Ömer Hayyam

 

ÖMER HAYYAM ESERLERİ

  1. Rubailer, Ömer Hayyam

ÖMER HAYYAM HAYATI

Belki de dünyada Hayyam’ın terâneler mecmuası gibi pek az kitap reddedilmiş, nefretle karşılanmış, tahrif edilmiş, iftiraya uğramış, mahkûm edilmiş, hallaç pamuğu gibi atılmış, dünyaca meşhur olmuş ve sonunda tanınmadan kalmıştır.

Hayyam ve rubaileri hakkında yazılan kitapların tümü bir araya getirilecek olsa, büyük bir kütüphane oluştururdu. Hayyam’a isnad edilip elden ele dolaşan rubailer kitabı genellikle seksen ilâ bin iki yüz rubaiyi içermektedir. Ancak bunların tümü muhtelif düşüncelerle karışmış bir cönk oluşturur. Eğlence olsun diye bu rubai nüshalarından birinin sayfalarını çevirip okuyacak olursak, bunda zıt düşüncelere, çeşitli mazmunlara, eski ve yeni konulara rastlarız.

Gerçekten de bir insan yüz yıl yaşasa ve günde iki defa dinini, inancını, meşrebini değiştirmeye kalksa, böylesi düşünceleri dile getirmeye gücü yetmez. Bu rubailerin mazmunları ilahî, tabiî (natüralist), dehrî (materyalist), sufî, iyimserlik, kötümserlik, tenasuhçuluk, esrarkeşlik, şehvet düşkünlüğü, dervişlik, dinsizlik, rintlik gibi çeşitli akide ve felsefe zeminleri üstüne kurulmuştur. Bir insanın bunca aşamaları ve halleri geride bırakması, üstüne üstlük hem filozof, hem matematikçi, hem astronom olması mümkün müdür? Peki, bu kargaşa karşısında bizim yapmamız gereken şey nedir? Hayyam’ın eski kitaplarda yazılı yaşam öyküsüne başvuracak olursak, aynı görüş farklılıklarına rastlarız.

Daima büyük düşünceler etrafında dolaşan bir ihtilaftır bu. Fakat asıl hata, Hayyam’ın gerektiği gibi tanınmamasından, onun hakkında uydurulan masalların rubailerin seçiminde birtakım güçlükler doğurmasından kaynaklanmaktadır.

Burada Hayyam’ın yaşam öyküsünü anlatmak ya da başkalarının ona ilişkin tahmin ve sözlerini tekrarlamak istemiyoruz. Çünkü bu kitabın sayfaları çok sınırlıdır. Kitabımızın temelini, Hayyam’ın adına, bu büyük astronomun adına veya yanlışlıkla ona nisbet edilen bir avuç felsefî rubai oluşturmaktadır. Ancak, inkâr edilemeyecek bir şey varsa, o da bu felsefî rubailerin hicrî 5. ve 6./ miladî 11. ve 12. yüzyıllarda Farsça söylenmiş olmasıdır.

Şimdiye kadar Hayyam’a nisbet edilen rubai mecmualarının en eskisi hicrî 865/miladî 1461 yılında Şiraz’da yazılan Oxford Bodleian nüshasıdır. Yani Hayyam’dan üç asır sonrasına aittir ve 158 rubaiyi içerir. Fakat yukarıdaki eleştiri hemen hemen bu nüsha için de geçerlidir. Çünkü bu mecmuada da yabancı rubailer görülmektedir.

Sadece Hayyam’ın rubailerinin çevirmeni olmakla kalmayan, aynı zamanda büyük filozofun ruhundan ilham da alan Fitzgerald, kendi mecmuasında Hayyam’a aidiyetleri uygun olmayan bazı rubailere yer vermiştir. Fitzgerald’ın verdiği hükümler, eski kitaplarda görülen Hayyam’a ilişkin biyografilerin çoğundan daha önemlidir. Çünkü kendi zevk ve sezgileriyle Hayyam’a ait olması gereken rubaileri daha iyi teşhis etmiştir. Hayyam’ın rubailerini Fransızcaya çeviren Nicolas, onu bir sufî şair olarak görmüş, şarap ve sâkî kisvesi altında aşk ve ulûhiyeti gösterdiğine inanmıştır. Rubailerin karışık olduğu bu çeviriden zevk sahibi olan başka biri yani Renan gerçek Hayyam’ı tanımıştır.

Hayyam’ın adından bahseden ve yazarının Hayyam’la çağdaş olduğu, kendisini onun öğrencisi ve yakın dostlarından biri olarak tanıttığı, büyük saygı duyduğu, en eski kitap Nizâmî-yi Arûzî’nin telif ettiği Çehâr Makâle’dir. Ancak o, Hayyam’ı müneccimler grubunda zikrederek rubailerine temas etmez.

Bir başka kitap da hemen hemen hicrî 562/miladî 1167 yılında telif edilen, Ebu’l-Hasen-i Beyhakî’ye ait Târîh-i Beyhakî ve Tetimme-i Sıvânu’l-hikme’dir. Müellif çocukken (hicrî 507/miladî 1113) Hayyam’ın derslerine katıldığını iddia etmektedir. O da Hayyam hakkında önemli bir bilgi vermez. Sadece unvanının “Destûr, feylesûf ve Huccetu’l-Hak” olduğunu, bütün ceddinin Nişaburlu olduğunu, bilim ve felsefede İbni Sina’yı izlediğini, karakuru, huysuz ve sabırsız bir adam olduğunu söyler. Birkaç kitabından bahseder. Buradan Hayyam’ın riyaziyat ve astronominin yanı sıra tıp, lugat, fıkıh ve tarihte de söz sahibi ve tanınmış biri olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu kitapta da Hayyam’ın şiirlerinden söz edilmez. Muhtemelen Hayyam’ın terâneleri daha şair hayattayken halkın taassubu yüzünden gizli tutulmuş, bir araya getirilmiş, sadece kimi kafadengi ve samimi dostları arasında ün salmış ya da cönklerde ve zevk sahibi kişilerin kitaplarının haşiyelerinde birkaç rubaisi not alınmak suretiyle kaydedilmiştir. Şairin ölümünden sonra yaygınlaşan rubailerine dinsizlik ve gümrahlık damgası vurulmuş, daha sonra bu rubailer Hayyam taklitçileri ve düşmanları tarafından derlenmiştir. Onun rubailerinin yankılarını Mirsâdu’l-ibâd adlı kitapta göreceğiz.

Hayyam’dan şair olarak bahseden ilk yapıt, hicrî 572/miladî 1176 yılında, yani Hayyam’ın ölümünden yaklaşık 50 yıl sonra İmâduddîn Kâtib-i Isfahânî tarafından Arapça telif edilen Harîdetu’l-kasr’dır. Müellif bu yapıtında Hayyam’ı Horasan şairleri arasında göstermiş ve biyografisini vermiştir.

Şair Hayyam’a yer veren bir başka kitap da hicrî 620-621/miladî 1223-1224 yılında Necmeddin-i Râzî tarafından yazılan Mirsâdu’l-ibâd’dır. Bu kitap önemli bir belgedir. Çünkü yazarı mutaassıp bir sufî olduğu için Hayyam’ın düşüncelerini saçma bularak onu felsefî, dehrî (materyalist) ve tabiîlik (natüralistlik)le suçlamış ve şöyle demiştir: (s.18) “.. ki iman nazarının ve irfan kademinin meyvesidir. Felsefî, dehrî ve tabâyi’î olanlar bu iki makamdan mahrumdurlar; avare olup yollarını kaybetmişlerdir. Körler tarafından fazilet, hikmet ve uyanıklığı ile tanınan âlimlerden biri de Ömer Hayyam’dır. Şaşkınlık ve hayretinden şu rubaileri söylemiştir:

Der dâyireî k’âmeden u reften-i mâst
Anrâ ne bidâyet, ne nihâyet peydâst.
Kes mînezened demî derin âlem râst
Kin âmeden ez kocâ vu reften be kocâst?

Gelip gittiğimiz şu dairenin
Ne başı belli, ne de sonu.
Kimse doğru söylemiyor şu âlemde
Nereden geliyor, nereye gidiyoruz?

Dârende ço terkîb-i tebâyi’ ârâst
Bâz ez çi sebeb fikendeş ender kem u kâst?
Ger zişt âmed in suver, eyb kirâst?
Ver nîk âmed, herâbî ez behr-i çi hâst?

Her şeyin sahibi Tanrı madem ki yarattı doğayı
Ne sebeple verdi ona eksiği, kusuru?
Çirkin olduysa bu mahluk, kimin kusuru?
İyi oldu madem; neydi yıkmaktaki zoru?”

