu izler. Bunu da Neyzen şöyle anlatır:

«Babam son bir umutla beni o zaman yeni açılan İzmir İdadisine (ortaokul) yatılı olarak yazdırdı. Daha sınıfın kapısından girip bir sürü kalabalıkla karşılaşır karşılaşmaz, kendimi koyun ağılına kapatılmak istenilen bir boğa durumunda görmüştüm. Dört duvar arasında ve kalabalık içinde kapalı kalmak benim, varlığını duyduğum andan beri Ege Denizinin enginlerinde, Urla’nın dağ ve kırlarında başıboş, kayıtsız yaşamaya alışmış ruhum için, dayanılmaz bir işkence etkisindeydi. Ben buna katlanmak istesem bile, ruhum isyan edecekti. Nitekim çok sürmedi, ‘sar’a nöbeti’ şeklinde kendini gösteren bir isyan tekrarlana tekrarlana müdürü de, hocaları da, arkadaşlarımı da bıktırmış ve bir ay içerisinde beni okuldan kapı dışarı ettirmişti. Yine de ben bu başıma gelenden etkilenmemiş değildim. Kolumun altında bir kerecik olsun açmaya vakit bulamadığım kitaplarımla eve döndüğüm zaman, anacığımla birlikte ben de ağlamıştım. Fakat döktüğüm o gözyaşları, okuldan çıkarılmış olmaktan çok, ana ve babacığımın okuyup adam olmam hakkındaki son umutlarını da suya düşürmüş bulunmaktan ileri gelen çok içli bir üzüntü belirtisiydi.»

Mevlevîhanede
Muhittin Kutbay, Neyzen Tevfik’in anlattıklarını yazıya geçiyor: «Bundan sonra Neyzen’i, bir sabah, ceketinin altında sakladığı ney ile İzmir Mevlevîhanesi’nin yolunu tutmuş görüyoruz. Bu onun evden kaçarak hayata attığı ilk macera adımıdır. Mevlevîhene’de merdiven ayağına ilişerek Şeyh Nureddin hazretlerinin karşısında korka korka üflediği ‘Hicaz peşrevi’, sınavı kazanmasına yetmiş ve şeyhin emriyle kardeşi Neyzenbaşı ve üstad Cemal Bey o günden itibaren küçük Neyzen’in hocalığını üzerine almıştır. Şimdi o, İzmir Mevlevîhanesi’nin gönüllü çömezi ve Neyzen Cemal Bey’in çalışkan bir öğrencisidir. O tarihte dergâh, İzmir aydınlarının sürekli bir toplantı yeridir. Tanınmış bütün düşünürler, edebiyatçılar, şairler ve ünlü bilginler her pazar ayinden sonra şeyhin
biraderi Cemal Bey’in dairesinde toplanmakta ve dönemin saz ve ses üstadlarının da katılmasıyla benzersiz saz ve eğlence toplulukları kurulmaktadır. Şiir ve edebiyat, bilim ve kültür adamlarından Eşrefler, Tokadîzade Şekip’ler, Tevfik Nevzad, Abdülhalim Memduh, Hüseyin Ahmed, Bıçakçızade Hakkı, eski Bağdat hakimi —o sırada avukat— Bektaşi şeyhi Ruhî Beyler, Ermenaklı Haşan Rüşdü Hocalar, saz üstadı Santo, —Tanburî Ali Efendi merhumun arkadaşı—  meşhur Kemanı Yaşuva, Salomon Elgazi bu tarihî top lulukların başlıca simalarıdır.

