Sabahattin Ali

SABAHATTİN ALİ ESERLERİ

  1. Birdenbire Sönen Kandilin Hikayesi, Sabahattin Ali

  2. Ruhumun Dalgaları, Sabahattin Ali

  3. Fikir Arkadaşı, S.Ali

  4. Gramofon Avrat, Sabahattin Ali

SABAHATTİN ALİ HAYATI

KAYAN BİR YILDIZ GİBİ
ANA-BABA
Sabahattin Ali 25 Şubat 1907’de (Rumi 12 Şubat 1323) Bulgaristan’da, Gümülcine Sancağı’na bağlı Eğridere (şimdiki adıyla Ardino) ilçesinde doğdu.

Ayvalık nüfus kütüğüne kayıtlı olan Sabahattin Ali’nin soyadı “Alı”dır.

Babası piyade yüzbaşısı Cihangirli Ali Salâhattin, annesi Hüsniye’dir.

Ali Salâhattin 1876’da İstanbul’da doğmuştur. Bahriye alay emini Oflu Salih’in oğludur. Annesi Çerkes soyundan Kafkasya asıllı Saniye’dir. Harbiye’yi bitirince, 1903’te piyade subayı olarak Kütahya’ya, ardından Rumeli’nde Eğridere’ye atanır. 1906’da, otuz yaşında iken, Gümülcine’deki subay arkadaşlanndan Mehmet Ali’nin on dört yaşındaki kızı Hüsniye ile evlenir. 1907’de ilk çocuğu dünyaya gelir. Adını Sabahattin koyar. Çünkü bu ad, dostu Prens Sabahattin’in de adıdır. İkinci oğluna da şair Fikret’in adını verir. Bundan anlaşılacağı gibi, Ali Salâhattİn edebiyatı seven özgür düşünüşlü bir kişidir. Nitekim, Jön Türkleri tutarmış, o günün deyimiyle “Hürriyetçi” imiş. Tevfik Pikret’le arkadaşmış, şiirlerini coşkuyla okunnuş. “Sis”i ezbere bilirmiş. Serveti Pünun, Şahbal, içtihad dergilerini izlenniş. Duygulu, alıngan, ince bir adammış. Mandolin ve flüt çalarmış. Erlere çok iyi davranırmış, ama askerlikle başı hoş değilmiş. Sabahattin birkaç aylıkken, Salahattİn Bey 1908’de Edirne’ye yollanmış. Daha sonra Balkan ve Trablusgarp savaşları ile Arnavutluk isyanında bulunmuş. Balkan Savaşı (1911-1912) sırasında yaralanmış, ordudan istifa etmiş. Gelip Edremit’ e yerleşmiş. Müslüman Mahallesi’nde (şimdiki adıyla Bayram Yeri’nde) ufak bir bakkal dükkanı açmış. 1914 Birinci Dünya Savaşı başlayınca yeniden askere alınmış. Bir süre Divan-ı Harb-i Örfiye reisi olmuş. Ardından Çanakkale’ye gönderilmiş. Orada şube reisliği yapmış. 1918’de emekliye ayrılmış …

Sabahattin Ali’nin annesi Hüsniye Hanım Edremit nüfus kütüğüne kayıtlıdır. Alaydan yetişme mülazım (teğmen) Mehmet Ali’nin kızıdır. Mehmet Ali’nin babası Yenice ilçesinin Avunya (Pazarköy) bucağından ve Kazdağı Yörüklerinden Dağlı Mehmet’tir, annesi Gönen’in Yortan (Bostancı) köyünden Hacı Mehmet’in kızı Asiye’dir. Hacı Mehmet, Gönen müftülüğü de yapmış, karısına Arap Asiye de denirmiş. Hüsniye Hanım’ın annesi ise soyadı Haktanır olan Hatice Hanım’dır, Bulgaristan’ın Lofça ilinin Borma ilçesinden Türkiye’ye gelmiştir.

Hüsniye Hanım ilkokulu bitirmiş. Roman okumayı severmiş. Biraz da hafızlığı varmış. Oldukça güzel bir kadınmış. Süse, giyim kuşama düşkünmüş. Ayrıca, soyundan gelme histeri rahatsızlığı varmış. Melankoliye yatkınmış. Bu yüzden kocasıyla sık sık atışırmış. İkide bir intihara kalkışırmış. Birkaç kez hastanede tedavi görmüş. Oğullarından Fikret’i çok sever, şımartır, Sabahattin’ e ise pek yüz vermezmiş. 1969’da, eşinden 43 yıl sonra ölmüş …

ÇOCUKLUK
Sabahattin Ali yedi yaşına basınca, önce İstanbul’da Üsküdar’da Doğancılar’daki Füyuzat-ı Osmaniye Mektebi’ne gönderildi. Sonra, ailesi Çanakkale’ye gidince, oradan Çanakkale İptidat Mektebi’ne girdi. Fakat Birinci Dünya Savaşı yüzünden okul öğretmensiz kalarak kapandı. Neyse ki, babasının çabası ve öbür subayların da yardımıyla yeniden açıldı. Böylece, Sabahattin Ali öğrenimini sürdürebildL Türkçe dersini Salâhattin Bey veriyordu.

Savaş boyunca Çanakkale’de geçirdiği korkulu günleri Sabahattin Ali, 1928 Ağustosu’nda yazıp, arkadaşı Mehpare Taşduman’a gönderdiği anı defterinde şöyle anlatır:

“Burada dört sene kaldık. Düşman hemen her zaman şehri bombardıman ediyordu ve biz bu esnada bin korku ile civar köylere kaçıyor, on gün kadar kaldıktan sonra, bombardıman biraz sükunet buluyor, biz de dönüyorduk. Bazen yalımızda otururken karşımızda duran gemilere bombardıman başlıyor, vapurlar kaçmak istederken etraflarına düşen mermiler beyaz birer minare gibi su sütunları yükseltiyordu. Bazen bu memilerden biri vapura gelir, o zaman canını kurtarmak için çırpınan, eline geçen şeylere sarılan bir insan kalabalığı suların üstünde görülürdü. Bazı geceler balkona çıktığımız zaman karşı sahilden top, el bombası, mitralyöz, tüfek sesleri, garip uğultular gecenin sessizliği içinde kulaklanmıza getirdi. Bazen zırhlılar şehire iki üç ( … ) kadar sokulurlar, o zaman herkesi bir heyecan, bir telaş sarar, yaylı arabaları dört nala koşan beygirlerle zabit ailelerini şehirden kaçınr, istihkâmlar birer yumruk gibi uzanan toplarıyla bu siyah ölüm şehirlerini boğazdan içeri koymamak, İstanbul’a salıvermemek için çalışırdı. Bazen mehtaplı gecelerde rahat yatağımızda uyurken meş’um bir uğultu veya kulakları parçalayan bir tarraka ile uyanırdık. Tayyareler gelmiş ve bomba atmaya başlamıştı. O zaman biz çıplak vücutlarımıza giyebildiğimiz şeylerle şehrin dışındaki bahçelere kaçar, asker battaniyelerine sarınarak kardeşimle bekler dururduk.”

Salahattin Bey, ailesini 1918 sonlarına doğru Çanakkale’ den İzmir’ e götürür: “Dört sene sonra babam istifa ederek aynidığı zaman, annem de zaten büyükbabası tarafından irsen mahmul olduğundan histeri başlamış, babama kalp hastalığı gelmiş, erkek kardeşimin dili kekeme olmuştu. İçlerinde en sağlam bendim. Babam elindeki bir miktar para ile İzmir’e geldi. İş yapmak istedi. Bir tiyatro isticar etti. Karşıyaka’da gazino işletti. Hülasa işleri iyice idi. Fakat Yunan’ın gelmesi hepsini altüst etti ve hepimiz on parasız olarak Edremit’ e, annemin babasının ve annesinin yanına geldik. Burada da Yunan vardı ve babamın tekaüt maaşları bile çıkmıyordu. ( … ) Bu esnada annemin Çanakkale’de başlayan histesirisi gayr-ı kabil-i tahammül bir hal aldı. Zaten İzmir’de bir kere bileklerini kesmek, bir kere de Edremit’ e gelirken denize atlamak üzere yaptığı intihar teşebbüsleri burada da tekerrür etmişti. Her akşam yorgun argın eve gelen babamla muhakkak bir bahane bularak bir kavga çıkarıyor, o adama yediğini içtiğini zehir ediyordu. Her akşam muhakkak bir şey tuttururdu. Ya annesiyle babasıyla yahut da kocasıyla yani babamla bir gürültü çıkarmazsa yüreği rahat etmiyordu. Belki bunlar hastalıktandı, fakat yüzde doksanı da aldığı terbiyenin noksanlığındandı. Evvelce İstanbul’da, filan babam kendisini ailesiyle çok görüştürmüyor, kendi büyüdüğü aristokrat muhitte bulunduruyordu. O zamanlar annem civarına uymak mecburiyetindeydi, fakat burada, bu adi ve popüler muhitte bütün basitliği, aleladeliği, hatta görgüsüzlüğü ile açılmıştı. Zaten hastalığı da babama karşı ( … ) şeklinde tecelli ediyordu. Bir zamanlar ‘sen benim hem kocam, hem babamsın’ ( … ) çünkü babam annemden on altı yaş kadar büyüktü. Zavallı adamın her şeyine, ailesine dil uzatıyordu. Müddet-i ömründe kimseden ağır bir söz bile duymaya alışmamış bir adam olan babam bütün bunlara sırf bizim için, çocukları için tahammül etmekte idi. Bu esnada bir de kız kardeşim dünyaya geldi. Para yoktu. Karnımızı doyurabiirnek için çalışmak lazımdı. Babam da Çanakkale’de iken bizim emir erimiz olan bir Edremitli dükkancıdan otuz liralık kadar eşya aldı, tabii veresiye olarak. Bunlar çorap, mendil, fanila, makara, kuka iplik gibi tuhafiye şeyleri idi. Kurban Bayramı yaklaşıyordu. Babam çarşı yerinde bir sergi açtı, orada bunları satmaya başladı. Bayramdan sonra elinde birkaç kuruş parası vardı, tekrar başladı. Bu sefer ben de boynuma bir işporta taktım, içerisini öteberi doldurdum. Bizim iyi günlerimizi bilen Türklere görünmemek için bunları Rum mahallelerinde ‘makaradis kovarikos’ diye satmaya başladım. Akşamları babam benim boynumdan işportayı çıkarır, yaşaran gözlerini göstermernek isteyerek yanaklarımdan öper ve hesap görürdü. Bir müddet sonra bir dükkan açtı. Fakat geçinebilmek için yine Edremit’in civarındaki kasabalara gitmek, oralarda sergi açmak icap ediyordu. ( … )Bu esnada ben iptidaiyi bitirdim.”

Beyaz teni, ela gözleri ve dalgalı saçlarıyla Sabahattin Ali güzel bir çocuktu. Evinin bulunduğu Müslüman Mahallesi’ndeki komşuları ona “Sabah Yıldızı” adını takmışlardı. Sokakta çok dolaşmaz, çocukların oyunlanna pek karışmazdı. Çekingendi. Şerif Ağa’nın oğlu Ali (Demirel) ile arkadaşlık ederdi. Ali bir konuşmasında o günleri şöyle anlatıyor:

“Sabahattin çocukluk arkadaşımdı. Mahallede ve okulda her zaman birlikte olmamız sebebiyle samimiyetimiz çoktu. Kendisinden iki yaş küçük olmama rağmen, vücutça ondan daha iri bir yapıya sahip olmam sebebiyle, bana bir ağabey gözüyle bakardı. Ben de onu mahalledeki ve okuldaki arkadaşların kötü, rahatsız edici davranışlarından korurdum. Gerek okulda, gerek mahallede arkadaşlarla oynadığımız oyunlara hiç katılmazdı. Ya bizi kıyıdan izler, ya da eve girip kitap okur, resim yapardı. Bazen de bana, mahalle oyunlarımızda kullandığımız tahtadan ok, yay gibi oyuncaklar yapardı. Aramıza sokulmadığı için öbür arkadaşlar onu dövmekle tehdit ederlerdi. Bu gibi durumlarda iri yapıma güvenerek onu korurdum. O da, buna karşılık ya bana oyuncaklar yapar ya da derslerime yardım ederdi. Okulun en çalışkan öğrencisi o idi. Güzel, yakışıklı ve sessiz bir çocuktu. Bu özelliklerinden dolayı, bir gün arkadaşlanmızdan Şakir’ in saldırısına uğradı. Ve bir tesadüf eseri, olayı görmem ve müdahale etmem bu saldırıyı sonuçsuz bıraktı.”

Annesi sinirli bir kadındı. Sabahattin Ali’den çok, kekeme oğlu Fikret’ e (Şenyuva) yakınlık gösterirdi. Arada bir Sabahattin Ali’yi azarlar, hatta döverdi. Bu ayrıcalıklı davranış Sabahattin Ali’yi derinden yaralamıştı. Bundan dolayı, annesinin, hatta kimsenin kendisini sevmediğine ve sevemeyeceğine inanmış, babasına daha bir bağlanmıştı. Ailenin geçimini sağlamak için onun çektiği sıkıntıları üzülerek izliyordu. Salahattin Bey ile Hüsniye Hanım arasındaki tartışmalar ve kavgalar da benliğini sarsıyordu.

