Pythagoras ve Pythagorasçılık

 

 

(EMPEDOKLES’TEN) :
“VARDI ONLAR ARASINDA ÜSTÜN BİLGİLİ BİR KİŞİ EN BÜYÜK FİKİR HAZİNESİNE SAHİP OLAN, HER TÜRLÜ HİKMETLİ İŞLERDEN EN ÇOK ANLAYAN. UZANINCA YUKARI ZEKASININ BÜTÜN GÜCÜYLE KOLAYCA GÖRÜYORDU BÜTÜN VAROLANLARIN HER BİRİNİ İNSANLARIN ONUNCU VE YİRMİNCİ GÖBEĞİNE KADAR” (OK. 31, B 129).

YUNAN ÇOKTANRICILIGININ KAYNAKLARI:
HOMEROS VE HESIODOS

Homeros, Yunan dünya görüşünün tek temsilcisi değildi. Bildiğimiz gibi onun yanında Hesiodos da vardı ve Homeros’la Hesiodos’un eserleri yine daha önce işaret ettiğimiz gibi birbirlerinden tamamen farklı iki dünya tasavvurunu dile getirmekteydi. Öte yandan Homeros ve Hesiodos’un oluşturmuş oldukları insan biçimci mitolojik Yunan dini de bütün Yunan dünyasının veya Yunan dünyasının bütün sınıflarının, farklı toplumsal tabakalarının biricik dini değildi. İÖ 6. yüzyıl ortalarında ortaya çıkan ve daha sonra Yunan dünyasında gerek felsefi, gerekse dinsel bakımdan yeni bir hareketi temsil eden Pythagoras ve Pythagorasçılığı anlamak için Yunan dininin veya dinlerinin özellikleri hakkında daha önce verdiğimiz bilgilere ek bazı bilgiler vermemiz, açıklamalarda bulunmamız gereklidir.

Herodot’a göre Homeros ve Hesiodos’un, Yunanlılar için bir tanrılar sistemi yaratmış, tanrılara ad ve lakaplarını vermiş, onların nüfuz ve görev alanlarını belirlemiş olduklarını biliyoruz.

Bu yargının Homeros’la ilgili kısmını ele alırsak, onun bir anlamda doğru, bir başka anlamda yanlış olduğunu söyleyebiliriz. Yanlıştır; çünkü Homeros hayatlarını, maceralarını anlattığı tanrıları kendisi icat etmemiştir. Onlar Yunanlılar arasında yaşayan, Yunanlıların varlıklarına inandıkları tanrılardır. Bu tanrıların kökeni ise tartışma konusudur. Bazılarının (örneğin Zeus) Yunan dünyasına Dorlar tarafından getirilmiş olduğu, bazılarının Anadolu, Mezopotamya veya Mısır kaynaklı olduğu gösterilmeye çalışılmıştır.

Öte yandan Herodot’un yargısı bir başka bakımdan doğrudur; çünkü bu tanrıların özelliklerini, görev ve yetki alanlarını, birbirleriyle ilişkilerini büyük ölçüde Homeros’un kendisi şekillendirmiştir. Başka bir deyişle onların hayatlarını, aralarındaki ilişkilerini, onlarla insanlar, doğa güçleri arasındaki ilişkileri tasarlayan büyük ölçüde odur.

Homeros tarafından tasarlanmış olduğu biçimiyle bu çoktanrıcı mitolojik ve insan biçimci din neyi göstermekteydi? Varlıklı, zengin, kudretli, kendine güvenen, maddi ve fiziki imkanlara sahip olduğu için hayatı seven, onun nimetlerinden yararlanmaya çalışan bir sınıfın dünya görüşünü. Bu insanlar hayatlarından o kadar memnun, kendilerinden o kadar emin idiler ki, tanrılarını düşündüklerinde onları ancak kendilerine benzer varlıklar olarak tasarlamaktaydılar veya onları kendilerine benzer görerek, bir anlamda kendilerini tanrılaştırmaktaydılar. Tanrılar dünyanın efendileri olan kendilerinden başka hangi şekillerde olabilirlerdi ki?

Bundan dolayı onların kendi zamanlarından çok memnun oldukları ve ne geçmişteki bir “altın çağ” veya “eski güzel günler”, ne de gelecekteki bir “cennet”, “kurtuluş günü”  peşinde koşmadıklarını görmüştük. Daha önce de belirttiğimiz gibi Homeros İliada’da Akhilleus’a şu sözleri söyletmekten çekinmemekteydi:

“Hades’te (öbür dünyada) yaşayan bir kral olmaktansa, bu dünyadaen ağır şartlar altında yaşayan bir ırgat olmayı tercih ederim.”

Bundan dolayı Homeros’ta ruh kavramının veya ruhların ölümsüzlüğü meselesinin, kahramanlarının zihnini pek kurcalamadığını görmüştük. Bu dünyadan memnun olan soylu, şüphesiz öleceğini bilmekte, ama ölümden sonrası veya ölümden sonra kendisini bekleyen hayatla ciddi bir biçimde ilgilenmemektedir. Onu düşündüğünde ise ancak gölgemsi bir hayat olarak tasarlamaktadır. Çünkü başka bir hayatın bu dünyadaki hayatından daha renkli, daha güzel olmasına imkan yoktur. Sonuç olarak, bu egemen sınıfın genel dünya görüşüne uygun bir ruh ve öteki dünya anlayışına sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Oysa Yunan sitelerinde yalnızca varlıklı soylular yaşamamaktaydı. Bu. yüksek sınıfa mensup insanların yanında daha dar anlamında halk vardı. Bu halkın bir kısmı hür insanlardan oluşmaktaydı. Onların bir bölümü, mütevazi boyuttaki topraklarını işlemekle hayatlarını kazanmaktaydılar. Diğer bazıları ise mültezim olarak zenginlerin topraklarını işiernekte veya toprağa bağlı köylüler olarak elde ettikleri ürünün bir kısmını toprak sahiplerine vermekteydiler. Bu iki grubun yanında zanaatkarlar ve işçiler de vardı. Toplumsal sınıfların en altındaysa hiçbir hakka hukuka sahip olmayan köleler gelmekteydi.

Bu gruplar veya sınıflar arasında, özellikle köylülerin ve küçük toprak sahiplerinin durumu zamanla bozulmaya başlamış, bunlar gitgide yoksullaşmışlar ve huzursuz bir kitle olarak zaman zaman mevcut düzene baş kaldırmanın yollarını aramışlardır. Nitekim bu sosyal huzursuzluklara bir çare bulmak üzere 7. yüzyıl sonlarına doğru örneğin Atina’da Solon bazı reformlar yapmak ihtiyacı duyulmuş ve bundan ünlü kanunları çıkmıştır. Aynı yönde olmak üzere Drakon ve Lykurgos’un giriştikleri reform denemeleri de vardır.

Şimdi bu alt tabakalara mensup insanların, Homeros’un varlıklı ve güçlü soylularıyla aynı dünya tasavvurunu, aynı hayat anlayışını paylaşmamış olmaları doğaldır ve bunun böyle olduğunu da bilmekteyiz. Bu konudaki başlıca bilgi kaynağımız ise Hesiodos ve onun diğer ünlü eseri işler ve Günler’dir. Hesiodos’un Homeros’tan yaklaşık bir yüzyıl sonra yaşadığı tahmin edilmektedir. Onun Homeros’unkinden farklı bir din değil, ama tamamen farklı bir dünya görüşünü dile getirdiğini görmekteyiz.

Bir defa Hesiodos’un yaşadığı çağdan hiç memnun olmadığı, ondan sürekli şikayet ettiği ortaya çıkmaktadır. Onun kardeşiyle aralarında bir miras anlaşmazlığı vardır ve yargıçlar rüşvet aldıkları için kendisinin aleyhine karar vermişlerdir. O halde karşımızda saraylarda yaşayan, kendi aralarında savaşlar yapan veya bunu yapmadıkları zaman atalarının kahramanca savaş öykülerini dinlemekten hoşlanan, hayatı yalnızca bir eğlence kaynağı olarak gören bir adam yoktur; tersine mahkeme koridorlarını arşınlayan, rüşvet yiyen hakimlerden acı acı yakınan halktan bir insan bulunmaktadır. Bu insan yaşadığı çağdan hiç memnun olmadığı için geçmişe kaçmak, geçmişte bir altın çağın varolduğuna inanmak, o zamandan bu yana dünyanın değiştiğini, insanların bozulduğunu, işlerin gitgide daha kötüye gittiğini kabul etmek ihtiyacında olan biridir.

Gerçekten de Hesiodos’a göre evrenin ve insanın yaratılmasından kendi zamanına kadar beş insan kuşağı ortaya çıkmıştır. Tanrılar tarafından yaratılmış olan birinci kuşak, “altın kuşak”tır. Bu kuşağın insanları tanrılar gibi hayat sürmüşler, ölünce de onların ruhları insanların koruyucuları olmuştur. Ancak bu kuşak uzun süre varlığını devam ettirmemiş, yerini ikinci bir kuşağa bırakmıştır. Bu ikinci kuşağı Hesiodos “gümüş kuşak” olarak adlandırır. Bu kuşağa mensup insanlar, tahmin edilebileceği gibi, birinciden daha kalitesiz ve daha akılsız olmuşlardır. Bu yüzden hep birbirlerine girmişler, ölünce de ruhları kendileriyle birlikte yok olmuştur. İkinci insan kuşağının ardından üçüncü kuşak gelmiştir. Homeros bu kuşağı gümüşten de az değerli bir madenin adıyla “tunç kuşağı” olarak adlandırır. Bunlar ikinci kuşaktan da daha akılsız, daha geçimsiz, daha kötü ve daha savaşçı çıkmışlardır. Tabii bunun sonucunda da kendi aralarında sürekli bir kavga içinde olmuşlardır. Dördüncü kuşak, “tanrısal kahramanlar” kuşağıdır. Bu kuşağın insanları işte Homeros’un destanlarına, şairlerin şiirlerine konu olmuş olan insanlardır. Nihayet onun da arkasından beşinci bir kuşak, Hesiodos’un içinde yaşadığı dönemin insanlarının meydana getirdiği “demir kuşağı” kendini göstermiştir. Bu insanlar daha evvelkilerden de kötü bir çağda yaşamaktadırlar ve durumları gitgide de daha kötüleşecektir.

Hesiodos, sözünü ettiğimiz şiiri boyunca sürekli olarak etrafında gördüğü haksızlıklardan, adaletsizliklerden, insanların tembelliklerinden, zayıflıklarından şikayet eder. O halde burada ilk defa olarak halkla, halkın dertleri, şikayetleriyle karşılaşmaktayız. Homeros’un İliada’sında halktan gelen kimseyle karşılaşmamaktayız. Bir pasajda halka mensup olduğunu söyleyebileceğimiz biri, soyluların arasında ağzını açmaya kalkıştığında efendisinden şiddetli bir tokat yer. Bu yerin Homeros’ta halktan gelen birinin adının geçtiği tek yer olduğu kabul edilir. Hesiodos’ta ise artık kahramanlardan sözedilmez. işten, güçten, çalışmadan, çalışmanın zorluklarından, erdeminden, halktan, haksızlıktan, adaletten vb. sözedilir.

