Stefan Zweig

STEFAN ZWEIG ESERLERİ

  1. Kendileriyle Savaşanlar, Stefan Zweig

  2. kurşun mühürlü tren, Stefan Zweig

STEFAN ZWEIG HAYATI

Avusturyalı yazar Stefan Zweig, Moravya’dan göç ederek Viyana’ya yerleşmiş bir Yahudi ailenin çocuğudur. Viyana’da doğmuştur. Kırlık bir yerden gelip Viyana’ya yerleşen bu aile, bu şehrin zengin kültürüne kısa bir süre içerisinde uymayı başarmıştır. Varlıklı bir Yahudi ailesi olmak, öteki burjuva Yahudi aileleri için olduğu gibi, bu aile için de yeterli olmamıştır. Aile, sanayiciliğin yanında, toplum içerisinde saygınlık sağlayacak bir işle, bilim, kültür ve sanatla uğraşmanın da gerekli olduğuna inandığı için, büyük oğlan babasının yanında çalışırken, küçük oğlan Zweig, kültür ve edebiyat alanında yorucu bir eğitim görmeğe başlamıştır. İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrenmiştir. Daha sonra -büyük adam-, -Herr Doktor- olmak üzere üniversiteye gönderilmiştir. Viyana ve Berlin Üniversitelerinde felsefe öğrenimi görmüştür. Daha da önemlisi, gezdiği, gördüğü, yaşadığı yerlerin, özellikle Viyana’nın bilim, kültür ve sanat ortamından alabildiğine yararlanmayı bilmiştir.

O zamanın Viyana’sı, kıraathaneleriyle, kütüphaneleriyle, müzeleriyle, tiyatro ve opera binalarıyla, müziğiyle, üniversitesiyle Avrupa’nın çok önemli bir kültür merkezidir; Avrupa kültürünün bütün akımlarının birleştiği ve kesiştiği bir yerdir. O zamanın Viyana’sı, tarihi ve modern binalarıyla, yeşil ve bakımlı çevresiyle gurur duyulan, insana huzur veren, sanat duygusu uyandıran bir şehirdir. Parklarında konserler verilen, opera ve konser salonlarında kaliteli müzikler icra edilen bir yerdir. Bu şehir, Gluck’un, Haydn’ın, Mozart’ın, Beethoven’ın, Schubert’in, Brahms’ın, Johann Strauss ve ailesinin bütün dünyaya seslendiği şehirdir. Alban Berg’in, Schönberg’in yetiştiği ve yaşadığı, Gustav Mahler’in, müzisyen ve orkestra şefi olarak, müzik yaptığı yerdir. Burası, operet dünyasının beşiğidir. Zweig, bu tarihi ve tabii güzellikler içerisinde bu sesleri duyarak büyümüştür. Dünün Dünyası (Die Welt von Gestern, 1942) adlı eserinden öğrendiğimize göre, ünlü besteci Johannes Brahms’ın çocukken Zweig’ın omzuna dostça elini koyduğu, Gustav Mahler’in sokakta yürürken sık sık görüldüğü, Zweig’ın Alban Berg ve Schönberg’le arkadaşlık ettiği yerdir. Zweig’ın geniş müzik bilgisinin ve zevkinin kaynağını bu kültürel çevrede aramak gerekir. Nitekim, kısa zamanda üne kavuşacak olan bu felsefe doktoruna, bu kültürlü ve şair ruhlu adama, zamanın ünlü kompozitörü Richard Strauss, Susan Kadın (Die Schweigsame Frau, 1935) adlı operasının libretto’sunu yazdıracaktır.

O zamanın Avusturya’sı ve Viyana’sı, müziğin, plastik sanatların yanında, ünlü fizikçi filozofların, Ernst Mach’ın, kendilerine mantıkçı pozitivist diyen -Viyana Çevresi- filozoflarının, Richard von Mises’in, Wittgenstein’ın ve Karl Popper’ın; sosyal bilimler alanında Karl Menger, Friedrich von Wieser, Ludwig von Mises, Schumpeter ve Schlesinger gibi iktisatçıların; Ludwig Gumplowicz, Othmar Spann, Hans Kelsen, Alfred Schutz ve Felix Kaufmann gibi, sistemlerini felsefi bir temele dayandıran çok yönlü hukukçu ve sosyologların; kültür antropolojisinde Richard Thurnwald’ın ve -kültür çevresi- (Kulturkreis) incelemeleriyle tanınan Wilhelm Schmidt’in ve Wilhelm Koppers’ın yaşadığı ve faaliyet gösterdiği yerdir. Fikirleriyle bütün dünyayı etkilemiş olan böyle bir çevrenin, hiç şüphesiz, Zweig’ın gelişmesinde de büyük bir payı olacaktır.