«Hürriyet Aşıkı»
İstanbul’a geldikten ve baskı yönetimini yakından gördükten sonra zaptedilmez bir hürriyet âşıkı olmuş, Saltanat idaresine büsbütün düşman kesilmiştir. Şehzadebaşı’ndaki iki çayhane ile Sirkeci’deki Güneş Kıraathanesi de bu sebeple başlıca devam ettiği yerlerdir. Özellikle Güneş Kıraathanesinde Tıbbiyeli gençlerden ülkü arkadaşları, Tokadîzade Şekib’in müritleri, Babanzade Naim, Müstecabîzade İsmet, İzmirli Ahmed Cemil, Yunus Nadi, Giresunlu Şair Hamdi, Filibelizade Nizamî, Fehmi ve Yusuf Cevdet gibi değerli ve özgürlüksever dostları vardır. Pervasız konuşmaları, dilinden düşürmediği hicivleriyle daima aranıp sevilmekte, o da buralarda istediği gibi içini dökmektedir. İstibdat aleyhinde atıp tutmaları artık onda alışkanlık halini almış ve sonuçta saraya bağlı çevrelerde de , ağzından fırlayan sözler yüzünden mimlenmiştir. Kendisini sevenlerin, özellikle hocası Akif in biraz dilini tutması yolundaki uyarı ve ihtarlarına rağmen, —hele kafayı çektiği zamanlar— uluorta konuşmakta devam etmesi sonucunda, bir gün tutuklanmış ve Zaptiye Nezareti’nde hayli sıkıntılı sorgular arasında kapalı günler geçirmiştir.

Mısır’da Yedi Yıl
Muhittin Kutbay’a anlattığına göre, «Mısır’da yedi yıl maceradan maceraya sürüklenen Neyzen, kâh saraylara girip çıkarak, kâh —kendi anlatımınca— havalanıp en yüksek doruklardan yer altında haşhaş kokulu esrar bodrumlarına yuvarlanarak tamamen başıboş bir hayat yaşıyor. Bazan emrinde köleler, zengin konaklarının kuş tüyü karyolalarında, bazan da İskenderiye’deki eski ve terkedilmiş kalenin bir burcunda, yoksul ölülerinin sarıldığı kaba hasır üstünde yatmaktadır. Prens ve prenses saraylarında olduğu kadar, serseriler âleminde de aranır ve meşhur olmuştur. Mısır soylularına eşlik, Kahire’deki aydınlarla, memleketten oraya kaçmış birçok tanınmış özgürlüksever Türkle arkadaşlık ettiği gibi, azılı sabıkalılarla da düşüp kalkmaktadır. Hattâ bir defa hapse girmiş, bir defa da Lübnanlı bir bar yıldızına, büyülenir gibi, âşık olmuştur. Üflediği ney’in sihriyle divaneye dönen Lübnan güzeli, günlerce, haftalarca peşini bırakmamış ve nihayet ikisi de ’bir Arap bacının tütsüsünden geçtikten sonra’ ayılıp ayrılmışlardır. Ve işte o zaman Neyzen, İskenderiye’deki terkedilmiş kalenin tepesinde sığındığı bir taş kovuk içinde itikâfa çekilmiş (bir yere kapanıp ibadetle vakit geçirme), kuru bir hasır üstünde günler ve geceler geçirmiştir. Bunu da kendisinden dinleyelim:

«O engin manzaralı kulede, içimde toplanmış ne kadar ıstırap ve ayrılık acısı varsa, ney’imin ucundan Akdeniz’e döktüğüm daha ilk gece, elbiselerimle cenaze hasırının üstüne uzandığım andan itibaren gerçekten ‘kalıbı dinlendirmiş’ gibi bütün maddî ve manevi yorgunluklardan silkinmiştim. Hayalimde, başucuma dikilen sorgu melaikesine, su katılmamış bir sofu kişi boyun eğişiyle başımdan geçenlerin hesabını vererek, bir daha böyle bir şey yapmayacağıma, niteliği ve sonucu tehlikeli aşk ve esrar âlemine dalmayacağıma söz verdim. Bu sayede, belki istirahate gerçekten kavuşur gibi, daldığım deliksiz uykudan uyandığım zaman bütün günahlarından arındırılmış bir ölümlünün hafifliğiyle yerimden kalktım.