Bu şahsın Hayyam’ın düşüncesini ve felsefesini tanıtmakta özel bir rolü vardır. Sufî meşrepli müellif Hayyam’a dil uzatıp küfretmekten geri durmamıştır. Yaşadığı dönemin yakınlığı dolayısıyla kuşkusuz adı geçen müellif Hayyam’ın hayatı, düşünceleri ve eserleri hakkında daha çok bilgi sahibiydi. Bu yüzden Hayyam’a ilişkin düşüncelerini dile getiriyor. Peki, bu husus bile, Hayyam’ın sadece dindar bir sufî olmadığı gibi, aynı zamanda bu fırkanın korkunç düşmanlarından biri sayılması için de yeterli kanıt değil midir?

Nuzhetu’l-ervâh, Târîhu’l-hukemâ, Âsâru’l-bilâd, Firdovsu’t-târîh gibi kimi eski kitaplarda Hayyam hakkında çoğu hatalı ve uydurma belgeler vardır. Bu belgeler taassup ya da uydurma masallara dayanır ve gerçek Hayyam’la çok çok uzaktan ilgilidir. Burada söz konusu belgeleri irdeleyecek imkânımız yoktur.

Hayyam’a ait rubaileri içeren tek önemli belge, hicrî 741/miladî 1340 yılında telif edilen Mûnisu’l-ahrâr adlı kitaptaki on üç rubaidir. Bu rubailer, Rosen’in rubailer kitabının sonunda istinsah edilmek suretiyle Berlin’de basılmıştır (şu numaralara bakınız: 8, 10, 27, 29, 41, 45, 59, 62, 64, 67, 93, 115, 127). Söz konusu rubailer tarihî eskiliğinin yanı sıra Hayyam’ın ruhuyla, felsefesiyle ve üslubuyla da örtüşmektedir. Mirsâdu’l-ibâd müellifinin eleştirileri bunlar için de geçerlidir. Demek ki bu on üç rubai ile, biri her iki kitapta da geçen (numara 10) Mirsâdu’l-ibâd’daki iki rubainin Hayyam’a aidiyetinde kuşku yoktur. Bu arada, her iki kitabın yazarının müstakil bir felsefeye, belirli bir düşünce tarzı ve üsluba sahip oldukları ve adeta “biz maddeci ve natüralist bir filozofla uğraşıyoruz” demek istedikleri anlaşılmaktadır. Buradan yola çıkarak ve hiç kuşkuya yer kalmadan bu on dört rubainin şaire ait olduğunu kabul edebilir, bunları Hayyam’ın diğer rubailerini teşhis etmekte anahtar ve ölçü olarak kullanabiliriz.

Buna göre söz konusu on dört rubai bu kitabın esas belgesini oluşturacaktır. Demek ki, bir rubaide şüpheli veya sufîmeşrep bir kelime ya da kinaye varsa, bunun Hayyam’a aidiyeti doğru değildir. Ancak çözülmesi gereken bir sorun daha vardır. Denildiğine göre Hayyam farklı zamanlarda birkaç kez düşüncelerini ve akidelerini değiştirmiş. Önceleri kayıtsız, şarapçı, kâfir ve dinden çıkan biriymiş. Ömrünün sonlarında hidayete ermiş ve Tanrı’ya yönelmiş. Mehtaplı bir gecede demlenirken ansızın sert bir rüzgâr çıkarak şarap testisini devirmiş ve kırmış. Bunun üzerine Hayyam öfkelenerek Tanrı’ya seslenmiş:

İbrîk-i mey-i merâ şikestî Rabbî;
Ber men der-i iyş râ bebestî Rabbî,
Men mey horem o to mîkonî bedmestî.
Hâkem bedehen; meger to mestî Rabbî?

Şarap testimi kırdın be Tanrım!
İşret kapısını kapadın yüzüme be Tanrım!
Ben şarap içiyorum, sen dağıtıyorsun.
Tövbe tövbe; sarhoş musun nesin be Tanrım!

Tanrı da gazaba gelip derhal Hayyam’ın
suratını karartmış. Bunun üzerine Hayyam:

Nâkerde gonâh der cihân kîst? Begû.
Ankes ki goneh nekerde, çon zîst? Begû.

Men bed konem o to bed mokâfât dehî!
Pes fark miyân-i men o to çîst? Begû.

Var mı dünyada günaha girmeyen? Söyle.
Günah işlemeyen nasıl yaşar? Söyle.

Ben kötü ediyorum, sen kötü cevap veriyorsun.
Nedir öyleyse aramızdaki fark? Söyle.

demiş ve Tanrı da onu bağışlamış; yüzü ağarmaya, kalbi aydınlanmaya başlamış. Daha sonra Hayyam “Tanrım; al beni yanına” demiş ve ruhunun kuşu bedeninden uçup gitmiş.

Bu mucizevî ve gülünç hikâye Necmeddin-i Râzî’nin Hayyam ’a ettiği küfürden de beter. Acemice uydurulmuş, çocukça bir masaldır. Bin türlü dil yarası ve alaylı iğnelemeleriyle dünya ve içindekilerle dalga geçilen bu on dört sağlam ve felsefî içerikli rubaiyi söyleyen birinin, ömrünün sonlarında gözlerinden yaşlar dökerek, önceden mahkûm etmiş olduğu Tanrı’dan molla ağzıyla yardım dilediğini söyleyebilir miyiz acaba? Belki de şairin dostlarından veya hayranlarından biri bu değerli hazineyi korumak için, biri Hayyam’ın sert rubaileriyle karşılaşınca, hoşgörüyle bakar da şair için Tanrı’dan af diler düşüncesiyle bu hikâyeyi uydurmuştur.

Meşhur olan bir rivayet daha vardır. Hayyam öldükten sonra annesi hep onun için Tanrı’dan af diler, yakarışta bulunurmuş. Bir gün Hayyam’ın ruhu rüyasına girerek ona şu rubaiyi söyler:

Ey sûhte-i sûhte-i sûhtenî;
Ey âteş-i dûzeh ez to efrûhtenî;
Tâ key gûî ki ber Omer rahmet kon?
Hak râ to kocâ be rahmet âmûhtenî?

Ey yanmışa yanmış, daha da yanası!
Cehennem ateşi seninle tutuşası!
Niceye dek diyeceksin “Rahmet et Ömer’e”?
Sana mı düştü Tanrı’ya rahmet öğretmek tasası?

Hayyam’ın öbür dünya hakkındaki görüşlerinin bu ipe sapa gelmez molla rubaisini söyleyecek kadar alçalmadığını belirtmeliyiz. Hayyam hakkında bunun gibi söylenmeye değmeyecek birçok rubai vardır. Bunların tümü bir araya getirilecek olsa, gülünç bir kitap olurdu. Fakat burada karşılaştığımız önemli bir husus, Hayyam’ın yüksek düşüncesinin, düşük, mutaassıp ve batıl inançlı bir ortamda ne denli etkili olduğudur. Bu da onu tanımakta bize yol gösterecektir. Çünkü ona saldıran avamın, üçüncü, dördüncü derece şair ve mutasavvıfların yargılamaları çok eskiden başlamış olup, bu mesele onun rubailerinin zıt düşünceli rubailerle karışması sonucunu doğurduğunu ve Hayyam’ın fikirleri yüzünden kendi çıkarlarını tehlikede gören kişilerin bu fikirleri çürütmek için ne kadar uğraştıklarını göstermektedir.

Ama biz Hayyam’ın rubailerine dayanarak, onun düşüncesinin ve gittiği yolun hemen hemen daima aynı olduğunu, gençliğinden yaşlılığına değin aynı belirgin ve somut felsefeye bağlı kaldığını, düşüncelerinde en küçük bir sarsıntı bile olmadığını, pişmanlık ya da tövbe düşüncesini asla aklından geçirmediğini göstereceğiz.

Şair gençlik yıllarında, Yaradan’ın onu niçin yarattığını hayretler içinde kalarak sorar. Derin bir düşünceyi aksettiren böylesi doğal bir soruş tarzı ancak Hayyam’a özgüdür.

Herçend ki reng u rûy zîbâst merâ,
Çon lâle roh u ço serv bâlâst merâ,
Ma’lûm neşod ki der tarabhâne-yi hâk
Nakkâş-i ezel behr-i çi ârâst merâ?

Rengim güzel, yüzüm güzel ise her ne kadar;
Yanağım lale, boyum serviye benzerse her ne kadar,
Anlaşılmadı şu toprağın neşe yurdunda
Niye bezedi ezel ressamı beni o kadar?

İlk gençlik yıllarından itibaren yaşamı acı ve tatsız bulmuş, dertlerinin dermanını acı şarapta aramıştır.

İmrûz ki novbet-i cevânî-yi men est,
Mey nûşem ez anki kâmrânî-yi men est.
Eybem mekonîd, gerçi telhest, hoş est,
Telhest, çerâ ki zindegânî-yi men est.

