Bilimsel Düşüncenin Temel Karmaşıklığı, Gaston Bachelard

BİLİMSEL DÜŞÜNCENİN TEMEL KARMAŞIKLIĞI

William James’ten beri, her kültürlü adamın kaçınılmaz bir şekilde bir metafizik! izlediği sık sık söylendi. Her insanın, kendi bilimsel kültür çabası içinde, bir değil, iki metafizik’e dayandığını ve bu doğal ve inandırıcı, kendiliğinde (implicite) ve direngen (tenace) iki metafiziğin çelişik olduklarını söylemek bize daha yerinde gibi geliyor. Bunlara bir çırpıda geçici bir ad vermek için çağdaş bilimsel kavrayış içinde sessizce birleşmiş bu iki temel felsefe tutumunu akılcılık ve gerçekçilik adları altında belirleyelim. Bu gürültüsüz seçmeciliğe (éclectisme) hemen bir kanıt mı isteniyor? Bilimsel felsefenin şu postulat’sı düşünülsün: «Bilim, insan zihninin bir ürünüdür, düşüncemizin yasalarına uygun ve dış dünyaya uyarlanmış olan bir ürünüdür. İki görünüş ortaya koyar, biri öznel, biri nesnel; her ikisi de eşit olarak zorunludur; çünkü zihnimizin yasalarını da, Dünya’nm yasalarını da değiştirmek imkânsızdır. » Bu garip metafizik önerisi, dünyanın yasalarında zihnimizin yasalarını bulan bir çeşit aşırı akılcılığa açıldığı gibi, Dünya yasalarının bir parçası olarak düşünülen «zihnimizin yasaları»na mutlak değişmezliği yükleyen evrensel gerçekçiliğe açılabilir!

Gerçekte, bilimsel felsefe Bouty’nin (yukarıdaki) bildiriminden beri arınmış değildir. Bir yandan en kesin akılcının, bilimsel yargıları içinde, sürekli olarak, temeline kadar tanımadığı bir gerçekliği ortaya koymaya yanaşmadığını, öte yandan en koyu gerçekçinin akılcılıktaki koyucu ilkeleri tam tamına benimsemişçesine dolaysız besitleştirmeleri kullandığını göstermek hiç de zor değil. Kısacası, bilimsel felsefe için, ne mutlak gerçekçilik vardır, ne de mutlak akılcılık; bilimsel düşünceyi yargılamak için genel bir felsefe tutumundan yola çıkmak gerekmez. Er geç bu bilimsel düşünce, felsefi tartışmanın temel konusu olacaktır. Bu düşünce, sezgisel ve dolaysız metafiziklerin yerine, nesnel olarak düzeltilmiş gidimli (discursif) metafizikleri koyacaktır. Bu düzeltmeleri izleyerek örneğin şu inanca varılır: Bilimsel kuşkuyla karşılaşan bir gerçekçilik, artık dolaysız gerçekçilikle aynı düzeyde kalamaz. Aynı şekilde şu inanca da varılır: a priori yargıları düzelten bir akılcılık, kapalı bir akılcılık olamaz; geometrinin yeni kaplamları konusunda olduğu gibi. Bilimsel felsefeyi kendi içinde ele almanın, onu önceden belirlenmemiş fikirlerle yargılamanın, geleneksel felsefenin sözlüğündeki çok katı zorunlulukların dışında yargılamanın yararlı olacağına inanalım. Bilim, sonunda, felsefeden doğar. Felsefeci, esnekliği ve hareketliliği içinde çağdaş düşünceyi açıklamak için dilini eğip bükmelidir. Bütün bilimsel düşüncenin hem gerçekçi dilde, hem akılcı dilde yorumlanmasını isteyen bu garip kaypaklığa saygı göstermek zorundadır da. Hem deneyde, hem usandırmada, hem gerçeklikle bir ilişki içinde, hem akla başvuruşta kendini ortaya koyan bilimsel kanıtın çift anlamı tarafından meydana getirilen bu metafizik bulanıklığı, üstünde düşünülecek bir ilk ders gibi, açıklanacak bir olgu gibi ele almak mümkündür belki.