Homeros’un tanrıları Hesiodos’ta da var olmaya devam ederler; ancak onlar artık eski ahlâk-dışı yaşayış ve özellikleriyle tasvir edilmezler. Hesiodos’ta Zeus, karısı Hera’dan gizli kaçamak aşklar yaşamaya katkışan soylu bir çapkın olmaktan uzaklaşarak haklının yanında yeralan, haksızlıklara engel olmak isteyen ve bunun gereğini büyük bir kararlılıkla yerine getirmeye çalışan adalet tanrısı olur. O, zayıfları korur, doğaya da adaletle hükmeder: “Eğer Güneş yolundan saparsa, Zeus onu düzeltir. ” Zeus kavramında meydana gelen bu değişmenin ne kadar önemli olduğu açıktır.

Öte yandan Hesiodos’un bu şiirinde Homeros’un ahiakından farklı olarak kahramanlık, savaşçılık gibi değerler değil, çalışma, iş gibi tamamen başka bir dünyaya; çalışan, ter döken insanların, halkın dünyasına ait olan kavramlar yüceltilir.

Hesiodos’un geliştirdiği ve seslendirdiği bu dünya görüşü, Homerosçu tanrı anlayışında önemli bir değişmeyi, sözkonusu tanrıların ahlâkileştirip yüceltilmesi yönünde bir değişmeyi ifade etmekle birlikte, Yunan dininin temelde çoktanrıcı, insan biçimci mitolojik özelliğinde veya yapısında herhangi bir değişiklik meydana getirmemektedir. Öte yandan Homeros ve Hesiodos tarafından oluşturulmuş olduğu biçimiyle Yunan çoktanrıcı dini bütün halk tabakaları tarafından aynı ilgi veya sevgiyle paylaşılma durumunda değildir. Her zaman ve her yerde olduğu gibi Yunan dünyasında da halk arasında kökleri izlenemeyecek kadar eskilere giden bazı inançlar varlığını sürdürmektedir. Şimdi de Homeros-Hesiodosçu gelenekten farklı olan bu dinsel inançlar hakkında biraz bilgi verelim.

HOMEROS-HESİODOSÇU GELENEKTEN
FARKLI DİNSEL İNANÇLAR

Bilindiği gibi Ege Havzası’nda ortaya çıkan ilk önemli uygalık, Girit Adası’nda gelişmiş olan Minos uygarlığıdır. Giritilierin dinlerini incelediğimizde onun aynı dönemde komşu bölgelerde mevcut bazı kültlerle benzerlik gösterdiğini görmekteyiz. İlk olarak onların kültünde de büyük bir Doğa Tanrıçası vardır. Bunun yanında da diğer tanrılar vardır. Bu tanrıça, Anadolu’nun ünlü doğa tanrıçası Kybele ile bazı benzerlikler gösterimektedir. Sözkonusu tanrılardan birinin ise her yıl ilkbaharda doğumu şenliklere, ölümü kışın bazı yaslara yol açan Anadolu’nun genç tanrısı Attis’le benzerliği vardır. İkinci olarak yine Anadolu’da olduğu gibi bu Kybele ile Attis’in birleşmesi sonucunda doğaya bereket geldiği inancı mevcuttur. Giritliler ayrıca bu tanrı ve tanrıça yanında boğaya da tapmaktadırlar.

Törenlerine gelince, Giridilerde törenler esnasında müzik eşliğinde danslar yapıldığı ve bu danslarda insanların vecde (extase) eriştikleri düşünülmektedir. Tanrılara çeşitli kurbanlar eşya içki sunma adetleri vardır. Çifte ağızlı balta da önemli bir semboldür. Giritlilerin öteki dünya hakkındaki düşüncelerini bilmiyoruz. Ancak ölümden sonraki hayata inanıyor gibidirler. Çünkü ev şeklinde mezarlar yapmakta ve bu mezarlara ölünün hayattayken sevdiği ve kullandığı bazı eşyalar koymaktadırlar. Demek ki onların insanın öldükten sonra bir hayat süreceğine ilişkin bir inançları mevcuttur. Başka deyişle bunlarda “ölüler kültü” olduğu anlaşılmaktadır.

Yunanistan’ ın kendisinin ilk yerli dinleri hakkındaki bilgimiz ise çok daha azdır. Ancak İÖ 2000 yıllarına doğru Yunanistan’ı istila eden Akhalara bakacak olursak, onların 1600’Ierden itibaren kültürün hemen her alanında olduğu gibi dinde de Giritilierin etkisi altında kalmış olduklarını görmekteyiz. Akhaların bu dönemde yaratmış oldukları uygarlığın kendisi ise Miken uygarlığı diye bilinir.

Yunanistan’da yapılan bütün kazılar ve bulgular, onların Giritlilerin dinlerinin etkisi altında kaldıklarını göstermektedir. Ancak onlarda Giritlilerden farklı olarak “tanrılar kültü”nün pek gelişmemiş olduğu, buna karşılık “ölüler kültü”nün önemli bir yer tuttuğu anlaşılmaktadır. Onlar da Giritliler gibi ruhun ölümden sonra varlığını devam ettirdiği görüşünde olmalılar ki, büyük anıt mezarlar inşa etmişlerdir. Kendilerini temsil etmek üzere mezarlarına altın kelebekler bırakmış olmalarından, onların ruhu kelebek şeklinde maddi bir şey olarak tasarladıklarını anlamaktayız. Ancak bu arada onlarda en eski ve ilkel türden fetişizm kalıntılarının mevcut olduğu da görülmektedir.

Sonuç olarak, Homeros’tan önceki Yunan dinlerinde ruh hakkında maddi bir anlayışa ve ölümden sonraki hayat fikrine rastlamaktayız. Homeros ve Hesiodos çoktanrıcı ve insan biçimci mitolojik tanrılar dinini geliştirdiklerinde, sözünü ettiğimiz inançlar kalıntı halinde geniş halk tabakalarında varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Homeros-Hesiodosçu din sözüedilen özellikleriyle halk kitlelerini doyurmayınca, halkın bu eski inançlara daha bir ilgiyle dönerek onları yenilemek veya bazı yeni külder yaratmak ihtiyacını duyduğundan sözetmek mümkündür. Gerçekten de İÖ 6. yüzyıldan itibaren halkın bu eski inançlarının yeni bazı şekiller altında çok güçlü bir biçimde canlandığını görmekteyiz. Homeros’ta tamamen ortadan kalkmış veya önemini kaybetmiş olan ölümden sonraki hayat fikrinin gitgide kuvvetlendiği, bunun yanında doğa dinlerinin eski şekillerine dönüldüğü ve bu yeni ilginin sonucu olarak Demeter ve Dionizos kültü gibi bazı yeni külderin ortaya çıktığı görülmektedir.


Demeter Kültü

Demeter, bereket tanrıçasıdır. Büyük tapınağı Yunanistan’da Eleusis’tedir. Demeter, Homeros’un tanrılarında karşılaşmadığımız bir özelliğe sahiptir: Acı çeken bir tanrıçadır ve efsaneye göre kızı Persephone’yi yer altı tanrısı kaçırmış, fakat Zeus’un aracılığı sonucu onu tekrar annesine vermeyi kabul etmiştir. Ancak bu şu şartladır ki, Persephone yılın üçte birinde annesi Demeter’in yanında kalacak, geri kalan zamanda ise tekrar yeraltına inecektir. O halde, Demeter her yıl belli bir zamanda kızını toprağa vermek zorunda olduğundan, acı çeken bir yeryüzü tanrıçasıdır.

Bu tanrıçaya önceleri basit bir şekilde tapınıldığı, ancak daha sonraları tapınma törenlerinin gitgide esrarlı bir hal aldığı görülmektedir. Büyük tören beş yılda bir yapılmaktadır. Ancak bu töreniere ait bilgimiz yoktur; çünkü törenlere katılanlar kimseye bir şey anlatmamak için yemin etmektedirler. Demeter kültü yabancılar hariç olmak üzere herkese, hatta kölelere bile açıktır. O, insanlara bu dünyada yeni bir doğuş, öbür dünyada ise müreffeh bir hayat vadetmektedir. Ancak bunun için bu gizli dinin veya “sır dini”nin mensuplarının takdisi, “dini” ve “ahlaki” bakımdan arınmadan geçmesi şarttır. Bu dine veya külte inananlar bazı kurallara riayet etmek, örneğin oruç tutmak, törenlere katılmak mecburiyetindedirler. Bu törenlerde, kızı Persephone’yi kaybettikten sonra yeniden bulan Demeter’in acısı ve sevinci sembolik bir biçimde tasvir edilmektedir.


Dionizos Kültü

Dionizos kültüne gelince, Dionizos da bir tanrıdır, daha doğrusu tanrı Zeus’un oğludur. O da acı çeken bir tanrıdır; çünkü vahşi, kötü güçler olan Titanlar, genç yaştayken onu öldürmüş ve parçalayıp yemişlerdir. Ancak Athena ondan bir parçayı, yüreğini kurtarmıştır. Zeus da yeni bir Dionizos yaratmak üzere, bu parçayı yutmuştur. işledikleri cinayetten ötürü kendilerini cezalanrlırmak üzere Zeus, Titanları yıldırımıyla kül etmiş ve onların külünden de insanı yaratmıştır. Demek ki, insan türünün doğasında Titansı unsur, Dionizos’un bedeninden çıkmış olan Dionizosçu unsurla karışmış bir durumdadır. O halde insanda bir tanrısal yan vardır -çünkü Titanlar Dionizos’un bedenini yemişlerdir-, bir de Titansı ve şeytani olan yan -çünkü Zeus insanı Titanların küllerinden yaratmıştır-. Böyle bir görüşün ahlaki sonucu, insanın kendisinde bulunan bu şeytani, kötü unsurdan kaçınması, arınmasının gerekli olduğu olacaktır.

Sonra bu Dionizosçu efsanede acı çeken, ölen, öldükten sonra dirilen bir tanrı anlayışı ile karşılaşmaktayız. Bu dinin mensuplarında da tanrılarının kaderine ortak olacakları inancı ve ümidi hakimdir. Dionizos kültüne bağlı olanlar geceleyin yüksek yerlerde ellerinde meşaleler tutarak flüt ve davul eşliğinde gürültülü törenler yapmakta, bu törenler esnasında bol bol şarap içip dansetmekte ve kendilerinden geçerek vecd haline ulaşmaktadırlar. Bu vecd anında da, kutsal hayvanları parçalamakta, onların kanını şarapla karıştırıp içmekte veya etlerini çiğ çiğ yemekte, böylece tanrısal tözü bedenlerine soktuklarına inanmaktadırlar. Görüldüğü gibi bu, Katolikterin Eucharistie‘sine, yani İsa’nın etini temsil eden ekmeğin yenilmesiyle kanını temsil eden şarabın içilmesine dayanan kutsal törenlerine benzemektedir.

