Oğuz Halûk Alplaçin

OĞUZ HALÛK ALPLAÇİN YAŞAMI

“Hayalet Oğuz”

Hayalet Oğuz’un gerçek adı Oğuz Halûk Alplaçin’di. 1929 yılında doğdu. 17 Eylül 1975’te öldü. Diyarbakırlı bir aileden geliyordu. Babası Doktor Kazım Alplaçin’in, Tevfik Rüştü Aras’ın yakın bir akrabasıyla yaptığı evlilikten dünyaya geldi. Ancak annesi kısa süre sonra babasını terk etti. Oğlunu da bir daha görmedi. Kazım Alplaçin bunun üzerine yazar Nezihe Araz’ın ablası Samiye hanımla ikinci evliliğini yaptı. Oğuz da Araz’ların Ankara’daki evine üvey oğul olarak geldi ve orada yetişti. Ankara’da Atatürk Lisesi’nden mezun oldu.

1950’li yılların başında havaalanları yapan bir İngiliz şirketinde çalışmaya başladı. 1954 yılında İstanbul’a geldi ve Dolmuş, Tef, Taş gibi mizah dergilerinde yazılar ve şiirler yayımladı. Bir ara Limasollu Naci’nin İngilizce dershanesinde çalıştı. Çeşitli yayınevlerine kitaplar ve romanlar çevirerek, senaryolar yazarak yaşamını sürdürdü. Seçilmiş Hikâyeler, Dost ve Pazar Postası’nda da şiirleri yayımlandı.

Hayalet Oğuz, asıl adıyla Oğuz Halûk Alplaçin edebiyatımız ve şiirimizin gizli kalmış, onurlu, kendine özgü kişiliklerinden biridir. Ölümünden bu yana nerdeyse 20 yıl geçti, ama anılardan kolay kolay silinmiyor. Herhalde zayıf yapısı, ince görünümü, Tezer Özlü’nün deyimiyle “kelebek gibi” yürüyüşü ve gece yaşamını çok sevişi nedeniyle takılmıştı ona “Hayalet” adı. Yakışmıştı ona bu ad. Çünkü gizemli kişiliği, ailesi, geçimini nasıl sürdürdüğü açık seçik değildi yaşadığı günlerde. Daha yaşamında onun çevresinde yaratılan gizem, onu yitirdikten sonra daha da yoğunlaştı ve nerdeyse bir efsane adam çıktı ortaya. Oğuz Halûk’un Seçilmiş Hikâyeler, Dost, Pazar Postası ve öteki sanat dergilerinde çok sayıda şiiri yayınlandı. Ama onun hakkında şair ve yazarlar sözlüklerinde bir bilgi yoktur. Oysa yaşamı boyunca geniş bir sanatçı çevresinin ortasında yaşadı. Arkadaşları arasında yazarlar, şairler, film yönetmenleri, ressamlar, basın mensupları vardı. 1975 yılında beklenmedik ölümü üzüntü yarattı. Can Yücel bir şiir yazdı ardından. Daha sonra arkadaşları yazdıkları anılarda onunla ilgili öykülere yer verdiler. Örneğin Hilmi Yavuz, Ahmet Oktay kitaplarında ona bölümler ayırdılar. Fethi Naci daha geçenlerde bir yazısında Hayalet Oğuz’u anlattı. Bunlardan en çarpıcısı ise Tezer Özlü’nün “Hayalet Oğuz” adlı öyküsüdür.

Hayalet Oğuz, “Oğuz Halûk” imzasıyla yayınladığı şiirlerinde başlangıçta toplumsal nitelikli sorunlara ağırlık verirken, daha sonra “İkinci Yeni” çizgisine yöneldi Şiirleri belli bir düzeyin üzerindedir. Ancak bunlar bugüne dek bir kitap haline getirilemedi.

Hayalet Oğuz daha çok çeviriler yaparak, kimi yayınevlerinin ansiklopedilerine katkıda bulunarak, halk tipi bilgi kitapları hazırlayarak geçinirdi. Bir ara Mayk Hammer kitapları çevirdi ve yazdı. Önemli pek çok yazarın kitabını Türkçeye kazandırdı. Yaşamı boyunca parasal sorunlarla didişti. Kendi evi yoktu. Arkadaşlarının evlerinde kalırdı. Bir çeşit “Bir lokma, bir hırka” yaşamı sürerdi. Eline para geçtiği zaman ise bunu en kısa zamanda harcardı.

Hayalet Oğuz, kendi yaşamını bir sanat yapıtı haline getirebilmiş ender insanlardan biriydi.