Belleğimde elem verici hatıralardan eser kalmamıştı. Ufukta henüz yükselmeye başlayan güneş, şahane bir çarşaf yahut platin bir tepsi güzelliğiyle önüme uzanan deniz; kısaca gözlerimin üzerinde dolaşan her şey bana gülümsüyor gibiydi. Bu, dünyayı pembe gösteren ruh durumu içinde, o muhteşem manzaralı kovukta gamsız, kaygısız, hattâ zevkli günler geçirdim.»

İstanbul’a Dönüşü
Neyzen Tevfik yedi yıl sonra İzmir’e döner, orada yirmi beş gün kalır. «Neyzen, eski dostları arasında ‘Yaşasın hürriyet’ bağrışlarım dinleyerek neşeyle vakit geçirmekteyken o sırada üstadı Eşref Mısır’dan çıkagelmiş ve ona öngörüsüyle birkaç ‘ibret alınacak levha’ göstermiştir. Özgürlük şenliklerine önder olanlar arasında karakteri ve geçmişi bozuk, istibdat döneminin ‘çakalları’ da vardır ve şimdi yakalarında ittihat ve Terakki kokardı taşımaktadırlar.»

İzmir’den vapura binip İstanbul’a gelir. Şunları anlatıyor:

«Devr-i dil-ârâ-yı meşrutiyet’in (gönül okşayan meşrutiyet dönemi) ilanından tam 28 gün sonra (20 Ağustos 1908) Sirkeci rıhtımına ayak bastığım dakikada ciğerlerimi dolduran sıcak hava o kıvılcımı (‘vatan ve hürriyet aşkı’) bir alev haline sokuverdi. Sirkeci ve Bâb-ı Ali Caddesi hâlâ asılı duran al bayraklarımızla bir gelincik tarlasına benziyordu.

Sevinç ve mutlulukla kendinden geçmiş kafama ilk akseden ses, Sirkeci’deki sırık hamallarının ortasında gümbürdeyen davul sesi olmuştu. Herbiri çam yarması iriliğinde kırk elli hamal, ortalarına davulu almışlar, o ünlü değişmez ezgilerinin ‘Bir ayağında mest var’ temposuna ayak uydurarak kan ter içinde zıp zıp sıçrıyorlardı. (…)

Arabada ‘Kâbe’den dönen Hacı Ömer’ gururuyla etrafımı seyrede seyrede Şehzadebaşı’na giderken, yıllarca özlemini çektiğim dostlarımı, orada gezip dolaşıp kovana giren bal arıları gibi ‘Hacı Mustafa’nın çayhanesinde bulacağımı düşünüyordum.

Dükkânın önünde arabadan indiğimi gören rahmetli Hacı, bütün ağırbaşlılığına rağmen feryadı basmış, aynı zamanda boynuma sarılarak İstanbul’da ilk defa sarmaş dolaş olma zevkini de böylece tattırmıştı.
— Ayol nereden çıktın Neyzen?
— Vapurdan!
— Ah o vapuru ne kadar gözledik, seni ne kadar özledik bilsen!
Sözünün doğruluğunu ispat etmek ister gibi bir taraftan taze çay demliyor, bir taraftan da haberler sıralıyor, bana sorular soruyordu.

O nefis çaydan ben daha bir yudum almadan etrafım eş dostla sarılıvermişti. İlk dakikalarda gördüğüm sevgi ve ilgi belirtisi, ‘Kabe’den dönen Hacı Ömer’ saygınlığının çok üstündeydi. Yavaş yavaş, sürgünden gelen bir hürriyet kahramanı olduğumun farkına varıyordum. Yıldırım hızıyla etrafa yayılan onurlu gelişim haberini duyup koşanlardan biri de hocam Mehmed Akifti.
— Vay Neyzenim! diye çayhaneden içeriye rüzgâr gibi girmiş ve özlemle boynuma sarılmıştı. (…)

Mısır’dan döndüğüm o gün bana ilk candan ilgiyi gösteren yine o olmuş, beni alıp evine götürmek istemişti. Fakat misafirlik kabul etmemekte inadımı görünce, çaycı Hacı ile birlikte çayhanenin üstünde kendi eliyle bana bir oda hazırlamıştı. O gece aynı bina içindeki —Şark Tiyatrosu eklentisindendi— şerefime hazırlanan ziyafet sofrasına otururken kendimi bir rüya âleminde gibi hissediyordum. Çünkü sofranın etrafına sevdiğim, özlediğim dostlar toplanmış, hattâ o zaman okulu yeni bitiren kardeşim Şefik de dönüşümü haber alarak gelmişti. (…) Bulunduğumuz yerin İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Şehzadebaşı merkezi olduğunu sonradan öğrenecektim.»