Bu külte bağlı olanlar bu vecd, yani kendinden geçme esnasında ruhlarının bedenlerinden ayrıldığına, yani “doğuş çarkı”nı veya çemberini kırdıklarına inanmaktadırlar. Bu kültle Homeros’un dinini karşılaştırdığımızda, aralarında ne kadar büyük bir fark olduğunu görmekteyiz: Homeros’un tanrılarının ölümsüz olmalarına karşılık, Dionizos ölen ve dirilen bir tanrıdır. Homeros’un tanrılarına ölçülü merasimler, törenler içinde tapınılmasına karşılık bu kültün mensupları Dionizos’a cezbe, sarhoşluk içinde tapmaktadırlar. Homeros’ta ölümden sonraki hayat fikrinin önemsiz olmasına karşılık, bu kültün bağlılarında ana fikir budur: Onlarda öldükten sonra tanrılarının kaderine katılarak yeniden doğma veya dirilme fikri vardır.

Orpheus Kültü

Bu döneme ait bu sır veya kurtuluş kültlerinin son bir örneği olarak Orpheus kültü veya dininden de sözedelim. Bu kültün nasıl meydana geldiği hakkında elimizde hiçbir bilgi yoktur. Kaynağı efsanevi şarkıcı Orpheus’a çıkarılmak istenmektedir. Orpheus, efsaneye göre, bir çalgıcıdır ve ve çaldığı zaman da canlı cansız ne varsa hepsini arkasından sürüklemektedir. O, Eurydike ile evlenir. Ancak düğünlerinin hemen arkasından Eurydike ölür. Orpheus çalgısının gücüyle yer altına iner. Yer altı tanrısı ona karısını geri vermeyi kabul eder. Ancak bunun için bir şartı vardır: Yer yüzüne dönünceye kadar Orpheus’un geri dönüp karısına bakmaması gerekmektedir. Tahmin edilebileceği üzere merakından veya karısına karşı duyduğu büyük sevgisinden ötürü Orpheus bu şartı yerine getiremez. Bunun üzerine karısı yeniden yer altı dünyasına veya ölülerin gittiği yer olan Hades’e iner. Bundan sonra Orpheus hasretinden ve acısından çıldırır ve nihayet parçalanarak öldürülür.

Burada da bir ölümlünün öte dünyaya geri gitmesi ve tekrar geri dönmesi teması vardır. O halde Orpheus’un öteki dünya hakkında bize söyleyebileceği şeyler, sırlar vardır. Bu sırlara vakıf biri olduğuna göre de bizi aydınlatabilir. Bu kültün aslında Dionizos kültünün bir başka şekli olduğu söylenebilir.

Gerek Orpheusçu, gerekse Dioniosçu kültün İonya’ya giremediği anlaşılmaktadır. Ancak İonya’nın Perslerin eline geçmesi ve İÖ 494 yılında Milet’in Persler tarafından yakılıp yıkılmasından sonra Milet Okulu ortadan kalkar. Oradan ve daha genel olarak Batı Anadolu’dan Güney İtalya’ya ve kıta Yunanistan’ına göçler başlar. İonya’ da henüz felsefe ile din asasında bir çatışmayı gözlemlememiştik. Gerçi Milet’li Doğa Filozofları’nın kozmolojileri, şairlerin antropomorfik mitolojileri veya halkın popüler inançlarıyla pek uzlaşabilir nitelikte değildi. Fakat Burnet’in de işaret ettiği gibi, yeni fikirler İonya’da o kadar doğal ve o kadar tedrici bir biçimde ortaya çıkımışlardı ki, onlarla sözkonusu inanç veya görüşler arasında bir çatışmanın ortaya çıkmasına, onlara karşı bir tepkinin doğmasına fırsat ya da zaman kalmamıştı. Ancak Batı’ya olan bu göçler aynı durumu devam ettiremeyecek yeni şartlar yaratacaktır.

Bir defa bu yabancı bölgelerdeki insanlar, İonyalı kozmolojistlerin panteist materyalist tanrı anlayışlarını kabul edebilecek bir durumda değildiler. Sonra bu devirde İonya’ya girmeye imkan bulamayan, sözünü ettiğimiz kültler İtalya’nın güneyinde gayet elverişli bir yayılma ortamı bulmuşlardır. İşte o zaman İonyalıların bu görüşleriyle dinsel tasavvurlar arasında bir çatışmanın ortaya çıkması kaçınılmaz olmuştur. Nitekim bu çatışmanın veya en azından dinle felsefe arasında bir karşılaşmanın olduğu ve bu karşılaşma sonucunda felsefenin yapısında, özünde bir değişmenin meydana geldiğini görmekteyiz.

FELSEFE HAKKINDA YENİ BİR ANLAYIŞ: PYTHAGORASÇILIK

Pythagoras’ın veya Pythagorasçıların başlattıkları veya temsilcileri oldukları bu yeni dönemde felsefenin mahiyeti tamamiyle değişecektir. O artık bir bilgi, evrenin ana maddesinin bilgisi, evrenin neden ve nasıl meydana geldiği hakkında bir açıklama olmaktan çıkarak bir yaşama biçimi veya bir hayat yolu olacaktır. Onun amacı da insanlara evren veya doğa hakkında bilgi vermekten çok onları kurtarmak olacaktır. Bu yeni dönemde felsefe insanları bilgilendirmeyi değil, günahlarından, suçlarından arındırmayı hedef alacaktır. Bunun için insanları dinsel-felsefi cemaatler halinde örgütlerneye yönelecek ve bu cemaatlere katılmak isteyen insanlara yaşamayla ilgili kurallar koyacaktır. Bu bakımdan ortaya çıkan bu yeni felsefi cemaatler veya tarikatlar, Dionizos-Orpheusçu cemaat veya tarikatlardan gerek amaç ve hedefleri gerekse örgütlenme biçimleri bakımından farklı değildirler.

Ancak Pythagoras ve Pythagorasçılığı dinler veya külder tarihi içinde değil de felsefe tarihi içinde ele almamızın ve anlatmamızın nedeni, onların bu diğer kültlerden farklı olarak aynı zamanda bazı bilimsel ve felsefi görüşlere, öğretilere de sahip olmalarıdır. Öte yandan Pythagoras ve Pythagorasçılık tarafından geliştirilecek olan bu yeni felsefe anlayışı yalnızca onlar arasında kalmayacak, daha sonra şu ya da bu ölçüde Ksenophanes, Empedokles, Sokrates, özellikle Platon, Plotinos, İslam dünyasında İhvan-ı Safa ve diğer birçok filozof ve felsefe okulunda da varlığını sürdürecektir.

Yukarıda sürekli olarak “Pythagoras veya Pythagorasçılık” şeklinde bir ifade kullandığımız dikkat çekmiş olmalıdır. Bunun nedeni Pythagoras’a mal edilen görüşlerin gerçekten onun kendi görüşleri mi, yoksa öğrencileri veya takipçileri tarafından ona mal edilen görüşler mi olduğunu bilemememizdir. Öte yandan, Pythagoras’ın hayatı hakkında da elimizde çok az bilgi vardır. Nihayet onun herhangi bir eser yazıp yazmadığı da bilinmemektedir. ihtimaller daha çok ikinci yöndedir. Pythagoras ölümünde yarım yüzyıl geçmeden efsaneleştirilmiş, hatta yarı tanrısallaştırılmıştır. Bundan dolayı aşağıda Pythagoras’a atfen üzerinde duracağımız birçok fikrin onun kendisinin olmayıp, okuluna mensup diğer düşünürlerin üstadlarına mal ettikleri fikirler olmaları ihtimali olduğu için bu fikirlerle ilgili olarak Pythagoras’tan çok Pythagorasçılığa gönderme yapmamızın daha doğru olduğunu belirtmemiz gerekir.

Pythagorasçılığın tarihi ikiye ayrılır: Pythagoras tarafından Kroton’da ilk olarak cemaatinin veya tarikatının kurulduğu ileri sürülen İÖ 530 yılından Platon’un ölümüne (350) kadarki ilk dönem veya Eski-Pythagorasçılık dönemi ve İS 1 . yüzyılda başlayan ve varlığını 4. yüzyıla kadar sürdüren ikinci dönem veya Yeni-Pythagorasçılık dönemi. Gerek birinci, gerekse ikinci dönem hakkındaki bilgilerimiz ise büyük bölümü itibariyle Yeni-Pythagorasçı döneme ait yazarlardan gelmektedir. Bu Yeni-Pythagorasçı yazarların düşüceleri hakkındaki esas kaynaklarımız da Porphyrios, İamblikhos gibi Yeni-Piatoncu okula ait yazarlar, sonra Diogenes Laertius’tur. Yeni-Pythagorasçı dönemin belli başlı temsilcileri olarak Tyana’lı Apollonios, Geda’lı Moderatus, Gerasa’lı Nikomakhos’u görmekteyiz.

Pythagorasçılığın ilk dönemine gelince, bu dönemle ilgili en eski kaynaklarımız Tarentum’lu Aristoksenes, Khalkidia’lı Ksenophiles ve Dikearkhes’tir. İlk döneme mensup Pythagorasçılar içinde önemli isimler ise başta şüphesiz Pythagoras’ın kendisi olmak üzere Arkhytas, Philolaos ve Polymantes’tir. Bu arada Pythagoras’ın kendisiyle ilgili en eski kaynağımızın, bu dönemin bir başka filozofu, 6. yüzyılın ikinci yarısıyla 5. yüzyılın birinci yarısında yaşamış olan ünlü Herakleitos olduğunu kaydedelim. Herakleitos kendisinden önceki diğer Milet filozoflarının eserleriyle aynı adı, Doğa Üzerine adını taşıyan ve kendisine ayırdığımız bölümde üzerinde geniş olarak duracağımız eserinde üç yerde Pythagoras’tan küçümseyici bir dille sözeder. Nihayet kendisinden önce gelen bütün diğer Yunan filozofları ve onların öğretileri konusunda olduğu gibi, Pythagoras ve Pythagorasçılık hakkında da en güvenilir bilgi kaynağımızın Aristatdes olduğunu söyleyelim.


PYTHAGORAS: HAYATI VE KİŞİLİGİ

Pythagoras’ın İÖ 590-570 yılları arasındaki bir tarihte Samos (Sisam) adasında doğmuş olduğu söylenmektedir. Hayatının büyük bir bölümünü bu adada geçirdiği, aristokrat eğilimler taşıdığı (Yunan filozofları arasında aristokrat eğilimler taşımayan veya siyasal olarak aristokratik rejimin taraftarı olmayan az sayıda filozof olduğuna daha önce işaret etmiştik), bundan dolayı da Samos adasının tiranı olan Polykrates’le geçinemediği ve sonunda doğduğu adayı terk ederek Güney İtalya’ya göç edip orada Kroton’a yerleştiği bildirilmektedir (DK. 14 A 8). Yine söylendiğine göre Pythagoras bu kentte İÖ 530 yılında kendi adını taşıyan bir cemiyet veya tarikat kurmuştur.

