Nikolay Gogol

NIKOLAY GOGOL ESERLERİ

  1. Bir Delinin Hatıra Defteri, Nikolay Gogol

NIKOLAY GOGOL HAYATI

Nikolay Gogol, Rusya’nın yetiştirdiği en tuhaf düzyazı şairi, 1852 yılında, 4 Mart Perşembe sabahı, saat sekize gelirken, Moskova’da öldü. Neredeyse kırk üç yaşındaydı; onun mucizevi neslinin büyük Rus yazarlarına nasip olan kısa hayat sürelerine bakınca, bu yeterince olgun bir yaş sayılabilir. Tek başına (marazi hüznü içinde Şeytan’a kafa tutmaya yeltenerek) giriştiği bir açlık grevinin tamamen tükettiği bedeni, akut beyin anemisine (ve muhtemelen beraberinde, gıda eksikligine bağlı gastroenterite) tutulmuştu; kendisine uygulanan şiddetli bağırsak boşaltma ve kan akıtma tedavileri, zaten sıtma ve dengesiz beslenme yüzünden ciddi şekilde hasar görmüş olan organizmanın ölümünü hızlandırmıştı. Şeytani bir girişkenliğe sahip iki doktor, onlardan daha akıllı ama pek de girişken olmayan başka doktorların karşı çıkışlarına rağmen, Gogol’ü sanki sıradan bir akıl hastasıymış gibi tedavi etmeye kalkmışlar, beden sağlığını taparlamaya girişmeden önce, cinnetinin hakkından gelmeye niyetlenmişlerdi. Tıpkı elli yıl kadar önce, bağırsaklarında bir mermi olan Puşkin’in, ancak kabızlık çeken çocuklara iyi gelebilecek bir tıbbi yardım aldığı gibi. O zamanlar Alman ve Fransız tıp adamları nüfuz sahibiydiler, çünkü büyük Rus doktorları ekolü daha yeni yeni ortaya çıkmaktaydı. Moliere aniden kalabalık sahnenin ortasında kan kusarak öksürmeye başlayınca, ellerinde kocaman karın pompalarıyla Malade Imaginaire’in etrafında toplanmış, Latincenin kafasını gözünü yararak konuşan âlimane doktorlar, artık insana komik gelmemeye başlar. Gogol’ün tüm istediği biraz huzur iken, zavallı güçsüz bedeninin nasıl da gülünç derecede hoyratça bir muameleye tabi tutulduğunu okumak ne korkunçtur. Dr. Auvers (yahut Hovert) , Charcot’nun yöntemlerini kullanan birinden bekleneceği üzere, semptomları son derece yanlış değerlendirerek, hastayı sıcak su dolu bir küvete oturtup, kafasını soğuk suyla ıslattıktan sonra, burnuna beş-altı adet tombul sülük yapıştırarak yatağa sokmuştu. Hasta ah edip bağırmış, harap olmuş bedeni (midesi omurgasına yapışmış haldeydi) tahtadan küvete taşınırken güçsüzce direnmeye çalışmıştı; yatakta çırılçıplak yatarken soğuktan tir tir titremiş, sülükleri burnundan alsınlar diye yalvarıp durmuştu: Asalaklar artık aşağı sarkıp, ağzından içeri girmeye başlıyorlardı (Alın şunlan, uzaklaştırın benden … diye yalvarmaktaydı) ve onlardan kurtulmaya çalışırken, tıknaz Auvert’in (veya Hauvers’in) yarma asistanı, ellerini yakalamıştı.