Sabahattin Ali Edremit İdadisi’nin (şimdiki Gazi İlkokulu) başarılı bir öğrencisiydi. Gerçi sessizdi, sokulgan değildi, içine kapanıktı ama çok zeki ve çalışkandı. Bu yüzden, öğretmenin gelmediği zamanlar, dersleri arkadaşlarına o anlatıyordu. Öğretmeni, babasının Gümülcine’den tanıdığı aile dostu Mehmet Şah Bey’di. Sabahattin Ali’yi beğeniyor ve seviyordu. Aynca, dayısı Nazmi (Aybek) Bey de onu sevenler arasındaydı. “Göreceksiniz, bu oğlan bir gün paşa olacak!” diyordu. Sık sık yeğenini görmeye geliyor, ona güzel kitaplar getiriyordu. Sabahattin Ali onlan ya evde, ya da babası Havran, Burhaniye, Ayvalık pazarlarında sergi açıp öteberi satmaya gittiği günler dükkânda tutkuyla okuyor, işini ihmal ediyordu. Gerçi babası da okumasını istiyordu, ama çalışma sırasında Salahattin Bey’in yanında da okumaya başlayınca sopayı yiyordu.

Berber Hüseyin Efendi’ nin dükkanı da Sabahattin Ali’ nin kitap okuduğu yerdi. Nazmi Bey ile bakkal Refik (Molvalı) Bey’in verdiği roman, hikaye, masal kitaplarını götürür, orada sesli olarak okurdu. Hüseyin Efendi medreseden çıkma, sevecen, bilgili, kalender bir adamdı. Sabahattin Ali’yi ilgiyle dinler, anlayamadığı parçaları açıklar, okuyamadığı yerde ona yardım ederdi.

(Yıllarca sonra, Sabahattin Ali’nin “Candarma Bekir” hikâyesini gazetede okumuş, pek sevinmişti. Çevresindekilere “Bakın, bizim Sabahattin neler yazmış!” diye övünmüştü. Bir gün Sabahattin Ali’yle Edremit’te karşılaşınca, hemen boynuna sarılmış, gözlerinden öperek onu yürekten kutlamıştı).

Sabahattin Ali’nin hikâyeciliğe başlayışında ve yazış biçiminde babasının uyarıcı etkileri olmuş. Bunu, sonradan, arkadaşı Sevgi Sanlı ile Vedat Günyol’a açıklamış.

Sevgi Sanlı’ya anlattığına göre, ilk hikâyelerinden birinin yazdışı şöyle olmuş:

Subaylıktan emekli olan babası, dünyalığı doğrultmak için Edremit’de çerçilik yaparmış. Sabahattin’i daha ufacıkken yanına alıp pazar pazar gezdirirmiş. “Pazarda kadınlar tombul yanaklarından makas, önümdeki sepetten ibrişim yumakları alırlardı. Babam pazarda gördüklerimi yazmamı isterdi. Bir kez yazıya şöyle başlarnıştım: ‘Sabahın erken saatinde pederimin latif sesiyle uyandım.’ Babam öfkelenmiş ‘Haydi ordan, yalancı kerata. Sabahın köründe seni zorla yatağından kaldınyorum. Babanın latif sesiymiş! Sesim sana latif gelir mi hiç! İçinden geldiği gibi yaz’, demişti.”

ÖĞRENCİLİK
Edremit İptidaî Mektebi’ni 1921’de bitirince, Sabahattin Ali, İstanbul’a büyük dayısı Sait Bey’in yanına gitti. Fakat bir yere giremeyerek geri döndü. Bir yıl sonra Balıkesir Dar-ül-Muallimin’e (Öğretmen Okulu) girdi. İkinci sınıfta yazdıklarını ucun ucun yayımlamaya başladı. Bunun için 1924 Şubatı’nda okulda arkadaşlarıyla bir gazetecik çıkardı. Şapoğrafla basılan gazetede şiir, hikaye ve yazılarıyla göründü. Örneğin, 22 Şubat 1340 (1924) tarihli güncesinde belirttiğine göre, gazetede Sabahattin imzasıyla “Astiyag’ın Torunu”, Gültekin imzasıyla “Kırmızı Külahlılar” başlıklı ürünleri yayımlandı. 15 Mart günlü sayıda ise “Kamer-i Mestür” ve “Saçlarımın Türküsü” adlı iki şiiri çıktı.

Okul gazetesi dışında Yeni Yol dergisine de yazı yolluyor, anı defteri tutuyor, roman okuyor, fırsat buldukça tiyatroya, sinemaya gidiyordu. Hatta, bunun için cezalandırılmayı bile göze alarak okuldan kaçıyordu. Güncesinde yazıyor:

“6 Mart 1340 (1925)
Bugün yine mektepte mahpus kaldık. Akşam sinemaya kaçtım. Sami, Mustafa, Atıf, Halit de vardı. Akşam yakalandık. Bir şey çıkmadı, bakalım …

10 Mart 1340
Bugün bize birer tekdir cezası verdiler. Nusret’ten roman aldım, okumak için. Bir lira depozito verdim.”

Bu dönemde öğretmenlerden birine büyük bir eğilim duymaya başlamıştı. On yıl sonra, arkadaşlarından Ayşe Sıtkı’ya yazdığı 15 Nisan 1935 tarihli mektubunda bunu açığa vuracaktır:

“Ben Balıkesir’ de okurken Kız Muallim Mektibi hocalarından birine aşık olmuştum. ( 16 yaşındaydım, fakat bende aşıklık 11 yaşımdan beri devam eder. ) Yolunu bekler, bu benden 10 yaş büyük hanıma laf atardım. O da dehşetli kızmış görünürdü, gel zaman git zaman benim bir imtihana mümeyyiz geldi. Ve fevkalade yardım etti, bu imtihanda ahbap olduk. O kadar ki, kendisi İstanbul’da Validebağ Dar-ül-eytamı’na muavin olarak geldiği zaman ben de İstanbul’da idim ve her Cuma onu görmeye giderdim, beraber Validebağ korularında dolaşırdık.”

Sabahattin Ali’nin okulda en yakın arkadaşı Naci (Erçevik) idi. O yıllara ilişkin anılarını bana şöyle özetledi:

“Edremit İptidai Mektebi’nin son iki sınıfını Sabahattin’le birlikte okuduk. 1921 ‘de Mekteb’i bitirdik. İkimizin de babaları subaydı. Biz de orduya katılmak, parasız yatılı okumak istiyorduk. Dilekçelerimizi verdik. Gelen cevapta Halife’nin emriyle o yıl askerî okullara öğrenci alınmayacağı bildirilmişti. Bunun üzerine, Balıkesir Dar-ûl-Muallimin’ine başvurduk. Sabahattin 26, ben 27 numara ile 1922’nin Aralığı’nda okula yazıldık. Sınıfta yan yana oturuyorduk. Mert, zeki, dürüst, ince, onurlu bir arkadaştı. Derslere pek çalışmaz, öğretmenleri dinlemekle yetinirdi. Öyleyken sınavlardan hep pekiyi notlar alırdı. Roman okumayı çok severdi. Mütalaa saatlerinde arka sıralara çekilir, kabak çekirdeği yiyerek Pardayanlar’ı, Sefiller’i, Devri Alem Seyahati’ni yutarcasına okurdu. İkinci sınıfta iken yazmaya da başladı. İlk ürünü bir hikaye idi: ‘Horoz Mehmet’. Edebiyat öğretmenimiz Gazali Bey hikayeyi beğenmişti. Sabahattin’i övdü, yüreklendirdi. Hikayeyi şiirler izledi.

Yazık ki bir olaydan sonra bu okuldan soğudu: Dar-ül-Muallimat’ ın (Kız Öğretmen Okulu) gizlice bir müsameresine gitti. Bunun için başına bir örtü, sırtına bir yeldirme geçirerek 1924 Martı’nda bir akşam okuldan kaçtı. Fakat kendisini çekemeyen çalışkan öğrencilerden Abdülkadir idareye bildirdi. Müdür Bey Sabahattin’i çağırdı. ‘Paranı harcama, seni babana göndereceğim’, dedi. Sabahattin inzibat meclisine verildi. Çok korkuyordu, okuldan atılacağını sanıyordu. Bir akşam bana bir zarf bıraktı. Sonra açmamı söyledi. Baktım, beline ip sarmış. Kuşkulandım. Gizlice zarfı açtım. İçinden bir şiir çıktı. Şöyle diyordu:

Kardeşim Naci beni
Kovacaklar mektepten
Ya kovsalardı seni
Ne yapardın acep sen
( … )
İşte ben karar verdim
Bu gece öleceğim
Üzülme sen çünkü ben
Göklerde gezeceğim.
( … )

Şiiri okuyunca durumu anladım: Sabahattin kendini asacaktı. Hemen nöbetçi öğretmene koştum. Bahçede bir çam ağacının altında onu yakaladık. Türkçe Öğretmeni Hamdi Bey ona okuldan atılmayacağın’ı açıkladı.”

Sabahattin Ali, 9 Mart tarihli güneesinde olayı şöyle özetledi: “Bugün akşam üzeri Müdür Bey bana: ‘Sen paranı harcama. Seni babana göndereceğim.’ dedi. Ben buna karşı bir intihar blöfü yaptım. Fakat o kadar müteessir oldum ki bu blöf adeta hakikat oluyordu. Neyse, Harndi Bey affettirecek. Fakat hürriyetimin yarısı gidecek.”

Gerçi Sabahattin Ali’nin korktuğu başına gelmedi. Naci Erçevik’in de söylediği gibi, “Olay geçiştirildi, ama Sabahattin’in hevesi kırılmış, okuldan soğumuştu. Üstelik, Abdülkadir ile birkaç arkadaşı kendisini tedirgin ediyorlardı. Artık dayanamıyordu. İstanbul’a nakledip öğrenimini orada tamamlamak istiyordu. Dileğini müdür yardımcısı Esat Bey’ e açtı. Anlayışla karşılandı, çünkü seçkin, yetenekli bir öğrenciydi. Onun da yardımıyla l926’da İstanbul’a gitti!”

İstanbul’da İbrahim Alaaddin’in (Gövsa) aracılığıyla Muallim Mektebi’ne gfrdi. Burası Cağaloğlu’nda eskiden Bezm-i alem Valide Sultanisi’nin bulunduğu binadır. Sabahattin Ali son sınıfı orada okudu. Malik Aksel’in anlattığına göre, “sınıfın en çalışkan, en zeki öğrencisidir. Üstelik okul müsamerelerinde bulunduğu gibi, dergilere de yazılar göndermektedir.”00> Şair ve yazar Ali Canip (Yöntem) de o sıra edebiyat öğretmenidir. Sabahattin Ali fırsat buldukça okuldaki havuzun başında onunla konuşur. Bir gün:
– Hocam, güzel yazı nasıl ya3ılır? diye sorar.
Ali Canip gülümseyerek:
– Çok okumak gerek, çok okumak … diye cevap verir. Bir hafta sonra da Hayat dergisinde “Edebiyat Meraklısı Bir Gence Mektup” başlıklı yazıyı yayımlar.

Sabahattin Ali hayatının bu dönemini yüreği burkularak anar: ” … Bu esnada babam da Pelitköylü Mehmet Bey isminde bir adamın Ayvalık’taki vekil-i umfirluğunu almış, oraya gitmişti. Vaziyeti çok iyi idi, çok kazanıyordu. Büyük bir evde oturuyordu. Mini mini kardeşim büyümeye başlamıştı. Öteki kardeşim mektepte okuyordu. Fakat annem yine eskisi gibi idi. Yine her şeyden bir münazaa çıkarıyor, hayatımızı zehir ediyordu. Babam bizi hep beraber bir sandala bindirip dünya kadar masraf ederek motor tutar, gezmeye götürür, eğlendirir, fakat annem muhakkak bir kulpunu bularak, bu gezintiyi de bize yansında zehir etmeye başlardı. ( … ) Ben Dar-ül-Muallimin’in beşinci sınıfına terfi ettiğim zamanki tatilde annem büsbütün fenalaştı. Nihayet babam kendisini İstanbul’a getirerek Fransız Hastanesi’ne yatırdı. Altı ay kadar yattıktan sonra çıktı, fakat tamarniyle iyi olmamıştı. Babam yevmiye altı lira hastane parası veremeyecek bir vaziyete gelmişti. Ankara’ da bulunan annemin kardeşi iltimas ederek Zeynep Kamil Hastanesi’ne meccani olarak yatırdı. Erkek kardeşim mektebi bitjrememişti. ( … ) Artık o da babam için yeni bir dert membaı olmuştu. Halbuki babam küçük kardeşim Süheyla’ya da aynı zamanda annelik yapıyordu. O mini miniye de ana yokluğunu hissettirmemek istiyordu. Fakat nihayet o da insandı, bilhassa kalbinden arızası olan yarım bir insan … Bu kadar şeye dayanamazdı. On beş dakikalık bir hamle neticesinde nasıl öldüğünü sana anlatmıştım. ( … ) Zavallı babacığım, tam sekiz sene bizim için, yalnız bizim için evliyalann bile sabredemeyecekleri şeylere tahammül ettiği halde, bütün bunların sebebi olan kansının iyileşmiş halini görerneden öldü … “

Güz sonuna doğru çok sevdiği, saydığı babasının Ayvalık’ta ölmesi Sabahattin Ali’yi adamakıllı sarstı. Bunun üzerine, 12 Kasım 1926’da “Babam İçin” başlıklı şiirini yazdı. Şiir, 15 Ocak 1927’de Orhan Seyfi’nin yönettiği Güneş dergisinde basıldı:
Allahım! .. Işte bugün,
Şu zavallı ömrümün
En matem/i bir günü

Elim böğrümde kaldım,
Ben bugün haber aldım;
Babamın öldüğünü.

