Altın renkli bal, şişeden, Osip Mandelştam

ALTIN RENKLİ BAL, ŞİŞEDEN …

Altın renkli bal, şişeden
Öyle yoğun ve uzun süre aktı ki konuşmak gereğini duydu
ev sahibesi;
“Burada, bu hüzünlü Taurid’de, alın yazımızın bizi
getirdiği bu yerde
Hiç de sıkılmıyor canımız” – ve geriye baktı omuzunun
üzerinden
Baküse hizmet edilmekteydi her yerde ve dünyada
sanki-
Bekçiler ve köpekler kalmıştı sadece-git git kimseye
raslamıyordun
Ağır ve dingin fıçılar gibi yuvarlanıyordu günler
Uzak bir kulübeden sesler geliyordu, ama anlamıyor
ve yanıtlamıyordun

Büyük, kahverengi bahçeye çıktık çaydan sonra
Koyu renk perdeler kirpikler gibi inmişti pencerelere
Beyaz sütunların yanından asmalara bakmaya gittik
Uykulu dağların erimiş camlar gibi aktığı yere

Dedim ki eski bir savaş alanını anımsatıyor bu asmalar
Kıvırcık saçlı atlıların karışık düzende dövüştüğü;
Taşlıklı Taurid’de Hellen ülkesinin bilimi ve işteSoylu
ve pas renkli dizileriyle altın hektarlar

Bembeyaz odada bir çıkrık gibi duruyordu sessizlik
Bodrumdan, sirke, boya ve taze şarap kokusu gelmekteydi
Anımsıyor musun, o Yunan evinde, herkesin tutkun
olduğu zevce
– Helena değil, öteki – ne kadar uzun süre dokumuştu
bezini
Altın yapağı, neredesin altın yapağı?
Tüm yolculuk boyunca ağır dalgaları denizin nasıl da
uğulduyordu ..
Ve yelkenleri yorgun düşmüş gemisini bırakıp
Dönüyordu Odysseus, uzayla ve zamanla dolu …

                                                                                         1917
                                                                                         Türkçesi: Ataol Behramoğlu

Reklamlar

Ne yağmur… Ne şiirler, Ataol Behramoğlu

NE YAĞMUR NE ŞİİRLER

Soruyorum sevgilime
– Darağacından Notlar’ ı okudun mu ?
Bu bizim hayatımız.
Gece doluyor içeri
Yıldızlarıyla.
Üç ilde
Sıkıyönetim var.
“Askeri savcı”
Sözü
Yer alıyor
Günlük bir sözcük olarak
Hayatımızın sözlüğünde.
Aşklar kelepçeli
Güney Amerika’ da.
Kederden
Geberiyorum.
Herkes hayatını anlatıyor.
Deli anneler
Yıkık binalar
Paramparça
Bir gençlik
Yaşadığımız.
Hayatımızın kanadığını görüyor musun?
– Darağacından notlar’ ı okudun mu?
İşkence
Ve umut
Şiiri fışkırtır.
Ruhumun yaralarını saracak
Şafağın sözcüklerini
Arıyorum.
“Kalın devrimci romanların
Sonundaki keder”
Kalın
Devrimci
Bir roman olarak hayatımız.
– Darağacından Notlar’ ı okudun mu?
Sevgilim
Seni
Öpüyorum.
Her gün
Geçtiğim denize
Yabancılaşmasam
Bütün hayatları
Anlatabilsem.
Ölüme karşı
Dururken bir adam
Tek bir mısra halinde
Hayatını
Okuyor.
Çıldırasıya
Boğuntuluyum.
Çıldırasıya
Bir özlem
Günler ve Prag
Ve trenler
Ve alıp beni
Götüren keder.
Günleri zincire
Vuruyorlar.
Aşklar kelepçelidir.
Güney Amerika
Çe Gevara.
Her şeyi bir bir
Anımsıyorum.
Kalın
Devrimci romanları.
Hayat
Dolduruyor beni
Nasıl
Yıkık bir binayı
Gökyüzü doldurursa.
– Darağacından
Notları’ ı okudun mu?
Prag’ da
Bir sevgilim var.
Ve ikinci dünya savaşı
Ve tanklar
Ve ellerim
Sana son kez dokunduğunda
Artık
Senin
Olmayacağını bilmek;
Artık
Olmayacağımız.
Çünkü
Çıkış yok buradan.
Silah sesleri
Bir bahar.
Ey uçuşan
Güvercinleri kalbimin.
Ey bir imkanı
Yaşamak duygusu.
Ey içime
Sindirdiğim sevgin.
Prag’ daki
Sevgilim.
Karlı gecelerde
Anımsarım seni
Yağmurlar altında
Dolaştığımız Litvanya’ yı.
“Kanal” ı
Seyrederken
Bütün Slav
Ve Slavak güzellikleri.
Kalın sesli
Kadınlar.
Ortodoks
Hüznü.
Ve “Tütün” ü
Okurken
Ve Fuçiği.
Kanımızla
Yazılmıştır
Hayatın destanı
Toprakta
Dudaklarımızın
İzi var.
Ve donup kaldığımız
Cephelerde
Buruşuk
Mektuplar
Ve yerlerine
Ulaşmamış.
Savaş
Ve keder
Ve şiirler
Korkunç bir
Aşk özlemi.
İnsanlara
Duyduğum sevgiden
Boğulurcasına
Kalbimi
Çatlatırcasına
İmgeler
Ve trenler boyunca
Taşıdığım.
Şehirlerden
Geçerek
Ve her bir insanın
Bakışlarında
Köyler ve uzak
Duygular.
Sonsuzca seninle
Sevişme özlemi
Ve erkek olduğumun
Bilincinde olarak
Ve idama
Giden bir adamın
Karısına
Bıraktığı
Mektup kadar
Çağdaş ve anlaşılır.
Ekmek kadar
Kederli.
Vaptzarov’un
Şiirleri kadar.
Sevgilim, binlerce kilometreye
Yayılan kalbim
Ve gözyaşlarım
Ve her şeye
Yetişme duygusu.
Bütün romanları
Yutarak
Bütün aşkları
Yaşayarak
Ve çağdaş ve sarsak
Kalbimi
Avutamaz
Hiçbir şey
Ne yağmur…
Ne şiirler…