Tam Bir Karşıt-İnsan,
Tam Bir Anti…

Bir hayalet’in peşinde: OĞUZ HALÛK ALPLAÇİN

Niye ona “Hayalet Oğuz” adını taktılar tam bilmiyorum. Belki inceliğinden ve zayıflığından ileri geliyordu bu. O çağda tombul yıllar yaşıyorduk. Herkesin etli butlu olması bir sağlık göstergesi sayılırdı. İncelik, zayıflık ise sayrılık imgesi gibi algılanırdı. Oğuz Alplaçin bugün yaşasaydı belki bu inceliği nedeniyle övgü dolu bir başka ad alabilirdi. Kilolu dostlar “Nasıl oluyor da böyle zayıf kalabiliyorsun? Göbeğin bile yok..” diyebilirlerdi. Bayanlar daha da ilgi gösterebilirlerdi ona

“Hayalet Oğuz” adı da aslında yakışıyordu ona. Gizemli bir kimlik kazandırıyordu. Kuşkusuz Oğuz Halûk’un arkadaşları bile çoğu kez onun ne yaptığını ve yaşamını nasıl sürdürdüğünü tam ve kesin bir biçimde bilemezdi. Yaşamı konusunda çeşitli söylenceler ve mitoslar dolaşırdı ortalıkta. Belki de kendi yaratmıştı bu söylenceleri. Orasını da tam kestirmek olanaksız.

1950’li, 60’lı yılların akışı içinde Oğuz Alplaçin’in belli bir yeri vardı yazın, sanat ve düşünü çevresinde. Çeviriler yapardı şiirler yazardı ve güncel yazın akımlarını, ülkemizde ve dünyadaki yeni gelişmeleri yakından izlerdi.

Oğuz Halûk Alplaçin bilgili, kültürlü, toplumsal kalıpların her biçimine karşı bir insandı. Örneğin aile, evlilik, mal-mülk ve para karşıtı olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Bütün bunları yaşamında uyguladı, öyle ki kendi karşıtı olduğunu da söyleyebiliriz. Gene de burjuva zevklerinden, burjuva inceliklerinden hoşlanırdı. Hiçbir zaman evi, barkı ve bir adresi olmadı. Hiçbir zaman bir bavulu olmadı. Sırtındaki giysi ile yetinirdi. Eline para geçince yenisini alır, eskisini atardı Yakın arkadaşlarının evlerinde sürdürdü yaşamını. Birlikte kaldığı kimseler hep övgüyle andılar onu.

Oğuz Halûk’ un Evrakını Bulduk

Oğuz, Tezer Özlü’nün Ayazpaşa Molla Bayırı sokağındaki evinde kalmıştı bir süre. Bu bahçeli ve güzel manzaralı evde geçirmişti günlerinin bir bölümünü. Tezer Özlü de tüm insancıl yapısıyla özel bir önem veriyordu Oğuz Alplaçin’in yaşamına. Aradan yıllar geçti ve hiç beklenmedik bir biçimde Oğuz Halûk Alplaçin’i ve yıllar sonra da Tezer Özlü’yü yitirdik. Tezer Özlü’nün evrakı, yazıları, çevirileri ve öteki çalışmaları kız kardeşi Sezer Duru’ya kaldı. Sezer bu evrakın içinde, üzeri Tezer’in el yazısıyla “Hayalet Oğuz” yazılı bir zarf buldu bir gün.

İçim ürpererek açtım bu zarfı. Hayalet Oğuz’dan kalma bir zarftı bu. İçinde birkaç fotoğraf, birtakım hesaplar, bir iki otel faturası, en önemlisi şiirler, çıktı. Ayrıca çeşitli Oğuz çizimleri Bunlardan biri Gürdal’ındı. Bir başkası şimdi tanıyamadığım birinin. Ayrıca benim eski imzamı taşıyan bir portre de çıktı. Birden anımsadım böyle bir şey yaptığımı yıllarca önce. Ama Oğuz’un bunu saklayacağını nerden bilebilirdim. Çok heyecanlandırdı bu beni. Fotoğraflardan birinde Oğuz, Cihat Burak la içiyordu, tanımadığım başka birileriyle.

Ölümünden sonra Hayalet Oğuz için bir şeyler yapmayı belki bir kitap yayınlamayı düşünmüştük, ama topluca sayılabilecek bir kaynağa ulaşamamıştık.