Viyana, aynı zamanda, psikoloji ve psikiyatri alanında da büyük -usta-ların; psikanalizde Freud ve arkadaşlarının; ferdi psikolojide Adler’in; sosyometri, psikodrama ve grup psikoterapisi alanında Jacop Moreno’nun; diğer psikoloji dallarında ise Bühler’lerin, Brunswick’lerin ve Paul Lazersfeld’in yaşadığı, yetiştiği veya dünyaya fikirlerini yaydığı yerdir. Zweig, bu çevreye, özellikle Freud’la olan arkadaşlığına, -insan ruhunun derinliklerine inmede üstün başarı gösteren- bu adama şüphesiz çok şey borçlu olacaktır. Batı dillerine Ruh Hekimleri adıyla çevrilen büyük bir kitap yazacak (Die Heilung durch den Geist, 1931) ve Freud’çu psikolojinin bulgularını, herkesten önce, özellikle hikaye türünde yazmış olduğu eserlerinde ve biyografik tahlillerinde kullanacaktır.

Bunların yanında, kütüphanelerinde, hatta kıraathanelerinde, kahvehanelerinde Almanca gazetelerin dışında Fransızca, İngilizce, İtalyanca gazetelerin, belli başlı sanat ve edebiyat dergilerinin bulunduğu; hemen her yerde yeni felsefi ve edebi akımların tartışıldığı ve -Genç Viyana- grubunu oluşturan Arthur Schnitzler, Herman Bahr, Richard Beer-Hofmann, Peter Altenberg ve Hoffmannstahl gibi yazarların çeşitli edebi türleri işleyip Avrupa kültürüne kattığı yerdir Viyana. Zweig, bu çevrede küçük yaştan beri bu akımları ve tartışmaları izlemiş, bu tartışmalara katılmıştır. Okul sıralarında, Latince gramer kitabının iç kapağına Rilke’nin şiirlerini yazmıştır; sıraların içerisinde, gizli gizli, Nietzsche’yi ve August Strinberg’i okumuştur. Daha on yedi yaşındayken Baudelaire’in ve Walt Whitmann’ın bütün şiirlerini okumuş ve bu şiirlerin pek çoğunu ezberlemiştir. Tiyatroları dolaşmış, hatta oynayacak eserlerin provalarını izlemiştir. Viyana dışındaki edebi çevrelerle ve sanatçılarla olan ilişkilerini de, kurduğu dostluklarla, yaptığı yolculuklarla, bütün hayatı boyunca sürdürmüş, pekiştirmiş ve zenginleştirmiştir. Rilke, Paul Valery, Romain Rolland, Thomas Mann ve Gorki ile, ünlü heykeltraş Rodin ile, büyük İtalyan orkestra şefi Toscanini ve Bruno Walter ile yakın dostluklar kurmuştur. Paris’in sanat çevrelerini yakından tanımak fırsatını bulmuştur. Çok gezmiş, çok şey görmüştür. Bütün bu etkileri, bilim, felsefe, tarih, din, mitoloji, edebiyat ve sanat tarihi gibi alanlarda edinmiş olduğu bilgilerle birleştirmiş ve eserlerinde, büyük bir kültür hazinesi halinde okuyucularına sunmayı başarmıştır.

Zweig, verimli bir yazardır ve denediği edebi türler de çok çeşitlidir. Lirik şiirler yazmış ve bunları Gümüş Teller (Silberne Saiten, 1901) ve İlk Çelenkler (Die frühten Kranze, 1909) adlarıyla yayımlamıştır. Daha sonra, Die Gesammelten Gedichte (1924) adıyla bütün şiirlerini bir araya toplamıştır. Yazdığı şiirlerle, ülkesinde Bauernfeld büyük şiir ödülünü kazanmıştır. Şiir çevirileri yapmış; özellikle Charles Baudelaire’den, Paul Verlaine’den, Belçikalı şair Emil Verhaeren’den ve John Keats’den şiirler çevirmiştir. İlk şöhretini de bu çalışmalarına borçludur.

Trajedi ve dram türünde sahne eserleri yazmıştır. İlk piyesi Tersites’tir (1907). Troya savaşlarına katılmış olan ve Homeros’un çirkin, çarpık bacaklı, bir ayağı aksak, sırtı kambur, kafası dazlak bir insan olarak tarif ettiği, Shakespeare’in Akha (Yunan) ordusunun soytarısı olarak gördüğü bu adamı, Zweig, savaşın ünlü kahramanlarına tercih etmiştir; Akhilleus’u değil, ölüme yenik düşmüş bir kişi olarak Thersites’i benimsemiş ve eserinde, yenilgiye uğrayanın -ruh üstünlüğünü- işlemeye çalışarak, hayatı boyunca sürdüreceği barışçı tutumunu, ilk büyük eseri olan bu piyesiyle dünyaya ilan etmiştir. Deniz Kenarındaki Ev (Das Haus am Meer, 1912); Jeremias (1917) ve Yoksulun Kuzusu (Das Lamm des Armen, 1939) adlı eserleri onun daha sonra yayımladığı oyunlardır. Ayrıca, piyes olarak, Ben Jonson’dan uyarladığı Volpone (1927) adlı bir eseri daha vardır.

