Sadık Hidâyet

SÂDIK HİDÂYET ESERLERİ

  1. Aylak Köpek, Sadık Hidâyet

  2. Taht-ı Ebû Nasr, Sadık Hidâyet

  3. Buf-i Kûr, S. Hidâyet

SÂDIK HİDÂYET HAYATI

Sâdık Hidâyet çağdaş İran yazınının en önemli yazarlarından biri. Özellikle Kör Baykuş anlatısı onu dünya çapında ünlü bir yazar kılmış. Ne yazık ki, ölümünden sonra! 1903’te İran’da doğmuş Sâdık Hidâyet. 1951’de Paris’te intihar etmesiyle son bulmuş yaşamı. Ürkütücü benzerlik: Walter Benjamin gibi o da yeryüzündeki kırkdokuzuncu yılında kendi canına kıymış. 1928 yılında yine Paris’teyken ilk kez denemiş intiharı. Bir köprü üstünden Marne nehrine atmış kendini. Ancak köprünün altında bir kayıkta sevişen bir çift varmış o anda. Hidâyet, kendi dediğine göre, ayrımsamamış onları. Erkek atlamış suya, kurtarmış Hidâyet’i.

Karanlık bir tip Hidâyet. Sanki zorla yeryüzünde tutuyorlarmış gibi bir hali var. Neden böyle? Doğal olarak önce kişisel nedenler geliyor akla.

Sâdık Hidâyet çağdaş İran yazınının en önemli yazarlarından biri. Özellikle Kör Baykuş anlatısı onu dünya çapında ünlü bir yazar kılmış. Ne yazık ki, ölümünden sonra! 1903’te İran’da doğmuş Sâdık Hidâyet. 1951’de Paris’te intihar etmesiyle son bulmuş yaşamı. Ürkütücü benzerlik: Walter Benjamin gibi o da yeryüzündeki kırkdokuzuncu yılında kendi canına kıymış. 1928 yılında yine Paris’teyken ilk kez denemiş intiharı. Bir köprü üstünden Marne nehrine atmış kendini. Ancak köprünün altında bir kayıkta sevişen bir çift varmış o anda. Hidâyet, kendi dediğine göre, ayrımsamamış onları. Erkek atlamış suya, kurtarmış Hidâyet’i.

Karanlık bir tip Hidâyet. Sanki zorla yeryüzünde tutuyorlarmış gibi bir hali var. Neden böyle? Doğal olarak önce kişisel nedenler geliyor akla.

Ama kişisellik toplumsallıktan tümüyle soyutlanamaz ki! Sâdık Hidâyet, yaşamının hiçbir yönüyle uyum sağlayamamış bir kişi aslında, uyumsuz bir özne. Kafka, Dostoyevski, Nerval gibi bir modern çağ kahramanı. Küreselleşme dediğimiz şey çok önceden başladı aslında. Hidâyet’in Batılı olmaması onun Batılılardan apayrı bir varlık olmasını gerektirmiyor. Zaten olamaz da. O tür ayrımlar ve ayırımlar gerçeklikten çok bizim zihnimizde bulunuyor. Anamalcılığın ve coşumculuğun yeryüzüne yayılmaya başlamalarından buyana bütün ülkeleri etkileyen, gittikçe kapsayan tek bir küresel, evrensel oluşum sözkonusu aslında. Hidâyet’in ayakları İran’da yere basarken bir yandan Batı’yla öbür yandan Hindistan ile sürdürdüğü kültür ve gitgel ilişkisi, bu oluşuma, ulusallığın ya da ulusçuluğun ya da dinciliğin tikel dar penceresinden değil, evrensel görüngeden bakabilmenin önemini ortaya koyuyor. Tek bir ulusun sorunlarının çıkarı, umarı da böyle bir bakış benimseyebilmektedir. Bunu anlayabilen uluslar, argo deyimiyle “yırtıyorlar”; bunu anlayamayanlar ise başkalarının hiç anlayamadıkları bir kördöğüş içinde onyıllarını, nice değerli kuşaklarını yitiriyorlar.