Bugün gençlik sıramdır benim
İçiyorum ben; çünkü mutluluğum benim.
Ayıplamayın beni; acı da olsa, hoştur yine
Acıdır; niye mi? Çünkü hayatımdır benim.

Şu rubaisinde gençliğin geçip gitmesine hayıflanır:

Efsûs ki nâme-yi cevânî tey şod!
Van tâze behâr-i zindegânî dey şod!
Hâlî ki verâ nâm cevânî goftend
Ma’lûm neşod û ki key âmed, key şod!

Yazık, gençliğin defteri dürüldü gitti!
Hayatın o taze baharı güz oldu gitti!
Adına gençlik denilen şey var ya,
Anlamadım ki; ne zaman geldi, ne zaman gitti!?

Ak saçlı, titrek elli şair bâdeye uzanır. Eğer öbür dünyada daha iyi bir yaşam olduğuna inansaydı, buradaki içki ve safâ âlemini öbür dünyaya bırakarak pişmanlık duyardı. Şu rubai ömrünün son dakikalarında ölümün gölgesini yanında gören, dinî efsaneler dışında kendine teselli veren, tesellisini şarap kadehinde arayan, tamamen maddeci bir filozofun üzüntüsünü göstermektedir:

Men dâmen-i zuhd u tovbe tey hâhem kerd
Bâ mûy-i sepîd, kasd-i mey hâhem kerd
Peymâne-yi omr-i men be heftâd resîd
İn dem nekonem neşât, key hâhem kerd?

Zühdün, tövbenin eteğini bırakacağım.
Ak saçlarımla, meye el atacağım.
Yaşım geldi dayandı yetmişe.
Şimdi değil de ne zaman neşe bulacağım?

İyice dikkat edersek, muhtelif yaşlarda söylenen bu dört rubaide şairin düşünce tarzının, dilinin ve felsefesinin aynı olduğunu göreceğiz. Şu halde açıkça diyebiliriz ki, Hayyam gençlik yıllarından maddî ölümüne kadar kötümser ve kuşkucu biri olarak kalmıştır (ya da sadece rubailerinde öyle görünmüştür). Öylesine trajik bir ifadesi vardır ki bunun sahibi, sözü geçen on dört rubaiyi söyleyenden başkası olamaz. Üstelik genelde edebî ve felsefî kimliği değişmemiştir. Ömrünün sonunda, hüzün dolu bir zorakilik içinde dünyanın değişmez olaylarını irdeler; iyimsermiş gibi görünen kötümser bir tavır takınır.

Kısacası, bu dört dizelik, az hacimli, anlam dolu terânelerden on tane kalmış olsa bile, yine de bu rubaileri söyleyenin önemli felsefî sorunlar karşısında nasıl bir yol izlediğini anlayabilir ve onun düşünce tarzını ortaya çıkarabilirdik. Bu ölçüleri göz önünde tutarak Hayyam’a ait rubaileri başkalarına ait rubailerin bulunduğu karmaşıklık içinden ayıklayabiliriz. Ama bu kolay bir iş midir?

Rus müsteşrik Jukovski, hazırladığı ölçeğe göre Hayyam’a nisbet edilen rubailerin arasında 82 gezgin rubai bulmuştur. Yani bu rubailer başka şairlere de isnad edilmiş, daha sonra bunların sayısı 100’e çıkmıştır. Fakat bu ölçeğe de güvenilmez. Çünkü adı geçen müsteşrik kendi ölçeğini tezkire yazarlarının (çoğu yanlış) sözlerine bakarak hazırlamıştır. Bu tezkireciler başkalarının rubailerini Hayyam’a isnad etmekle kalmamışlar, Hayyam’ın rubailerinin çoğunu da başkalarına isnad etmişlerdir. Öte yandan Hayyam’daki şiirsel akıcılık, sözlerdeki olgunluk, apaydın bir düşünce, kılı kırk yaran bir felsefe onun günümüze kadar gelebilen, ona ait gerçek rubailerden daha da fazla rubai söylediğinden, bunların kaybolduğundan, kalanların ise zamanla büyük değişikliklere uğrayıp tanınmaz hale geldiğinden emin olmamıza izin veriyor.

Müstensihlerin dikkatsizlik ve hataları ile herkesin Hayyam ’ın kelimelerini canının istediği gibi değiştirerek tasarrufta bulunmasının yanı sıra, kimi rubailerde din adamları ve sufîler tarafından kasıtlı olarak değişiklik yapıldığı da gözlenmektedir. Örneğin:

Şâdî betaleb ki hâsil-i omr demîst

Mutluluk iste. Çünkü ömür dediğin bir andır.

Hemen hemen bütün nüshalarda “şâdî metaleb: mutluluk isteme” yazılıdır. Oysa şiirin yapısı ve konusu bunun tersini göstermektedir.

Hayyam’ın sufî ve din zıttı düşünceleri nin bir başka delili de onun rubailerinin başkalarının rubaileriyle karışmasıdır. Bunun yanı sıra şarap içip de bu konuda bir rubai söyleyen her molla tekfir edilmek korkusuyla rubaisini Hayyam’a isnad etmiştir. Bu nedenle, çoğu şarap içmekten ve sevgiliyle oynaştan dem vuran, felsefî tarafı olmayan, çarpıcı bir esprisi bulunmayan, ham ve afyonlu düşüncelerden kaynaklanan, gevşek ve kaba mecazlı sözler bulunduran rubaileri hiç kuşkuya kapılmadan atıp ayıklayabiliriz. Mesela Hayyam’a ait sıradan bir rubai mecmuasında şu rubaiyle karşılaşınca şaşırmaz mıyız?

Ey anki guzîdeî to dîn-i zertoşt,
İslâm fikendî temâm ez pes o poşt,
Tâ key nûşî bâde vu bînî roh-i hûb?
Câî benişîn Omer ki hâhendet koşt.

Ey Zerdüşt dinine girip de İslamı hepten
terkeden! Ne zamana dek bade içip
güzel yüz seyredeceksin? Otur oturduğun yerde;
çünkü öldürüleceksin!

Bu tehdit dolu rubai acaba Hayyam hayattayken mi söylendi ve ona bir suikast mi düzenlendi? Burası şüphelidir. Çünkü yapı bakımından rubai Hayyam’dan sonraki dönemlere ait görünüyor. Ama her halükârda bunu söyleyenin Hayyam hakkındaki yargısını ve Hayyam’ın terânelerinin başkalarının rubaileriyle ne denli karışmış olduğunu gösteriyor.

Sözün kısası, Mûnisu’l-ahrâr adlı kitaptaki on üç rubai gibi zaman ve belge niteliği açısından kayda değer bir yazma nüsha bulunmadıkça Hayyam’a ait terâneler hakkında kesin bir şey söylemek oldukça güçtür. Üstelik Hayyam’ın mizacına ve meşrebine uygun rubailer söyleyen ve onu taklit eden şairler de çıkmıştır. Ancak sözleri ne kadar akıcı ve olgun olsa da, bir rubainin mazmunu Hayyam’ın akidesine ve zevkine uymuyorsa, bu rubainin Hayyam’a ait olmadığını söylemeye cüret edebiliriz. Çünkü Hayyam’ın terâneleri tam bir netlik ve akıcılıkla, sade bir ifade ile söylenmiştir. Alayda ve kinayeli sözlerde çok sert ve pervasızdır. Bu hususlar göz önünde bulundurularak şu sonuç çıkarılabilir: Zorlama ve intizamsız bir kalıptaki her zayıf fikir Hayyam’a ait olamaz. Hayyam’a özgü meşrep, bağlandığı felsefî ekol, akideleri, serbest, şirin ve net ifade tarzı bu mesele için ölçek olabilecek özelliklerdir.

Şimdilik bu terâneleri astronom ve matematikçi Hayyam’ın adına kaydedeceğiz. Çünkü bu konuda iddiada bulunabilecek başka biri çıkmamıştır. Bu şiirlerin astronom ve bilgin Hayyam’a mı yoksa başka bir Hayyam’a mı ait olduğunu anlamak için onun düşünce tarzını ve felsefesini bilmemiz gerekir.

Filozof Hayyam

Hayyam’ın felsefesi hiçbir zaman güncelliğini yitirmeyecektir. Çünkü küçük gibi görünen ama içi özlü bu terâneler muhtelif devirlerde insanı derbeder eden önemli ve karanlık felsefî problemleri, cebren insana yüklenen sorunları, çözülmeden kalan sırları ele alır. Hayyam bu ruhî işkencelerin tercümanı olmuştur. Onun feryatları milyonlarca insanın acılarının, ıstıraplarının, korkularının, umutlarının, elemlerinin yansımasıdır. İnsanlar bunları düşünerek sürekli azap çekmiştir. Hayyam terânelerinde garip bir dil ve üslupla tüm bu zorlukları, muammaları, bilinmezlikleri açıkça, gizlisi saklısı olmadan çözmeye çalışır. Asabî ve ürpertici gülüşlerinin altında, dinî ve felsefî sorunları halledip, hissedilir ve akılcı bir çözüm yolu arayışına girer.