İlk Macera (Erstes Erlebnis, 1911); Korku (Angst, 1922); Duygu Çatışmaları (Verwirrung der Gefühle, 1927); bütün dünyada ve Türkiye’deki çevirilerinde tercih edildiği şekliyle Acımak (Ungeduld des Herzens, 1938) ve Schachnovelle (1941) adlı eserleri, onun hikaye, büyük hikaye ve roman tarzında yazdığı en tanınmış eserleridir. Yazdığı mektuplar, ünlü fikir adamlarıyla ve sanatçılarla yaptığı yazışmalar, ölümünden sonra derlenmiş ve yayımlanmıştır.

Hayatının son yıllarını geçirdiği Brezilya’da 1941 yılında Brasilien adıyla bir eser yazmıştır. Birinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa sosyal ve kültürel hayatını, özellikle Viyana’yı anlattığı ve bu arada kendi hayat hikayesini dile getirdiği Dünün Dünyası (Die Welt von Gestern, 1942) adlı otobiyografik eseri, yazdığı en son eserdir.

Zweig, özellikle biyografi alanında önemli eserler ortaya koymuş; bu çalışmalarıyla pek çok ünlü kişinin renkli dünyasını gözlerimizin önüne sermiştir. Sonradan Baumeister der Welt adı ile bir araya getirdiği Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski (Drei Meister, 1919); Kendi İçindeki Şeytanla Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche (Der Kampf mit dem Damon, 1925); Üç Şair-Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar: Casanova, Stendhal, Tolstoy (Drei Dichter ihres Lebens, 1928) adlı eserleriyle, her birini bağımsız birer kitap halinde yayımladığı daha uzun soluklu Romain Rolland (1921); Fouche (1929); Marie Antoinette (1932); Maria Stuart (1935); Erasmus (Triumph und Tragik des Erasmus von Rotterdam, 1935); Calvin’e karşı Castellio (Castellio gegen Calvin oder ein Gewissen gegen die Gewalt, 1936); Magellan (Magellan, Der Mann und seine Tat, 1938) adlı eserleri ve ölümünden sonra ayrı bir cilt halinde yayımlanan Balzac (1946) adlı biyografik incelemesi, Zweig’ın eşsiz kültürünü ve derin tahlil gücünü çok açık bir şekilde gözler önüne seren eserleridir.

Dünya Fikir Mimarları (Baumeister der Welt) çevirisiyle, okuyucular, Zweig’ın bu ad altında topladığı üç eserinde ele aldığı dokuz şair, filozof, romancı, otobiyograf, psikolog ve ahlakçının ruh ve fikir zenginliğini, bu insanların fikir dünyamıza biçim verirken çektikleri sıkıntıları, yaşadıkları ruhi bunalımları kendileri de yakından izleme imkanını bulacaklardır. Bu bakımdan, burada, bu kitaplarda ele alınmış olan kişileri tanıtmayı gereksiz buluyoruz. Zweig’ın diğer biyografik eserlerinde inceleme konusu ettiği en önemli kişileri ise, kısa bir şekilde de olsa, tanıtmaya çalışacağız.

Zweig’ın yakın bir dostu olan Romain Rolland (1866-1944), romanları, tiyatro eserleri, edebi kritikleri ve biyografileriyle ün kazanmış bir Fransız yazarıdır. Beethoven’ın, Michelangelo’nun, Tolstoy’un ve Mahatma Gandhi’nin hayat hikayelerini yazmıştır. Zweig da, Romain Rolland adlı eseriyle onun hayat hikayesini ölümsüzleştirmeğe çalışmıştır. Marie Antoinette’te ise, Fransız ihtilalinin giyotine gönderdiği talihsiz bir kraliçenin hayatını bütün ayrıntıları ile gözlerimizin önüne sermiştir. Zweig, bu eserini yazmadan önce, o dönemde yazılmış bütün gazete yazılarını ve mahkeme kayıtlarını satır satır okumuştur. Konusunun -hoşuna gittiğini- söylediği Fouche adlı eserinde, Milli Konvansiyonun bir üyesini, 1799 yılından 1815 yılına kadar geçen bir dönem içerisinde zaman zaman zaptiye nazırlığı yapmış olan bir adamın hayatını incelemiştir. Fouche, acımasız tutumuyla, kurduğu hafiyelik ve espiyonculuk sistemiyle ve kendisine menfaat sağlamak üzere çevirdiği politik dümenlerle ün yapmış bir kişidir; Balzac’ın -inanılmaz derecede keskin-görüşlü- dediği bu adam, sonunda Fransa’dan sürgün edilmiştir. Marie Antoinette, Fouche ve Maria Stuart, Zweig’ın tarihi ve siyasi olaylarla ilgili derin bilgisini ve o dönemlerin ruhunu özümlemekte gösterdiği başarıyı sergileyen eserleridir. 1466-1536 yılları arasında yaşamış Hollandalı hümanist düşünür, filolog ve teolog Erasmus ise, dogmatik skolastisizme cephe almış, kendisini eklesiastik reforma, Yunan ve Latin kültürünü tanıtmaya ve bu dilleri öğretmeye adamış, Avrupa eğitim sistemini derinden etkilemiş bir kişidir. Zweig, bu eserinde, çağının budalalıklarını görmüş, ama onları sağduyu ile önleyememiş olan bu büyük hümanistin kişiliğinde biraz da kendi portresini çizmeye çalışmıştır.