Bu tarikat yukarıda sözünü ettiğimiz Orpheusçu tarikata benzemektedir. Yalnız Orpheusçuların tanrılarının Dionizos olmasına karşılık, Pythagorasçılarınki bir Anadolu tanrısı olan Apollon’dur. Bu tarikat da, Orpheusçu tarikat gibi mistik ve eğitimsel bir amaca sahiptir. Onun asıl hedefi, bağlılarını veya mensuplarını yeni bir hayat tarzı içine sokmaktır. O, sitenin yerel sınırlarını aşan bir tarikattır ve üye olarak kadınları da kabul eder (Bu kadınlar arasında bazen Pythagoras’ın kızı, bazen ise karısı olarak takdim edilen Theana’nun adı özellikle zikredilmektedir). Ancak zamanla tarikatın aynı zamanda bazi siyasi emelleri de benimsediği ve adeta bir siyasi parti hüviyetine büründüğü anlaşılmaktadır. Birçok işaret, Pythagoras’ın kurmuş olduğu bu tarikatı ile Kroton’da siyasi nüfuz sağlamak ve iktidarı eline geçirmek istediğini göstermektedir.

Pythagoras’ın yalnızca bir anayasa koyucu olarak kalmak istemeyip, Kroton’un sosyal ve siyasal hayatında fiilen bir rol oynamak istediğini söylemek mümkündür. Kroton’un para sistemini bile onun yaratmış olduğu yönünde bir söylenti vardır. Hatta Aristoksenes, Pythagoras’ın matematiğe verdiği üstün yerin ve her şeyin ilkesinin sayılar olduğu yönündeki ünlü öğretisinin ekonomik faaliyetleri tarafından belirlenmiş olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmektedir (DK. 58 B 2). Bu açıklama şüphesiz tekyanlılığından dolayı kabul edilemez. Onu Pythagoras’ın aynı zamanda ekonomik sorunlara da açık bir insan olduğunu gösterdiği şeklinde yorumlamamız daha doğru olacaktır.

Bundan daha önemlisi bu açıklamanın Pythagoras’ın insanları üç gruba ayırdığı yönündeki ünlü bildiriyle uyuşmamasıdır. Bu bildiriye veya habere göre Pythagoras bu hayatta tıpkı Olimpiyat oyunlarında olduğu gibi üç tür insanın bulunduğunu söylemiştir. Onlar içinde en aşağıda bulunan grup veya tür, oyunlara bir şey almak veya satmak için katılan insanların benzeri olan türdür. Ortada bulunan tür belki tahmin edilebileceğinin tersine Olimpiyat oyunlarına yarışmak için katılan insanlardan meydana gelmektedir. En yukarıda bulunan tür veya insanlar içinde en iyilerine gelince, onlar oraya yalnızca yarışmaları seyretmek için gelmiş insanlara benzeyenlerdir. Şimdi bu öğretiyi ileri süren bir kişinin fiilen ekonomik etkinliklere büyük bir değer vereceğini kabul etmek çok güçtür. Burada sözüedilen bu seyretme, temaşa etme eyleminin nasıl yorumlanması gerektiğini aşağıda göstermeye çalışacağız.

Daha önce işaret ettiğimiz gibi Pythagoras herhangi bir eser kaleme almış görünmemektedir. Herhalde bir tarikat kurucusu olarak çeşitli alanlardaki görüşlerini veya öğretilerini öğrencilerine, müriderine şifahi olarak aktarma yolunu daha uygun bulmuş olmalıdır. Öte yandan ne kadar çok yönlü olmuş olursa olsun, onun Herakleitos tarafından kendisine yöneltilen “yalnızca çok şey bilme” eleştirisini hakkettiği söylenemez (DK. 22 B 40).

Pythagoras’ın Yunan dünyasına aritmetiği getiren ilk kişi olduğu, yine ünlü ruh göçü öğretisini de Mısır’dan almış olduğu söylenmektedir. Bu arada ona Pers dünyasına yolculuk yaptıranlar, onu İran’da Zerdüşt dinine mensup rahiplerle konuşturanlar da vardır. Bu yolculukları gerçekten yapmış olduğu şüphelidir. En azından ruh göçü öğretisini Herodot’un ileri sürdüğü gibi Mısır’dan Yunan dünyasına ithal etmiş olması sözkonusu olamaz; çünkü Mısır’da ruhun ölümden sonra varlığını sürdürdüğü fikri mevcut olmakla birlikte onun bedenden bedene dolaştığı görüşü mevcut değildir. Eğer gerçekten yapmış ise Pythagoras’ın sözüedilen yolculukları Kroton’a yerleşmeden önce Samos’taki ikameti sırasında yapmış olması muhtemeldir (Röd, GP. S. 50).

Pythagoras’ın kurduğu cemiyet yalnızca Kroton’da kalmamış, başka bölgelerde de deyim yerindeyse “şubeler”i açılmıştır. Bu şubelerin Rhegium’da, Sicilya’da Agrigentum’da, Cabane’da kurulmuş oldukları bildirilmektedir. Pythagorasçı cemiyetin tutucu özelliği, toprak aristokrasisi taraftarlığı, siyasal alanda gittikçe artan nüfuzu, başka bazı etkenlerle de birleşerek, sonunda büyük bir ayaklanmaya yol açmıştır. Pythagorasçı cemiyete karşı bir tepki olarak başlayan bu ayaklanmanın Pythagoras’ı hayatının sonuna doğru Kroton’u terketmeye zorlamış olması muhtemeldir. Bu ayaklanmada iki kişi dışında Kroton’daki bütün Pythagoras taraftarlarının hayatlarını kaybetmiş oldukları bildirilmektedir. Durum ne olursa olsun, Kroton’a yakın başka bir kente, Metapontum’a sığınan Pythagoras’ın İÖ 500 yılına doğru burada öldüğü sanılmaktadır.

Sözüedilen ayaklanmanın Pythagorasçı tarikatların nüfuzu altında bulunan diğer kentlere de sıçradığı, ancak belli bir süre sonra Pythagorasçıların eski güçlerini yeniden elde ettikleri anlaşılmaktadır. Bununla birlikte bu tarihten elli yıl sonra, yani 5. yüzyılın ortalarına doğru yeniden büyük bir direnmeyle karşılaştıkları ve Tarentum dışındaki bütün kentlerde etkilerini tamamen yitirdikleri anlaşılmaktadır. Tarentum’da ise Pythagorasçı ünlü matematikçi, astronom, devlet adamı ve asker olan Arkhytas önemli bir siyasal güç olarak nüfuzunu devam ettirmeye muvaffak olmuştur. Ancak genel olarak Güney İtalya’da değişen bu şartlar sonucunda, Pythagorasçıların çoğu bu kez kıta
Yunanistan’ına göç etmiş ve orada Pythagorasçı düşünceyi devam ettirmişlerdir.

Pythagorasçı cemiyetlerin yapısı hakkında da birkaç söz söylememiz yararlı olacaktır: Bunların kendi aralarında örgütsel bir birlik oluşturup oluşturmadıkları bilinmemektedir. Onlar belki komünist bir temel üzerinde hiyerarşik olarak düzenlenmiş cemiyetlerdi (DL. VIII, 10). Onları birarada tutan şey de herhalde Pythagoras’ın kendisine geri götürülen dinsel-felsefi öğretiyi korumak ve yaygınlaştırma amacıydı. Bu cemiyetlere kadınların da kabul edildiğini yukarıda belirtmiş, zaman içinde kazanılan bütün bilgileri, yapılan bütün buluşları Pythagoras’a mal etme yönündeki eğilimlerinden sözetmiştik (Pythagorasçılara atfedilen “Bunu üstad söyledi” sözleri ünlüdür). Bundan dolayı elimizde bulunan birçok görüşü veya çeşitli alanlarda gerçekleştiritmiş birçok buluşu Pythagoras’ın kendisine kadar geri mi götürmek, yoksa onların Pythagorasçıların çevresinde daha sonra gerçekleştirilmiş olan araştırmaların sonuçları mı olduklarını belirlemek hemen hemen imkansızdır.

Buna bir de, Pythagorasçıların merkezi öğretilerini gizli tutmak yönündeki çabalarını eklemek gerekir. Hareketin bütün üyelerinin okulun bütün sırtarına vakıf kılınmadıkları sanılmaktadır. Anlaşıldığına göre, cemiyet daha geniş bir topluluk olan ve yalnızca Pythagorasçı yaşam kurallarına uymakla sorumlu kılınan Akuzmatikler diye adlandırılan üyelerle, daha dar bir grubu oluşturan ve okulun öğretilerinin felsefi temellerinin bilgisine de vakıf kılınan Matematikçiler diye adlandırılan diğer üyelerden meydana gelmekteydi. Bu ikinci grup herhalde siyasal olarak da asıl karar verici olan gruptu. Daha sonra cemiyet içinde bir çatlamanın meydana geldiği ve biri muhafazakar, diğeri ilerici diye adlandırılacak iki görüş tarzının ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Muhafazakarlar, okulun kurucusunun başlangıçtaki görüşlerine sadık kalmak ve onları korumak isteyenlerdir. Buna karşılık diğer grup herhalde onları yeni şartlara uydurmak gerektiğini ileri sürenlerden meydana gelmekteydi. Bu gelişme esnasında tahmin edilebileceği gibi Akuzmatikler muhafazakar grubu, Matematikçi/er ise ilerici grubu teşkil etmişlerdir (Rod, GP., s.52).

Eski Pythagorasçıların daha sonraki temsilcileri arasında özellikle iki isim önemlidir. Bunlardan biri kozmotojik görüşleri bakımından dikkate değer bir insan olan Philolaos (5. yüzyılın birinci yarısı), diğeri ise daha önce de işaret ettiğimiz gibi matematik, astronomi, doğa bilimi, akustik gibi çeşitli alanlardaki görüşleri yanında aynı zamanda devlet adamlığı ve askerlik vasfı da olan Arkhytas’tır (5. yüzyılın ikinci yarısı). Platon’un tasarladığı ideal devletinin başına filozofu geçirmek isterken, gözönünde tuttuğu kişinin İtalya yolculuklarının birinde şahsen tanıştığı Arkhytas olduğu düşünülmektedir.


PYTHAGORASÇILARIN FELSEFİ GÖRÜŞLERİ

Ruh, Doğası Bakımından Bedenden Farklıdır ve Ölümsüzdür Pythagoras’ın veya eski Pythagorasçıların öğretileri nelerdi? Onlara mal edilen en ünlü öğreti ruh göçü görüşüdür (DL. VIII, 36). Bu görüş, insan ruhunun bu dünyada gerek başka bir insanın, gerekse hayvanın bedenine geçtiği ve böylece bedenden bedene dolaştığı veya Platon’un sözleriyle “birçok beden eskittiği”ni ileri sürmektedir. Ruhun, bedenden bedene dolaşabilmesi için, özü veya yapısı bakımından bedenden ayrı bir varlık olarak tanımlanması gerekir.