Kentler ve Gölgeler, St. Petersburg, Dostoyevski

 
Hazırlayan
Emiyra YILMAZ  

Yönetmen
Engin ÖZGÜN YILDIZ  

Görsel Tasarım
Tekin Can  

Kamera
Fatih ÖZTÜRK
Fatih ATICI  

Yapım Ekibi
Ercan ERENTÜRK
Ece ELİBOLOĞLU
Kenan TAŞ  

Koordinasyon
Ayşe TOLUNOĞLU
Derya DEMİR

Okundukça Ne Kötü Eskimesi Şiirin, Ataol Behramoğlu

OKUNDUKÇA NE KÖTÜ ESKİMESİ ŞİİRİN

Üç nokta; ve mavi perdelerin ardında kent vardı
Hangi cumartesi, bu kaçıncı paket, adamlar gelirdi çarşılardan
Yelkenli bir sokak düşünecektim, beyaz şapkalı gelincikler
Adamın biri sigarasını suya düşürecekti
Martılar sulara, kadınlar gururla çarşılara
Ben şiir yazacaktım, canım sıkılıyordu, eski şeylerden bıkmıştım
Yemek ye, diyor annem, hep alışkanlıklarım sonunda.
Kamü’ymüş yok bilmem kimmiş, bilincim çatlayacak
Her şey senin saçlarından çözüldükten sonra başlayacak.

Masa örtülerinin serilmek midir gerçeği? Hep bildik sözcüklere sığınmak ne kötü
Koyvermeli kendini kişi -Ama nasıl bir renk bu-
Esinçlerin yanında bir yerden akşamların şiir düşünür gibi gelmesi
Tatlı ve yumuşak ayvalar…
Sonra midemin ağrıdığını büyütüp, korkacaktım
O veremli çocuğun kaçıncı aldanışında gelecekler
Her şey renksiz bir boşluğa dökülür
Şiir yazmak belki en güzel aldanıştır
Sonra resim filan yapacaklar, gidip şarap içecekler

Kendimi yepyeni bir gemici yapardım allah olsam
Ötelerde belki yeni şeyler vardı
Kudurmuş gibi yazmak geliyor içimden, açım anlıyor musun
Doktorlar buna ne derlerse desin
Kim en iyi bilebilir herhangi bir şeyi
Bir şeyi en iyi bilmek ne demektir
Hangi din eskimez