Kısacası, Hayyam’ın terâneleri, kayıtsız ve laubali de olsa, kişinin düşüncelerinden ve kederlerinden bir bölümünü yansıtan ayna gibidir. Bunu fark edince insan irkilmekten alamaz kendini. Hayyam’ın rubailerinden bugün doğabilimcilerin de dikkatini çeken bir felsefî ekol ortaya çıkmaktadır. Onun buruk ve acı şarabı eskidikçe, kıymeti daha da artmaktadır. Zaten bu yüzden terâneleri dünyanın her yerinde, türlü çevrelerde ve ırklar arasında ilgi görmektedir.

Hayyam’ın her düşüncesini tek tek büyük şairlerde ve filozoflarda bulmak mümkündür. Ancak bunların hiçbirini Hayyam ’la mukayese etmek mümkün değildir. Hayyam, üslubunda çok ilerdedir onlardan. Ondaki sağlam yapı onu her şeyden çok Lukretius, Epikür, Goethe, Shakespeare ve Schopenhauer ’le başbaşa giden büyük bir filozof ve şair olarak karşımıza çıkarır.

Şimdi bu rubaileri söyleyenin düşünce tarzını ve felsefesini tespit edebilmek için rubailerindeki düşünceleri ve felsefeyi çıkarmamız gerekir. Çünkü elimizde bunun dışında bir araç yoktur. Dışardan görünen yaşamı ve kendi iç dünyası, bağlantılı olduğu kişiler, çevresi, yaşam tarzı, etkilenişleri, izlediği felsefe, bilimsel ve felsefî eğitimi bizce meçhuldür.

Hayyam geriye birkaç bilimsel, felsefî ve edebî yapıt bırakmış olsa da, bunların hiçbiri, bu araştırmada bize yol gösteremez. Çünkü Hayyam’ın gizli düşüncelerini, kalbinde gizli kalan şeyleri bize sadece rubailer gösterebilir. Oysa zamanın, ortamın şartlarına göre ya da başkalarının siparişiyle yazılan kitapları biraz dalkavukluk ve gösteriş kokar ve felsefesini tam manasıyla ortaya çıkarmaz.

Hayyam’ın rubailerinde karşılaştığımız ilk fikir, şairin son derece cüret ve pervasızlıkla, acımasız mantığıyla hiçbir gevşekliği, çağdaşlarının düşüncelerindeki zavallılıkların hiçbirini ve teorik ve dinsel felsefelerini kabul etmemesi, tüm iddiaları ve sözleri elinin tersiyle itmesidir. Hicrî 646/miladî 1248 yılında yazılan Ahbâru’l-ulemâ bi ahbâri’l hukemâ adlı kitapta Hayyam’ın şiirleri hakkında şu satırlar yazılmıştır:

“Şiirlerinin içeriği şeriat için zehirli yılanlar ve dalalet zincirleri mesabesindedir. Dini yüzünden halk tarafından kınanıp da içinde gizli olan şeyler ortaya çıkarıldığında, öldürülmekten korktu, sustu, kalemini yerine koydu ve hacca gitti, kirli sırlarını ortaya döktü. Kalbindeki gizli şeyleri perde altından gösteren, içindeki durgunluğun maksadını da kararttığı meşhur şiirleri vardır.”

Bu durumda Hayyam’ın evren hakkında kendine özgü bir düşünce ve felsefî anlayışının olması gerekir. Şimdi onun düşünce tarzına bakalım: Bu rubaileri söyleyen kişi tüm dinî konulara alayla yaklaştığı zaman, bilmedikleri şeyler hakkında konuşan ulema ve fıkıhçılara hakaretler yağdırarak saldırdığı zaman okuyucu hiç kuşkuya düşmez. Bu husus, aryâî bir ruhun sâmî itikadlarına karşı gösterdiği bir başkaldırı ya da düşüncelerinden dolayı nefret ettiği seviyesiz ve mutaassıp bir çevreden Hayyam’ın intikam alışıdır. Hayyam gibi özgür düşünceli ve kılı kırk yaran bir filozofun kendi zamanındaki fıkıhçıların uydurma, cebrî ve mantıksız tapınma hükümlerine körükörüne boyun eğmeyeceği, onların çürümüş masallarına kanmayacağı ve bayağı tuzaklarına düşmeyeceği aşikârdır. Çünkü din herkesin kayıtsız şartsız itaat etmesi gereken, temel ilkelerinden asla şüphe duyulamayan cebrî hükümler ve görevlerden ibarettir ve bir grup muhafız bu hükümlerden yararlanarak avamı piyon olarak kullanır. Fakat Hayyam, uyulması gereken tüm bu dinsel konuları alaycı ve itikatsız bir üslupla ele alır; davranış ve sebeplerden yola çıkarak olan biteni ve bunların nedenlerini anlamak ister. Ölüm ve yaşam meselelerini pozitif bir yaklaşımla, mantığa, hissedilenlere, gözlemlere, yaşamın maddî akışına dayayarak çözmeye çalışır. Bu yüzden dünyadaki olayları tarafsızca izleyen biri olarak kalır.

Hayyam o zamanki bilim adamlarının çoğunda olduğu gibi kalbiyle ve duygularıyla yetinmez, dört dörtlük bir âlim gibi gözlemleriyle, mantığıyla elde ettiklerini söyler. Bilindiği gibi, birisi dinsel efsanelerin batıl olduğunu kanıtlarsa, o kadar da önemli bir iş yapmış sayılmaz. Çünkü bilimlerin sayesinde zaten kendiliğinden batıl olmuştur. Fakat Hayyam’ın zamanını ve mutaassıp çevresini göz önünde bulundurursak, onun çalışmaları, makamını çok yükseklere çıkarır.

Hayyam, zamanındaki devlet büyüklerinin emir ve ricası üzerine yazdığı bilimsel ve felsefî kitaplarında gizlilik ve takıyyeyi elden bırakmamış ve görünüşte tarafsız bir tavır takınmışsa da, eserlerinde kaleminden kaçan bazı bilimsel konular görülebilir. Örneğin Novruzname’nin dördüncü sayfasında şöyle der: “Yüce Tanrı’nın emriyle dünyanın halleri değişti ve mesela dünyaya ve onun dönüşüne uygun olacak şekilde yepyeni şeyler ortaya çıktı.” Acaba bu son cümleden meşhur Adaptation du milieu formülü çıkmıyor mu? Çünkü o, Tanrı’nın mevcudatı ayrı ayrı yarattığını inkâr eder ve bunların âlemin dönüşüne uygun olacak şekilde ortama uyum sağladığına inanır. Avrupa’da büyük yankılar yaratan bu bilimsel kuralı acaba Hayyam 800 yıl önce ferasetiyle anlayıp tahmin etmemiş midir?

Aynı kitabın üçüncü sayfasında “Yüce Tanrı güneşi nurdan yarattı; gökleri ve yerleri onunla besledi” yazılıdır. Bu da, filozof ve şairin yanı sıra bir de tabiî bilimler âlimiyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor bize.

Fakat Hayyam, terânelerinde bu gizlilik ve takıyyeyi bir kenara bırakmıştır. Çünkü ruhunun yarası olan bu terânelerde, yaşadığı ortamın çürük ilke ve yasalarını kabullenmez, aksine onların düşüncelerindeki bütün maskaralıkları mantığıyla ortaya çıkarır. Hayyam’ın, yaşadığı çevredeki hurafelerle ve mevhumlarla mücadelesi terânelerinin tümünde açıkça görülebilir. Zahitlerin, fıkıhçıların ve ilahiyatçıların hallerine acı acı güler ve benzeri görülmemiş bir biçimde, olanca ustalığı ve mahareti ile burunlarını sürter.

Hayyam ölüm ötesi konulara alaycı, kuş kucu bir eda ve “derler ki, diyorlar ki” sözünü naklederek başlar:

Gûyend: Behişt u hûr-i ayn hâhed bûd… (88)

Derler ki: Cennet ile huriaynlar olacak.

Gûyend merâ: Behişt-i aden bâ hûr hoş est … (90)

Derler ki: Aden cenneti, hurilerle hoştur…

Gûyend ki: Dûzehî buved âşık u mest… (87)

Derler ki: Cehennemlik olacak âşık ile sarhoş

Bir zamanlar insanı ilahî cemalin aynası ve yaradılışın amacı olarak tasavvur ederlerdi. İnsanlığın bütün efsaneleri onun çerçevesinde oluşturulmuştu. Gökteki yıldızlar ona yazgısını göstermek için yaratılmış, yeryüzü, zaman, cennet, cehennem onun hatırı için var edilmişti. İnsan küçük dünyaydı ve büyük dünyanın bir örneği ve temsilcisiydi. Nitekim Baba Efzal şöyle der:

Eflâk u enâsir u nebât u heyvân
Aksî zi vucûd-i rûşen-i kâmil-i mâst

Felekler, dört unsur, bitkiler ve hayvanlar
Bizim mükemmel ve aydınlık varlığımızın bir aksidir.