Bitti hayatın tadı,
Bu haber bırakmadı
Dudağımda tebessüm.

Kalbirn oyuldu yer yer,
Aman yarabbi, me ğer
Ne acıklı imiş ölüm.

Daha birkaç gün evvel,
Yüzümü okşayan el,
Şimdi toprak oluyor.

Kendi vücudum kadar,
Bana yakın olanlar,
Birden uzak oluyor.

Ah baba! .. Daha düne
Kadarsenin göğsüne
Saklıyordum başımı.

/nan babacığım, inan,
Bu ateş membaından
Kuruttu gözyaşımı …

Gelgelelim bu, Sabahattin Ali’nin ilk basılan şiiri değildi. Daha önce de birkaç şiir ve hikaye yazmıştı. Örneğin, 1925’te “Şarkı” ve 1926’da “Aşk Başlangıcı”, “Gazel Naziresi”, “İlk Beyaz Saç” başlıklı şiirleri Balıkesir’ de çıkan Çağlayan dergisinde yayımlanmıştı. Çağlayan’ı Orhan Şaik yönetiyor; Esat Adil, Mansur Tekin, Arif Nihat, Hüseyin A vni, Kazım Nami, Refik Ahmet destekliyordu.

Sabahattin Ali yalnızca Çağlayan’a değil, Servet-i Fünun dergisine de şiirler, hikayeler gönderiyordu. Nitekim 1926’da “Gecenin Kemanı”, “Kümeste Sabah”, “Acaba”, “Köprünün Çocukları”, “Buruşuklar”, “Muallim” ile 1927’de “Köprünün Geceleri”, “Dere”, “Ne kazandık”, “Kalbimde Aşkınız” ve 1928’de “Bedbin”, “Bir Macera” şiirleri bu dergide çıkmıştı. 1926’da Akbaba dergisinde “Yangın”, “Bekar Kiracı”, “Telefonu Olsaydı” başlıklı mizah hikayeleri basılmıştı. 1927- 1928 döneminde adına hem Servet-i Fünun’da, hem de Güneş, Hayat, Meşale ve lrmak’ta rastlanıyordu. Nitekim, şiirlerinden “Babam İçin”, “Çakır” 1927’de Güneş’te; “Serserinin Ölümü”, “Öksüz Kız Masalı” 1927’de “Beşik” 1928’de Hayat’ta; “Köprüde Sabah” 1928’de Meşale’de, “Hayat/Mefkureci” 1928’de ırmak’ta yayımlanrnıştı.

Hikayelerinden “O Arkadaşım” 1928’de Irrnak-ta, “Viyolonsel” l928’de Meşale’de çıknuştı.

AŞK VE
ÖGRETMENLİK
Sabahattin Ali 21 Ağustos 1927’de İstanbul Muallim Mektebi’ni bitirdi. Görev almak üzere Ankara’ya gitti. Dayısı Doktor Rıfat Ertüzün de oradaydi. l920’den beri Numune Hastanesi’ nde çalışıyordu. 1927 yazının sonuna doğru Yozgat Devlet Hastanesi Başhekimliği’ne atanmıştı. Yakın dostu Cevat Dursunoğlu’nun yardımıyla yeğeninin 1 Ekim 1927′ de Yozgat Cumhuriyet Mektebi ‘ne atanmasını sağladı. Yozgat’ a birlikte gittiler. Büyük Cami’nin bulunduğu alana bakan bir eve yerleştiler.

Sabahattin Ali, aşağı yukarı, bir yıl kadar Yozgat’ta ilkokul öğretmenliği yaptı. Arkadaşlarından Nahit Harum’a gönderdiği 24 Kasım 1927 tarihli mektubunda Yozgat’taki yaşamını şöyle anlatıyordu:

… Burası beni muhakkak çıldırtacak. Ne basit muhit Yarabbi … Düşün kardeşim, konuşulacak bir insan bile yok … Hepsi alalacte, hepsi dümdüz… Memleketin civarı hep bozkır, gözünün alabildiği kadar çıplak dağlar uzanıyor … Yalnız Yozgat’ın tam karşısında bir çam ormanı· var… Ama o da dümdüz araziye yakışmıyor. .. Adeta kirli bir  bakkal önlüğüne yamanmış yeşil bir kadifeye benziyor. Buraların dağları bile münasebetsiz. Üstlerinde bir ağaç, bir iri kaya bile yok … Yalnız toprak mı? Hayır, o da değil… Çakıltaşı gibi en büyüğü yumruk kadar taşlarla örtülü ( … ) Ahali fesat, dedikoducu. Kendimi yalnız okumaya verdim. Kitap, gazete, mektup okumakla vakit geçiriyorum … “

Sabahattin Ali’nin 1927’de yazdığı “Bir Siyah Fanila İçin” adlı hikayesinde de Yozgat’taki bunaltılı yaşarnından izler vardı:

” … Birkaç hafta zarfında şehri ve civarını gezdim. Ahalisini gözden geçirdim. Hayatımda bu kadar inkisara uğrayacağımı tasavvur edemezdim.

Mefuleketin bende bıraktığı yegane intiba basitlik oldu. Burada tabiat basit, muhit basit, halk basit, hulasa her şey basitti … ( … )

Konuşacak, dert yanacak bir adam!.. diye kendi kendime haykırdım…

Yoktu… MaJOmat sahibi, derin, mu􀂖lak bir kimseye rastgelmek mümkün değildi

Müthiş bir surette yalnız kaldı􀂖ımı hissettim. Ah… Bilhassa bu kadar kalabalığın içinde yalnızlık ne acı oluyor Y arabbi!

İstanbul hasreti fena halde beni sardı. Evleri, sokakları, denizleri, insanları gözümden gitmiyordu … “

Bu özlernde aşk da vardı: Sabahattin Ali, İstanbul’daki kız arkadaşlarından Nahit’i seviyordu. Öğretmen olmak için açılan kursta tanışmıştı onunla, pek hoşlanmıştı. Hiç yanından aynlmıyor, fakat bir türlü de içini açamıyordu. Herkes aşık olduğunu öğrenmişti. Nahit ise Sabahattin Ali’yi ancak bir arkadaş olarak seviyor, kendisini izlemesinden tedirgin oluyordu. Sabahattin Ali bunu sezmekte gecikmedi. Yozgat’ a gidince kendini yalnız ve mutsuz duyması biraz da bundandı. Sözü geçen mektubunda da bunu itiraf ediyordu:

” … Ah Nahit, yalnızlık asıl böyle kalabalık yerlerde belli oluyor. Halbuki insan ıstıraplarını, tahassüslerini söylemek için mutlaka birisine muhtaç … Ne yalan söyleyeyim, beni senin kadar aniayacak kimse aklıma gelmiyor … Oradan gelirken aramız biraz şeker renkti … Fakat burı,ıya gelince hissettim, anladım ki -hiçbir başka düşünce ve arzu olmamak şartıyla- seni kardeşim kadar seviyormuşum … Ah ayın on dördü Sultan, ne olurdu benim de seniri gibi bir kardeşim olaydı. .. “

Sabahattin Ali bu açıklamasına karşın, mektubuna bir cevap alamadı. Artık umutsuzluğa  kapılmışu. Öyleyken aşkı sürüyor, özlemi ve acısı artıyordu. Nitekim, 2 Şubat 1928’de Servet-i Fünun’da çıkan “Bir Macera” şiirinde bunu dışavuruyordu:

Neticesiz bir aşka verdim gençliğimi,
Ne ufak bir temayül, ne bir iltifat gördüm …
Önünde yalvararak söylerken sevdiğimi,
Gözlerinde yüzüme inen bir tokat gördüm . . .

Bu bir taraflı aşkta hiç durmadan, A l/ahım;
O mitsizlik sararken beynimi bir ağ gibi;
Ben yine seviyorum onu … Aman Al/ahım! ..
Bir macera görmedim ben bu macera gibi …

ALMANYA’DA
1928 yaz tatilinde Sabahattin Ali İstanbul’ a geldi. Yozgat’ ta daha fazla durarnarnıştı. Erenköy’deki akrabalannın yanında kalıyor, bazı günler Yüksek Muallim Mektebi’nde arkadaşlarını görmeye gidiyor, öğrencilerden boşalmış yataklardan birine yatıyordu. Maarif Vekaleti yabancı dil öğretmenleri yetiştirmek için o sıralar Avrupa’ya öğrenci gönderiyordu. Açılan sınava girdi. Kazandı. Çok sevinçliydi. Şair Faruk Nafiz de kendisiyle ilgileniyordu. Maarif Vekilieti hesabına okumak üzere Kasım sonlarına doğru Türkiye’den ayrıldı, Almanya’ya gitti. Orada dört yıl kalacak, Alman dil ve edebiyatını öğrenecek, dönüşte liselerde çalışacaktı. Hayrollah Örs, Nurullah Taşkıran, Zahide Nail de o sıralar Almanya’ da öğrenim görüyorlardı.

Sabahattin Ali trende Melahat Togar’la tanıştı. Sınavı kazanan beş kişiden (Osman Faruk, Ömer Lütfü vb.) biri de oydu.

Sabahattin Ali 300 liralık yoUuğunun büyük bir bölümünü Sirkeci’den trene binmeden harcamıştı. Bu yüzden üçüncü mevkiye binmişti. Arkadaşlarını görmek için birinci mevkiye geliyor, kondüktör görünce gizlice yerine gidiyordu. Sonunda biletçi bavulunu alıp getirdi. Arkadaşları da bilet farkını ödediler. Böylece, bir daha onların yanından aynlmadı.

Sabahattin Ali istasyonlardan birinde gazeteciden Upton Sindair’in Petrolium’unu aldı. Romanı okuyup bitirdiğinde -yıllar sonra arkadaşı Rasih Nuri İleri’ye söylediğine göre- sosyalizme yakınlık duymaya başlamıştı.

Tren Edirne, Sofya, Belgrat, Budapeşte, Prag, Dresden üzerinden Berlin’e ulaştı. Sabahattin Ali arkadaşlarıyla on beş gün kadar burada kaldı. Yollukları tükendiğinden Elçiliğin yardımıyla Potsdam’a varabildiler.

Sabahattin Ali dil öğrenmek için bir kadının evine pansiyoner girdi. Aynca, Almancasını ilerietmek amacıyla bir özel okulda (Deutches lnstitut Für Auslander) kurslara devam etti. Meliihat Hanım ise Hermanns Werder’deki bir yatılı okula yerleşmişti. Burası Have) ırmağı üzerinde güzel bir yarımada idi. Sabahattin Ali cumartesileri Meliihat Hanımı görmeye geliyordu. Koltuğunun altında kitapları vardı. Uzun uzun konuşup dertleşiyorlardı. Nahit Hanıma duyduğu sevgiyi, çektiği acıları anlatıyordu. Bir gün Melahat Hanıma: “Sen Nahit’e benziyorsun. Yoksa sana da mı tutulacağım?” demişti. Fakat Meliihat Hanım, Mesut İzzet (Tolgar) ile sözlüydü. Bu yüzden hareketleri, ölçülü ve çekingendi. Öyleyken, Sabahattin Ali İstanbul’ da yazmaya başlayıp Potsdam’da tamamladığı “Terkib-i Bend”in bir örneğini ona sunmuştu.

”Terkib-i Bend’de arkadaşlanndan Mehpare, Nahit, Sadiye, Belkis, Münevver ve Ulviye hatunlar ile Pertev Naili, Hüseyin Nihai, Orhan Şaik, Ekrem Reşit, Tahsin Mirza ve Münir efendiler için özel bölümler vardı. Örneğin, “Nahit Hatun Bendi”nde şöyle deniyordu:
(…)
Müşkil olacak zatını vasfetmesi gerçek
Ol müşkili yapmakta bile başkaca tad var

Mirrih misil duhter-i hurşid sıfat kim
Rahmetmesi yok aşıka lutfetmesi azar

Yalnız onu bir gün görerek şöylece tenha
Açsam ona kalbirnde duran ukdeyi tekrar

Kürk Mantolu Madonna romanında Sabahattin Ali’nin o günlere ilişkin anılanndan bazı izler vardır:

“Lisan öğrenmeden bir işe başlanmayacağını düşünerek, Umumi Harp’te Türkiye’de bulunmuş ve biraz Türkçe öğrenmiş bir eski zabitten ders almaya başladım. Pansiyon sahibi madam da boş zamanlarını benimle gevezeliğe hasrediyor ve yardımda bulunuyordu .