Sâdık Hidâyet kısacık ömründe İran’ın birçok kez altüst olduğuna tanıklık etmiş. Şöyle diyor Homa Katouzian, Sadeq Hedayat: The Life and Legend of an Irainan Writer (“Sâdık Hidâyet: İranlı Bir Yazarın Yaşamı ve Söylencesi”) başlıklı kitabında: “Sâdık Hidâyet 1903 Şubatında doğdu, Nasreddin Şah’ın öldürülmesinden yedi yıl sonra ve Anayasal Devrim’in başlamasından iki yıl önce. Devrimciler Tahran’ı ele geçirdikleri zaman altı yaşındaydı, Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde onbeş, l921 darbesi olduğunda onsekiz, Rıza Şah, Pehlevi devleti ve hanedanını kurduğunda yirmiüç yaşındaydı. Bu iki onyıl içinde siyaset, yazın ve toplum alanlarında hızlı değişmeler yaşandı ve Hidâyet ile yapıtları üzerinde iz bıraktı.” Hızlı gelişmeler daha sonra da sürdü elbette. İkinci Dünya Savaşı ve sonrası da İran’ın allak bullak olduğu yıllardır.

Sâdık Hidâyet bütün bu bunalımları sade bir vatandaştan daha yakından izleyebilmiş. İran’ın seçkin ailelerinin birinin üyesi. Hem yönetici sınıfa ait hem de varlıklı bir aile.

Örneğin 1950-51’de ağabeyi başbakan yardımcısı, başbakan ise kayınbiraderi. Üstelik kültürlü bir aile. Hidâyet’leri Sâdık’tan üç göbek önce İran’ın yönetici sınıfına yerleştiren Rızakulı Han, Saray’da sultan ailesinin çocuklarına öğretmenlik yaparmış. Ayrıca yazıneriymiş. Hidâyet, onun benimsediği yazarlık adı. Dolayısıyle yazınerliği bir bakıma aile geleneği. Bu tablo karşısında Sâdık Hidâyet’in toplumbilimsel anlamda toplumsal iktidarın bir üyesi olduğu kesinlenebilir. Ne var ki, kendisi hiçbir zaman sahiplenmemiş bu konumu. Tersine değillemiş, paylaşmamış iktidarı. Kendi köşesinde suskun bir muhalif olmayı yeğlemiş bir bakıma.

Böyle bir konum gelişmiş Batı ülkelerinde olduğundan çok daha güç aslında. Çünkü, işin içinde Tanpınar’ın deyimiyle “eski-yeni” çatışması var bir de. Youssef Ishagpour, Tombeau de Sadegh Hedayat’ta (“Sâdık Hidâyet’in Gömütü”) güzel açıklamış bu durumu. “Ben’i dünyaya, iç benliği [le Soi] Tanrı’ya bağlayan eski ilişki, yerine gerçek anlamda bir ‘özne’ doğmadan kesilmişti; onun yerini yokluğu, bir hapishane, bir yalnızlık, ölüm sıkıntısı ve bir an önce son bulma isteği içinde çıplak, sefil biçimde sergilenen güçsüz [muktedirin tersi olarak – O.D.] bir acı almıştı” diyor. Anamalcılık öncesi dünyanın “dünya pazarı”nca alt üst edildiğini söylüyor. Bu dönüşüm sırasında Avrupa anamalcılığının aslında kaynağında olan “özne bireyin” de öne çıkması gerekirken geriye itildiğini, giderek öldürüldüğünü, bu çelişkinin doğurgusu olarak yeni ilişkiler ağında insan tekinin bir terkedilmişlik duygusuna kapıldığını anlatmaya çalışıyor (ya da ben öyle anlıyorum). Hidâyet’in sözkonusu duyguyu Batılı aydınlardan daha ağır biçimde yaşadığını öne sürüyor. Hidâyet’in deneyiminin tam bir yalıtılmışlık içinde oluştuğunu, “kendisi bunalıma yatkın Batı modernliğinin dokunmalarıyla ayrışma sürecine itilen geleneksel bir toplumun yıkıntıları”nca koşullandırıldığını belirtiyor. Ekliyor: “Böylece öznenin eskiden olmayışı ve şimdi ölmesi tek bir deneyim haline gelmişlerdi: ‘özne’ şu sefil, yolunu bilmez, serseri, cennetten kovulmuş ama yeryüzü bulamamış köpekten [Hidâyet’in “Aylak Köpek” öyküsüne gönderme yapılıyor. Bu köpeği, YOK-ÖZNE’yi daha sonra yakından göreceğiz – O.D.] başkası değildi. Bu cam tabuttan bakıldıkta dünya, sahtekarlar, aptallar, bağırsaklar, cinsel organlar, boş inançlar, alçaklıklar, küçük yalanlar, küçük suçlarla dolu görünüyordu. Dışarıyla içerisi, ben ile ötekiler, ülkü ile düşkırıklığından oluşan gerçek –bu ikili kentsoylu Avrupa’sında romansal biçimi yaratmışlardır– arasında hiçbir geçiş yoktu. Herhangi bir tümelleşme olanağı da bulunmuyordu. Ancak bir acunun [kosmos] tutuşup patlayarak bir sürü birbirine benzemez [heterojen] bölgelere, küçük biçimlere, ayrımlı dillere ayrışması olabilirdi. Çünkü Hidâyet’in yazısı çokyönlüdür ve kısa anlatıları eşitsiz derecede önemli ve düzeydedir.”