Öte yandan bundan bir adım daha ileri gidilerek ruhun insanın gerçek özünü oluşturduğu, onun bedenle ilişkisinin asıl özünü bozduğu, kirlettiği görüşüne ulaşmak zor değildir. Bu görüşün mantıksal bir diğer sonucu, beden veya maddenin genel olarak ruh için, ruhun özgürlüğü için bir kötülük olduğu görüşü olacaktır. Bütün bu konularda Pythagorasçı öğretinin sadık bir devam ettiricisi gibi görünen Platon’un sözleriyle “Beden, ruh için bir zindandır.” Böylece sonuçta bedenle ruhun yapı bakımından birbirlerinden tamamen farklı iki töz olduğu görüşü ortaya çıkabileceği gibi ruhun asıl gerçeklik olduğu, bedenin ise herhangi bir gerçekliğe sahip olmadığı veya gerçek bir varlık olmadığı görüşü de ortaya çıkabilir. Bunlardan birincisi Descartes’ın, ikincisi ise Platon’un görüşü olacaktır. O halde Pythagorasçılık bütün Batı ve Doğu felsefelerinde ruh-beden ikiciliğini kabul edecek olan uzun ömürlü geleneğin başlangıcını oluşturmaktadır.

Ruh göçü veya ruhun ölümsüzlüğü görüşünün, Pythagoras’ın kendi özgün görüşü olmadığı muhakkaktır. Herodot’un onun bu görüşü Mısırlılardan almış olduğunu söylediğini, ancak bu görüşün doğru olamayacağını yukarıda belirttik. Belki bu haberde asıl önemli olan, Herodot’un bu ruh göçü fikrinin Pythagoras’ın kendi özgün fikri olmadığına, onun dışardan alınma bir fikir olduğuna işaret etmiş olmasıdır.

Ölümden sonraki hayat fikrine gelince, bunun gerek Mısırlılarda, gerek Giritlilerde, Miken uygarlığında, hatta bu ölümsüzlüğe bir değer vermemekle birlikte Homeros’un kendisinde de varolduğunu biliyoruz. Ruh göçü fikrinin ana kaynağının Hindistan olduğu da bilinmektedir. Bununla birlikte Pythagoras’ın Doğu’ya gidip gitmediği kesin olarak bilinmediği gibi Mezopotamya, İran veya başka bir kanal aracılığıyla bu fikri Hintlilerden almış olduğunu gösteren herhangi bir kanıt yoktur.

Belki daha muhtemel olan ruh göçü öğretisinin, benzeri diğer görüşlerle birlikte ilkel toplumların kollektif tasavvurları arasında yeralan bir görüş olduğu, daha önce sözünü ettiğimiz İÖ 7. yüzyılda karşımıza çıkan eski ilkel inançların yeniden canlanması olayında onun da kendini göstermiş olduğudur. Gerçekten Pythagoras’ta bu ruh göçü öğretisiyle birlikte bulunan ve yine eski ilkel topluluklarda kendileriyle karşılaştığımız bir dizi görüş ve uygulama daha vardır. Bunlardan en dikkat çekici olanı, Pythagorasçı tarikatta üyelere çeşitli konularda uygulanan bazı yasaklardır. Örneğin Pythagoras’ın müridierine bakla yemeyi, yere düşen bir şeyi kaldırmayı, beyaz horoza dokunmayı vb. yasakladığını görmekteyiz. Bu yasaklar arasında en önemlisi, herhalde et yeme yasağıdır. Anlaşıldığına göre insan ruhunun bedenden bedene geçtiğini düşünen Pythagoras, bu arada onun hayvanların bedenine de geçtiğine inandığı için hayvanların yenilmesini yasaklamıştır; çünkü insanın kesip yediği bir hayvanın bedeninde geçmişte tanıdığı ve sevdiği bir insanın ruhunun bulunması mümkündür (DK. 21 B 7).

Bu tür yasakları sembolik olarak yorumlama yönünde bazı açıklamalar olmuştur. Ancak onlardan bazıları için böyle bir yorumlama imkanının olmasına karşılık başka bazıları için yoktur. Daha muhtemel olan, onların bütün ilkel toplumlarda rastlanan tabuların kalıntıları olmalarıdır. Nitekim ilkel topluluklarda, totemik hayvan veya bitkiyi yemenin bir tabu olduğu bilinmektedir. Öte yandan, aynı hayvanlar veya bitkiler dini ayinler esnasında rahatlıkla parçalanıp yenebilmektedirler. İlginç olan Pythagorasçılarda et yeme yasağıyla birlikte, bu aynı geleneğin devam ettiğini görmemizdir.

Bununla birlikte Pythagoras’ın ruh göçü anlayışını felsefi düzeye yükselten ilk kişi olduğunu kabul etmek gerekir. Onunla birlikte yukarıda işaret ettiğimiz gibi, felsefe alanında yeni bir çığır açılır. Bu, ruhun bedenden veya maddeden ayrı bir şey olduğu; ölümlü olan bedenden farklı olarak ölümsüz olduğu; insanın özünü teşkil eden şeyin ruh
olduğu ve nihayet insanın mutluluğunun esas olarak, onda, yani ruhta aranması gerektiği yönünde birbirleriyle uyum içinde bulunan birtakım fikirlerle açılan bir çığırdır. Pythagoras bu fikirlerinden ayrıca bir ahlak da geliştirmektedir: Ona göre ruh, bu dünyada işlemiş olduğu kötülüklerin veya yapmış olduğu iyiliklerin sonucu olarak insanın ölümünden sonra değerce daha aşağı veya daha yukarı varlıkların bedenlerine göç eder. Böylece o sürekli bir yeniden “doğuşlar çarkı”na tabi olur. Ancak insanın çok dürüst, çok erdemli bir hayat sürmesi sonucunda bu doğuş çarkından kurtulması, saf hale gelmesi, ana vatanına, yani tanrısal alana dönmesi mümkün olabilir. Felsefeden amaç, ahlak ve pratik, yani ruhu içine düşmüş olduğu bu düşkünlük durumundan kurtarmak ve asıl alanına, kutsal alana yeniden kavuşturmaktır.

Görüldüğü gibi, burada sadece ruhun bedenden farklı ve ondan bağımsız bir varlık olduğu, dolayısıyla onun ölümüyle yok olmadığı fikri yoktur; aynı zamanda onun bedenden üstün olduğu ve tanrısal bir dünyaya ait olduğu, çünkü asıl yurdunun bu dünya olduğu, içinde yaşadığımız dünyada ise bir yabancı zindana kapatılmış bir mahkum gibi bulunduğu yönünde fikirler de vardır. Aslına bakılırsa bu fikirler, Pythagoras’ta çok sistemli ve açıkca işlenmiş, geliştirilmiş bir biçimde bulunmamaktadır. Onlar ilerde asıl Platon tarafından geliştirilecek ve onun felsefesinin temel tezleri kılınacaklardır. Ancak Pythagorasçılığın bu tür bir felsefe anlayışının kesin olarak başlangıcında yeraldığını veya Pythagoras’ın böyle bir öğretiyi felsefi olarak tasarlayan ilk kişi olduğunu söyleyebiliriz.

Evrenin İlkesi, Arkhesi Sayıdır

Pythagorasçılık yalnızca ruh göçü fikrinin felsefi düzeyde ifade edilmesinden ibaret değildir. Öte yandan, Pythagoras’ın Yunan dünyasında aritmetiğin yaratıcısı olarak adlandırıldığını biliyoruz. Ayrıca bu dönemin Pythagorasçıları içinden Yunan dünyasının büyük gök bilginleri (örneğin Arkhytas), biyologları (örneğin Alkmeon) çıkacaktır. Sonra Pythagorasçıların müzik biliminin (armoni) veya ses kuramının (akustik) yaratıcıları oldukları da söylenmektedir. Şimdi de onların bu alanlardaki katkılarını ve bu katkılarının temelinde bulunan veya onların bir sonucu olan asıl anlamında felsefi görüşlerini, yani varlık anlayışları veya metafiziklerini görelim.

Pythagoras’ın adıyla bilinen ünlü bir geometri teoremi vardır. Bu, dik açılı bir üçgende hipotenüsün karesinin diğer iki kenarın karelerinin toplamına eşit olduğunu söyleyen teoremdir. Bu teoremin daha önce Mezopotamyalılar tarafından da bilindiği veya bulunduğu, yalnız onların bu teoremi özel haller için ispat edebildikleri, buna karşılık Pythagoras’ın onun doğruluğunu bütün durumlar için geçerli olmak üzere ispat ettiği anlaşılmaktadır.

Bununla birlikte Pythagoras’ın asıl başarılı olduğu alan geometri değil, aritmetiktir. Nitekim daha önce de işaret edilmiş olduğu üzere onun Yunan dünyasında aritmetiğin kurucusu olduğu söylenmektedir. Acaba onu aritmetiğe iten motif neydi?

Aristoksenes’in verdiği bir bilgiye göre, Pythagorasçılar nasıl bedenin sağlığını korumak veya ona sağlığını yeniden kazandırmak için tıbbı kullanıyorlarsa, aynı şekilde ruhu arıtmak için de müziği kullanmaktaydılar (Demek ki “Müzik, ruhun gıdasıdır” ünlü sözünün veya görüşünün kaynağı ta Pythagorasçılara kadar gitmektedir). Anlaşıldığına göre müziğe olan bu tutumları onları aritmetiğe, aritmetiğe olan ilgileri ve çalışmaları da daha sonra onları sayıların her şeyin arkhesi, tözü oldukları ünlü görüşlerine götürmüştür.

Pythagoras’ın akustiğin yani ses biliminin yaratısı olduğu söylenmekte ve bunun için onun yapmış olduğu ileri sürülen bir gözlemine işaret edilmektedir: Buna göre Pythagoras telli çalgılarda telin uzunluk ve kısalığıyla sesin pesliği ve tizliği arasında bir ilişki olduğunu görmüş ve daha sonra bir monokord, yani tek telli bir çalgı üzerinde telin uzunluğunu belli oranlarda değiştirdiğinde bizim bugünkü oktav (gam dizisinde sekiz notalık ses aralığı), quint (gam dizisinde beş notalık ses aralığı) ve quart’ımızı (gam dizisinde dört notalık ses aralığı) bulmuştur. Bunların ise gergin tel üzerinde sırasıyla 1/2, 2/3 ve 3/4 lük aritmetik oranlarta ifade edilen uzunluklara karşılık olduğunu ortaya koymuştur. Böylece ilk dört sayı (1, 2, 3 ve 4) ve onlar arasındaki oranlarla o zamana kadar yalnızca müzisyenin hassas kulağının empirik ve pratik olarak farkına vardığı ses aralıklarının kesin ve matematiksel bir dille ifade edilebilir olduğunu keşfetmiştir. Oktav, quint, quart gibi yakalanması son derecede güç ses aralıklarının sayılarla ve onlar arasındaki oranlarla ölçülebilir ve ifade edilebilir olmalarının ne kadar heyecan verici bir keşif olduğunu ve bunun Pythagoras’a hangi coşkun düşünceleri telkin etmiş olabileceğini tasavvur etmek zor olmasa gerekir. Bu düşünceleri ise tek bir cümle ile şöyle ifade etmek mümkündür:

Evrenin ilkesi, arkhesi, tözü sayıdır.