… Gündüzleri müzelerdeki ve yeni açılan galerilerdeki tablolan seyrediyor ve pansiyona daha yüz adım uzakta iken burnumda lahana kokutan hissediyordum. Fakat ilk aylar geçince eskisi kadar canım sıkılmamaya başladı. Yavaş yavaş kitap okumaya çalışıyor ve bu işten zamanla daha çok zevk duyuyordum. Bir müddet sonra bu adeta bir iptila halini aldı. Yatağın üzerine yüzükoyun yatarak kitabı önüme açar, yanı başıma eski ve kalın lfigat kitabını kor, saatlerce kalırdım. Çok kere lfigat aramaya bile tahammül edemez, cümlelere karine ile mana vererek geçerdim. Gözümün önünde yepyeni bir dünya açılır gibiydi. Bu sefer okuduklanm, çocukluğurnun ve ilk gençliğimin tercüme veya telif kitapları gibi sadece kahramanlardan, fevkalade insanlardan ve görülmemiş maceralardan bahsetmiyorlardı. Hemen hemen hepsinde kendimden, etrafımdan, gördüklerim ve duyduklarımdan birer parça buluyordum. Evvelce içinde yaşadığım halde anlamadığım, görmediğim şeyleri birdenbire hatırlıyor, onlara şimdiki hakiki manalannı verdiğimi zannediyordum. Üzerimde en çok tesir yapanlar Rus muharrirleriydi. Turgenyefin koskocaman hikayelerini bir defada sonuna kadar okuduğum oluyordu.”

CEZAEVİNDE
Sabahattin Ali, 22 (26?) Aralık 1 932’de başlayan hapisliğinin aşağı yukarı dört ayını Konya’da geçirir. Karşılaştığı sorunlan ve göğüstediği güçlükleri 8 Ocak 1933 günlü mektubunda dile getirir:

“Dün Asliye Ceza Mahkemesi’ nde tam bir seneye mahkOm edildim. Dansı dostlar başına kolay hazmedilir şeylerden değil, hele Konya Hapishanesi tahammül edilir gibi değil. Tam 800 mevcut. Benim vaziyetim ve gördüğüm muamele çok istisnai olduğu halde yine üzülüyorum. Bereket Pertev (Boratav) vesair birkaç arkadaş beni bırakmıyorlar. Hele Pertev bugünlerde dehşetli masraflara girdi ve giriyor. Hükmü temyiz edeceğim, netice ne olacak bilemem. Manen ne halde olduğumu tasavvur edebilirsin, tam bir sene, tam 365 gün hapishanede yaşamak, arkadaşiann yardımıyla karnını doyurmak ve çıktıktan sonra ne olacağını bilmemek … İşin asıl feci tarafı, annem ile kız kardeşimi buraya getirtmiştim, dört gün kadar bir otelde beraber kaldık ve beşinci günü ben tevkif edildim. Onları şimdi tekrar Edremit’e, geldikleri yere gönderiyorlar. Dün yanıma geldiler, ikisi de ağlarlar … Beni bile ağlattılar, hele kardeşim daha on yaşında olduğu halde her şeyi anlıyor, ‘beni gönderme, ben senin yanında kalayım, isterse hapishane olsun, ben senden aynlmam ! ‘ diye tutturdu, susturoneaya kadar çektiğiınİ Allah bilir.

Mamafıh ben kendime göre bir hayat felsefesine sahip olduğum için vaziyetime alışacağımı zannediyorum, fakat onlar o zavallılar ne yapacaklar, bu cihet beni oldukça müteessir ediyor.”ıısı

Sabahattin Ali cezaevinde yaşadıklarını, görüp duyduklarını bazı şiir ve hikayelerinde işledi: “Kafa Kağıdı”, “Katil Osman”, “Duvar”, “Bir Şaka”, “Çaydanhk” buna örnektir.

Bu hikayelerde yer yer kendinden de söz açar. Söz gelişi, 1935’te yazılan “Bir Şaka”da Konya Cezaevi’ ne girişini şöyle anlatır:

“Konya hapishanesine ilk girdiğim gün Cavit Bey’le tanıştım. Beni ihtilattan menederek başgardiyanın yattığı odaya kapamışlardı. Gece olunca nöbetçi gardiyan kapımı açarak beni ‘yüze gelen mahpuslar’ koğuşuna götürdü.

Gaz lambalarının asılı durduğu duvarların kenarlarındaki mindere oturarak yavaş yavaş konuşan, manganarı karıştıran, fasulya ayıklayan, Kur’an okuyan mahpusların arasından geçerken hepsi sür’atle yerlerinden kalkıyorlar, ‘geçmiş olsun beyim! ‘ diye mırıldanıyorlardı.”

Hapishanede iken küme küme öğrencileri Sabahattin Ali’yi görmeye geliyor, hal ve hatırını soruyor, üzüntülerini dile getiriyorlardı. Sakal bırakmıştı. Kimi öğrencileri onu Namık Kemal’ e benzetiyorlardı.

Hapishanede bazı akşamlar saz alemleri oluyordu. Mahpuslardan kimi saz, kimi ud çalıyor, kimi de yanık sesle türkü söylüyordu. Sabahattin Ali onları ilgi ve sevgiyle dinliyordu.

Bu tatlı olaycıklara karşın, cezası yargıtayca onaylandıktan sonra, hapislik gitgide ona dokunınaya ve gelecek kaygısı içini kemirmeye başlamıştı. Çıktıktan sonra ne yapacaktı, ne iş tutacaktı?

Mayıs başında Konya’dan Sinop’a götürülür. Bu olayı “Bir Şaka” hikayesinde şu satırlarla belirtir:

“Ertesi gün akşama doğru jandarmalar nizarniye kapısına geldiler. Ben kitap sandığıını evvelce yollamıştım. Kolurodaki paltomla bahçedeki mahpusların arasından · geçtim. Fakirler yavaşça yanıma sokularak beş on kuruş istiyorlardı. Hepsine biraz bir şey uzattım. Ancak tahliye edilenlerin yaptıkları bu cömertlik bana onlarınkine benzer tatlı bir zevk veriyordu. En sonra Cavit Bey’i gördüm. Tekrar elimi sıktı ve ben ona da iki lira verdim … Tahliye edilen makhumların birçoğu gibi…

Fakat ben tahliye edilmiyordum. Ve trene bindikten sonra jandarmanın elindeki sevk kağıdına bakınca gördüm ki, İstanbul müddeiumumiliğine, Sinop hapishanesine gönderilmek üzere teslim edilecektim. Bunu okuyunca çöker gibi oldum. Bir deniz kenarında yapayalnız duran bir hapishane gözlerimde caniandı ve içinde bir tek bile tanıdığım olmayan o yalı şehri ni düşündüm … Gurbet hapishanesi ! dedim …

Zorlukları, azapları aniatmakla tükenmeyecek bir yolculuktan sonra Sinop’a geldim … ”
Sinop’a varınca, yörenin jandarma komutanı, çavuşu çağınr: – Bir manga al, der, bugün vapurla azılı biri getiriliyor. Adı Sabahattin Ali. Aman gözünü dört aç … Çavuş, “Peki” deyip vapura gider. içerden gözlüklü, efendiden, ufak tefek biri çıkar. Elleri kelepçeli. Çavuş şaşırır. Yanındaki eriere buyruk verir: – Çözün ellerini. Siz gidin, cezaevine ben götüreceğim … Sabahattin Ali’yi götürüp ilgililere teslim eder. Sonra onunla dost olur. Sinop’a varışından bir gün sonra Sabahattin Ali, arkadaşı Ayşe Sıtkı’ya yazdığı mektupta ilk izienim ve duyuşiarını aynntılarıyla yansıtır:

“Bugün hava yağmurlu. Yerler ıslak, tıpkı geçen sene bugün gibi. Ayşe, ben tam bugün, 12 Mayıs gecesi saat birde Sinop’a çıkmıştım … Bir gece evvelsi gibi her şeyi, en ufak teferruatıyla hatırlıyorum: Bir gece evvel sana vapurdan uzun bir mektup yazmıştım, gece yanlarına kadar uyumamıştım, ertesi gece biraz uyudum. Candarmalar bir müddet sonra uyandırdılar, Sinop’a geldiğimizi söylediler, bir motora binerek şehre çıktık. Bu gece o zamandan beri hiç hayalimde canlanmamıştı, bugün nedense akşamın alacakaranlığında birdenbire bir sinema gibi gözümün önüne geliverdi. Bir müddet evvelki yağmurun ıslaklığını taşıyan sokaklan görür gibi oldum. Gece yansından sonra çıkuğırnız bu küçük şehirde kimseler yoktu. Yalnız büyük surlar, ahşap evler, tahta kepenkli alçak düllinlar vardı. Sağ tarafımızdan parkın nhtımına vuran denizin hafif ve mınlulı sesi geliyordu. Ve ben, yanımda iki candarına, elierirnde bavuluro ve çantam, kalbirnde dizlerimi bükecek kadar büyük bir ağırlıkla bu bilmediğim şehrin karanlığının içinde ilerliyordum. Nefes aldıkça içime rutubetli bir hava doluyordu. Bu havayı bu kadar nemli yapan şeyin madde haline giren karanlık olduğunu zannediyordum. Hafif kumlu bir yolda, bahçe gibi bir şeyin içinde yürüyordum. Burasının park olduğunu söyledilerdi. Etrafa bakıyor, hiçbir şey göremiyordum. Ağaçlar siyah gecenin üzerine siyah kalemle çizilevermiş resimler gibiydi. Ayaklanmızın kurnda çıkardığı sesler, hafif fakat iniltili akisler yapıyordu. Kalbirn göğsüme sığmayacak kadar büyüyor ve ağırlaşıyordu. Ah yarabbi, o akşam ne kadar ıstırap çekiyordum? Ne kadar kederli idim! .. İstanbul’da ve Konya’da, hatta yolda geçirdiğim çok daha fena günler benim içimdeki mukavemet damarlannı harekete getirmişlerdi, çektiklerimi istihfaf edebiliyordum, dudaklanmı ısınyor, hatta gütmeye çahşıyordum. Fakat bu gece, bu ıslak hava, bu hafif kumlu yol, bu tanımadığım, bir gece yansı içine girdiğim garip şehir, bu bir tarafında yıldızlara kanşan gri sular, bu elierirnde ağırlaşan çantalar birdenbire beni yumuşatmışular, içimde bir ağlamak ihtiyacı vardı. O gece, yalnız o gece, istediğim gibi ağiayabilmek için hür olmağı istemiştim, ama ne kadar şiddetli istemiştim; yalnız o gece istediğim gibi hür olabilmek için ertesi gün ölmeği kabul edebilirdim. Dudaklanm titriyordu. O gece annemi çok istemiştim, o yanımda olsa, benimle beraber yürüse, candannalar beni candarına dairesine sokarken o boynuma santıp öpse ve yann tekrar görmeye geleceğini söylese bu kadar yüreğim ağırlaşmazdı, diyordum. Sonra seni de çok düşünmüştüm. Şerif, Halide ve sen vapura gelmiştiniz. Üçünüzün de hayali, bilhassa seninki hep gözümün önündeydi. Seni adliyede yanıma geldiğin zamanki gibi de hatırlıyordum. Şimdi burada olsa muhakkak daha hafif olurdum, hiç olmazsa ona zayıf görünmemek için kendimi bu kadar koyuvermezdİm diyordum. O zaman dünyada hiç kimsenin beni annem kadar sevemeyeceğini ve hiç kimsenin beni senin kadar anlamayacağını düşünüyordum. Elimde ağır çantalar, başım yıldızlara doğru kalkmış, kafamda bunlar dolaşıyordu. Cebimde sana vapurdan yazdığım mektup vardı.