Hayyam maddeci ve bilimsel bakış mantığıyla insana “câm-ı cem” der. Onun var olması ve ölümü bir sineğin var olup ölmesi kadar önemsizdir.

Âmed şoden-i to enderin âlem çîst?
Âmed megesî pedîd o nâpeydâ şod! (41)

Senin bu âleme gelip gitmenin anlamı ne?
Bir sinek var olmuş, sonra yok olmuş. İşte o kadar!

Şimdi de fıkıhçıların ve ulemanın akidelerini alaylı alaylı inkâr etmesi karşısında, doğa ötesi konulara nasıl bir çözüm yolu bulduğunu görelim. Hayyam yaptığı göz lemlerin ve araştırmaların sonunda insanoğlunun kavrama kapasitesinin sınırlı olduğu problemiyle karşılaşır. Nereden geliyoruz ve nereye gidiyoruz? Kimse bilmiyor. Haklıymış gibi görünüp bu meseleler hakkında konuşanlar zırvalamaktan başka bir şey yapmıyor; hem kendilerini hem başkalarını aldatıyorlar. Hiç kimse ezelin sırlarını anlamamış ve anlamayacak. Ya da asla sır diye bir şey yok. Olsa bile, hayatımızı etkilemiyor. Örneğin dünya, yeni var olmuş veya eskiden varmış; ne işimize yarayacak acaba?

Çon men reftem; cihân mohdes çi kadîm
Tâ key zi hadîs-i penc o çâr ey sâkî!? (93)

Dünya yeniymiş, eskiymiş; ne değişir? Ben gittikten sonra!
Ne zamana kadar beşten, dörtten dem vuracaksın be sâkî?

Vaktimizi beş duyu ve dört unsurla tartışarak geçirsek ne olacak yani? Bize ne? Öyleyse  mevhum umutlara ve korkulara kapılarak, saçma sapan tartışmalarla vaktimizi öldürmeyelim. Söyledikleri, uydurdukları şeyler sırf masal! Bilimle olsun, dinin yardımıyla olsun, asla çözülmeyecek evrenin muamması ve hiçbir gerçeğe ulaşamayacağız. Üstünde yaşadığımız şu yeryüzünün ötesinde ne bir saadet var ne bir ceza. Geçmiş ile gelecek; iki yokluk. Ve biz iki dünyanın sınırı olan bu iki yokluk arasında yaşayacağımız kısacık bir ânı idrak etmeliyiz. Bundan yararlanmalı; yararlanırken de acele etmeliyiz.

Hayyam’a göre, yemyeşil tarlaların kenarı, erguvan rengi şarap kadehine binlerce gölge aksettiren mehtap, çengin gönül alıcı ahengi, ay yüzlü sâkîler, yeni açmış çiçekler yaşamın korkunç bir kâbus gibi gelip geçen tek gerçeği. Bugünü yaşamaya, mutlu olmaya bakalım. Çünkü yarını kimse görmemiştir. İşte bu, tek yaşam arzusudur.

Hâlî hoş bâş zanki maksûd înest. (134)
Bugün mutlu olmaya bak. Çünkü amaç bu.

Hayyam hissedilen ve maddî gerçeklerin karşısında bir büyük gerçeğe daha inanır. Bu da, hayır ve mutluluğa baskın çıkan şer ve kötülüktür. Muhtemelen Hayyam’daki bu cebrî düşünce daha çok astronomi ve maddeci felsefenin sonucunda oluşmuştur. Aldığı bilimsel eğitimin onun felsefî gelişimi üzerindeki etkisi tüm açıklığıyla görülür. Hayyam’a göre tabiat körükörüne dönüşünü sürdürür. Gökyüzü bomboştur ve kimsenin imdadına koşmaz.

Bâ çerh mekon hevâle kender reh-i akl
Çerh ez to hezâr bâr bîçâter est! (34)

Feleğe havale ederim deme işini. Akıl yolunda zira
Felek bin beter zavallı senden!

Felek güçsüz ve iradesizdir. Gücü olsa, kendi dönüşünü durdururdu.

Der gerdiş-i hod eger merâ dest budî,
Hod râ berehandemî zi sergerdânî. (33)

Yetseydi gücüm kendi dönüşüme,
Kurtarırdım kendimi âvarelikten!

O zamanki astronomi görüşleri doğrultusunda Hayyam feleği mahkûm eder ve hareket halindeki gök cisimlerinin değişmez yasalarını tüm benliğiyle algılayarak canlandırır. Yıldızlar ve onların düzenli yasaları hakkında dakik incelemeler yaptıktan sonra hayatımızın, feleklerin dönüşündeki haşin kanunların etkisi altında kaldığını kabul eder ama dinsel anlamda kaza ve kadere inanmaz. Çünkü yazgıya isyan eder; bu yüzden kötümserliğe kapılır zaten. O, Tanrı’dan değil, daha ziyade feleğin dönüşünden şikâyet eder. Sonunda tüm yıldızların uğursuz olduğuna, uğurlu bir yıldız bulunmadığına inanır.

Eflâk ki coz gam nefzâyend diger. (28)
Felekler gamdan başka bir şeyi arttırmazlar.

Novruzname’nin kırkıncı sayfasında nakilde bulunarak şöyle der: “Denildiğine göre, her iyilik ve kötülük gezegenlerin etkisiyle ve Yüce Tanrı’nın takdir ve iradesiyle yeryüzüne iner ve bir şahsa çarparak, acımasızca deler geçer.”

Nizâmî-yi Arûzî, Hayyam hakkında naklettiği bir hikâyede, Melikşah’ın ava çıkmak için havanın uygun olup olmadığı konusunda Hayyam’dan tahminde bulunmasını istediği, onun da meteoroloji ilmine dayanarak doğru tahminde bulunduğunu söyleyerek şöyle devam eder: “Huccetu’l-Hak Ömer’in kararını gördüm. Ama onun astronomi hükümlerine asla inanmadığını anladım.”

Bir başka rubaisinde varoluşun nedenini dört unsur ve yedi gezegenin etkisinde bulur:

Ey anki netîce-yi çehâr o heftî;
Vez heft o çehâr dâyim ender teftî.” (29)

Ey dört ile yedinin neticesi olan!
Yedi ile dördün yüzünden sürekli telaştasın.

Yukarıda da geçtiği gibi Hayyam’ın kötümserliği gençlik yıllarına kadar uzanır (numara 16). Bu kötümserlik hiçbir zaman bırakmamıştır yakasını. Sürekli gam, keder, yokluk ve ölüme bulanmışlık Hayyam’ın düşüncesindeki özelliklerden biridir. Mutluluğa, sevince davet ederken, mutluluk sözcüğü boğazında kalır, tıkanır. Çünkü tam bu sırada ölümün gövdesi, kefen, mezarlık ve yokluk binlerce işaretle, keyif ve işret meclisinden çok daha kuvvetli olarak insanın gözünde canlanır ve bir anlık mutluluğu berbat eder.

Doğa özen göstermeden, hoyratça yapacağını yapar. Yavrularını besledikten sonra soğukkanlılıkla, olgunlaşsın veya olgunlaşmasın, başakları biçen, hunhar, divane bir dadıdır. Hiç gelmeseydik dünyaya keşke! Madem ki geldik, ne kadar erken gidersek, o kadar mutlu oluruz.

Nâ-âmedegân eger bedânend ki mâ
Ez dehr çi mîkeşîm; nâyend diger. (28)

Gelmeyenler bir bilseler neler
çektiğimizi felekten, gelmezler asla.

*

Horremdil anki zin cihân zûd bereft;
Vâsûde kesîki hod nezâd ez mâder. (23)

Mutludur bir an evvel giden bu dünyadan;
Ya da anasından hiç doğmayan!

Hayyam’ın terânelerinde tekrarlanan bu yokluk arzusu acaba Buda’nın Nirvana’sıyla benzerlik göstermiyor mu? Buda felsefesinde dünya, görünüşteki değişikliklerin bir bulut, bir yansıma veya hayalî resimlerle dolu bir rüya olduğu, birbirine bağlanmış olayların tümünden ibaret değil midir?

Ehvâl-i cihân u asl-i in omr ki hest
Hâbî yu hiyâlî yu ferîbî yu demîst. (109)

Şu dünyanın halleri ve ömrümüzün aslı
bir rüya, bir hayal, bir aldatmaca ve bir andır.