O halde bu keşfin veya düşüncenin değeri üzerinde ne kadar ısrar edilse yeridir. Burada niteliksel farklılıkların niceliksel olarak ifade edilmesinin mümkün olduğu görüşü kendini göstermektedir. Anaksimenes’in müphem bir şekilde düşüncesinin gerisinde bulunan şey; yani varlıklar arasındaki nitelik farklılıklarının aslında onların miktarlarındaki farklılıklara, yani niceliksel farklılıklara indirgenebileceği düşüncesi burada yani müzikte somut ve parlak bir biçimde doğrulanmasını bulmaktadır. Pythagoras’ın bunu sadece fiziğin özel bir alanı olan ses kuramı veya ses mekaniği için geçerli bir şey olarak düşünmeyeceği, genelleyerek evrendeki her varlığa, evrenin kendisine uygulamak isteyeceği tabiidir. Gerçekten de Pythagoras bu keşiften hareketle Milet filozoflarının suda, havada veya apeiron’da aradıkları şeyin aslında sayılarda ve onlar arasındaki oranlarda aranması gerektiğini söyleyecektir.

Ancak burada birkaç noktaya işaret etmemiz gerekmektedir: Önce sayıların ne anlamda varlıkların arkhesi oldukları konusunda Pythagorasçılar arasında iki birbirinden farklı görüşün olduğu anlaşılmaktadır. Aristoteles’e göre bazı Pythagorasçılar sayıların ilkelerinin her şeyin ilkeleri oldukları ve bütün dünyanın sayı ve uyum olduğunu ileri sürmektedirler. Böylece onlara göre sayılar, şeylerin kendisinden çıktıkları ve kendisine döndükleri şey, yani onların içkin nedeni ve tözleridir (Metafizik, 987 a 1 3- 1 9). Buna karşılık başka bazı Pythagorasçılar sayıları, şeylerin taklit ettikleri örnekler (paradigmalar) olarak almakta, ancak bu örneklerin kopyalanndan ayrı olmadıklarını düşünmektedirler (Metafizik, 987 b ll). Şimdi bu ikinci görüşün daha ince olduğunu ve genç Pythagorasçılar tarafından ileri sürülmüş olduğunu söylemek mümkündür. ilerde Platon’dan sözederken kendisine temas edeceğimiz, onun hayatının son döneminde savunduğu sayıların idealar oldukları görüşünün kaynağının da bu ikinci görüş olduğu anlaşılmaktadır. Böylece Platon’un idea-Sayılar öğretisinin temelinde Pythagorasçıların bulundukları görülmektedir.

Öte yandan Pythagorasçıların sayılar derken bizim bugün anladığımız anlamda sayılardan oldukça farklı bir şeyi düşündüklerini belirtmeniz gerekir. Bugün bizim için sayılar soyut şeylerdir. Geometrinin nesneleri gibi onlar da insan zihninin eseri olan soyut veya yapma varlıklardır. Biz bugün sayılar derken başında sıfırın bulunduğu ve bir birim olarak kabul edilen şeye aynı birimin eklenmesiyle meydana gelen soyut bir varlıklar dizisini anlamaktayız. Ama Pythagorasçılar sayıyı böyle anlamamaktadır. Bir defa sıfırı bilmemektedirler. Sıfırın keşfinin veya sıfır kavramının ortaya atılmasının çok daha ileri bir tarihe rastlayacağı bilinmektedir. Bunun nedeni herhalde somut ve gerçek anlamda varolmayan bir şeyi bir sayı olarak düşünmenin kendisinde yatan güçlük olmuştur. Ayrıca ve bundan dolayı Pythagorasçılar, sayıları bugün bizim kullandığımız harf sembolizmine benzeyen bir işaret sistemiyle ( 1, 2, 3, 4 vb. gibi işaretlerle) ifade etmemektedirler; tersine onlar sayıları geometrik biçimde sembolize etmektedirler. Yani onları ifade etmek için, bizim bugün domino taşlarının veya zarların üzerinde kullandığımız türden bir sembolizme başvurmaktadırlar: Burada her sayı, içinde kaç birim varsa o kadar noktayla gösterilmektedir.

Pythagorasçılar bu şekilde işaret ettikleri noktaları ayrıca geometrik bir düzene göre sıralamaktadırlar. Bundan üçgenler şeklinde düzenlenmiş sayılar, kareler şeklinde düzenlenmiş sayılar, dikdörtgenler şeklinde düzenlenmiş sayılar, kısaca üçgen, kare, dikdörtgen sayılar çıkmaktadır (Piaton’un Timaios’unda kullanacağı küp sayılar, piramit sayılar gibi daha karmaşık sayıların Pythagorasçılar tarafından bilinip bilinmediği tartışma konusudur). Üçgen sayılar 1, 3, 6, 10, 15 vb. gibi sayıların meydana getirdikleri sayılardır. Buna karşılık kare sayılar 1, 4, 9, 16, 28 vb. gibi sayılar tarafından meydana getirilir. Dikdörtgen sayılar dizisini ise 1, 6, 12, 20 vb. gibi sayılar oluştururlar ve böylece bu sayılar şu şekillerde gösterilir:

Yeni Bit Eşlem Resmi

Pythagorasçılar içinde sayının varlıkların arkhesi olduğu görüşünü daha somut veya daha ilkel bir biçimde tasarlayanların bulunduğu da anlaşılmaktadır. Aristoteles’in bildirdiğine göre Eurytus adında bir Pythagorasçı, insanın veya atın sayısını bulmak üzere şematik olarak insana veya ata benzeyen bir şekil meydana getirmek için kaç tane çakıl tanesine ihtiyaç olduğunu araştırmakta ve bulduğu miktarı insanın veya atın sayısı olarak kabul etmekteydi (Metafizik, 1092 b 8).

Bu görüş tarzının diğer bir örneği Pythagorasçıların sayılada şeyler arasında kurdukları tamamen keyfi benzerlikler ve bu benzerliklerden hareketle şeyler için kabul ettikleri sayılardı. Örneğin onlara göre uygun zaman veya fırsat (kairos) 7, evlilik 3 veya 5, adalet 4 veya 9’du. Evliliğin neden başka herhangi bir sayı değil de 3 olduğunu araştırdığımızda şundan daha inandırıcı bir açıklama bulamamaktayız: Evlilikte üç farklı unsur, karı, koca ve çocuklar vardır. Peki onun 5 olduğunu ileri sürenler neye dayanmaktaydılar? 5’in ilk çift sayı olan 2 ile ilk tek sayı olan 3’ün toplamı olmasına (Çünkü 1’in kendisi bir sayı olarak kabul edilmemekteydi. O, sayı değil, birimdi veya ilkeydi). Bu durumda da bu ilk çift ve tek sayılar karı ve kocayı temsil etmekteydi.

Peki adalet neden 4 veya 9 idi? Herhalde bunun nedeni 4’ün ilk çift sayının, 9’un ilk tek sayının kendi kendisiyle çarpılması sonucu ortaya çıkan sayılar olmaları veya adalette bulunan karşılıklılık ilkesini, 4 veya 9’un birer kare sayı olmalarından dolayı en uygun bir biçimde ifade etmeleriydi. Çünkü bildiğimiz gibi gerek 4, gerekse 9 Pythagorasçıların sayıları geometrik figürlerle ifade etmeleri yöntemine göre birer kare sayıdır. Kare bir sayıda ise bütün kenarlar birbirlerine eşittir. Adaletre önemli olan da eşitlik veya karşılıklılıktır.

Pythagorasçılar 10 sayısına çok özel bir önem vermekte ve onun üzerine yemin etmekteydiler. 10 sayısını ise eşkenar bir üçgenle temsil etmekteydiler. O, mükemmel bir sayı idi; çünkü ilk dört sayının toplamıydı: 1+2+3+4. Kendisi de varlığın arkhesinin sayı olduğu öğretisinin bir türünü temsil eden Speusippos, Pythagorasçıların 10 sayısında keşfettikleri daha birçok özellikten sözetmektedir.

Bu özellikler üzerinde daha fazla durmamızın bir anlamı yoktur. Önemli olan Pythagorasçıların yukarıda işaret edildiği gibi bazıları tamamen keyfi, hatta çocuksu olan bir takım benzerliklerden kalkarak sayılara varlıklar tekabül ertirdikleri ve yine bunun bir sonucu olarak bazı sayılara mistik birtakım özellikler atfettiklerini bilmemizdir. Bunlar artık aritmetik bilimi veya metafiziği içinde ele alınması mümkün olan düşünceler değildirler; aritmoloji, yani sayılar üzerinde bilimsel olmayan birtakım spekülasyonlardan kaynaklanan oyunlardır. İlginç olan şudur ki, tarihte büyük matematikçilerin bazıları da (örneğin Platon’un kendisi) aynı zamanda aritmoloji alanına ait olan bu tür spekülasyonlardan kendilerini kurtaramamışlardır. Bugün bizim de, bazı sayıları uğurlu, bazısını uğursuz (örneğin 1 3 sayısı) olarak nitelememiz, bu tür bir aritmolojinin veya kötü anlamda sayı mistisizminin aramızda hala varlığını devam ettirdiğini göstermektedir.

Sayının İlkeleri İse Sınır ve Sınırsız Olandır

Öte yandan Pythagorasçılar sayıları her şeyin ilkeleri olarak kabul ederken, sayının kendisinin ilkeleri olarak da sınır ve sınırsız olana başvurmaktadırlar. Pythagorasçıların evrenin her yanında sayı ve uyumu aradıklarını biliyoruz. Onlar müzik skalasında, gök cisimlerinde, insan bedeninde, kısaca her yerde ve her şeyde onu aramaktaydılar. Buna, paralel olarak onlar Anaksimandros’tan farklı olarak ve ilerde göreceğimiz Herakleitos’un bakış açısını payiaşarak uyurnun zıtlardan veya zıtlıklardan meydana geldiğini düşünmekteydiler.

Pythagorasçılara göre, uyumun kendisiyle uyumu meydana getiren unsurlar arasında bir ayrım yapmak gerekir. Uyum, uyumu meydana getiren unsurlardan farklıdır. Uyumu meydana getiren unsurlara gelince, onlar zıtlıklardır. Yine Aristoteles’in bildirdiğine göre, Pythagorasçıların kabul ettikleri temel zıtlıkların sayısı ondur (yine altın sayı). Bu zıtlıkları iki ayrı sütun içinde gösterirsek bu sütunlarda karşılıklı olarak şu zıtların yeraldığını görürüz: Sınır ve sınırsız, tek ve çift, bir ve çok, sağ ve sol, erkek ve dişi, hareketsiz ve hareketli, doğru ve eğri, aydınlık ve karanlık, iyi ve kötü ve nihayet kare ve dikdörtgen (Metafizik, 986 a 24 vd.). Bu sütunlardan birincisinde yeralan şeylerin düzen, sınırlama ve mükemmellik ilkeleri oldukları, diğer sütunun içinde bulunan ve bunlara karşılık olan şeylerin ise tersine düzensizlik, kusurluluk ve sınırsızlık ilkeleri olarak düşünüldükleri açıktır. Acaba biri düzen ve mükemmellik ilkeleri olan, diğeri düzensizlik ve eksiklik ilkelerini temsil eden bu zıtlar dizisi görüşünün İran kaynaklı Zerdüştçülüğün dünyanın kurucu unsurları olarak kabul ettiği iyi ve kötü ilke, yani Hürmüz ve Ehrimen zıtlığı ile bir ilgisi var mıdır? Pythagoras’ın ruh göçü fikrinin Hint kaynağı gibi bu da tartışmalı bir konudur.