Yarabbi, bu akşam o bir sene evvelki akşamdan ne kadar uzağı m, ne kadar başkayım: Tam bir sene geçti o günden beri, halbuki ben ne kadar çok ihtiyarlamışım ! Bir sene evvelki Sabahattin’e bir çocuğa bakar gibi bakıyordum:·m>

Sabahattin Ali, Sinop Cezaevi’nde Karadağ denilen üçüncü kısmın ikinci katında, denize bakan küçük bir koğuşa yerleştirilir. Aynı koğuşta kalanlardan Hüseyin Kuşüzümü, Sabahattin Ali’nin gelişini, yıllarca sonra, şöyle anlatır:

” … Koğuşumuzdaki on beş kişinin hepsi de Sinoplu idi. Suçlan da adam öldürmek, yaralamak gibi suçlar. O zaman ranza yoktu, yataklarımızı yere seriyorduk. Aydınlatma lamba ile oluyordu. Cezaevi Müdürü Cevdet Bey’ di. İstanbullu, efendi bir zat. Rivayete göre Abdülhamit zamanında sarayda çalışmış. ( … ) Yanında efendiden, gözlüklü bir zatla geldi. Mustafa Ağabeyimi çağırdı :

– Sabahattin Bey sana emanet, sizin koğuşta kalacak, dedi. Sonradan adının Sabahattin Ali olduğunu öğrendik. ( … ) Hemen koğuşa ısındı, arkadaş, dost olduk. Koğuştakiler hep hemşehri olduğumuz için yemekleri birlikte yiyorduk. Yemekleri ben yapardım. Ay sonunda yapılan masraflan adam başına taksim eder, paralan toplardım. İçimizden pek okuma yazınayla ilgilenen kimse yoktu. Onun için Sabahattin Ali gece geç vakte kadar lambanın ışığında kitap okurdu. Yanında çok kitap getirmişti. Her tarafı kitap doluydu. Almanca kitaplardı. Gündüzleri bir sandığın üstünde yazardı. ( … ) Kendiliğinden bizimle siyasetten falan konuşmazdı, sorunca konuşurdu, bir defasında Ankara’daki mebuslann, büyük memurların yolsuzluklanndan bahsetmişti. Mustafa ağabeyim de ona:

– Bak sana hükümet bu kadar para sarf etmiş, okutmuş adam etmiş, ayıp değil mi böyle fikirlere kapılmışsın, hükümetle uğraşırsın, deyince o da:

– Bana solcu diyorlar ama işte yaşayışımı görüyorsun, ya sana ne demeli Mustafa efendi, koğuşta içki içersin, kumar oynarsın, on kuruş yevmiye ile fakir fukarayı çalıştınp oturduğun yerde dışanya mal satıp para kazanırsın, diye cevap vermişti. ( … )

Sabahattin Ali cezaevine geldiğinde bekardı. Dışardan pek geleni olmazdı. Sinop’tan bir ilkokul öğretmeni ziyaret ederdi: Bolulu Fatma Hoca. Müdür Cevdet Bey’in odasında ve Müdür beyin yanında görüşürlerdi. Posta ile kitap, mecmua gelirdi. Gelen parası ancak yemek parasına yetişirdi. ( . . . )

Bizim koğuşta hikayeden, şiirden anlayan yoktu. Sinop’un yeriisi dört beş kişiydik, diğerleri köydendi. Biz içki içer, kumar oynardık. O yatağa çekilir, kitap okurdu. Yalnız türküyü beraber söylerdik.”

Sabahattin Ali, Sinop Cezaevi’nde duyduğu yalnızlık ve tutsaklık acısını “Duvar” hikayesinde ayrıntılarıyla açıklar:

“Uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içindeki bir hapishanede kaldım. Kalın duvarlara vuran sulann sesi taş odalarda çınlar ve uzak yolculuklara çağırırdı. Tüylerinden sular damlayarak suların arkasından yükseliveren deniz kuşları demir parmaklıklam hayretle gözlerini kırparak bakarlar ve hemen uzaklaşırlardı.

Bir malıpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir. On adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale duvarına gözlerini dikerek bakmaya, denizi yalnız muhayyelede görmeye mecbur kalmak az azap mıdır?”

Dağlar ve Rüzgar adıyla 1 934 yılında yayımlanan kitabında yer alan “Hapishane Şarkısı” başlıklı beş şiirinde de aynı tutsaklık duygusunu ve özgürlük özlemini dile getirir. Bu şiirlerden birincisini Aydın Hapishanesi’nden çıktıktan sonra 5 Eylül l 932’de Konya’da yazar. Geri kalanlardan üçünü Konya Hapishanesi’nde, sonuncusunu ise Sinop hapishanesinde kaleme alır, arkadaşı Boratav ile yeğeni Ertüzün’e gönderir. 7 Şubat 1 933 tarihli ve II sayılı şiirde dışardaki uçan ve mutlu günleri düşünür, bağrı yanarak sevgilisini anar:

Ey gönül kuşa benzerdin,
Kafesler sana dar gelir;
Bir yerde durmaz gezerdin,
Hapislik sana zor gelir.

Ey gönül, acayip huyun,
Boğazından geçmez tayın,
Acır testindeki suyun;
Aklına nazlı yar gelir.
(…)

Burada sözü edilen “yar” Sabahattin Ali’nin hala unutamadığı genç sevgilisi Meliihat Muhtar’dır.

26 Şubat günlü ve III sayılı içerde bir türlü geçmeyen zamandan ve gittikçe artan yalnızlıktan yakınır. Doğadan uzak kalışın acısını buruk bir duyarlılıkla yansıur:

Burda çiçekler açmıyor,
Kuşlar s üzülüp uçmuyor,
Yıldızlar ışık saçmıyor,
Geçmiyor günler, geçmiyor.
(…)

Konya Hapishanesi’nde Nisan ayında yazılan, ama altına günü belirtilmeyen IV sayılı şiir de Meliihat Muhtar’la ilgili olsa gerekir:

Ey yar bu acı demlerde
Sen koru benim aklımı …
Karardım kaldım damlarda,
AydınZat benim yolumu …

Sinop Cezaevi’nde yazılan birinci “Hapishane Şarkısı”nın son dörtlüğünde sözü edilen sevgili de Meliihat Muhtar olmalıdır:
(…)

Ellere sormnadığım
Doyunca saramadığım
Görnıesem duramadığını
Nazlı yarimden ayrıldım.

23 Mayıs’ta yazdığı “Hapishane Şarkısı”nın beşincisinde Sabahattin Ali gizlice ağladığını belirtmekte, cezasının bir gün biteceğini düşünerek dayanmaya çalışmaktadır:

Başın öne eğilmesin,
Aldırma gönül, aldırma;
Ağladığın duyulmasın,
Aldırma gönül, aldırma . . .

Dışarda deli dalgalar
Gelip duvarlan yalar;
Seni bu sesler oya/ar,
Aldırma gönül, aldırma . . .

Görmesen bile denizi,
Yukarıya çevir gözü:
Deniz gibidir gökyüzü;
Aldırma gönül, aldırma …
( … )
Yine Sinop’ta 3 Temmuz’da yazdığı “Gurbet Hapishanesi”nden çıkacağı günlerin yaklaştığını söyleyerek avunmakta, sevgilisinden kendisini unutmamasını dilemektedir:
( … )
Geniş ol, göklere bakın,
Çıkacağı günler yakın …
Yt2r, beni unutma sakın
Gurbet Juıpishanesinde.

Sabahattin Ali, Sinop Cezaevi’ nde bir yandan okur, bir yandan şiirler, hikayeler yazar, Esirler adlı oyununu tamamlar ve Jack London’un Demir Ökçesi’ni çevirirken bir yandan da koğuş arkadaşlarına el sanatlarını geliştinnelen için yardım eder. Dışardan modeller getirerek hükümlülerin cevizden yaptıklan tavla, sigaralık, tepsi, kotra gibi eşyalann güzelleşmesine katlada bulunur.

Bu uğraşlar onu biraz oyalar, acısını biraz azaltır, ama aydan aya artan iç sıkıntısını, özgürlük özlemini bastıramaz:

“Bu posta senden mektup çıkacağını ümit ediyordum. Canım çok sıkılıyor. Gerçi beni canı sıkılmasın, keyiftensin diye hapse atmadılar, fakat ne de olsa can sıkıntısı hoş bir şey değil. Şimdiye kadar hapishanedeki hayattan, hapishanede oluşumdan şikayetçiydim, bugünlerde dışardan uzak oluşum ve dışansını çok özleyişim beni üzüyor. Birçok tanıdık çehreler, gülerek veya ciddi gözümün önünden geçiyor, birçok yerler, birçok güzel ve benim üzerimde tesir icra etmiş mevkiler hayalimde canlanıyor. Dünyayı, bir zamanlar içerisinde alabildiğine başıboş dolaştığım dünyayı içim sıziayarak görüyorum. Bütün bunları bir daha göremeyecekmişim, dostlarıma ve dünyaya artık kavuşamayacakmışım gibi bir his var içimde … Bir zamanlar birçok yerlerde birçok insanla münasebette bulunan Sabahattin Ali’yi adeta tanımıyorum, o bana başka birisi gibi geliyor ve ben zannediyorum ki bugün mevcut olan Sabahattin Ali, hapishanede doğmuş ve büyümüştür. Kendisinin hapishane haricinde de bir hayatı olabilmesi imkansız ve acayiptir.”

Bu olanaksızlık sanısına karşın, Sabahattin Ali yaşama isteğini köreltmez. Hapisliğin geçici bir dönem olduğunu unutmaz:

“Ben de hayatı çok severim, ben de ölünceye kadar hep gülsem yine gülrnekten bıkmayacak adamım, şimdi muvakkat bir zaman için de olsa, istemediğim şeylere katlanmak zorundayım. ( … ) Hayat barikulade bir şeydir, yaşamak kıymeti takdir edilemeyecek kadar büyük bir nimettir.”

Yaşamaya verdiği bu değer dolayısıyla Sabahattin Ali, öngörüldüğü söylenen Af Kanunu’nu umutla bekler. Geleceğe yönelik tasarılar kurar:

“Aff-ı umumi olursa cezayı neticeleriyle birlikte kaldıracağından derhal bir memuriyet alının zannediyorum. Çıkar çıkmaz Ankara’ya gitmek niyetindeyim. Ondan sonra da İstanbul’ a.”

BASKILAR, SIKINTILAR
Sabahattin Ali için Marko Paşa’nın 16 Aralık 1946 tarihli sayısında çıkan ”Topunuzun Köküne Kibrit Suyu” başlıklı yazıyla Cemil Sait Barlas’a, 10 Mart 1947 tarihli sayısında çıkan “Biliyor musunuz” başlıklı yazıyla Falih Rıtkı Atay’a ve Merhum Paşa’nın 26 Mayıs 1947 tarihli sayısında çıkan “Genç Arkadaş” başlıklı yazıyla Nihai Atsız’a, “Hasan Ali-Kenan Döner Komedisi” başlıklı yazıyla da İsmet Rasin Tüm türk’ e “neşren hakaret”ten dava açıldı. Gerçi gazetenin “sahibi ve mes’ul müdürü” Sabahattin Ali’ydi, ama “Genç Arkadaş” başlıklı olanı sayılmazsa, sözkonusu imzasız yazılar onun değildi, Aziz Nesin’in, Şerif HulOsi’nin, Rıfat llgaz’ındı. İki kişinin birden başı yanmasın diye sorumluluğu o yüklenmiş, arkadaşlarından hiçbirinin adını savcıya vermemişti.

Davalardan birincisi -Cemil Sait Barlas’la ilgili olanı- İstanbul Asliye 2. Ceza Mahkemesi’nin 10.3. 1947 gün. 47/66 esas ve 47/130 karanyla Sabahattin Ali’nin dört aya hüküm giymesiyle sonuçlandı. Nihai Atsız ile İsmet Rasin Tümtürk’le ilgili üçüncü dava ise, İstanbul Asliye 6. Ceza Mahkemesi’ nde görüldü, 25.6. 1 947 günlü ve 47/265 esas sayılı hükümle Sabahattin Ali üç ay hapis cezasına çarptınldı. Her iki hüküm de Sabahattin Ali’ nin avukatlarınca (Mehmet Ali Cimcoz ve Mülhime Gökbudak) hemen temyiz edildi.

Sabahattin Ali 1947’de Sırça Köşk’ü çıkardı. Buradaki hikayelerin çoğu Adımlar (1944), Görüşler (1945), Gün (1945- 1946), XX. Asır (1947) ile Yeni Dünya (1945), Gerçek (1946) dergi ve gazetelerinde yayımlanmıştı. İçindeki “Sırça Köşk” hikayesi bahane edilerek kitap, 1948 Ağustosu’nda Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı. Yukarda adları anılan dergi ve gazeteler art arda kapatılı nca, Sabahattin Ali, Mehmet Ali Aybar’ın çıkardığı Zincirli Hürriyet’te yazmaya başladı. Fakat bunun da sonu gelmedi. 5 Şubat 1948’de yazdığı “Asıl Büyük Tehlike Bugünkü iktidarın Devamıdır” başlıklı fıkradan dolayı kovuşturmaya uğradı. Ayrıca, Cemil Sait Barlas’ la ilgili hüküm de kesinleşti.

28 Mayıs 1947’de içeri alındı. (30 Nisan 1947’de de Aziz Nesin tutuklanmıştı.) Bir süre poliste alıkonuldu. hkin Sultanahmet, ardından Üsküdar Paşakapısı cezaevlerinde üç ay kadar yattı. Üsküdar’da hareketleri ve konuşmaları izleniyordu. Cezaevinde askerliğini yapan Mithat Büyükdalgıç adında bir Edremitli vardı. Sabahattin Ali gibi ünlü bir solcunun hemşerisi olduğunu öğrenince şaşırmış, korkmuş, utanıp öfkelenmişti. Yıllarca sonra açıklandığına göre, “Sabahattin Ali ile samimi olmak ve dolaylı olarak, çaktırmadan ağzından laf almakla” görevlendirilmişti. Uğraşıp çabalamış, fakat bir türlü istediğini elde edememişti. “Sabahattin Ali sır vermemişti.” Aynca, görüşme yerinin altında bibr tünelden de konuşmalar dinleniyor, yine de bir sonuç alınamıyordu. Çünkü, ortada “sır” diye bir şey yoktu.