İran şairlerinin çoğu kötümserdir. Ama kötümserlikleri, aşırı ve doyumsuz şehvet hisleriyle doğrudan ilgilidir. Oysa Hayyam’da kötümserliğin yüce ve felsefî bir tarafı vardır. Ay yüzlü güzelleri işret meclisini tamamlayan tek unsur olarak görür ve genellikle şarap, kadına nisbetle daha da önemlidir. Kadının ve sâkînin varlığı bir nevi estetik keyif ve lezzet kaynağıdır. Hiçbirini göklere çıkarmaz; hiçbirinin ayrı bir makamı yoktur. Bütün bu güzel ve hoş görünen şeylerle bir anlık zevk arayışında olmuştur. Bu bakımdan Hayyam güzelliği taparcasına önemsemiş, güzel tadı, hoş ahengi ve güzel manzarayı seçmiştir. Novruzname’nin bir faslını güzel yüze tahsis etmiş ve bölümü şöyle noktalamıştır: “Bu kitap uğur olsun diye güzel yüz hakkındaki bölümle bitirildi.” Şu halde Hayyam, hayatında başına gelen tatsız olaylar karşısında, diğer şairlerin yaptığı gibi, örneğin sevgilinin küsmesi veya parasızlık gibi nedenlerle sızlanmaz. Onun derdi, felsefî bir dert ve duygularıyla yaradılışın temeline yağdırdığı bir lanettir. Bu başkaldırış onun acı dolu felsefesinin ve gözlemlerinin sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu kötümserlik onu dehrîliğe yani materyalizme sürüklemiş, irade, düşünce, hareket ve her şey gözüne saçma sapan gelmiştir.

Ey bîhaberân, cism-i mocessem hîçest,
Vin târem-i noh sipihr-i erkam hîçest. (101)

Be hey habersiz! Şu gördüğün şekil bir hiçtir.
Şu nakışlı, süslü dokuz kubbe de bir hiçtir.

Görünüşe bakılırsa, Schopenhauer kendi kötümserlik felsefesinden Hayyam’ın vardığı sonuca ulaşır: “Kendi iradesini hiçe sayacak dereceye gelen biri için bize gerçekmiş gibi görünen bu dünya, bütün güneşler ve samanyolları nedir? Bir hiç!”

Hayyam insanlardan uzak durup, nefret etmiştir. Onların düşüncelerini, âdetlerini en sert ifadelerle mahkûm etmiş ve toplumun telkinlerini kabule asla yanaşmamıştır. Arapça şiirlerinde ve bazı kitaplarında Hayyam’ın insanlara karşı duyduğu kin, öfke ve güvensizlik açıkça görülebilir.

Cebr ve Mukabele adlı kitabının girişinde şöyle der: “Biz ilim erbabının yok olduğuna ve sayıları az, azapları çok olan birtakım kişilere münhasır kaldığına şahittik. Parmakla sayılabilecek kadar az olan ilim erbabının güç yaşamları boyunca bütün himmetleri bilimsel araştırmalar ve keşifler yapmakla geçti. Ama bilginlerimizin çoğu hakkı batıla satıyor, gösteriş ve tezvirin dışında bir şey yapmıyorlar. Sahip oldukları bilgiyi maddî ve aşağılık amaçları yolunda kullanıyorlar. Doğruyu arayan ve doğruyu saçan, batılı inkâr etmeye çalışan ve tezviri terkeden birini görecek olurlarsa, alaya alıp küçümsüyorlar.”

Galiba her devirde ikiyüzlü, sahtekâr ve işi gücü çanak yalamak ve dalkavukluk etmek olan kişiler var olmuştur!

Ünlü Diyojen bir gün Atina’da elinde yanan fenerle bir insan aradıysa da bulamadı. Ama Hayyam vaktini boşa araştırmakla telef etmemiş ve kendinden emin olarak şöyle demiştir:

Gâvîst ber âsmân, karîn-i pervîn
Gâvîst diger, ber zebereş comle zemîn
Ger bînâ’î, çeşm-i hakikat bogşâ
Zîr u zeber-i do gâv moştî her bîn (15)

Gökte var bir öküz, Ülker’in benzeri
Var bir öküz daha, onun üstüdür dünyanın yeri
Değilsen kör, aç hakikat gözünü
Gör iki öküzün arasında bir avuç eşeği.

Halkın seviyesiz düşüncelerinin baskısı altında kalan Hayyam ’ın bu durumda asla sevgi, aşk, ahlak, insanlık ve tasavvuf taraftarı olmayacağı aşikârdır. Zaten yazarların ve şairlerin çoğu bu düşüncelere şahsen inanmasalar da, avamı aldatmak için böyle bir propaganda yapmayı üstlerine vazife saymışlardır. Garip olan bir şey varsa, o da Hayyam’da İran’ın geçmişine duyduğu meyil, rağbet, sempati ve üzüntüdür. Tarihteki birçok ihtilaf dolayısıyla, Nizamülmülk’ün Hayyam ve Hasan Sabbah’la sınıf arkadaşı olduğuna dair meşhur hikâyeye inanamasak da, Hayyam’ın Hasan Sabbah’la irtibat halinde olması hiç de uzak görünmemektedir. Çünkü çocuklukları aynı devirde geçmiş ve ikisi de hemen hemen 517-518/1123-1124 yılında ölmüştür. İkisinin de güçlü İslam ülkesinin kalplerinde yarattığı düşünce inkilabı bu tahmini doğrulamaktadır. Belki de bu münasebetle onları suç ortağı olarak görmüşlerdir. Hasan yeni bir mezhep icat edip o zamanki toplumu temelinden sarsarak ulusal bir İran ayaklanması meydana getirdi. Hayyam hissî, felsefî, aklî ve maddî mezhep getirerek kendi terânelerinde onun amacını gerçekleştirdi. Daha çok siyaset ve kılıca dayandığı için bir süre sonra Hasan’ın etkisi kayboldu. Fakat Hayyam’ın, temeli akıl ve mantık üzerine kurulu maddeci fikirleri kalıcı oldu.

Hiçbir İslam şairinde ve yazarında, Hayyam’da olduğu gibi açık bir ifade ile Tanrı’yı nefyetmek ve Sâmî dininin efsanelerini temelden yıkmak görülmez. Belki de Hayyam’ı İbni Mukaffa, Bihâferîd, Ebû Müslim, Bâbek ve benzerleri gibi Arap karşıtı İranlılardan biri olarak kabul edebiliriz. Hayyam üzgün bir eda ile eski İran padişahlarına işaret eder. Bunda Firdevsi’nin Şahname’sini okumasının etkisi olabilir. Hayyam terânelerinde hâk ile yeksan olan, harabe kasırlarında tilkilerin yuva yaptığı, baykuşların tünediği eski İran’ın sürekli ayaklar altına alınan görkemini, büyüklüğünü hatırlatır. Asabî kahkahalarından, eski İran’a göndermelerinden ve kinayelerinden de açıkça görülebileceği gibi Arap yolkesenlerinden ve onların seviyesiz düşüncelerinden nefret eder. Bu yetmiş başlı ejderhanın ağzına gömülen, titreyerek çırpınan İran’a sempati duyar.

Daha ileri gitmeyelim; Hayyam’ın Sâsânîlerin eski görkemli günlerini hatırlat maktan amacı uygarlıkların sebatsızlığını, küçüklüğünü, insan hayatının kısalığını ispat etmek ve sadece mecazî ve kinayeli bir tasvir yapmaktan başka bir şey değil midir acaba? Fakat ifadelerindeki hararetle en küçük bir kuşkuya mahal bırakmaz. Örneğin mehtaplı gecede Tîsfun (Medayin) harabesinde öten kumrunun sesi rubaiyi okuyanın tüylerini diken diken eder.

An kasr ki ber çerh hemîzed pehlû,
Ber dergeh-i û şehân nihâdendî rû,
Dîdîm ki ber kongre’eş fâhte’î
Benşeste hemîgoft ki “kû, kû, kû, kû?” (56)

O kasır ki feleğe dayamıştı yanını
Eşiğine şahlar sürerdi alnını;
Gördük ki burcunda bir kumru
Konmuş, derdi :”ku, ku, nerde, hani?”

An kasr ki Behrâm der û câm girift,
Âhû beçe kerd u şîr ârâm girift,
Behrâm ki gûr mîgiriftî heme omr
Dîdî ki çegûne gûr Behram girift. (54)

O kasır ki Behram onda kadeh tuttu;
Ceylan yavruladı, arslan teskin oldu.
O Behram ki ömür boyu hep yaban eşeği tuttu,
Gördün mü, mezar onu nasıl da tuttu!