İrrasyonel Sayılar Problemi

Bu vesileyle sayılar öğretisi ile ilgili olarak okulun kendi içinde ortaya çıkmış olduğu söylenen bir çelişkiye temas edelim: Her şeyin arkhesinin sayı olduğu, çünkü her şeyin sayıdan meydana geldiği veya sayılada tam olarak ifade edilebilir olduğu yönündeki Pythagorasçı görüşün, bir başka Pythagorasçı buluşla, bizzat Pythagoras teoreminin kendisiyle tehlikeye düştüğü söylenmektedir: Pythagorasçı teoremde, dik açılı bir üçgende hipotenüsün karesinin diğer iki dik kenarın karelerinin toplamına eşit olduğunu biliyoruz. Şimdi bir karenin ikiye bölünmesinden meydana gelen bir dik açılı üçgende, bu karenin iki kenarının toplamının köşegenin karesine eşit olması gerektiği açıktır. Söz konusu karenin kenarlarının 1 olduğunu kabul ettiğimizde onun köşegeninin değerinin √2 olması gerektiği açıktır. √2 ise hiçbir zaman bir sayı ile tam olarak ifade edilemeyecek irrasyonel bir sayıdır. Bu durumda Pythagorasçı sayılar öğretisiyle, irrasyonel sayıların varlığı arasında bir çelişki ortaya çıkmaktadır.

Gerçeklik Pythagorasçılara, özü itibariyle, sayısal ilişki veya oranlada ifade edilebilir olduğundan ötürü rasyonel görünmüştür. Tam sayıların oranı, Yunanca’da logos kelimesiyle karşılanır. Öte yandan logos, anlamlı konuşma, yani konusu anlaşılabilir, akılsal olan konuşma demektir. Gerçekliğin logoslar, yani oranlarca belirlenmediği, belirlenemediğinin ortaya çıkması Pythagorasçı varlık kuramı için gerçekten ağır bir darbe olmalıdır. Bu olgu, dünyanın logik, yani sayılarla tam olarak ifade edilebilir belirlenmiş bir yapıda olmadığı veya dünyada logik, yani sayılarla tam olarak ifade edilebilir rasyonel şeylerin dışında logik-olmayan (alogos), akılsal-olmayan (irrasyonel) şeylerin de bulunduğu anlamına gelmektedir. Rivayete göre Pythagorasçı okulda bu çelişkiyi bulan veya daha doğrusu onu ifşa eden Metapontum’lu Hippasos, işlediği bu büyük suçun cezasını denize atılıp öldürülmek suretiyle ödemiştir (DK. 1 8 A 4 ).


ASTRONOMİLERİ

Artık Pythagorasçıların astronomi sistemlerine geçebiliriz. Onların bu konuda da çığır açıcı birtakım görüşlere sahip oldukları görülmektedir. Birinci olarak onların müzik kuramıyla ilgili araştırmalarının sonuçlarını genelleştirdiklerini ve onları genel olarak fizik dünyaya uyguladıkları gibi daha özel olarak astronomik dünyaya da uyguladıkiarım belirtmemiz gerekir. Bunu nasıl yaptıkları hakkında yine Aristoteles’in tanıklığına baş vuralım:

“Pythagorasçılar diye adlandırılan kişiler sadece bu disiplini (yani matematiği) geliştirmekle kalmamışlar; aynı zamanda onun içinde yetiştiklerinden matematiğin ilkelerinin her şeyin ilkeleri olduğunu düşünmüşlerdir. Bu ilkeler arasında, sayıların doğaları gereği ilk şeyler olmalarından; varolan veya varlığa gelen şeylerle sayılar arasında birçok ve onlarla Ateş, Toprak ve Su arasında olduğundan daha fazla sayıda benzerlikler olduğunu düşünmelerinden (Çünkü onlara göre sayıların filanca özel biçimi adalet, diğeri ruh ve akli, bir diğeri uygun zamandır. Hemen hemen bütün diğer şeyler de sayısal olarak ifade edilebilirler); ayrıca müziksel skalaların değişim ve oranlarının sayılarta ifade edilebilir olduğunu gördüklerinden; böylece tüm diğer şeylerin doğaları bakımından sayılara benzer görünmesi, sayıların ise kendilerine doğanın bütününde ilk şeyler olarak görünmelerinden dolayı Pythagorasçılar sayıların unsurlarının her şeyin unsurları olduğu ve göğün bir uyum (armoni) ve sayı olduğunu düşünmüşlerdir. Onlar göksel olaylar, göğün kısımları ve evrenin tüm düzeniyle sayıların özellikleri ve müziksel skalalar arasında bulabildikleri bütün benzerlikleri toplayıp kendi sistemleri içine sokmakta ve eğer herhangi bir noktada boşluk baş gösterirse, kuramlarının tutarlılığını sağlamak üzere çabucak zorunlu eklemelerde bulunmaktadırlar. Örneğin on sayısı onlara mükemmel ve sayıların tüm doğasını içinde bulunduran bir sayı olarak göründüğünden, gökte hareket eden cisimlerin sayısının on tane olduğunu söylemektedirler. Ancak görünen gök cisimleri sadece dokuz tane olduğundan, bu boşluğu doldurmak üzere onlar bir onuncuyu, yani Karşı-Yer’i icad etmişlerdir” (Metafizik, 985 b 26-986 a 1 4) .

Bu sözlerin Pythagorasçılığın ana tezlerini en mükemmel bir biçimde ortaya koyduğuna şüphe yoktur. Aristoteles’in bu bildirisinin birinci kısmını daha önce ayrıntılı olarak ele alıp işlediğimiz için bir tarafa bırakalım. İkinci, yani Pythagorasçıların gök sistemine gelince, onların önce on sayısını mükemmel kabul ettikleri için hareket eden gök cisimlerinin sayısını on olarak kabul ettikleri görülmektedir. Ancak görünen gök cisimleri sadece dokuz tane olduğundan (sabit yıldızlar küresi, o zaman için bilinen beş gezegen, yani Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn, nihayet Dünya, Ay ve Güneş) Pythagorasçılar sistemlerini tutarlı kılmak veya onda ortaya çıkan boşluğu doldurmak üzere bir Karşı-Yer’i uydurmuşlardır. Pythagorasçılar, ikinci olarak, Aristoteles’e göre göğün bir uyum ve sayı olduğunu düşünmüşlerdir. Şimdi bu iki görüşü biraz daha fazla açmaya çalışalım: Pythagoras’ın kendisinin ve eski Pythagorasçıların dünyayı evrenin merkezinde hareketsiz bir cisim olarak almalarına karşılık Aristoteles’in Gök Hakkında adlı eserinde verdiği bilgiye ve bu konuda Teophrastos’la diğer kaynakların getirdikleri açıklamalara dayanarak yine aynı okula mensup olan Philolaos’un evrenin merkezine ne Yer’i ne Güneş’i koymayıp, bir merkezi ateşi koyduğunu söyleyebiliriz. Bu görüşe göre bu merkezi ateşin etrafında bütün gök cisimleri dairesel bir hareketle dönmektedirler. Merkezi ateşe olan yakınlık sırasına göre onun etrafında önce Karşı-Yer gelmekte, onu sırasıyla Yer veya Dünya, Ay, Güneş, bu dönemde bilinen beş gezegen ve nihayet sabit yıldızlar küresi takip etmektedir. Philolaos’a göre bu Karşı-Yer’i görmememizin nedeni, dünyada üzerinde yaşadığımız bölgenin onu görebileceğimiz biçimde içeriye doğru dönük olmamasıdır.

Pythagorasçıların bu astronomi sistemi, Aristoteles’in haklı olarak işaret ettiği gibi aslında tamamen spekülatif düşüncelere ve gerekçelere dayanmakla birlikte gene de bir bakıma Milet astronomisine göre bir ilerleme teşkil etmektedir. Çünkü burada görüldüğü gibi, Yer’in kendisi ilk kez bir gezegen olarak kabul edilmekte ve böylece yine ilk kez günün ve yılın çeşitli dönemlerinin, yani mevsimlerin Yer’in kendisinin hareketiyle açıklanması yoluna gidilmektedir.

Öte yandan, bu sistemde Güneş’in merkeze alınmamış olduğu doğrudur. Ancak Yer’in bir gezegen olduğunun kabulü ve evrenin merkezinden kaydırılması, gene de güneş-merkezci sisteme giden yolu açabilirdi. Bunun için yapılması gereken tek şey, burada spekülatif nedenlerle kabul edildiğini gördüğümüz merkezi ateşi Güneş’e özdeş kılmaktan ibaretti. İlginç olan, ilerde 16. yüzyılda Kopernikus ilk kez bilinçli olarak güneş-merkezci sistemi savunurken, bunu aslında gözlemlere dayanan gerekçelerle değil, yine Pythagorasçılarınkine benzeyen spekülatif-estetik gerekçelerle yapmış olmasıdır. Örneğin o mükemmel bir şekil olduğu için, gezegenlerin Güneş etrafında dairesel yörüngeler çizdiği yönündeki varsayımı korumaya devam etmiş, buna karşılık daha basit, matematiksel bakımdan daha zarif, daha estetik olduğu gerekçesiyle güneş-merkezci sistemi Batlamyusçu yer-merkezli sistemin yerine geçirmeye çalışmıştır. Bu arada, Kopernikus’un bu görüşü ortaya atarken, Pythagorasçıların Yer’i evrenin merkezinden çıkaran astronomi sistemlerinin bilgisine sahip olduğunu ve onun bu görüşten etkitenmiş olmasının muhtemel göründüğünü de kaydedelim. Nihayet İÖ 3. yüzyılda yaşamış olan Aristarkhos’un, yani yine Pythagoras’ın hemşerisi olan ünlü bir Yunan gök bilgininin güneş-merkezci sistemi bilinçli olarak kabul etmiş olduğunu da söyleyelim.

Aristoteles’in sözünü ettiği Pythagorasçıların göğün bir uyum olduğu görüşlerine gelince, anlaşıldığına göre Pythagorasçılar müzikte sesler arasında gördükleri aralıklar ve oranları, gök cisimleriyle ilgili olarak da kabul etmişler ve evrenin merkezinden itibaren gök cisimlerinin (Ay, Güneş ve yıldızların) uzaklıklarını, müzikteki üç tam aralığa, yani oktav, quint ve quart’a özdeş kılmışlardır. Bu arada onlar bir gök müziğinden de sözetmişlerdir. Bu görüşe göre gök cisimleri uzayda dönerlerken ağırlıklarına ve yörüngelerindeki dönüş hızlarına göre farklı ve birbirleriyle uyum içinde olan seslerden meydana gelen bir melodi gerçekleştirmektedirler. Bu melodi ilahi bir melodi olup, ölümlü insanların kulakları tarafından duyulamaz. Duyusal müziğin ancak bir imgesi olduğu gerçek uyum, merkezi ateş etrafında Güneş, Ay, gezegenler ve yıldızların çizdiği dairesel yörüngeler olan göksel lirin bir uyumudur.