1868 Okka Rakı…
Neyzen Tevfik, çok geçmeden eski hayatına döner. Bir başka konuşmasında Münir Süleyman Çapanoğlu’na şunları anlatacaktır:

«Umumi harbe (Birinci Dünya Savaşına) kadar 1868 okka (2400 kg kadar) rakı içtim, bütün gazeteler de yazdı ya… Ondan sonrasını hesap etmedim. Bir mandalina, bir dilim portakalla bir okka (1283 gr) rakı içtiğim çok olmuştur. Aylarca değil yemek, bir lokma ekmek bile ağzıma koymadım.

Rakıdan başka üç dört ton esrar içtim. Bir o kadar da afyon yuttum. Bu üç azametli hükümdar, kafamın üstünde saltanat kurdular, senelerce kımıldamadılar. Bu üç büyük kuvvetin sayesinde her renge girdim, her boyaya boyandım. Sürttüm, sefil oldum, serserilerle gezdim, parasız kaldım. Sokaklarda, Yeni Cami’in arkasındaki merdivenlerin üstünde köpeklerle koyun koyuna yattım. Taş, soğuk, yağmur bana hiçbir şey yapmadı, sapasağlam gezdim. Fakat bazan tımarhaneyi de boyladığım oldu, hem kaç kere. Mazhar Osman Beyle bunun için aramız çok iyidir. Velhasıl her ne türlü hayat şekli varsa hepsinin üstüne çadır kurup oturdum.

Dostlarım hırsızlar, yankesiciler, esrarkeşlerdi. Yeni Cami’de Arnavut İsa’nın kahvesinde gece işçileri (hırsızlar), dızdızcılar (dolandırıcılar), mantarcılar (düzenbazlar) arasında yattığım zamanlar, hayatımın mutlu zamanlarıydı. Orada efsanevî bir hayat sürdüm. Bir padişah, bir derebeyi gibi yaşadım. Rakımı, mezemi, esrarımı hep bu adamlar sağlıyorlardı. Çalıyorlar, çırpınıyorlar, bana bakıyorlardı. Ya ben onalara ne yapıyordum, hiç… Birkaç taksim, işte o kadar.

Kahvenin bir köşesinde, tavana yakın bir yer yapmışlardı, işte ben burada yatardım. Bazı geceler, şöyle başımı kaldırıp aşağı baktığım zaman, yerde, malta taşları üzerinde bir yığın insan gözüme çarpardı. Bunlar, yattıkları yerin mevkiine, sınıfına göre on kuruştan yüz paraya kadar gecelik yatma ücreti verirlerdi. Yüz paralık yer taşların üstü idi. Bu yalınayak, yırtık elbisseli insanlardan gördüğüm iyilik ve yardımı hiçbir zaman unutamam. Hâlâ bazan oralara gider, eski dostlarımı arar, konuşurum.

Oralarda yattığım zamanlar, ben de bazan işe çıkardım. Hırsızlığa sanma ha!.. Midemi ispirto ile ıslattıktan sonra, kafama da kuvvet vermek için bir ‘çifte telli’ (iki sigara kâğıdım birbirine ekleyerek yapılan esrarlı sigara) yapar, sarı kızdan (esrar) bir iki nefes çeker, yola çıkardım. Doğru Sadrazam Talât Paşanın kapısına. Kendisine haber yollardım. Dünyalığımı gönderirdi hemen rahmetli!