Ellerim ve bileklerim ve gözlerim şehvetle gıcıklanıyorlar
Yorgun suratlarınızı hiç ama hiç göresim gelmedi
İçimde bir sıkıntı dinamiti var ki, patlamazsa öleceğim
Şiir yazmak istiyorum, canım sıkılıyor, alışkanlıklarımdan iğreniyorum
Düşünmesem ve koyversem ellerimi belki çok şeyler söylerim
Tenha bir böcek gibi tavan arasına koşuyorum
Sen çirkin bir ihtiyar olmadan önce burnundan öpmeliyim.
(1961)

Yeni Bir Şarkıya, Ataol Behramoğlu

YENİ BİR ŞARKIYA

Sesimi tartıyorum başlamak için yeni bir şarkıya
Kendime yeni şairler arıyorum şimdi, canım sıkılınca çekip
gidiyorum
Ölgün ışıkların yandığı kahvelerin önünden derin bir iç
daraltısıyla geçtim
Sevgilim beni durakta bekleyecekti, ama gelmeyeceğini
biliyorum
Sonbahar serin kanatlarını gerdi şehrin üzerine
Umutlar, umutlar akıp gidiyor nehirler gibi
Nedir bu işin aslı astarı, nedir bu hayat dediğimiz şey
O beyaz kuleli şehre gidince ne olacak sanki
Diyelim ki saçlarına kurdeleler takmış sarışın bir sevgilim
olsun orada
Ve diyelim ki onun bir protestan papazı olan babasıyla
Tevrattaki hikâyeler üzerine oturup konuşalım
Diyelim ki akşamdır, güneş karşı tepenin üzerinden
Küçük, pembe kiremitli evlere altın ışıklarını saçmadadır
Ne değişecek, hayatımız sürüp gitmeyecek mi
Hep aynı şeyler konuşulmayacak mı aynı yerlerde
Burnunda çiller olan o kız da bir papazın kızı değil miydi
Ve Bursa’da bir akşamüstü kokladığı nergisin sarı tozları
çilli burnuna bulaştığında
Onu sevdiğimi söylemiştim, güneş çatlayacak kadar büyüktü
Ve kalbim çatlayacak kadar sancıyordu birtakım anlatılmaz
duygularla
Gecenin bir sonu yoktur her gece bir gündüze ulansa da
Ve aşkın sonu yoktur her aşk bir başka aşka ulansa da
dağıtır giderim şarkılarımı birtakım dağ yollarında
Ömrüm bulanıklaşır, sadece belli belirsiz bir hüzün
Bazen eski bir dost kılığında karşımıza çıkar bir caddede
Oturur içeriz, ama eski tadı kalmamıştır rakıların
Hüzün o eski hüzün değildir, şimdi tatsız bir başağrısı taşır
yedeğinde
Ey benim gençliğim, sen var mısın yok musun
Geçtiğimiz odalara bedenlerimizden sisli bir iz bırakarak
Taşıyıp durduğumuz şey nedir, nedir hiç bitmeyecek olan
Durmadan durmadan anlatmak istediğim hayat
Alıp götürür beni parklara, karanlık kütüphanelere
Ve ben küçük adamlarla şarkılarını paylaşmayı severim
Bilirim nedir bir akşamüstü insanları ısıtan şey
Bilirim nedir ormanın serin karanlığında
Asi maden işçileri birbirine sokulmuş dinlerken
Bir kayanın üstünden yiğitçe haykıran o önderi
Nedir onları ısıtan şey ve bir güz günü ceket giymenin
sevinci…

Geçmiş günleri hatırlamanın bir yararı var mı
Acıları deşmenin bir yararı var mı
Desem ki gökyüzü alabildiğine genişti
Çanlar çalıyordu ve biz
-Şimdi kim bilir nerede neler düşünmekte olan-
O gençlik arkadaşıyla şaraplar içiyorduk
Şişelerin biri gidip biri gelmişti
Ve karanlık bir tramvayla dönerken düşündüklerimi
Burada tekrar hatırlamanın bir yararı var mı
İnsanın içini yakan acılar vardır, aşkın ve özlemin acısı
böyledir
Dağınık kalbimi ne kadar toplamak istesem nafile
O ihtilallerin ve gözyaşlarının arefesindedir
Kederliyim, binlerce sebep var kederli olmama
Ölgün ışıkların yandığı kahvelerin önünden derin bir iç
daraltısıyla geçtim
Bu gece on bir buçuk otobüsüyle İsanbul’a mı gitsem
İntihar mı etsem, bir toplum polisi mi öldürsem yoksa… (1970)