Zweig’ın deneme tarzında yazdığı Yıldızın Parladığı Anlar (Sternstunden der Menschheit, 1927) adıyla Türkçeye de çevrilmiş diğer bir eseri ise, tarihe mal olmuş kişilerin, kaşiflerin, romancıların ve şairlerin hayatlarının çok kısa birer bölümünü ele almaktadır. Minyatür biyografilerden, minyatür tarih sayfalarından oluşan bu çok popüler eserinde, Zweig, bu insanlar için iyi veya kötü olanı, şansı ve şanssızlığı olağanüstü şairane bir üslüpla anlatmaktadır.

Görüldüğü üzere, Zweig’ın eserlerinin çok büyük bir bölümü, biyografi türünde yazılmıştır. Gerçekten de, Zweig’ın en verimli ve en başarılı olduğu alan, bu alandır. Bu bakımdan, onun bu konudaki ustalığı ile ilgili kısa bir açıklamada bulunmayı gerekli görüyoruz.

Biyografi, edebi türler içerisinde en güç olanlarından biri, belki de en güç olanıdır. Bu güçlük, her şeyden önce, başkasını tanımanın zorluğundan kaynaklanır. Gündelik hayatta, sık sık görüştüğümüz, hatta her gün birlikte olduğumuz ve bir arada uzun yıllar geçirdiğimiz insanları tanımada bile çoğu zaman güçlük çekeriz. Yirmi yıl, otuz yıl aynı çatı altında yaşayan, hatta aynı yatağı paylaşan insanların bile birbirine yabancı olarak yaşamaları ve birbirini tanıyamadan bu dünyadan göçüp gitmeleri de çok mümkündür. Durum böyle olunca, başka bir çağda, başka bir ülkede yaşamış, kültürü, uygarlığı, örf ve adetleri, yaşama kalıpları, vb. gibi ayırt edici nitelikleri bizimkinden büsbütün ya da oldukça farklı olan bir insanın hayat hikayesini yazmağa kalkmak, adamakıllı güç ve cüretli bir iştir.

Biyografi yazmadaki ikinci güçlük, kendi içimizden kaynaklanır. Bir insanın hayat hikayesini olanca gerçeği ile ortaya koymak, o insanı iyi ve kötü yanları, kusurları, zaafları, günlük sıkıntıları ve problemleriyle olduğu gibi anlatmak ne derece doğrudur? Bir başkasının hayatını ve ruhunu bu şekilde deşmeğe ve eşelemeğe hakkımız var mı? Bulduğumuz ve gerçek olarak nitelediğimiz şeyleri başkalarına ilan etmeye hakkımız var mı? gibi birtakım ahlaki sorular sormak zorunda kalırız kendimize.

Stefan Zweig’ın, bu iki temel güçlüğü de büyük ölçüde yenebilecek özellikleri kendi kişiliğinde bir araya getirmiş olduğunu görüyoruz.

İlk olarak, Zweig, biyografisini yazacağı kişilerin hayatı üzerinde çok geniş kapsamlı ve çok derin bir inceleme yapmaktadır. O kişi ile ilgili her çeşit belgeyi toplamakta, kitaplarını, makalelerini, mektuplarını, hatıralarını, hakkında yazılmış her çeşit yazıyı, hatta fotoğraflarını ve el-yazılarını büyük bir sabır ve dikkatle incelemektedir; o insanın hayatını ve kişiliğini etkileyen bütün bio-psişik etkenleri teker teker ele almakta ve tahlil etmektedir. Ayrıca, o kişinin içerisinde yaşadığı çağı, toplumu ve kültür çevresini de, aynı titizlikle incelemektedir; Dostoyevski ve Tolstoy’u anlatırken, o dönemin Rus toplumunu ve Rus insanını da inceden inceye tahlil etmektedir. Napoleon’un Fransa’sının, Balzac’ı nasıl şekillendirdiğini ve yönlendirdiğini, Stendhal’ı nasıl etkilediğini çok açık bir şekilde göstermektedir. Dickens’i Victoria çağının İngiltere’siyle birlikte, İngiliz burjuva toplumu içerisinde ele almaktadır. Casanova ile birlikte XVİİİ’inci yüzyıl Avrupa’sının belirli kesimlerinin yaşama alışkanlıklarını, örf ve adetlerini ve kültürünü de gözler önüne sermektedir. Diğer biyografileri için de aynı şeyi söylemek mümkündür:

Hepsi, kültürel bir çevre içerisinde ve kültürel çevre ile birlikte tahlil edilmektedir. Bu sayede, biyografik eserleri, bütünüyle ele alındığında, farklı birtakım kültürlerin birbiriyle karşılaştırıldığı bir -kültür çevresi- incelemesi görünümünü vermektedir. Bu da Zweig’ın biyografik tahlillerine daha fazla bir zenginlik ve derinlik kazandırmaktadır.

İkincisi, yukarıda belirtilmiş olduğu üzere, çok geniş kültürü ve bilgisi –Yunan ve Roma mitolojisindeki ve Kutsal Kitaptaki hikayeleri, sembolik anlamlarını ta derinden kavrayacak kadar, çok iyi bilmesi; özellikle felsefe, psikoloji ve psikanaliz alanındaki derin bilgisi– Zweig’ı insan tabiatını tanımaya son derece yatkın bir hale getirmiştir. Resim, heykel sanatı, mimari ve musiki gibi sanat dallarını çok iyi bilmiş olması da, Zweig’ın zaten kuvvetli olan sezgi gücünü daha da arttırmıştır: Çünkü sanat bize gerçekleri sezgi yoluyla açar. Bir sanat eserindeki güzelliği ve gerçeği, aklımızla değil sezgimizle kavrarız. Zweig’ın biyografik tahlillerinde sezgi gücünün oynadığı rolü küçümsememek gerekir.

Ayrıca, bu geniş bilgi ve kültür hazinesini bütünleştirecek ve her şeyi yerli yerine yerleştirerek senteze ulaşabilecek sistemli bir kafa yapısı da vardır Zweig’da. Birbiriyle ilişkili olayları bir sistem içerisinde bütünleştirebilmektedir; birbiriyle hiç ilişkisi yokmuş –ya da pek az ilişkisi varmış– gibi görünen şeyler arasında ilişki kurabilmektedir. Kutsal Kitaptan, mitolojiden, tarihten, sanatın çeşitli dallarından verdiği örnekler, tahlil ettiği konuları can alacak noktalarından yakaladığını açıkça seriyor gözlerimizin önüne: Casanova ile Pan’ı veya Jüpiter’i karşılaştırması, Dostoyevski’yi İkaros’a, Stendhal’ı Silenos’a benzetmesi, Nietzsche’nin müzik besteleme denemeleriyle Tolstoy’un metafizik alanındaki fikir inşalarını karşılaştırması, Dostoyevski’nin romanları ile Rembrandt’ın tabloları arasında yakınlık kurması, Casanova ile Don Juan’ı ve Don Juan ile Nietzsche’yi ayrı ayrı açılardan karşılaştırması, vb. gibi birçok örnek, Zweig’ın edinmiş olduğu bilgi ve kültürü nasıl sindirmiş olduğunu göstermekle kalmıyor; bu sayede, biyografik eserlerinin nasıl bir zenginlik kazandığını ve Batı kültürünün bütün kapılarını bize ardına kadar açtığını da gösteriyor.