Öte yandan, Pythagoras’ın Milet kozmolojisinin bazı unsurlarını Güney İtalya’ya taşımış olduğunu da görmekteyiz. Yine Aristoteles’in verdiği bilgiye göre Pythagoras Yer’in sonsuz havanın içine dalmış olduğunu. bu sonsuzdan bir çeşit solumayla onun en yakın kısımlarını içine aldığını, onlar içine girince de şeylerin birbirlernden ayrıldığını söylemektedir (Metafizik, 1091 a 13; Fizik, 213 b 22-23). O halde aynı zamanda karanlık, gece ve su buharı olarak da adlandırılan sınırsız hava, şeylerde çokluk ve sayıyı meydana getirmektedir. En eski Pythagorasçılardan biri olan Petran’un yine Miletli filozoflar gibi dünyaların çokluğu görüşünü kabul ettiğini görmekteyiz. Ancak bu, belirli bir çokluk, geometrik bir düzene göre sıralanmış bir dünyalar çokluğudur: Petron, üçgen şeklinde sıralanmış olarak 183 dünyanın varlığını kabul etmektedir.

RUH ÖĞRETİLERİ

Pythagorasçıların ruh öğretileriyle ilgili olarak, Platon’un Phaidon’da kendilerine izafe ettiği ruhun, bedenin kısımlarının bir uyumu olarak bedenle birlikte ortadan kalktığı görüşü, onların başlangıçtaki görüşlerinden biri olamaz. Çünkü bu görüş, görüldüğü gibi, Pythagorasçıların ruhun ölümsüz olduğu ana görüşlerine aykırıdır. Platon’un onlara malettiği ruhun bir uyum olduğu görüşünü daha çok onun, kısımlarının bir uyumu olduğu şeklinde anlamamız gerekir. Eğer bu yorumumuz doğruysa Platon’un ruhun, uyumları onun doğru ve adil bir durumunu meydana getiren üç kısımdan meydana geldiği öğretisinin temelde Pythagorasçı bir öğreti olmuş olması ve Platon’un birçok görüşü gibi bu görüşünü de Pythagorasçılardan almış olması gerekir.

Pythagorasçılığın sonraki gelişimi döneminde önemli temsilcilerinden biri olan Alkmeon ise bu uyum düşüncesini esas olarak tıbba uygular. insani ve siyasi yapı analojisinden yararlanarak insan bedeninin sağlık durumunu, zıt kuvvetlerin (kuru ve nemli, sıcak ve soğuk, acı ve tatlı vb.) eşit paylara sahip olmasına veya daha basit bir ifadeyle onların eşitliğine (isonomia); hastalık durumunu ise bu zıt kuvvetlerden birinin diğerleri üzerine hakimiyetini tesis etmesine (monarkhia) özdeş kılar. O halde hekimin görevi, bu kuvvetlerin yeniden eşit ve dengeli bir duruma getirilmesini temin etmekten, yani uyum ve armoniyi tekrar sağlamaktan ibarettir.


PYTHAGORASÇILIĞIN GENEL BİR DEĞERLENDİRMESİ

Pythagorasçılığın genel bir değerlendirilmesine gelince, bununla ilgili olarak şu hususlara işaret edebiliriz: Her şeyden önce Pythagorasçılık Sokrates öncesi felsefe tarihinde, hatta daha genel olarak tüm Yunan felsefesi tarihinde ayrı ve orijinal bir istikameti temsil eder. Milet Okulu’nda felsefenin esasta doğada gözlemlenen olayları birtakım kuramlar yardımıyla açıklamaya çalışan bir kozmoloji olduğu söylenebilir. Bu çabaların temelinde ahlaki motifler olmadığı gibi onların kuramlarının doğrudan ahlaki veya dinsel bir sonucu da bulunmamaktaydı. Oysa Pythagorasçılarla birlikte felsefenin bambaşka bir yola girdiğini ve bambaşka kaygılarla bambaşka amaçlara yöneldiğini görmekteyiz. Pythagorasçılar bir felsefe okulu olmaktan çok veya en azından bir felsefe okulu oldukları kadar dinsel bir cemiyet veya tarikattirler. Öte yandan, bu dinsel cemiyetin aynı zamanda militan bir siyasi parti veya örgüt olduğunu da görmekteyiz. Bu, felsefeyi algılama veya tanımlama tarzı bakımından gerek o zaman, gerekse daha sonrası için özgün ve farklı bir anlayış ve tutumu temsil etmektedir.

Sonra Pythagorasçılar bu tutumlarına paralel olarak yine oldukça farklı bir bilgi anlayışını savunmaktadırlar. Bu, değerden bağımsız olmayan, tersine onun hizmetine koşulmuş bir bilgi anlayışıdır. Pythagorasçıların gerek matematiksel, gerekse diğer bilimsel araştırmaları ahlaki-dini bir dünya görüşü çerçevesinde gelişmektedir. Onların matematikle ilgilenmelerinin nedenenin salt bilimsel olmadığını gördük. Bu çerçevede olmak üzere, Pythagoras’ın daha önce sözünü ettiğimiz ünlü üç tür insan grubu ayrımını yanlış yorumlamamalıyız: Üçüncü ve en değerli grubu teşkil eden seyirciler grubu, bunu tamamen bilimsel amaçlarla, sırf bilmek için bilmek amacıyla yapmamaktadır. Theoria’nın bu anlamı, yani sırf bilmek için bilmek, herhangi bir pratik kaygıdan hareket etmeksizin seyretmek, temaşa etmek anlamını alması çok daha sonraları, Aristoteles’in zamanında olacaktır. Pythagorasçılar için theoria veya seyretme, temaşa etmenin özü itibariyle ahlaki-dinsel değeri olan bir etkinlik olduğunu unutmamalıyız. Nitekim theoria kelimesi başlangıçta Orpheusçu külte mensup olan kişinin acı çeken, ölen ve dirilen tanrı ile birlikte yaşadığı deney anlamına gelmekteydi (Röd, GP. s.57). Pythagoras ve takipçilerinde ise o artık Orpheusçu kültte olduğu gibi dinsel bir deney olmasa bile hiç olmazsa evrende hüküm süren tanrısal düzeni yarı dinsel bir seyretme tarzıdır.

O halde Miletlilerle birlikte, dine hiç olmazsa dolaylı bir eleştiri olarak başlayan Yunan felsefesinin Pythagoras ile birlikte yeniden dinin hizmetine girmiş olduğunu söyleyebiliriz. Pythagorasçılıkla birlikte felsefe bir kurtuluş öğretisi, bir arınma pratiğine dönüşmektedir. Öte yandan Ksenophanes, Empedokles ve çok daha büyük ölçüde Platon’un kendisinde bu ahlaki-dini eğilimin devam edip geliştiğini göreceğiz.

Pythagorasçılığın Platon üzerine etkisinin yalnız bununla sınırlı kalmadığını, onun, yani Platon’un ruh-beden zıtlığı, ruhun ölümsüzlüğü, ruhun üç kısımdan meydana geldiği görüşleri yanında hayatının son döneminde savunduğunu bildiğimiz İdeaların sayılar oldukları yönündeki görüşünün temelinde de Pythagorasçılıktan bir hayli unsurun bulunduğunu söyleyebiliriz. Nihayet, Platon’un filozofun siyasi-ahlaki önderliği fikri de herhalde Pythagorasçılıktan bazı şeyler taşımaktadır.

Pythagorasçılığın Yeniçağ’ın başlangıçlarında yeniden dirilmesi ve revaç bulması olgusundan da birazcık sözetmemiz gerekmektedir. Daha önce işaret ettiğimiz gibi, Kopernikus güneş-merkezci astronomi sisteminde Pythagorasçıların belirli ölçüde etkisi altındadır: Sonra onların nitelikleri niceliklere indirgeme yönündeki düşünceleri, matematiğe verdikleri büyük önem, evrenin açıklayı anahtarı veya dili olarak sayıları görmeleri Galile, Descartes gibi Yeniçağ bilim adamları ve filozoflarının matematiğe karşı hayranlıkları ve niceliksel fizikleriyle tam bir uyum içindedir. Şüphesiz Galile, Descartes, Kopernikus, Kepler gibi Yeniçağ’ın ünlü doğa bilimcileri ve filozofları Pythagorasçıların aritmoloji alanına giren fantezilerini aşan, çok bilinçli kuramlar tarafından yönetilmekteydiler. Ancak bu bilinçli kuramların veya dünya görüşlerinin oluşmasını mümkün kılmış olan olumlu şartların, zihin ortamının hazırlanmasında Yeniçağ’ın başlangıçlarında Pythagorasçıların ve onların fikirlerinin tanınmasının oldukça önemli bir rolü olmuştur:

Bütün bunların yanında belki daha özel ve somut bir anlamda Pythagorasçıların ilk defa Form kavramını sezdiklerinden ve bu anlamda Aristatdes üzerine bir etkide bulunduklarından sözedebiliriz. Miletlilerin her şeyin kendisinden doğduğu bir ilk, ana madde fikrini ortaya atıp geliştirdiklerini biliyoruz. Ancak onlar özel şeylerin bu tek maddeden nasıl çıktıkları konusunda -Aristoteles’in terminolojisiyle söylersek- Formu dikkate alan herhangi bir açıklama getirmemişlerdir. Pythagorasçılara göre ise sayıları meydana getiren iki ilke, sınır ve sınırsız alandır. Öte yandan onların sınırsız olanı Anaksimenes’in havasına benzer bir şey olarak aldıklarını yukarıda söyledik. Sınırsız olana sınırlar koyarak onu özelleştiren, sınır diye adlandırılan ilkedir. Şimdi Pythagorasçılar için Form, sınır demektir ve sınır da özellikle sayısal bir şey olarak tanımlanmaktadır. Evliliği adaletten, adaleti attan ayıran şey, her birinin sahip olduğu sınır veya sayıdır. Gerçekten Aristatdes Metafizik’te, öz (essence) sorunuyla ilgili olarak görüşler belirtmeye ve tanımlar vermeye çalışan ilk filozofların Pythagorasçılar olduklarını söylemekte, dolayısıyla onların Form veya öz kavramını ilk sezen kişiler olduklarını ima etmektedir (Metafizik 987 a 20). Gerçi o onların bu konuyu çok basit ve ilkel bir biçimde ele aldıklarını, yüzeysel tanımlar verdiklerini ve öz hakkında açık seçik bir anlayışa sahip olmadıklarını bu sözlerinin arkasına eklemektedir. Ancak bu Aristoteles’in kendi sözlerine göre Pythagorasçıların öz veya Form kavramını ilk defa ortaya atan kişiler oldukları ve bu yönde Aristatdes üzerine etkide bulunmalarının söz konusu olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.

Ahmet Arslan

Reklamlar