Sabahattin Ali içerdeyken kızını pek özlemişti. Enikonu fişıktı ona. Bir gün eski dostu Zekeriya Sertel ile Filiz hapishaneye ziyarete gelmişlerdi. Sabahattin Ali kızını kucağına oturtmuş, sevmiş koklamış, koklamış sevmiş, kimseyle konuşmamıştı. Hatta Filiz’le bile söyleşmemişti. Yalnızca onu sevmiş, sevmiş, aynlıncaya kadar sevmişti. Zekeriya Sertel buna duygulanmış, gözleri yaşarmıştı. Poliste kaldığı on beş günü de hesaba katarak Sabahattin Ali 10 Eylül’de çıkacağını umuyordu. Gerçekten de Eylülde salıverildi. Mehmet Ali Cimcoz’larla Mehmet Ali Aybar’larda kalıyor, onlardan aldığı borç parayla geçiniyordu. Öteden beri tasarladığı Ali Baba’yı çıkarmaya  abalıyordu.

Rıfat Ilgaz anlatıyor:
” … Bir gün habersizce Ankara’dan döndü. ‘Yeni bir hamle lazım, ALİBABA isimli bir mizah gazetesi çıkaracağız,’ dedi. Bu isim çok hoşuna gidiyordu. Uzun uzun izah etti. Kırkharamilere karşı Alibaba! Mim Uykusuz’ a resimler, yazılar ısmarlandı. Masamın üstüne oturarak ‘Hadi’ dedi, ‘Seninle bir manzume yazalım. Kırkharamilere karşı olsun ! ‘ İki kıtasını ben yazdım, bir kıtasını da o çırpıştırdı. ‘Tamam’ dedi, ‘Çok güzel. Bu manzumenin adını birinci sahifeye manşet vereceğiz.’ Bir iki defa okutdu çok beğenmişti. Alibaba çıkmış, gazetenin tenkidini Aziz cezaevinden göndermişti. Evvela işe manzumeden başlamıştı. ‘Nedir o manzume yahu! Karagöz’e benzettiniz gazeteyi!’ diyordu. O aldırmadı, ‘Aziz ne anlarmış şiirden . . . ‘ dedi geçti. Bir gün idarehanede oturuyorduk. Sı rça Köşk’ün son müsveddeleri üzerinde çalışıyordu. ‘Bir hikaye daha yazınam lazım’ diyor, odayı bir uçtan bir uca arşınlıyordu. Sonra geldi masamın üstüne oturdu: ‘Sen Mi.idüriyette kaldın değil mi?’ dedi. Tasdik ettim. Oraya ait uzun uzun sualler soruyor. Benim hiç ehemmiyet vermeden anlattığım teferruatı, yüzüme dalgın dalgın bakarak dinliyordu. Sözümü kesince tekrar beni konuşturacak bir sual daha yapıştınyer ve eski vaziyetine geçerek memnuniyetle dinliyordu.

Yeni bir cümleye başlamıştım ki masanın üstünden atladı. ‘Tamam,’ dedi. ‘Artık yazabiiirim ! ‘ Odanın öbür ucundaki masaya pürteliiş geçti. Yeşil mürekkepli stilosunu çıkararak iki saat kadar benimle tek kelime konuşmadan yazdı. Müsveddelerini toplarken çok memnundu. ‘Bitmedi ama iyi bir hikaye olacak … ‘

‘Müdüriyete ait bir hikaye … Kahraman da sensin, adı da doğrudan doğruya senin adın . Kusura bakma, sana bir polis tokatı yedireceğim .. . ‘ diyordu. Çantasını hazırlayıp yanımdan geçerken ‘Kurtla Kuzu’ nasıl isim?’ dedi. Ben güzel isim olduğunu söyledim. Bitince okuyacağını vaat etti ve her zamanki gibi telaşla çıktı, gitti.

Sırça Köşk’ün son yazılmış hikayesi bu ‘ Kurtla Kuzu’ idi. Onun son hikayesi de bu oldu sanıyorum.”

25 Kasım 1947 günü piyasaya sunulan Alibaba ancak dört sayı çıkabildi. Kağıt, basım, dağıtım konusunda karşılaşılan türlü engellemeler yüzünden 1 6 Aralık’ta kapandı. Üstelik, Merhum Paşa’ nın 26. 5. 1947 tarihli sayısında yayımlanan “Mahkeme Koridorlarında” başlıklı yazıdan ötürü ‘adaleti tahkir’ suçlamasıyla yeni bir kovuşturma açılmış ve 14 Kasım’da tutuklama kararı verilmişti. Sabahattin Ali bunu duyunca İzmir’e doğru yolculuğa çıktı. Fakat aklaoacağına inandığından geri döndü. 20 Aralık’ta tutuklandı. On bir gün Sultanahmet’te yattı. 30 Aralık’ta, ilk duruşmada aklandı.

Hapisten çıktığında durumu daha da bozulmuştu. İşsizdi, yazacak yer bulamıyordu. Sıkılıyordu. Nicedir yazmayı tasarladığı Ankara romanına bir türlü başlayamıyordu. Oysa, kafasında iyice hazırladığı bir şeyi eskiden ne kadar kolay kağıda dökerdi ! Arkadaşlarından Mediha Esenel’e birkaç kez, “Ankara için kafamda müthiş bir eser hazırlanıyor,” demişti. “Bu eser Ankara’nın yaman bir eleştirisi olacak. Bundan sonraki romanıının adı Ankara.” Gelgelelim, ne bu romanı yazabiliyor, ne de bir iş tutabiliyordu. Tedirgin ve aylak dolaşıyordu. Öyleyken, polis peşinden ayrılmıyor, sağcı basında karalama ve saidırmalar eksik olmuyordu. Bütün bunlar namuslu kalmanın, yurdunu ve halkını sevmenin, özgürlük ve kardeşliği savunmanın karşılığıydı. “Ne Zor Şeymiş” başlıklı yazısında bu acı gerçeğe parmak basmışu:

“Bugünün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmak, han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. Bu ne affedilmez suçmuş meğer! Nerdeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar: ‘Görüyor musun şu hain i ! İlle de namus lu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor… ‘ Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak isternek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?”

Olmamalıydı, ama oluyordu işte. Sabahattin Ali baskıdan iyice bunalmıştı. Çokça içiyor, kızı Filiz’in cüzdanındaki fotoğrafını çıkarıp öpüyor, Aziz Nesin gibi arkadaşlarının yanında bazen ağlıyordu. Ne çalışabiliyor, ne yazabiliyor, ne de yaşayabiliyordu. Dostlarından Rasih Nuri İleri’ nin Nişantaşı’ ndaki evinde saklanıyor, polise yakalanmamakiçin tebdil dolaşıyordu. Paltosunun yakasım kaldırıyor, kasketini öne eğiyor, boynuna eşarbını iyice sanyor, öyle sokağa çıkıyordu. Boş zamanlannda durmadan okuyor, kitaplara yeşil kalemiyle notlar düşüyordu. Örneğin, Köprülüzade Mehmet Fuat’ın Divan Şiiri Antolojisi’ nde ölçü ve uyak yanlışlarını bulup not etmişti günün birinde. Diğer bir özelliği de kızına, küçük Filiz’ine olan sonsuz aşkıydı. Bir gün radyoda, çocuk saatinde kızı konuşacak diye adeta yerinde oturamaz olmuştu. O körpecik sesi işitince gözlükleri buğulanmış, onları çıkarıp silerken gözlerinden yaşlar boşanmışu. Ankara’da iken Filiz’le kırlarda dolaştığı, koşmaca ve saklambaç oynadığı günleri anıyordu. Efes harabelerini birlikte gezmişler, ona Afrodit’i, Zeus’u coşkuyla anlatmıştı. Bir gün evde daktilosunu dizlerinin üstüne koyarak yazdığı “Ayran” hikayesini okumuştu da kızı içini çeke çeke ağlamıştı. O sıra Filiz ilkokulun dördüncü sınıfındaydı. Daha sonra babası “Çirkince”, “Böb􀇮ek” vb. hikayelerini de okumuş, ondan
izienimlerini öğrenmeye çalışmıştı.

Sabahattin Ali topluluktan hoşlanan, dostlarıyla söyleşmeyi seven, yaşama bağlı, bir yerde duramayan, cıvıl cıvıl, cı va gibi bir insandı. Kafeste yaşayamazdı. Hapishanede tutsak, hareketsiz yaşamaya yaradılışı elverişli değildi. Dayanamazdı. Onun için artık buralardan gitmeliydi. Arkadaşlanyla çıkaracaklan gazete için Amerika’dan getirttikleri, fakat gümrük resmini veremedikleri baskı makinasını Ocak sonuna doğru Rüştü Diktürk’e devren satmış, borçlarını ödemişti. Elinde kalan paradan dokuz yüz lirayı da Ankara’da kansına göndermişti. Fransa’ya gitmek amacıyla ilgili yerlere başvurduysa da pasaport alamadı. Bunun üzerine, kaçınayı düşünmeye başladı. Tasarısını Rasih Nuri’ye açtı: Ona iki mektup bırakacaktı. Sının geçtiğinde, işlettiği kamyonun hesaplan ve faturalanyla birlikte mektuplardan biri Mehmet Ali Cimcoz’a verilecekti. Öbür mektup ise eşi Aliye Hanım’a iletilecekti.

Rasih Nuri İleri’ nin yıllarca sonra, 1978’de açıklarlığına göre, plan şöyle idi: “Sabahattin Ali sının geçince Ali Ertekin’e yeşil kalemiyle imzalayacağı bir kartvizit verecekti. Ertekin ise onu berber Hasan’a verip ücretini alacaktı.” Rasih Nuri imzadaki noktalarnalardan sının geçip geçmediğini aniayacak ve ona göre mektuplan yerlerine ulaştınp ulaştırmama karannı verecekti. Sabahattin Ali’nin Cimcoz’lara verilmesini istediği 28 Mart 1948 tarihli mektubunda şunlar yazılıydı:

“Bu mektubu aldığınız zaman ben bir müddet için ortadan yok olmuş olacağım. Herkesin beni geçen seferki gibi tebdil dolaşır bilmesi münasiptir. Bu kararı vermeden çok düşündüm. Fakat cephemi tayinde daha fazla tereddüt edemezdi m. Yepyeni ve daha müsbet bir hayata başlamak karannı müthiş nefis mücadelelerimden sonra verdim. Dünya’da Filiz’le Aliye’nin yanında en sevdiğim insanlar sizlersiniz. Size karşı kötü olmamak için elimden gelen her şeyi yaptım. Elimden gelmeyen için de beni affedeceğinizi umuyorum. Benden tekrar haber alacağınızı sanınm. Tekrar ve başka şartlar altında görüşeceğirriize de inanıyorum. (68) Rasih Nuri Ileri, Sabahailin Ali Nasıl Oldürüldü, Vatan, 13. 3. 1 978 Çoktan verdiğim bu karan tatbikte bu kadar geç kalışıının sebebi, kanm, çocuğum ve sizdiniz. Fakat bu şartlar altında bu manasız hayatı devam ettinnekte mana göremedim. Hepinizin beni affetmenizi ve tekrar buluşuncaya kadar sevgi ile hatırlamanızı isterim. Şimdiye kadar kendimden başka hiç kimseye kötülük etmemem için gayret ederdim. Artık kendime de kötülük etmemek için bu karan verdim.”

Epey sonra eşinin eline geçen mektubunda ise şöyle diyordu: “Sevgili karıcığım, bu mektubu aldığın zaman ben İ1itlya, Fransa ve Londra’da olacağım. Filiz’in okulu biter bitmez sizi yanıma aldıracağım. Mehmet Ali Aybar ve Mahmut Dikerdem sizinle ilgilenecek. Size İş Bankası’nda şu numaralı hesabımla para gönderiyorum. Rauf Çallılar da size matbaa parasından gönderecek. Sen benim tutumlu kancığımsındır, idare etmeye çalışırsın. Filiz’ i ve seni hasretle ve binlerce defa kucaklar, dudaklanndan öperim.” Aliye Hanım akıl danışmak için mektubu, Sabahattin Ali’nin arkadaşlanndan Cevdet Kudret’ e göstennişti. Cevdet Kudret o günkü baskı ve kuşku ortamında yanlış yorumlanacağı düşüncesiyle mektubu yok etmeyi önennişti. Bunun üzerine mektup sobada yakılmıştı.

KAÇIŞ VE ÖLÜM
Daha önce, erkek kardeşi Fikret Şenyuva ile İstanbul’da karşılaşmıştı. Ona, “Benimle çok uğraşıyorlar, canıma tak dedi. Artık dayanamayacağım.” demişti. “Anneme yinni beş lira gönderdim. Yine göndereceğim. Bir gün gelir de gönderemezsem, beni yok bilin !..”