Yukarıda geçtiği gibi, Hayyam evrenin dışında bir tanrı tanımaz ve Sâmî dinlerin tasavvur ettiği tanrıyı inkâr eder. Fakat daha sonra ciddî bir tavır takınarak doğa ötesi sorunlara ilişkin bilimsel ve mantığa dayalı çözüm yolu arar. Bir akıl yolu bulamayınca, yaratanı testiciye ve insanı testiye benzeterek şu şairane sözlerle yetinir:

İn kûzeger-i dehr çonin câm-i latîf
Mâsâzed u bâz ber zemîn mîzenedeş! (43)

Felek denilen şu testici latif bir kadeh yapar;
Yapar da yaptığını sonra yine yere çalar!

Meselenin aslıyla bizim bir işimiz yok ama işi gücü sanat eserleri yaratmak ve yaptığı testileri cinnet hali içinde kırmak olan, ahmak ve hunhar görünümlü bu divane testicinin meclisini sadece Derviş Nakkaş Bey’in fırçası tuvale yansıtabilmiştir.

Hayyam cenneti ve cehennemi kişilerin yaradılışında görmüştür.

Dûzeh şererî zi renc-i bîhûde-yi mâst
Firdovs demî zi vakt-i âsûde-yi mâst. (142)

Cehennem dediğin bir kıvılcım, boşuna zahmetimizden
Cennet dediğin bir an, huzur dolu vaktimizden.

Gülen çiçekler, inleyen bülbüller, yemyeşil tarlalar, sabah meltemi, mehtap ve onun gibi parlak bir yüz, peri gibi güzeller, çengin nağmeleri, gül rengi şarap; işte bunlardır bizim cennetimiz. Şu acı ve zecir dolu sebatsız dünyada karşı karşıya kaldığımız gerçekler varken, yeryüzünde yararlanabileceğimiz iyi bir şey yok bunların dışında. İnsanların umutlandırılarak aldatıldığı mev’ûd cennet işte bu cennet. Neden mevhum bir umut uğruna huzurumuza göz yumalım?

Kes huld u cehîm râ nedîde est, ey dil.
Gû’î ki ez an cihan resîde est? Ey dil. (91)

Cenneti, cehennemi kimse görmedi, gönül.
Söyle haydi; kim geldi öte dünyadan, gönül?

Garip bir oyuncak odası ya da tiyatro gibidir dünya. Bir kukla ya da satranç oyunu gibidir, satranç tahtasının üstünde de tüm evren var sanki. Ama bir çocuğa aitmiş gibi, görülmeyen bir el bir süre eğlenir, oyalanır bizimle; oraya buraya götürür bizi; yerimizi değiştirir. Sonra canı sıkıldı mı, tekrar bu kuklaları, bu satranç taşlarını unutulmuşluk ve yokluk sandığına atar.

Mâ lo’betegânîm u felek lo’betbâz.
Ez rûy-i hakîkatî, ne ez rûy-i mecâz. (50)

Biz kuklayız, kuklacı ise felek.
Değildir bu mecaz, gerçektir gerçek.

Hayyam bu maskara, alçak, üzüntü veren, komik dünyayı yıkıp, bu yıkıntıların üstünde daha mantıklı bir dünya kurmak ister.

Ger ber felekem dest budî çon yezdân,
Berdâştemî men in felek râ zi miyân. (25)

Yetseydi gücüm Tanrı misali feleğe,
Yok ederdim, vermezdim aman feleğe.

Hayyam’ın felsefesinin onu izleyenler tarafından ne kadar ilgi ile karşılanıp taklit edildiğini anlamak için şu hususu belirtmemiz gerekir: Debistân-i mezâhib kitabının müellifi birkaç yerde Hayyam’ın rubailerini örnek olarak verirken, bir yerde de ona garip bir rubai isnad eder.

“Semrâd’ın sözcük anlamı ‘vehim ve zan’ demektir. Fer İrec’in öğrencisi Ferehmend şöyle demiştir: Var olan biri, unsurların, feleklerin, yıldızların, akılların ve nefislerin hak olduğunu bilir. Vâcibülvücud’un varlığa bürünmediğini söyler. Biz de vehim yoluyla onun var olduğunu sanırız. Ve kuşkusuz o da yoktur. Hakîm Ömer Hayyam’dan bir örnek:

Sâni’ be cihân-i kohne hemçon zarfîst
Âbîst bema’nî yu bezâhir berfîst
Bâzîçe-yi kufr u dîn be tiflân bespâr
Bogzer zi makâmî ki hodâ hem harfîst.

Yaratan şu köhne dünyada bir kaba benzer.
Anlamca bir su ve görünüşte ise bir kardır.
Küfr ve din oyuncağını çocuklara ver.
Geç şu makamdan. Çünkü tanrı da bir söz sadece.
(s.63)

Bir başka yerde (s.159) çârvâk akidesi hakkında şöyle der:

“… Aklı başında olanın tüm lezzetlerden yararlanması ve arzuladığı şeylerden kaçınmaması gerekir. Çünkü toprağa girildi mi, geri dönüş yoktur.

Yok geri dönüşün; gittin mi, tam gittin!

Daha açıkça ifade edecek olursak, onlara göre çârvâk akidesi şudur: Yaradan ortada olmadığına ve insanın idraki onu kavrayamayacağına göre, neden zan ve vehme dayalı bir şeye, hatta yok olan bir şeye kulluk edelim? Neden cennet ve oradaki rahatlık müjdesi uğruna büyük bir hırsla ve eblehlik içinde nimetlerden ve rahatlıktan el çekelim?… Aklı olan, peşini veresiyeye değişmez… Görünürde olmayan bir şeye inanmamak gerekir. Bedenin terkibi dört unsurdan oluşur. Bunlar tabiatın gerektirdiği gibi bir süre bir arada bulunur… Ama terkip dağıldı mı, unsur, kendisi dışında bir şeye dönemez. Beden kasrı tahrip olduktan sonra vatan cennetine, naza, nimete yükselmek veya ateşe ve cehenneme düşüş olmayacaktır.”

Acaba bu satırlardan Hayyam’ın düşüncelerinin tahlilini çıkarmıyor muyuz? Heron Allen, Elfinstin’in telif ettiği ve 1815 yılında basılan Sergozeşt-i saltanat-i Kâbol [Kâbil saltanatının serüveni] adlı kitaptan naklen Hayyam’ın rubailerine gönderme yaparak şöyle der: [s.291) “Melazki adıyla meşhur olmuş dehrî ve dinsiz bir fırka vardır. Görünüşe bakılırsa, düşünceleri hayli eskilere gider ve eski İran şairi Hayyam’ın eserlerinde hiçbir dilde görülmemiş şekilde dinsizlik örnekleri vardır… Bu fırkaya mensup olanlar düşüncelerini gizliden gizliye açıklarlardı. Bilindiği gibi, onların akideleri Şah Mahmud’un sarayındaki rint soyluların arasında yayılmıştı.”

Hayyam’ın felsefesinde gözlenen bir başka husus da, ölüm konusunda gösterdiği hassasiyettir. Hayyam ölümü, ilahiyatçıların felsefesi ve ruhun kaynakları yoluyla değil, cisimlerdeki zerrelerde görülen cereyan, değişim ile maddenin parçalanması yoluyla ele alır; şairane ve hüzün verici tasvirlerle canlandırır.

Hayyam’a göre maddenin ötesinde bir şey yoktur. Dünya zerrelerin bir araya gelmesi sonucu var olmuştur ve bu zerreler hep birlikte işlevlerini sürdürürler. Bu, sürekli ve ebedî bir cereyandır. Zerreler peyderpey şekillere bürünürler ve bu şekilleri değiştirirler. Bu yüzden insanın korkuya düşeceği veya umutlanacağı bir şey söz konusu olamaz. İnsan zerrelerle dört unsurun terkibi ve yedi yıldızın etkisi sonucunda var olmuştur. Ruhu da bedeni gibi maddîdir ve ölümden sonra aynı halde kalmaz.

Bâz âmedenet nîst; ço reftî, reftî. (29)
Yok geri dönüşün; gittin mi, tam gittin!

Çon âkibet-i kâr-i cihan nîstîst, (140)
Madem ki yokluk var şu dünyanın sonunda,

Her lâle-yi pejmorde nehâhed beşkoft. (47)
Solan her lale açmayacak bir daha.

Hayyam bununla da yetinmez; bedenin bütün zerrelerini ilk çıkış noktalarına kadar izler ve onların geri dönüşünü açıklar. Ruhun kalıcılığı konusunda, bedendeki zerrelerin ölümden sonra geri dönüş ve değişimine inanır. Çünkü hissedilen ve ayırdedilen bir şey varsa, o da bedendeki zerrelerdir. Bunlar başka cisimlerle tekrar hayat bulurlar ve dolaşımlarını sürdürürler. Ama ölümden ayrı bir yaşamı olan bağımsız ruh yoktur. Eğer biz mutlu olursak, bedenimizdeki zerreler şarap küpü olacaklar, sürekli sarhoş kalacaklar, gizemli ve iradesizce bir yaşam sürdüreceklerdir. Bu zerreler felsefesi Hayyam’ın derdinin ve gam dolu düşüncelerinin kaynağıdır. Testi toprağında, çimenlikte, lalede, çengin ahengine uyarak ritmik hareketlerle dans eden sevgilide, eğlence meclislerinde ve her yerde sebatsız zerreleri ve doğanın aldırış etmeyen hoyrat cereyanını gözünün önünde bulur. Şarap testisinde ay yüzlü dilberlerin toprak olmuş bedenlerinin zerrelerini görür. Ancak bu zerrelerin garip bir yaşamı vardır. Çünkü onlarda badenin latif ruhu kaynamaktadır.