Zweig’ın biyografi alanındaki ustalığında rol oynayan önemli etkenlerden biri de, başkasını anlama konusunda kuvvetli bir empathy yeteneğine sahip oluşudur: Yani, kendisini başkasının yerine koyabilme, başkasının duygularını kendi içinde duyabilme ve başkası ile aynileşebilme yeteneği. Bütün yazarlarda ve sanatçılarda şu veya bu derecede var olması gereken bu yeteneğin Zweig’da çok kuvvetli, aynı zamanda çok yaygın olduğunu görüyoruz. Bazı yazarlar –çok büyük ve usta yazarlar olmakla beraber– ancak belirli tiplerle aynileşebilirler ve o tipleri çok iyi canlandırabilirler. Mesela, Dostoyevski, ancak problemli, hatta anormalliğin sınırında olan erkek tiplerini canlandırmada olağanüstü bir başarı göstermektedir. Buna karşılık, kadın kahramanları oldukça zayıf kalır. Balzac, yalnızca tutku adamlarını, haris insanları çok iyi bir şekilde anlatır. Dickens ise burjuva sınıfının kendi halinde iddiasız insanlarını. Oysa bir Çehov, yaşlı ve huysuz bir soylu beyefendiyi, dünyayı umursamayan genç bir subayı, kendini umutsuzluğa kaptırmış yaşlı bir profesörü, bir arabacıyı, bir Rus köylüsünü, dul bir burjuva kadınını, bir fahişeyi, genç bir mürebbiyeyi, içine kapanık küçük bir oğlanı, hatta bir köpeği aynı emphaty duygusuyla kavramayı ve gözlerimizin önünde canlandırmayı başarabilmektedir. Zweig için de aynı şeyi söylemek mümkündür: Bunalımlar içerisindeki Dostoyevski’yi ve Tolstoy’u, bencil bir Stendhal’ı, usta bir hovarda, çapkın ve dolandırıcı olan Casanova’yı, haris bir Balzac’ı, rahatı seven İngiliz geleneğinin ve burjuva hayatının sıcaklığı içerisine rahatça yerleşmiş Dickens’i, korkunç bir yalnızlık içerisinde yaşayan ve hayatını şiddetli bir ruh çöküntüsü ile noktalayan Nietzsche’yi, kendisini ölüm tutkusundan kurtaramayan ve sonunda intihar eden Kleist’ı ve uzun yıllarını tımarhanede ve yalnız başına daracık bir odada geçiren Hölderlin’i, sanki ruhlarının içerisine girmişçesine anlayabilmekte ve aynı ustalıkla anlatabilmektedir.

Zweig’ın bu derece değişik tiplerin anlatımında bu derece başarılı olmasını sağlayan ve empathy yeteneğine sıkı sıkıya bağlı olan başka bir özelliği daha vardır: Başkasının acısını kendi içerisinde hissetme ve başkası ile birlikte acı çekme yeteneği; Fransızcada ve İngilizcede compassion kelimesiyle karşılanan bir acıma duygusu; bizi başkalarının acıları karşısında duyarlı kılan, onlarla birlikte acı çekmemize yol açan bir acıma duygusu. Zweig bu sayede, incelediği kişilerin hepsinin çektiği acıları anlayabiliyor, onların acılarına katılıyor, dahası bu acıları bize de duyurtabiliyor: Yoksulluk, hor görülme, kürek mahkumluğu, sürgün, sara hastalığı gibi dertlerin acısını çeken Dostoyevski; açlığın, parasızlığın, borçluluğun, yükselme tutkusunun, para hırsının pençesinde kıvranan Balzac’ın sıkıntıları; Dickens’in çocukken çekmiş olduğu acılar; Stendhal’ın hayal kırıklıkları, umutsuzluğu ve ruh çöküntüsü; Casanova’nın yaşlılık yıllarında çektiği yalnızlık, hor görülme ve aşağılanma; Tolstoy’un bunalımlı dönemindeki ruhi sıkıntıları ve acıları; ruh çöküntülerinin ve çılgınlıklarının tutsağı olmuş Nietzsche’nin ve Hölderlin’in, sefaletin pençesinde kıvranan Kleist’ın acıları… Zweig, bütün bu acı çeken kişileri olağanüstü bir şekilde anlayabiliyor ve anlatabiliyor.

Dahası, Zweig, yalnızca başkalarının acısını paylaşmakla kalmıyor, acı çeken kişilere özel bir ilgi de duyuyor. Dünün Dünyası adlı eserinde açıkça belirtmiş olduğu gibi, onu romanlarında, uzun hikayelerinde ve biyografilerinde her zaman -alın yazısına yenilmiş olanlar- ilgilendiriyor, bu gibi insanları çekici buluyor. Nitekim, daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi, Akhilleus’u değil, onun eliyle hayatını yitiren Thersites’i; güçlü ve muhteşem kraliçe Elisabeth’i değil, talihsiz Maria Stuart’ı ve Marie Antoinette’i; başarılı bir reformcu olan Luther’i değil, savaşmak için yaratılmamış olması yüzünden savaşı kaybeden Erasmus’u; dini düşüncede reform yaparken her türlü düşünceyi yok etmiş ya da kısıtlamış olan acımasız Calvin’i değil, insan hayatının dokunulmazlığını savunurken yenik düşen ve Cenevre’den sürülen Castelllo’yu seçmiş ve onların hayat hikayelerini yazmıştır.