Yeni Cami’deki kahveyi polisler kontrol altına almışlardı. Artık orada barımlamazdı. Elime beş on arşın boyunda bir bayrak geçmişti. Geceleri buna sarılıp bir sokak köşesinde yatıyordum. Bayrağıma sarınıp yatmak, bu ne güzel, ne korkusuz bir uyku idi. Gene böyle bir geceydi. Tünel’in yanındaki sokakta, duvar dibinde kıvrılıp yatarken yanıma biri yaklaştı. Polis değildi, onlar beni bilirler, tanırlar, bir şey söylemezlerdi. Herhalde tanıdık bir sima idi. Dikkatle baktım, fakat tanıyamadım, şimdi bile hatırlamıyorum kim olduğunu. Galiba Mânizade Hüseyin Efendi yahut Saib Cebbare idi. Beni evine götürdü, elbise, çamaşır verdi, bir oda ayırdı, ceplerimi para ile doldurdu.Fakat kim durur ki. İki gün güç sabrettim, üçüncü günü kaçtım. Rahat beni rahatsız etmişti. Doğru soluğu Galata’da aldım. Meyhanelerden birine daldım, başladım çakmaya… Gece orada yatmışım. Sabahleyin uyandığım zaman cebimde on para kalmamıştı, üstelik elbiseler de gitmişti, sırtımdaki şey yağlı bir makinist tulumuydu. Gece içerken biriyle değişmişim……O paralara gelince, şuna buna dağıtmışım.» (M.S. Çapanoğlu: «Neyzen Tevfık’i Dinlerken», Yedigün, 13.9.1933.)

Ölümü, Cenazesi
Neyzen Tevfik, 27 Ocak 1953 günü saat 19.10’da Beşiktaş’taki evinde öldü. Ölüm nedeni, «müzmin bronşit» ti.
«Bir hekimin tedavisi altında bulunan Neyzeni, son günlerde vaziyetinin ağırlaşmış olması dolayısıyla, hastaneye kaldırmak da mümkün olamamıştı. …Ölümünden kısa bir zaman önce etrafındakilere:
— Evimden doğruca mezarlığa gitmek istiyorum. Bana otopsi filan yapmasınlar, demiş ve şunları ilave etmiştir: Cenazeme çelenk göndermek isteyecek olan dostlarım, buna sarfedecekleri parayı bayır müesseselerine versinler.
Son söz olarak manevî evlâtlarına hitaben şunları söylemiştir:
— Benim oturduğum yerde oturmaya devam edin. Ölümümden sonra da bu ocağı tüttürün!

Neyzen Tevfik üç aydan beri hasta yatıyordu. Doktorlar hastalığını müzmin bronşit olarak teşhis etmişlerdi. Ölümünden bir ay kadar evvel kendisine felç geldiği için vaziyeti ağırlaşmış ve hayatından kendisi ilahi ümidi kesmişti. Üstad, ölümünden birkaç saat evvel yanında bulunanlardan birine:
— Benim kurtulmam için her şey yapıldı, fakat artık ölme zamanının geldiğini hissediyorum, demişti.
Neyzen Tevfîk’in başından bir an olsun ayrılmayan manevi oğlu onun son anlarını şöyle anlattı:
— Babam son ana kadar şuurunu kaybetmedi. Bugün saat 13.30’da kendisine bir fenalık geldi ve oturmamı işaret etti. Saat 16’da ise koma haline girdi. Ölmeden bir saat kadar evvel başını kaldırdı ve manâlı manâlı tebessüm ettikten sonra başı düştü. Bundan sonra da ruhunu teslim etti. Babam, son günlerde pek az konuştu. Yalnız vasiyeti vardır. Asrî mezarlığa (Zincirlikuyu) gömülmesini istemiyor. Bir de cenazenin doğrudan doğruya evinden kalkmasını vasiyet etti.