Gogol’ün dehasının ilginç fiziki veçhelerini gözler önüne serebilmek için, gerçekten çok nahoş ve üzüntü verici olan bu sahne üzerinde, biraz daha durmak zorundayız. Karnı, hikayelerindeki dilberlerdi, burnu ise o dilberierin erkek arkadaşı. Midesi onun “en soylu iç organı”yken, şimdi bitik durumdaydı ve burun deliklerinden ifritler sarkıyordu. Ölümünden evvelki aylarda kendini öylesine aç bırakmıştı ki, midesinin eskiden sahip olduğu muazzam istiap haddini ortadan kaldırmıştı; yoksa hiç kimse, bu ince ufarak adamın emip yuttuğu düdük makarnalarına yetişemez, onun yediği kadar çok vişneli turta yiyemezdi (insanın aklına, Müfettiş’teki cılız ama şiş göbekli Dobçinski ile Bobçinski geliyor). Büyük, sivri burnu çok uzun olduğundan ve yüksek hareket kabiliyeti bulunduğundan, gençliğinde (vücudunu olmadık şekiliere sokabilen amatör bir akrobat olduğu için), bir gulyabani gibi burnunun ucunu alt dudağına değdirebiliyordu; bu burun, onun en duyarlı ve zaruri dış organıydı. O kadar uzundu ki ”pamakların yardımı olmadan, kendi başına en küçük enfiye kutularına girebilirdi; tabii biri gelip, bir fiskeyle bu mütecavizi uzaklaştırmazsa (alıntı, Gogol’ün genç bir hanıma yazdığı mektuplardan; demek ki burada çapkınca bir hinlik var). Onun yaratıcı çalışmalarını incelerken laytmotif olarak burun ile hep karşılaşacağız; kokuları, hapşırıkları ve horultuları onun kadar büyük bir hazla betimleyen yazar bulmak zordur. Şu ya da bu kahraman, sanki burnu bir el arabasına konmuşçasına, yuvarlanaraktan konuya dalar; yahut Steme’in “Slawkenburgius” hikayesindeki yabancı gibi gelip anlatıya dahil olur. Enfiye çekmeye düşkünlük had safhadadır. Ölü Canlar’daki Çiçikov, mendilini kullanırken trompet üfler gibi bir ses çıkarır. Burunlar akar, seğirir; yumuşak yahut kaba muamele görür burunlar. Sarhoşun biri, başka birinin burnunu testereyle kesmeye kalkar; Ay’ın sakinleri (bir delinin sözüne bakılırsa) Burunlardır.

Yazarın burunlara verdiği bu önem, nihayetinde, esasen bu organa bir güzelleme niteliğindeki Burun hikayesinin yazılmasına vesile oldu. Bir Freudcu, Gogol’ün tepetaklak dünyasında insanların baş aşağı dönmüş halde bulunduğunu (1841 ‘de Gogol serinkanlı şekilde, Paris’teki bir doktorlar komitesinin saptamasına göre, midesinin baş aşağı durduğunu ilan etmişti), dolayısıyla başka bir organın burun rolünü üstlendiğini ve bunun tam tersinin de geçerli olduğunu savunabilirdi. “Hayal gücü fazla olanın mı burnu uzundur, yoksa burnu uzun olanın mı hayal gücü fazladır” tartışması, lüzumsuz kalıyor. Bana göre, Gogol’ün burunlara olan abartılı ilgisinin, kendi burnunun anormal derecede uzun olmasına dayandığını unutmak ve onun koklama hissine verdiği önemi -hatta kendi burnunu- genel anlamda karnaval şakalarıyla ve özellikle de Rusların burun konulu fıkralarıyla müttefik bir edebi unsur olarak görmek, daha makuldür. Burnumuzla neşelenip, burnumuzla üzülürüz. Rastand’ın Cyrano de Bergerac oyunundaki ünlü sahnede geçen, burunla alakalı kinayeler, burun etrafında dönen yüzlerce Rus atasözü ve deyiminin yanında, solda sıfır kalır. Mahzunsak burnumuzu sarkıtır, iftihar duyguları içindeysek havaya dikeriz; hafızamızı canlandırmak için burnumuza bir çentik atarız; bizi mağlup eden adam, burnumuzu siler. Yaklaşan bir tehlikeden bahsederken, burnumuzu uzunluk ölçüsü olarak kullanırız. Diğer milletler, birine yol göstermeyi ya da birini terk etmeyi anlatırken, burun kelimesine bizim kadar başvurmaz. Uyku mahmuru bir adam, başını sallamak yerine burnu nu “oynatır”. Büyük bir burunla Volga üzerine köprü kurulabileceğini yahut bu burnun, herhalde geçen asırdan beri büyümekte olduğunu söylemek adet olmuştur. Burnun içinin karıncalanması kötü bir şeyin olacagına, ucunda sivilce çıkması ise bir cümbüşün yaşanacağına delalet eder. O yüzden Rusya’da herhangi bir yazar, mesela burna konan bir sinekle ilgili kinayeler yapmışsa, mizah yazarı olarak tanınmaya başlardı. Gogol gençlik döneminde otomatik olarak bu kolay yöntemi benimsemiş, ama olgunluk döneminde kendi özel, yadırgatıcı dehasını da eserlerinde hissettirmişti. Üzerinde durulması gereken şey, en başından itibaren Gogol’ün (tıpkı tüm Ruslar gibi), burnu aslında komik, çıkıntılı, taşıyıcısına ait değilmiş gibi duran, aynı zamanda (bu noktada Freudcuların hakkını teslim etmem gerek) bilhassa ve gülünç denebilecek ölçüde eril bir şey olarak algıladığıdır. Gogol güzel bir kızın yumuşak, yumurta benzeri yüzünü tasvir ederken, adeta acı çeker gibidir.