Ve belki de hepsinden önemlisi, Zweig’ın, hayat hikayelerini yazmış olduğu bütün bu kişiler için duyduğu derin sevgidir: Hayat hikayelerini anlattığı kişileri kusurlarına rağmen seviyor ve bize de sevdiriyor. Başlangıçta -bunları ya da şunları söylemeseydi, daha iyi olurdu- gibi bir duyguya kapılıyorsunuz ve yukarıda söz konusu ettiğimiz -bir insanın ruhunu bu derece deşmeğe hakkımız var mı?- sorusu dikiliyor karşınıza. Ama sonra, Zweig’ın o akıcı ifadesine kapılıp giderken, zaman zaman, yer yer, bu satırların sanki göz yaşları ile yazılmış olduğunu hissediyorsunuz ve ister istemez sizin de gözleriniz yaşarıyor. Ve artık o kusurları, o zaafları görmez oluyorsunuz; daha doğrusu, siz de, Zweig gibi, bu kusurlara ve zaaflara rağmen seviyorsunuz o kişileri. Zweig’ın sevgisi, yukarıdaki sorunun anlam ve önemini yitirmesine sebep oluyor.

Son olarak, Zweig’ın çok zengin bir dil kullanması, tasvirlerinde –mecaz, teşpih, istiare, sembolik anlatım gibi– her türlü benzetmeye yer vermesi, anlatım biçimindeki canlılık ve hareketlilik, bir yazar olmaktan çok nerdeyse bir ressam gibi hareket etmesi, anlattığı tiplerin renkli bir portresini canlandırıyor gözlerimizin önünde: Stendhal’ın bastonuna dayanarak ağır ve sarsak adımlarla o çok sevdiği bulvardan geçişini, -gecenin bu geç saatlerinde, kalabalık sokağın parıldayan ışıkları içerisinde yavaşça kayıp giden hüzünlü ve siyah bir gölge gibi- ölümüne doğru adım adım ilerleyişini; -kaderin Bohemya’nın pis bir köşesine fırlattığı- Casanova’nın, eski moda elbiseleri içerisinde, söylene söylene, homurdana homurdana, Dux şatosundan şehre doğru yürüyüşünü veya buz gibi şatonun içerisinde hizmetçilere ve can düşmanı Feltkirchner’e söverek öfkeli öfkeli dolaşmasını; Tolstoy’un malikanesinde geçirdiği -bir günü-; sabaha karşı evden kaçışını ve sonra küçük bir istasyon binasının fakir odacığında can verişini; Balzac’ın sabahlara kadar kahve üstüne kahve içerek hummalı bir şekilde çalışmasını ve masanın üzerine tebeşirle yuvarlaklar çizip içine sevdiği yemeklerin adını yazışını; Dostoyevski’nin cenaze törenini; Dickens’in Pickwick’inin mavi fasiküllerini bir an önce almak isteyen İngiliz halkının yollara dökülüşünü ve daha bu gibi yüzlerce sahneyi, sanki bir film seyredermiş gibi canlandırabiliyoruz gözlerimizin önünde. Ve artık bütün bunlar gerçek mi, değil mi diye sormuyoruz, hatta gerçek olup olmaması da önemli gelmiyor: Çünkü çizilen kişilik tipine öylesine uyuyor ki bu sahneler, bu değilse bile bunun gibi bir sahne mutlaka geçmiştir diye düşünüyoruz ve eserlerini çok renkli bir kaleidoscope seyredermiş gibi zevkle okuyoruz.

Zweig’ın eserleri bütün dünyada büyük bir ün kazanmış ve hemen bütün eserleri kısa bir süre içerisinde İngilizceye ve Fransızcaya çevrilmiştir; ve daha hayatta iken, kitaplarının İspanyolca, Portekizce, Norveççe, Fince, Rusça, Letonyaca, Çince, Bulgarca ve Ermenice olarak yayımlanmağa başladığını görmüştür. Zweig, bu mutluluğu tatmıştır. Adının, Milletler Cemiyetinin -Cooperation intellectuelle- istatistiğinde o sıralarda dünyanın en çok yabancı dile çevrilen yazarı olarak geçtiğini görme mutluluğuna da erişmiştir.

Zweig, Türk okuyucusunun da yakından tanıdığı bir yazardır. Milli Eğitim Bakanlığının İkinci Dünya Savaşının sonuna doğru başlattığı çeviri seferberliğinin yarattığı hava ile, Zweig’ın eserleri de, özellikle 1950’lerden sonraki dönem içerisinde, yoğun bir şekilde Türkçeye çevrilmeğe başlamıştır. Merhamet veya Acımak adlı romanı üç ayrı kişi tarafından; Amok ile Bir Kadının Hayatında Yirmi Dört Saat adlı büyük hikayesi iki ayrı kişi tarafından; Bilinmeyen Bir Kadının Mektupları adlı eseri ise, ufak tefek isim değişiklikleriyle dört ayrı kişi tarafından Türkçeye çevrilmiş ve değişik yayınevleri tarafından tekrar tekrar basılmıştır. Onun, Kadın ve Tabiat, Masalımsı Bir Gece, Ayışığı Sokağı, Yakıcı Sır, Çocuk Bahçesi, Yürek Çöküntüsü, Satranç ve Bunalım, Bir Kalbin Ölümü, Mürebbiye, Ölünceye Kadar, Usta İşi, Korku, Karışık Duygular, Alacakaranlık Öyküsü ve İkizler adlı hikayeleri ile büyük hikayeleri de gene bu dönem içerisinde Türkçeye çevrilmiş ve pek çok defa basılmıştır.