Belki kimi dostlarına da “Bu memlekette yaşanmaz artık! Bu hava içinde insan boğulur!” anlamında bir şeyler söylemişti. Nitekim Bedri Rahmi Eyuboğlu o sıra Paris’te bulunan ağabeyi Sabahattin Eyuboğlu’na gönderdiği 28 Nisan 1948 tarihli mektubunda 20 gün kadar önce, Sabahattin Ali’nin resim sergisine uğradığını, çok votka içip sarhoş olduğunu, çıkışta kendisini dışarı çıkardığını, Ankara’ya gidip gitmeyeceğini sorduğunu yazıyor. Eyuboğlu ona, “Sergimiz var, bırakamam,” demiş. Bunun üzerine Sabahattin Ali şunları söylemiş: “Senden başka kimse bilmiyor, bilmesini de istemiyorum. Ben artık bu memlekette yaşayamam. Çekip gideceğim. Belki bir gün ağabeyine uğrarım:•m>

Arkadaşlarının belirttiğine göre, Sabahattin Ali çok konuşkan, açık sözlü, şen, iyimser, canlı, hareketli, taklitçi, şakacı (hatta zaman zaman alaycı) bir kişiydi. Geniş bir çevresi vardı. Solcu ya da sağcı diye ayırmadığı tanıdıkları arasında bakanlardan tüccarlara, avukatlardan savcılara, yazarlardan polislere kadar her çeşit insana rastlanırdı. Girişken, zeki ve ataktı, kendine pek güvenirdi. Nazım Hikmet de bir yazısında onun bu son özelliğine parmak basrnışq: “Bazen lüzumundan fazla telaşlandığı olurdu. Bazense kendine, sırf kendine, lüzumundan fazla güvenirdi. Yumruklarına değil, zekasına. ‘Ben elbette, bizim polis hafiyelerinden, komiserlerinden, müdürlerinden, bizim içişleri bakanlarından zekiyim, akıllıyım’ derdi.”

Sabahattin Ali elbette onlardan zekiydi, ak.ıllıydı. Ama onlar ‘( … ) teşkilatlıydılar. Oysaki Sabahattin hiçbir teşkilata dahil değildi. ( … ) Parti üyesi olsaydı, bu onun hapisiere girmesini yahut katiedilmesini belki yine de önleyemezdi. Lakin o kahrolası faşist provokasyonuna o kadar kolayca düşmez, bir ormanda öylesine kolayca katledilmezdi.”

Sabahattin Ali hapisteyken Hasan Tura! adında biriyle tanışmıştı. Bu, 1928’de Bulgaristan’dan yurdumuza gelmiş bir göçmendi. Sovyet Konsolosluğu’na yolladığı bir mektupla onlara hizmet teklifinde bulunduğundan bir buçuk yıla hüküm giymişti. Sabahattin Ali cezaevinden çıktıktan sonra ona gitti, dileğini açtı. Hasan Tura!, Edirnekapı • da berberlik yapıyordu. Sabahattin Ali’yi kaçakçı Ali Ertekin’le tanıştırdı. Ali
Ertekin soyca Yugoslavyalı idi. 1906’da Üsküp’ün Gratova kasabasında doğmuştu. 1925’te babası Yaşar ve annesi Ayşe ile Türkiye’ye göçmüşlerdL 1 933’te astsubay okulunu bitirmişti. Süvarİ olarak İstanbul’da, Ankara’da, Kırklareli’nde bulunmuştu. 1945’te ordudan ayrılınıştı Bir süre işsiz kalmış, çeşitli yerlere girip çıkmış, epey sıkıntı çekmişti.

Sabahattin Ali son aylarda nakliyeciliğe kalkışmıştı. Arkadaşlarından avukat Mehmet Ali Cimcoz’un tanıştırdığı Melek Celal Sofu adında zengin bir dulun kamyonunu işletiyordu. Fakat kadın bir solcuyla iş tutmaktan çekindiği için kamyonun kaydı Adalet Cimcoz’un üstüne yapılmıştı. Sabahattin Ali cezaevinden tanıdığı şoför Salim’i de yanına almıştı. Adana ve Urfa’ya onunla iki sefer yapmıştı. Gelgelelim, yolda -Bolu ile Gere<le arasında- arabanın makası kınldığından eline pek az para · geçmişti. Başında kasketi, ayağında lastik çizmeleri, sırtında kamyoncu gocuğuyla dolaştığı yerlerden fotoğraflar çekmiş, ailesine postalamıştı.

28 Mart 1948 Pazar günü Cimcoz’lara uğrayan Sabahattin Ali, Türkiye’den kaçacağını onlardan gizledi. Edirne’ye peynir götüreceğini söyledi onlara. Ali Ertekin’i kamyona şoför muavini olarak aldı. Anlaşmaya göre, 31 Mart’ta İstanbul’da Edirnekapı’dan Kırklareli’ne hareket edildi. Kızılcadere köyünde kamyondan inildi. Salim geri gönderildi. Yola devam edildi. Olayın bundan sonrasını Ali Ertekin, Sorgu Yargıçlığı’na şöyle anlatmıştır:

“Gece Üsküp ile Yündolan arasında Sazara köyü istikametine yürüyorduk. İşte bu sırada Ali Bey kendisinin Marko Paşa gazetesinin sahibi Sabahattin Ali olduğunu, şimdiye kadar herkesten, hatta şoför Salim’den dahi vaziyeti gizlediğini, gayesinin Bulgaristan’a gitmek olduğunu, evvelce Osman’ı benim kaçırdığımı Hasan Tural’dan öğrendiğini, bu sebeple artık bana açıldığını, hududu geçerken kartviziti üzerine adını yazarak bana vereceğini, bu kartı berber Hasan’a götürdüğüm takdirde ona bıraktığı 500 liradan 250 lirasını bana vereceğini, Bulgaristan’a geçtikten sonra büyük işler yapacağını, beni ihya edeceğini söyledi. Böylece konuşarak yolumuza devam ediyorduk. Üsküp nahiyesinin üzerindeki itepeden Sazara yoluna çıktık. Söylediği sözler bende nefret uyandırmaya başladı. Onu ele vermeyi düşündüm. İçime fenalık geldiğini, daha ileriye gidemeyeceğimi söyleyerek Sazara’ya gidecek yerde yanlış bir yola saparak dereye indirdim. Dereye indiğimiz zaman karşıda Sazara ile Hedye köyleri görünüyordu. ‘İşte şu gördüğün köyterin yakınında Bulgar hudut kuleleri var, artık yaklaştık, fakat içime bir fenalık geldiği için geceyi burada geçirelim, yarın akşam Bulgar kulelerini geçeriz’, dedim. Razı oldu, ateş yaktık, geceledik. Ertesi sabah kendisiyle Üsküp merası ile Sazara merasını ayıran derenin Üsküp merası mevkiindeki yamaçta Gürgen fundalıklan arasında bir yerde oturduk. Çantasını açtı, eline bir kitap aldı, ceketini yere serdi, kol saatini çıkarıp yanına koydu. Sırtüstü uzandı. Geceyi bekliyorduk. O yattığı yerde anlatmaya devam ediyordu: ‘Ben şimdi Tırnavacığa gideceğim, oradan Sofya’ya ve Sofya’dan da uçakla Moskova’ya gideceğim. Orada bir Çek pasaportu çıkardıktan sonra Roma’ya ve Fransa’ya geçeceğim, oradaki Türkleri teşkilatlandıracağım’, dedi. ( … ) Bu sözleri işitince beynim attı. Vaktiyle Rusların ’93 Harbi’nde dedelerime fena muameleler yaptığını babam bana söylemiş ve anlatmıştı. Bu sözlerden sonra Sabahattin Ali’nin Türklükle alakası olmayan ve Türk milletine fenalık için harice kaçmak isteyen bir canavar olduğunu anladım. Zaten elinde de şişkin bir çantası vardı, bu çantada mevcut olması muhtemel olan evrakı düşündüm. Heyecanım teessüre inkıliip etti. Titremeye başladım. Elimde sopa vardı, ayağa kalktım, gezinmeye başladım. Her geçen saniye asabımı bir kat daha sarsıyordu. Gözlerim karanr gibi oldu. İşte bu milli düşünce ile birdenbire irademi kaybederek elimdeki sopa ile kitap okumakta iken kafasının sol tarafına yüzüne doğru şiddetle vurdum. Suratı, gözlekleri, kulağı kan içinde kalmıştı, arkasından aynı yere şiddetle bir daha vurdum. Bu iki darbeden sonra Sabahattin Ali sağ tarafına doğru yıkıldı. Ağzından, burnundan kanlar boşandı. Dikkat ettim. Hafif hafif nefes alıyordu. Bu defa üçüncü bir darbeyi ensesine vurunca nefesi tamamen kesildi. Ölmüştü.”
1932’de yazdığı bir şiirinde anlattığı gibi:

Göklerde karta/ gibiydim,
Kanat/arımdan vuruldum;
Mor çiçek/i dal gibiydim,
Bahar vaktinde km/dım.
( … )

2 Nisan 1948’de gerçekleştiği sanılan bu korkunç olayın arkası; sözü geçen sorgu yargıçtığı kararnamesinde şöyle açıklanmıştır:

” 16 Haziran 1948 günü Kırklareli’nin Üsküp Nahiyesi halkından Çoban Şükrü, Nahiye Jandarma Karakolu’na müracaatla Sazara Köyü civarında hayvan otlatmakta iken Hedye köyü yoluna 50 metre mesafede onnanda bir çatlak içerisinde 4-5 ay evvel öldüğünü tahmin ettiği bir ceset gördüğünü ihbar etmt>si üzerine tahkikat açılmış ve Beypınar köyünden Şakir Kumral, Adapazarı’ nın Selaltiye köyüne gitmek üzere 28 Nisan’ da evden aynlan Babası Mustafa Kumral’dan mektup ve haber almadığından bulunan cesedin babasına ait olması ihtimalini ileri sürmüşse de ceset üzerinde bulunan eşya ve altın dişin babasının olmadığını beyan etmesi üzerine keyfiyet tahkikat edilerek, Mustafa Kumral’ın Adapazarı’nın Selalıiye köyünde herhayat olduğu anlaşılmıştır.

Gereken tahkikat yapıldığı halde cesedin hüviyeti tespit edilememiştir. Hükümet tabibi adli muayene neticesinde, cesette adalat ve aksarnı rihvenü kalmayıp iskelet haline inkılap ettiğini, ancak sadır boşluğunda tamamen tefessüh ve inhilal etmiş ahşa bakiyeleri bulunduğunu ve iskeletin dağıldığını ve yüz kemiklerinin bazılarının eksik olduğunu ve kafada sağ cidarı kemikte bir çöküntü ve buna tekabül eden iç sahifada da bir muhaddebiyet gönnüş, bundan maada diğer kemikleri ezici, kesici, delici ve yakıcı yara izi tespit olunmadığını, ölüm sebebinin fennen tayinine imkan olmayıp adli tahkikatla meydana çıkabileceğini beyan etmiştir.

Adli tahkikat sahasında: Meçhulleri çözebilecek ve tahkikat! hakikat yoluna isal edecek bir tek ışık görülmeden altı ay geçmişti. İstanbul zabıtası Bulgaristan’a adam kaçıran bir şebekeyi takip etmekte iken bu işle alilkah olduğu şüphe edilen Ali Ertekin birinci şubeye celbedilerek 28. 12. 1948 tarihinde alınan ifadesinde, Sabahattin Ali ‘yi ne suretle öldürdüğünü itiraf etmiş ve Sazara köyü civarında bulunan cesedin Sabahattin Ali’ye ait olduğu anlaşılmıştır.”

Kırklareli Memleket Hastanesi Başhekimi Cevdet Tan ile İç Hastalıkları Uzmanı Hükumet Tabibi Sait Atasöz 1 1 Ocak 1949’da ceset üzerine şöyle demişlerdir:

“Ceset sarımtırak saçlı, tahminen uzunca boylu izlenimini veren bir erkeğindir. Kafanın sağ cidar kemiğinde iç bölümünde görülen çöküntü ve bu çöküntünün aşağı bölümünde başlayan bir çatlak ve frontal kemik, orta kısmında bir kınk ve bunun üst bölümünde bir çatlak vardır. Sağ parteryal çöküntünün etrafında görülen kınnızı rengin bu kısımlarda nefze delalet ettiği, yaşarken travmatik bir nedenle oluştuğu kuşkusuzdur. Ölçülen kemiklere göre ceset 1 .64 veya 1 .65 boyundadır.”

Adli Tıpça incelenmek üzere alınan kafatası önce Memleket Hastanesi morguna götürülmüş, sonra oradan alınarak Eski Mezarlık’a konulmuştur. Ceset ise, davanın zabıt katibi Cemal Tuncer’in söylediğine göre, Beypınar ve Üsküp kazalan arasında kalan Sazara köyü yakınlanndaki Palamuttepe’de Öksüz Çatak mevkiinde, yani Ali Ertekin’in cinayeti işlediğini gösterdiği yerde gömülü kalmışur. Çatağın karşısında Sivritepe ile Dolapüstü, ardında Palamuttepe bulunmaktadır. Köylüler sonradan buraya “Sabahattin Ali Çatağı” adını vermişlerdir.

Geleceği çok önceden görmüşçesine Sabahattin Ali, 1931’de yazdığı “Dağlar” şiirinde bu yeri şöyle anlatmıştı:
( … )
Bir gün kadrim bilinirse,
İsmim agza alınırsa,
Yerim soran bulunursa:
Benim meskenim dağlardır.

Sabahattin Ali’nin öldürülürken üzerinde bulunan eşyası (kınk piposu, gözlüğü, dolmakalemi, yırtık not defteri, spor ceketi, damalı pantolonu vb.) İstanbul’a Savcılığa gönderildi. Arkadaşlarından Esat Adil Müstecaplı, Aziz Nesin, M. Ali Cimcoz ve Adalet Cimcoz’a gösterildi, bilgileri soruldu. Savcı:

“- Bir cinayet üzerinde duruyoruz. Kovuşturmanın güvence altında yürütülebilmesi için, Sabahattin Ali’nin eşyasını gördüğünüzü ve burdaki konuşmanızı hiç kimseye söylemeyin … ” dedi.