Dağınık yaşamı da bunu engellemişti belki. Şimdi ilk kez ondan kalan birtakim belgeleri, yeteri kadar olmasa da, toplu bir biçimde buluyorduk…

Böylece bir dönemin gerçek bohemi, yazın dünyamızın kalender ve efsane kişisi, aramızdan hayalet gibi geçen Oğuz Halûk Alplaçin’i yıllar sonra anma olasılığı elimize geçiyor.

Kendi kendime soruyorum şimdi: “Hayalet Oğuz’u ne ölçüde tanıyordum? Bunu çıkaramıyorum. Koltuğunda çeviri yetiştirmeğe çalıştığı yabancı kitaplar, kimi zaman okuduğu ve yayınlattığı şiirler, Beyoğlu Balıkpazarı’nın arka sokaklarındaki meyhanelerde dolaşırken, yazın ve sanat dünyamızın son söylentilerini aktarırken anımsıyorum onu. Bu çevirileri kime yetiştirmeğe çalışıyordu? Onu bilmiyordum. Babiâli’de birtakım acımasız yayıncıların çevirilere verdiği üç beş kuruş parayla geçiniyor gibiydi. Kimi zaman eline para geçer ve cömertçe harcardı bunu arkadaşlarıyla. Kimi zaman ailesinin Diyarbakır’da bulunan büyük topraklarının satılacağından ve oradan büyük bir servet geleceğinden söz ederdi. Bu hiç gerçekleşmedi. Kendine özgü davranışları, zayıflık ve inceliğine karşın kendine göre kabadayılığı vardı. İri yarı adamlara bile hiç çekinmeden kafa tuttuğuna tanık olmuştum birkaç kez.

Son derece meraklıydı, özellikle çevresindeki arkadaşlarının ne yaptığı konusunda. Herkesin nerelerde ne yapmakta olduğunu izlemek gibi bir huyu vardı kesintisiz. Bunu belki beli bir amaçla, belki salt merakından yapardı gibime geliyor bugün. Bir kez üç gün Beyoğlu’nda Alp Otel’de kalmış ve Oğuz’a ne yaptığımı ve nerde kaldığımı söylememiştim. Meraktan çatlıyacaktı nerdeyse. Epey inlettikten sonra söyleyince keyifli bir biçimde rahatladığını anımsıyorum

Ölümü de adına uygun biçimde oldu. Bir anda yitirdik onu aramızdan. Bir “hayalet” gibi geçip gitti.

Şimdi eşim Sezer Duru ile bu kitabı hazırlarken, bir ölçüde kendi geçmişimizin de peşinde koşuyor gibiyiz. Düzenlediğimiz bu kitap ister istemez eksik olacak. Erişilebilir dostlarının çoğuna ulaşmaya, şiirlerinin büyük bir bölümünü bulmaya çabaladık. Ama sanıyorum Oğuz Halûk kendisiyle birlikte birtakım gizleri de götürdü. Onlara hiçbir zaman erişemeyecegiz. Yorumlarımız da hep eksik kalacak.

Orhan Duru

O Pera’daki Hayalet

-Ödenecekler ödendi bu yaşama
demişti Hayalet
kanayan bir yaraya dönüştürdüğü gözlerini
yumarak Panayot’un tezgâhında.
“Bu alım satım dünyasında” demişti
“bir ötekinin yurtsuzu herkes
evimi sırtımda gezdiriyorum bu yüzden.”
Alayın da acıdan kaynaklandığını
ondan öğrendim ben. Boşanmıştı güz
yaralı kentin bütün bentlerinden:
tam çukura indirilirken babası
dövünen birini görünce, “yine” demişti
“yanlış cenazaye geldim”
elinde buruşturarak bir çınar yaprağını.
Hiç unutmam, sirenlerin öttüğü bir sabah
orta üçten terk bir otel katibine
rehin bırakmıştı Green’in “Çirkin Amerikalı’sını,
çeviriyordu sayfasını üç liradan.
Bilmiyorum yağmur mu yağıyordu ağlıyor muydum
beni öptüğü zaman ıslak yanaklarımdan,
dedim: -İnsanın kendisi değil taşıyamadığı
belleği-.
Kolumdan dürtünce Şişli’nin avlusunda
paylaşılmamış bir zamanın
Ayşe, Hasan, Zeynep olan adı,
anladım ölümlerde bile biz
asla olmadık birbirimizin tanığı.

Ahmet Oktay
Bir İçkinin Öğle Vaktinde Ege’yle Düşsel söyleşi
Kara Bir Zamana Alınlık(1983)

Reklamlar