Zweig’ın Dünün Dünyası adlı otobiyografisi, Bir Politikacının Portresi-Fouche, Rotterdam’lı Erasmus’un Zaferi ve Trajedisi, Freud ve Öğretisi-Psiko-Analiz, Yıldızın Parladığı Anlar isimli denemeleri ile Friderike’ye Mektuplar’ı da Türkçeye çevrilmiş ve özellikle Dünün Dünyası ile Yıldızın Parladığı Anlar adlı eserleri değişik kitabevleri tarafından tekrar tekrar basılmıştır.

Zweig, 1881 yılında doğmuştur. 1934 yılına kadar Viyana ve Salzburg’da yaşamıştır ve son yılları büyük acılar içerisinde geçen hayatına, Brezilya’da, 1942 yılında ikinci karısı ile birlikte intihar ederek son vermiştir; tıpkı hayat hikayesini yazdığı Kleist gibi. Kleist da bir kadın arkadaşı ile birlikte intihar etmiştir. Kleist, pençesine düştüğü yoksulluğun hüznünden, acısından ve içindeki gerilimden kurtulabilmek için; Zweig ise, İkinci Dünya Savaşının insanları bezdiren boğucu havasından, vahşetinden kurtulmak için… Pasifist, hümanist ve Pan-Avrupa toplumu idealine inanmış olan bu adam, topluca yakılan kitaplarının acısına daha fazla dayanamamış, -artık yorulduğunu- söyleyerek, kendine uygun bir vatan bulamadığı bu dünyadan, henüz altmış bir yaşındayken, kendi isteğiyle ve Brezilya hükümetine teşekkür ederek ebediyen ayrılmıştır. Onun Kleist için söylediklerini, kendisi için de tekrarlamak mümkündür: -Goethe gibi güçlü ve hayatın efendisi olan kişilerin yanında, bazen, ölmeyi beceren ve ölümden, zamanı aşan bir şiir yaratabilen biri de bulunmalıdır.-

Ayda Yörükan

 

STEFAN ZWEIG

Yaralının sesiyle kanar
sürgün dil, kovulduğu toprağı
inler, ana toprağı; iz bıraktığı
her sınırda.

Son kez nasıl da
yitiriyorum Dünün Dünyası’nı. Zaman
bir esrimeydi; bir gül kokusu
tüm el yazılarında.

Ah, ulus
diye haykıran zorba! Horladı
sözünü yüreğin. Gün günden
kabarıyor ölüler listesi. Geleceğim
çölde yazılı belki ya da
öteki ilk yazın yağmurunda. “Günümüz
kovalanış ve kin. “Batık kıtalar
oluşturdu göğsümde
mülteci yüzleri. Tarihe yanıt
istiyor mahpus da: Neyin tapıncı
yakılan kitaplar? Nedir zalimi
önder saymanın mantığı?

İnsan
vaktinde bilebilseydi: Sessiz
durmakla uzak kalınamıyor. Bilebilseydi.
Savaş işte her yanda, susanın da
dağlandı eti karşı koyan kadar. Meltem
acıtıyor yanıklarını.

Azalıyor
insan: unuta unuta otellerde
andaçlarını. “Yitirdim
ayaklarımı sağlam basabileceğim
tüm toprakları.” Dinledim son kez
öteki ucunda dünyanın: Üzünçle
çınladı noel çanları. Renkli
çam dallarında gözümü kamaştırdı
son kez yaşam. “Rilke’nin dediği gibi
dayanabilmek bütün sorun.”

Yine de
apansız kopuyor akrebi saatin. Yürek
ürküyor, yanında gezdirdiği
gömütlükten. Ve pişmanlıklar. Utançlar da:
Tek satır yayınlayamadım Thomas Mann’ın
60’ıncı doğum gününde: Sözcüklerim
gölgeyi sever; yine de korkutuyor
düzeni. Bir armağan gönderdimdi galiba
Goethe’nin el yazısı bir şiiri.

Avrupalı
benim belleğim. Yazım da. Geç kaldım
yurt edinmeye gurbeti. Zorbaysa
ateşe veriyor dünyayı.

Charlotte!
bana bak son kez. Aynan yansıtsın
kitapları ve dere kenarlarını
ikisiydi yaşamım.

Uyumunu yitiren
dil, susar. Yansa da
geleeği bilmek için. Duru kalan tek sözcük
bu mu yoksa? Gelecek,

Işığın
ve karanlığın geleceği.

Sis her yanda. Ah Charlotte
çevir bana son kez
kadınlığın gözlerini.

Ahmet Oktay

Reklamlar