***

Sâdık Hidâyet’in yapıtlarını genellikle gerçekçi ve düşsel olarak iki kümede toplarlar. Birinci kümede Hidâyet’in yaşadığı İran toplumunu doğrudan anlattığı öyküler; ikinci kümede ise geçmişe ya da geleceğe dönük fantastik özellikli ya da gerçeküstü nitelikler taşıyan öyküler, masallar vardır. Bir uçta Hacı Aga, öbür uçta Kör Baykuş’un yer aldığı bir yelpaze olarak görülür Hidâyet’in yapıntısal ürünleri.

Düzensizdir toplum. Karışıktır. Bilinçli bir fikir, felsefe çevresinde dönmemektedir. Yarını yoktur, dünü de. Anlık gereksinimlerini karşılamaktan öte bir amacı yoktur toplumu oluşturanların. V.S. Naipaul ünlü India (“Hindistan”) başlıklı kitabında “Tarihe uyanmak içgüdüsel olarak yaşamayı bırakmaktır” der. Tarihe henüz uyanmamıştır bu Şark toplumu, içgüdüsel olarak yaşamaktadır. Geçmişi onu, o geçmişini bırakmış, dün ile bugün arasında süreklilik kurulamamış, bu nedenle yarının yolu da açılamamıştır.

Sâdık Hidâyet anlattığı topluma geri kalıp kalmamışlıktan çok aktöre açısından yaklaşır. Yergileri o denli acımasızdır ki toplum bir yönetim ya da dizge değişikliğiyle düzeleceğe benzemez. Yanlışlık çok daha derindedir.

Öte yandan, kirlilik yalnızca insanların ruhunda değildir. Kendileri de yaşadıkları yerler de pistir. Pis pis kokarlar. Günlük yaşantının, çevrenin kirliliği önemli bir izlektir Hidâyet’te. Çevresindeki yaşantıya iğrenmeyle bakmasının nedeni gibidir kirlilik, pislik, düzensizlik.

Böyle bir topluma karşı Hacı Aga’da Hakikat Tellalı’nın meydan okurcasına söylediklerini Kör Baykuş’un kahramanı tam ters açıdan, acı çekerek yineler:

“Bana göre değildi bu dünya; bir avuç yüzsüz, dilenci, bilgiç, kabadayı, vicdansız, açgözlü içindi; onlar için kurulmuştu bu dünya. Yeryüzünün, gökyüzünün güçlülerine avuç açanlar, yaltaklanmasını bilenler için.”

Elbette böyle düşünen biri toplumdan kaçmak, uzaklaşmak isteyecektir:

“Tutsağı olduğum sefaletten kaçıyordum. Sokaklarda belli bir amacım olmaksızın, rasgele yürüyor; para ve şehvet peşinde koşan, o tamahkâr suratlı ayaktakımı arasından rahat, umursamaz geçiyordum. Onları görmeye ihtiyacım yoktu, biri ötekinin kopyasıydı. Hepsi bir ağız, ağza asılı bir avuç bağırsaktan oluşuyor, cinsel organlarında bitiyorlardı.”

Reklamlar