Neyzen Tevfik öbür dünyaya göçmeden birkaç gün evvel yanında bulunan talebelerinden birine şunları söylemişti:
— Biz ölürüz, mezarımızı yapmak için üzerine toprak ve tuğla koyarlar; başkaları ölür, onların mezarlarına tuğla yapmak için bizim mezarlarımızdan toprak alırlar.
Neyzenin son günlerinde yanından ayrılmayan ve bütün mihnetini çeken iyiliksever kapı komşusu da:
— Rahmetlinin vasiyeti var, diyor. Cenazesine çiçek sakın göndermesinler. O çiçek paralarının fakirlere ve hayır cemiyetlerine verilmesi için hepimize ayrı ayrı tembihte bulundu. Zaten Neyzen, hayatı boyunca şatafattan kaçınmış bir insandır.»

Neyzen’in cenazesi Beşiktaş’taki Sinan Paşa Camisinden kaldırıldı ve Kartal mezarlığında toprağa verildi. «Defninden sonra Mevlevi şahzadesi Gavsi Baykara ‘nısfiye’siyle içli bir taksim etti… Sonra yine o üstad elin, o usta ‘ney’in idaresi altında İzmirli Şeyh Mustafa Selâmi’nin emsalsiz bir naat-i şerifi olan Bir muazzam padişahsın ki kulundur cümle şâh Kurb-ı ev-ednâ’da kuruldu senin için tahtgâh teşvihini okuduk. Neyzen’in dağlardan yüksek ruhuna, Neyzen’kârî bir tuhfe (armağan) yolladık. Bunu Yunusun sabâ üzerine bestelenmiş Gelin ey âşıklar gelin hû mevlâm hû!.. İlâhisi takip etti. En sonunda da yine Mevlevi usulüne göre ağır İsm-i Celîl ile başlayıp hızlı ve kısa bir İsm-i Hû ile biten kabir gülbanki çekildi.» (C.S. Revnakoğlu: «Neyzen’in Kabri Başında», En Son Dakika, 31.1.1953).

Cemaati: Çevresi
Neyzen Tevfik’in cenazesine katılanlara bir göz atmak, onun hangi çevrede yaşadığını da ortaya koyar:
«Bu kalabalık, onun cemaatidir. Kimler yok ki!.. Huşta Vali, hasta döşeğinden kalkıp gelmiş. Muavindaire müdürleri, kalburüstü memur sınıfı. Sonra, üniversite kadrosu, profesörleri, talebesiyle orada. Edebiyat ve sanat adamları, isim yapmış büyük şahsiyetler, herbiri kendi yolunda yeni fetihlere, yeni ganimetlere ermiş meşhurlar, şairler, romancılar, münekkitler, sahne adamları. Sonra musiki çevremiz, dergâh erenlerinden sokak kemancılarına varıncaya kadar hepsi orada.

Bunlardan başka sarhoşlar, esrarkeşler, ayyaşlar, serseriler… Onlar da derlenmişler, toparlanmışlar, kılıklarını düzeltmişler, ‘Neyzen Baba’nın tabutuna sarılmışlar. ‘Tevfik’in cenazesi altında işte bütün bunlar yan yana, omuz omuza birleşmişlerdi.» (Hakkı Süha Gezgin: «Neyzen’in Cemaati», Vakit, 2.2.1953).

Görüldüğü gibi, Neyzen Tevfik toplumun hemen her kesimiyle ilişkidedir. Meyhanelerde, izbelerde sarhoşlar, ayyaşlar, serserilerle öpüşüp koklaşır. Kendisini; saygı gösteren aydın çevrelerinde de, «filozof» tavırları, şiirleri ve neyiyle ilgi odağıdır. Padişahın (V. Mehmed Reşad) huzuruna da, cumhurbaşkanının (M. Kemal Atatürk) sofrasına da kabul edildiği olmuştur.
Kardeşine der ki:
«Ben İstanbul’da herhangi bir evin kapısını çalsam, ya anası, ya babası, ya dayısı, amcası, hulâsa birisi tamdık çıkar. Bana çorbamı verirler. İcap ederse çamaşırımı yıkarlar. Ben bankadan bile zenginim.» (Şefik Kolaylı, Yeni Tanin).

Ve, nerede olursa olsun, kendi inancını söylemekten, kişisel görüşünü dile getirmekten kaçınmaz.

 

Reklamlar