Öldürüldüğü aylarca sonra resmen açıklanınca, bütün burjuva basını en ağır karalamalar, sövgüler ve suçlamalarla Sabahattin Ali’ye saldırdı, onunla ilgili çirkin hikayeler uydurdu. Öylesine bir baskı, korku ve yılgı havası yaratıldı ki kimse Sabahattin Ali’yi savunmayı göze alamadı, gerçeği açıklayamadı. Yalnızca Başdan dergisinde arkadaşlarından Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Abidin Nesimi, Saim Bağdallı ve Sabri Soran acı olaya yazılarıyla azbuçuk karşı çıkabildiler.

Sabri Soran dergideki “Sabahattin Ali’ye” başlıklı şiirde şöyle diyordu:

Sessiz ısıtmaya başladı toprağı
bu sefer altın gibi
ışıklarıyla Nisan güneşi;
Yeni bir bahar var tomurcuklarda,
Dallar ye şerecek nerdeyse·
Ama sen derin uykulardasın,
Duymuyorsun şırıltısını
yanı başında akan derenin.

Gözlüğün kırık,
Bir tarafta katil sopa,
Bir tarafta Puşkin,
Artık o kitap bir şey söylemez sana,
O rüzgar esmez artık
Ve kan içinde bembeyaz saçların …

Geceler korkunç ve karanlık
Hüzünlü bir sessizlik çökmüş ormana,
Ayışığı çıksa da nafile,
Artık gülümseyemezsin.
Yıldızlar başka bir dünyada
Ve kan içinde Puşkin.

Dallar yeşerdi,
Koskocaman bir mevsim geçti üstünden
bütün sıcaklığı ile,
Yağmur yağdı, kar yağdı,
Sen kalkarnadın bir türlü yattığın yerden.

Bir varmış bir yokmuş sanki dünya,
Sahipsiz gibi hikayeterin
Ama dostlar var arkanda
vefalı dostlar
seni düşünecekler
karın ve kızın kadar.

Katil Ali Ertekin’in adli’ soruşturmasındaki sözlerinin doğruluk derecesi tam öğrenilemedi. lfadesindeki birçok çelişmenin kaynağı da karanlıkta kaldı. Ancak, cinayeti “milli duygularla” işlediğini öne sürmesine karşın, 1946’da erbaşlık yaparken tüfek hırsızlığından dört ay yirmi güne mahkum olduğu, ordudan kovulduğu bir süre Mi111 Emniyet’te çalıştığı duruşma sırasında anlaşıldı.

Tanıklardan Süvari Yarbay Tevfik Kılınç mahkemede buna değindi: “Ali Ertekin’ i alaydan tanırım. Alaydan üç tüfek çaldığı, bunları yüzer liraya Pornaklara sattığı anlaşıldı. Böyle bir adamın Sabahattin Ali cinayetinde mi111 hislerle hareket edeceği ne kani değilim.” Acaba Sabahattin Ali’yi gerçekten Ali Ertekin mi öldürdü, yoksa başkaları öldürdü de suç onun üzerine mi yüklendi? Bu başkaları kimdir? Emniyet’in olaydaki yeri nedir? Bu sorulara öteden beri değişik cevaplar verilmektedir. Örneğin, Sabahattin Ali’ nin yakın arkadaşı Aziz Nesin şöyle demektedir:

“Sabahattin’i MiT öldürtmedi. Kişisel kusurlarının sonucu oldu başına gelenler. Devletin yetkili organlarının bir kişiyi öldürtmek için tuzak kuracağına inanmıyorum ben.” “MİT öldürmüşse ne diye öldürecek? Marko Paşa’yı çıkarıyor diye … Marko Paşa’yı benim çıkardığımı herkes biliyordu, MİT de biliyordu elbet… Marko Paşa çıkmasın diye adam öldürmek gerekseydi, beni öldürürlerdi, ne diye Sabahattin’ i öldürsünler … Nitekim, Sabahattin öldükten sonra da Mark o Paşa yine çıktı .”

Gerçekten de, Sabahattin Ali ‘ nin kaçışından sonra, salıipliğini ve sorumlu müdürlüğünü Rıfat Ilgaz’ın üstlenmesiyle Marko Paşa yeniden yayımlandı. Öyleyken, ne Rıfat Ilgaz, ne de Aziz Nesin öldürüldü. Demek ki, Sabahattin Ali’ nin başına gelenleri yalnızca Marko Paşa’ nın çıkanlışıyla açıklamak yanlıştı, ama Aziz Nesin’ i o dönemde Sabahattin Ali ile bir tutmak da doğru değildi. Bu yüzden, Marko Paşa’nın hem sorumlusu hem de yazarı olan Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin’ i eleştirdi:

“Bu savın yüzde yüz doğru olması için bir koşul gerekiyor: Sabahattin ile Aziz’in 1 947’de ün bakımından eşit olmaları. Düşünün bir: Henüz Aziz’in tek kitabı yok ortada. Sabahattin Ali ise dorukta bir yazar. Kuyucaklı Yusuf yazılmış. Içimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna yazılmış. Üç dört öykü kitabı yayımlanmış. Fontamara çevrilmiş. O dönemin faşist idaresini simgeleyen Sırça Köşk yeni çıkmış. Aziz, Sabahattin’i Marko Paşa içinde küçümsese bile okurlar ve egemen sınıfın temsilcisi bürokrat kadro ve faşistler bunu biliyorlar.”

Yalçın Küçük ise, Sabahattin Ali’nin öldürülmesi konusunda şu varsayımı öne sürer: “Sabahattin Ali, polisin Bulgaristan’a sürekli olarak adam kaçıran bir şebekeyi yakalama çabalannda bir yem olarak kullanılırken ölmüştür. ( … ) Sabahattin Ali Bulgar sınırına ulaştı. Kartviziti imzaladı, Ali Ertekin’e verdi. Yanındakilerle vedalaştı. Bulgaristan tarafından Bulgar askerleri göründü. Tam bu sırada Türkiye tarafından ateş başladı. Şimdiki bilgilere göre başka çözüm yok. Bu çözümde mutlaka Milli Emniyet’le işbirliği var. Çünkü Sabahattin Ali kaçış planının Milll Emniyet tarafından bilindiğini biliyor. ( … ) Kendı kaçışına izin verilmesi karşılığında Bulgaristan’a adam kaçıran şebekenin yakalanmasında Milli Emniyet ile işbirliği yapıyor. ( … )

Sabahattin Ali’nin öldürülüşüne kadar Ali Ertekin’ in bir Milli Emniyet ajanı olması imkanı yok. Türkiye’de hiçbir gizli örgüt bir mensubunu katil olarak mahkeme önüne çıkarmaz. ( … ) Ali Ertekin Bulgaristan’a adam kaçıran şebekedendir. Yakalanmıştır. ( … ) Sabahattin Ali’yi öldürdüğünü kabullenirse daha hafif bir ceza ile kurtulacağına inandırılmıştır. Yalçın Küçük’ e göre, mayıs sonlarında İstanbul’ da görülen Sabahattin Ali, Haziran ortalarında Türk-Bulgar sınınnda çıkan bir çatışmada arkadan vurularak öldürülmüştür.

Yalçın Küçük’ e bakılırsa, kendisinden önce Sabahattin Ali’ye ilişkin araştırma ve inceleme yapmış yazarlar “kayıp put”a tapan kişilerdir. Sabahattin Ali ise solculann yarattığı bir “fetiş”tir. “Polisle işbirliğine girişen, geveze, korkak, kolaycı, hep bir elinin yağda ve diğerinin balda olmasını isteyen bir tip”tir. “Hiçbir şair mayası taşımayan, hikayeleri kalıcı olmayan” bir sanatçıdır.<ssı Yalçın Küçük’ün belgelerle değil, spekülasyonlara dayanan bu yorumları ile aşağılayıcı, karalayıcı, kıyıcı yargılan basında tepkiler doğurdu. Sözgelimi, Kemal Bayram “Sabahattin Ali’yi Yeniden Öldürdüler” başlıklı eleştirisiyle onu cevaplandırdı. Atilla Özkınmlı da Yalçın Küçük’ün yazılannda gördüğü çarpıtmaları, yanlışlan, uydurmalan, suçlamalan teker teker çürüten belgesel bir eleştiri yayımladı. Rasih Nuri İleri ise, Yalçın Küçük’ün kanıtsız savlannı “hasta bir zihniyet”le “tez üretme manyaklığı”nın ürünleri saydı.

Sabahattin Ali’nin yakın arkadaşlanndan olan Rasih Nuri İleri öldürme olayını aşağıdaki biçimde açıkladı:

Rasih Nuri İleri, 1 948 Nisanının ortalarında berber Hasan’ a gidiyor, parolayı veriyor, Sabahattin Ali’den gelen imzalı kartviziti alıyor. Üzerindeki özel noktalamadan dostunun sının geçtiğine inanıyor. Kendisindeki iki mektubu ilgililere yolluyor. Fakat 12 Ocak 1949 günlü gazeteleri okuyunca şaşırıyor. Çünkü, Sabahattin Ali’nin öldürüldüğü bildirilmektedir! Aradan yıllar geçiyor. 12 Mart 1971 döneminde Selimiye Askeri Cezaevi’ nde yatan yüksek rütbeli bir kurmay subaydan (Talat Turhan’dan) Sabahattin Ali’nin Emniyet’te öldüğünü duyuyor. 14 Mart l978’de yayımladığı iki yazıda konuyu enine boyuna inceleyip yorumluyor. Vardığı sonuçlar şunlar:
1- Sabahattin Ali Bulgar sınınnda Ali Ertekin tarafından öldürülmedi.
2- Elimizdeki belirtilere göre, sınırı geçtiğini sandığı bir anda Milli Emniyet tarafından yakalandı.
3- Kırklareli Emniyet Müdürlüğü’nde sorgusu sırasında işkence edilirken öldü, konuşmadan öldürüldü.
4- Mart 1948′ in son günleri ile Nisan 1948’in ilk haftası arasında vuku bulan bu cinayet, kendisi ile birlikte kaçmak isteyen iki kişiyi yakalayabilmek için gizlendi, cesedi sınır civarında bırakıldı, çürüdü ve orada köylüler tarafından bulundu. Kendisi ile kaçacak iki kişi yakalanamayınca, Sabahattin’i yakalatan Milli Emniyet ajanı Ali Ertekin bu kez katil rolünü üstlendi, bu sıfatla kendisini yakalattı. “

1990’da araştırmacı Uğur Mumcu da Rasih Nuri İleri’nin yorumlannı pekiştiren ve Küçük’ ün varsayımlarını yıkan şu açıklamayı yaptı: “Ben de olayın bu yorumunu hem emekli kurmay yarbay Talat Turhan’dan, hem de onun arkadaşı Adnan Çakmak’tan dinlemiştim. ( … ) 1973 yılında Ankara’ da bir akşam Adnan Çakmak bu öyküyü uzun uzun anlatmıştı.

(Adnan Çakmak, Mareşal Fevzi Çakmak’ ın yeğeniydi. Eski bir emniyet müdürüydü.)

Ali Ertekin, 1986’da kendisiyle yapılan bir konuşmada, cinayet sonrasında başından geçenleri şöyle anlattı:

“Kırklareli’nden trene atladım, doğru İstanbul’a geldim. Birkaç zaman sonra, Karaköy’de geziniyordum. Köprünün üstünde, eskiden tanıdığım Milli Emniyet görevlisi Zeki’yle karşılaştım. Ona Sabahattin Ali’yi öldürdüğümü anlattım. Beni alıp Sirkeci’deki binaya götürdü. Orada da anlattım. ‘Şimdi o işi unut, bundan böyle bizimle çalışacaksın’, dediler. İstekleri azılı bir komünist olan berber Hasan Tural’ı da yakalamaktı. Ben, berber Hasan’dan Sultanahmet Cezaevi’nde yatmakta olan Ahmet Titiz’e verilmek üzere mektup alıyor, onu getirip Milli Emniyet’e okutuyordum. ( … ) Bu böyle aylarca sürüp gitti. Bu arada ceset bulundu. Bir akşamüstü Milli Emniyet’ in Sirkeci’deki binasında oturuyordum. İki sivil polis gelip koluma girdi. ‘hadi gidelim’ dediler. Savcıya gittik, savcıdan tevkif müzekkeresi çıktı.”

28 Aralık 1948’de tutuklanan Ali Ertekin, yargılama sonunda, 15 Ekim 1950’de Kırklareli Ağır Ceza Mahkemesi’nce dört yıla hüküm giydi. Fakat aynı yıl Af Kanunu’yla dışarı çıktı. Şimdi Kadıköy’de Anadoluhisarı Yenimahalle’de, Göksu deresinin yanında çevresi güllerle kaplı, pembe boyalı, iki katlı, telefonlu şirin bir evde oturmaktadır. *
*: Kemal Bayram, Sabahattin Ali Olayı, 1 978, S . 49, 394

1947’den 1965’e kadar hiçbir eseri yayımlanmayan Sabahattin Ali’nin ise hala bir mezarı bile yoktur…

 

Reklamlar