Burada onun şarabı, terânelerinde kullandığı bütün şairane kinayeler ve benzetmelerle derin ve gizemli bir biçime bürünür. Şarap sarhoşluk ve unutkanlığı doğururken, testi de adeta bedendeki ruh hükmündedir. Acaba testinin bütün bölümleri insan bedenindeki organların küçültülmüş bir hali değil midir; adları aynı değil midir? Ağız, kenar, boyun, kulp, karın… ve testideki şarap da onun keyif dolu ruhu değil midir? Bu testi bir zamanlar bir ay yüzlü dilberdi! Bu kaynayan ruh, testinin mazideki dertli yaşamını hatırlatır. Böylece testi müstakil bir hayat kazanır; şarap da onun ruhu mesabesindedir.

Leb ber leb-i kûze bordem ez gâyet-i âz (139)

Dudağımı testinin dudağına dayadım hırsla.

İn deste ki ber gerden-i û mîbînî,
Destîst ki ber gerden-i yârî bûdest. (72)

Onun boynunda gördüğün şu kulp,
Bir yarin boynundaki eldi vaktiyle.

Yukarıda ele alınan konulardan, Hayyam’ın yaşamın değeri ve mahiyeti hakkında önemli bir düşünce ve felsefe sahibi olduğu anlaşılıyor. Acaba o bu felsefe ve bunca talihsizlik karşısında ne gibi bir yol izler?

Varlıkların niteliği kavranılamaz. Nereden gelip nereye gittiğimizi kimse bilmemiştir; bilmeyecek de. Başkalarının bu konuda söyledikleri bir sürü deli saçması. Oysa doğa sakin sakin ve hiçbir şeyi umursamadan kendi görevini yapıyor. Onun karşısında bütün çabalarımız boşuna; felsefî araştırmalar yapmak da mümkün değil. Doğanın nezdinde kederimiz de, sevincimiz de bir. Yurt tuttuğumuz şu dünya sürekli acılarla, kötülüklerle dolu. Korkunç hayatımız bir dizi düş, hayal, aldatmaca ve mevhumlardan ibaret. Birçok haşmetli padişah gelip geçmiş ve yokluk toprağıyla sarmaş dolaş olmuş. Kara toprağın bağrına giren peri kadar güzel ama mutsuz dilberlerin bedenlerinin her zerresi mezarın daracık mekânında çözünüp ayrışıyor, bitkilerde ve başka varlıklarda elem dolu bir hayata devam ediyor. Bütün bunlar dilsizlik diliyle yeryüzündeki varlıkların zayıflığını ve kırılganlığını göstermiyor mu acaba? Mazi, karmakarışık bir anıdan ve düşten öte bir şey değil; gelecek ise meçhul. Öyleyse yaşadığımız şu ânı, bir göz açıp kapayana kadar geçip maziye gömülecek olan şu ânı idrak edip mutlu olalım. Bu an geçti mi, elimizde bir şey kalmayacak artık. Ama bu ânı nasıl geçireceğimizi bilmemiz gerek. Yaşamın amacı keyif ve zevktir. Elimizden geldikçe gamı, kederi uzaklaştıralım başımızdan; bilineni bilinmeyene satmayalım; peşini veresiyeye feda etmeyelim. Pençesinde ezilmeden önce alalım intikamımızı hayattan.

Borbây nasîb-i hîş ket borbâyend. (45)

Almaya bak nasibini; alınacaksın çünkü.!

Şunu da bilmek gerekir ki; Hayyam her ne kadar yürekten sevinç ve mutluluğa inansa da, onun sevinci daima yokluk düşüncesi ile iç içedir. Hayyam’ın felsefesindeki manalar görünüşte hep hoşça vakit geçirmeye bir davet olsa da, aslında gül, bülbül, şarap kadehleri, yemyeşil çayırlar, şehvet dolu tasvirler, intihar etmek isteyip de ölmeden önce odasını süsleyen biri gibi süsten öteye gitmez. Bu yüzden onun mutluluğu daha ziyade üzüntü verici bir mutluluktur. Mutlu olalım ve unutalım ki kanı, binlerce yaramızdan akmakta olan şu yaşam sıvısını görmeyelim!

Hayyam gençliğinden beri karamsar ve kuşkucu olduğu için, keyif ve mutluluk felsefesini yaşlılığında seçmiştir. Zaten bu nedenle onun mutluluğu üzüntü doludur, hayıflanma doludur.

Peymâne-yi omr-i men be heftâd resîd,
İn dem nekonem neşât, key hâhem kerd? (141)

Yaşım geldi dayandı yetmişe;
Şimdi bulmazsam, ne zaman bulurum neşe?

Bu terâne görünüşte, her şeyden bıkıp usanmış, hayata tapan ve lanetler yağdıran, feleğin çemberinden geçmiş bir rindin ifadesidir. Aslında yetmiş yaşındaki bu acele ve içki içme rağbeti bu rubaiyi onun karamsar rubailerinden de gam dolu göstermekte ve salt yokluk karşısında ömrünün son dakikalarını idrak etmek isteyen maddeci bir filozofun düşüncesini sergilemektedir.

Hayyam’ın terânelerinde galiz bir şarabın kokuları ağırlığını hissettirir ve kilitlenmiş dişlerinin arasından “Mutlu olalım!” der ölüm.

Şarap konusunun Hayyam’ın rubaileri arasında ayrı bir yeri vardır. Hayyam, şarap içmekte İbni Sina gibi ileri gitmezse de, şarabı överken bir ölçüde abartıya kaçar. Belki buradaki amacı daha çok dinsel yasaklara övgüdür. Fakat Novruzname’de şarabın yararlarına ilişkin bir bölüm vardır ve yazar başkalarının tecrübelerine ve kendi deneylerine dayanarak şarabın yararlarını açıklar; bu arada İbni Sina ve Muhammed Zekeriya-yı Râzî’den söz ederek der ki:

“İnsan vücudu için şaraptan yararlı bir şey yoktur; hele hele acı ve saf üzüm şarabı. Bu şarabın özelliği üzüntüyü silip, yüreği ferahlatmasıdır.” (s.60)

“Bütün bilim adamları şaraptan daha iyi ve yüce bir nimet olmadığı hususunda fikir birliğine vardılar.” (s.70)

“… ve cennette birçok nimet vardır ve şarap cennetteki nimetlerin en iyisidir.” (s.61)

Yazarın bu cümleyi imanla yazdığına inanabilir miyiz? Oysa alaylı alaylı şöyle der:

Gûyend: Behişt u hovz-i kevser bâşed! (89)

Derler ki: cennet ve kevser havuzu varmış!

Rubailerde şarap, yaşam üzüntüsünü unutmak için vardır. Hayyam şarap kadehine sığınarak erguvan renkli meyle düşünce huzurunu ve unutmayı sağlamak ister. Mutlu olalım, keyfedelim, bu anlamsız yaşamı unutalım. Özellikle unutalım. Çünkü eğlence meclislerimizde korkunç bir gölge dolaşır. Bu gölge ölümdür. Şarap testisi dudağını bizim dudağımıza dayayınca yavaşça kulağımıza fısıldar: “Ben de bir zamanlar senin gibiydim. Öyleyse yaşamı unutmak için badenin latif ruhunu iç!”

İçelim, mutlu olalım. Ne keder dolu bir maskaralık! Keyif mi? Kadın, gelip geçici bir maşuk. Çalıp söyleyelim, içelim ki unutalım şu korkunç gölge kemikli elleriyle ümüğümüzü sıkmadan önce. Başkalarının bedenlerinin zerreleri arasında keyif alalım. Çünkü bedenimizdeki zerrelere sesleniyorlar, yokluğa çağırıyorlar. Ölüm o ürpertici gülüşleriyle gülmekte bize.

Yaşam dediğimiz şey bir an. Unutalım o bir ânı!

Mîhor ki çenin omr ki gam der pey-i ûst,
An bih ki behâb ya be mestî gozered! (143)

İçmeye bak. Peşinde gam olan şu ömür
İyisi mi geçsin uykuyla ya da sarhoşlukla!

Sâdık Hidâyet
Tahran, 4 Mihr 1313 / 25 Eylül 1934

Reklamlar