Gogol’ün uzun, hassas burnunun edebiyat içinde yeni kokular keşfettiği malumdur (ki bu kokular onda yeni “ürperti”lere yol açmıştır) . Rusların dediği gibi, “burnu uzun olan, daha ileriyi görür”; Gogol de burun delikleriyle görüyordu. Gençlik dönemi eserlerinde, “folklor” adlı ucuz hazır giyim mağazasından ödünç alınmış bir kamaval karakteri olan organ, Gogol dehasının zirvesine ulaştığında, onun en önemli müttefiki haline gelmişti. Bir vaiz olmayı deneyerek kendi dehasını ziyan ettiği vakit, Tıpkı (Burun hikayesindeki) Kovalev gibi, Gogol de burnunu kaybetmişti.

Dolayısıyla (bir görgü tanığının aktardığı) bu dokunaklı sahnede, ölmekte olan adamın, burun deliklerine yapışmış iğrenç kıllı ayaklı solucan hevenginden kurtulmak için beyhude yere çabalayıp duruşunda, korkunç bir sembolizm söz konusuydu. Gogol’ün hayatı boyunca sümüksü, sürüngen, sinsi şeylerden nasıl tiksindiğini ve bu tiksintinin dini bir temeli olduğunu hatırlarsak, onun neler hissettiğini tasavvur edebiliriz. Henüz, Şeytan ırklarının coğrafi sınıflandırmasını yapmaya girişen olmadı; Rusya’daki alt türleri
burada, ancak kısaca belirtebiliriz. Gogol’le karşılaştığında henüz yeniyetmelik döneminde bulunan “Çort”, halim selim Ruslar için, bodur boylu, Alman, Polonyalı ve Fransız hacaklarına sahip bir ecnebi, damarlarında yeşil kan dolaşan titrek, çelimsiz bir ifrittir; ifade edilmesi zor bir iticiliği (“gadinki”) olan sinsi, ufarak bir adamdır (“podlinki”) . Onu ezmek, kişiye iç bulantısıyla esriklik arası bir his verir, lakin içindeki kıvıl kıvıl siyah öz o kadar mekruhtur ki, bu işi çıplak elle yapmanın imkan ve ihtimali yoktur; üstelik bir elektrik şokuyla, kullanılan her tür enstrüman kişinin vücudunun bir uzantısı haline gelir ve elden fırlayıverir. Kıvrık sırtlı zayıf bir kara kedi ya da gırtlağı zonk zonk atan zararsız bir sürüngen, veyahut narin uzuvları, korkak gözleri olan, avlanmaya değmez bir geyik (zayıflığı sebebiyle, gerçekten kıyınetsiz bir geyik) , “çort” benzeri hatlarından ötürü Gogol’e kışkırtıcı gelmekteydi. Gogol’ün şeytanının sarhoş Rusların gördüğü şeytanlar nevinden olması, onun kendisine ve başkalarına dayattığı dini tecrübelerin kıymetini, iyiden iyiye düşürür. Pullu derileri, pençeleri, hatta eldivenli toynakları olan çok sayıda tuhaf ama zararsız küçük tanrı vardır, fakat Gogol bunun farkında bile değildi. Çocukken, aç ve ürkmüş bir kediyi boğup toprağa gömmüş, bunu acımasız bir tabiatı olduğu için değil, zavallı hayvanın sinsi yumuşaklığından ötürü midesi kalktığı için yapmıştı. Bir gece Puşkin’e, hayatında gördüğü en gülünç şeyin, yanmakta olan bir evin çatısında sıçrayarak ilerleyen bir erkek kedi olduğunu söylemişti; herhalde bir şeytanın, insan ruhuna eziyet etmek için kullandığı elementin üzerinde acıyla dans etmesi, yüreğinde cehennem korkusu taşıyan Gogol’e çok hoş ve komik bir paradoks gibi görünmüştü. Aksakov’un bahçesinden birkaç gül koparırken elinin üstüne dokunuveren soğuk, siyah tırtıl yüzünden, çığlık çığlığa eve kaçmıştı. İsviçre’de, güneşli dağ patikalarında kertenkele ezerek bir gününü geçirmişti. 1845’te Roma’da çekilmiş daguerro-tipografik bir fotoğrafında, bu amaçla kullandığı baston görülebilir. Pek de zarif bir fotoğraftır.

Reklamlar