Zaten, öyle görünüyor ki, her bilimsel felsefenin bu ikili temeline çabucak bir neden gösterilebilir: bilim felsefesi, uygulanan bir felsefe olduğu için, kurgusal bir felsefenin arılığını ve basitliğini koruyamaz. Bilimsel etkinliğin çıkış noktası ne olursa olsun, bu etkinlik ancak temel alanı terkederek tam tamına inandırıcı olabilir: deney yapıyorsa usavurmak gerekir, usavuruyorsa deney yapmak gerekir. Her uygulama aşkındır. Bilimsel davranışların en basitinde, bir ikili durum, olgubilimi çekici ve anlaşılabilir başlıkları altında, bir başka deyişle gerçekçilik ve akılcılık adları altında toplamaya yönelen epistemololojik bir kutuplaşma bulabileceğimizi göstereceğiz. Bilimsel kavrayışın psikolojisi söz konusu olunca, tam tamına bilimsel bilginin alanına girebilirsek, çağdaş bilimin, metafizik çelişkilerin gerçek bileşimiyle uğraştığını göreceğiz. Bununla birlikte epistemolojik vektör’ün yönü bize açık görünüyor. Bu elbette zihinsel olandan gerçek olana doğru gider, yoksa Aristoteles’ten Bacon’a kadar bütün filozofların ileri sürdüğü gibi, tersine, gerçeklikten genele doğru gitmez. Bir başka deyişle, bilimsel düşüncenin uyarlanışı, bize tam olarak gerçekleştirilebilir görünüyor.

Zira bu uygulama ihtiyacı, saf matematik bilimlerde çok gizli olsa bile az etkin değildir. Görünüşte homojen olan bu bilimlere bir metafizik ikilem öğesi, gerçekçilerle nominalistler arasındaki tartışmalar için bir imkân ekleniyor. Daha baştan matematik gerçekçilik mahkûm ediliyorsa, bu formel epistemolojinin büyük yaygınlığının çekiciliğinden, yani matematik kavramların bir çeşit boşuna işleyişindendir. Ama matematikçi psikolojisinin soyutlaması boş yere yapılmıyorsa, matematik etkinlikte, şemaların biçimsel organizasyonundan daha çok bir şey bulunduğunu ve her arı fikrin psikolojik bir uyarlamayla, gerçeklik yerine geçen bir örnekle bütünleştirildiğini görmek uzun sürmez. Matematikçinin çalışması – düşünülünce, görülür ki, bu çalışma her zaman gerçek’ten alınma bir bilginin kaplamından gelmektedir ve matematik bilimlerde de gerçeklik kendi temel işlevi içinde, yani düşündürme işlevi içinde ortaya çıkmaktadır. Az çok belirgin bir biçim altında, az çok karışmış işlevler içinde, bir matematik gerçekçilik er geç düşünceyi pekiştirecek, ona psikolojik süreklilik verecek, sonunda her yerde olduğu gibi, burada da zihinsel etkinliği, nesnel ve öznel ikiliği meydana çıkararak ikiye ayıracak.

Özellikle fizik bilimlerin felsefesini inceleyeceğimizi öne sürdüğümüz gibi, ortaya koymamız gereken şey fizik deneyde ussalın gerçekleştirilmesidir. Teknik gerçekçiliğe karşılık olan bu gerçekleştirme bize çağdaş bilimsel kavrayışın ayırıcı çizgilerinden biri olarak görünüyor; bu yönden çağdaş bilimsel düşünce, geçmiş yüzyılların bilimsel düşüncesinden pek farklı, pozitivist bilinmezcilikten (agnosticisme) ya da yararcı hoşgörüden özellikle iyice uzaklaşmış, sonunda, geleneksel felsefi gerçekçilikle ilgisiz kalmıştır. Gerçekte, ikinci durumda bir gerçekçilik, kullanılan gerçekçiliğe karşı tepkide ve dolaysıza karşı tartışmada olan bir gerçekçilik, gerçekleştirilmiş akıldan, denenmiş akıldan gelen bir gerçekçilik söz konusudur. Bu gerçekçiliğe karşılık olan gerçek, kendinde tanınmaz olan şeyin alanına bırakılmamıştır. Onun çok başka bir numenal zenginliği vardır. Kendinde olan şey olgusal değerlerin atılmasıyla ortaya çıkan b ir numen olunca, bize öyle geliyor ki, bilimsel gerçek, denemenin eksenlerini belirtmeye yarayan numenal bir bağlantıdan meydana gelir. Bilimsel deney böylece doğrulanmış bir nedendir. Bilimin bu yeni felsefi görünüşü, deneye normatifin girişini hazırlar: Gözlemde bulunmadan önce kuramda sezilen deneyin zorunluluğu, fizikçinin çabası, organik numeni bulmak için olguyu oldukça arıtmaktır. M. Goblot’nun matematik düşüncede koruduğu kurma yoluyla usavurma, Matematik fizikte ve Deneysel fizikte kendini gösteriyor. Her iş varsayımı öğretisi bize hızlı bir çöküşe adanmış görünüyor. Bu varsayım deneye bağlandığı oranda deney kadar gerçek diye alınmalıdır. O gerçekleşmiştir. Değişken ve bağlantısız varsayımların çağı geçmiştir, bağımsız ve meraklı deneylerin çağı nasıl geçtiyse. Bundan böyle varsayım bileşimdir.

Dolaysız gerçek, bilimsel düşüncenin basit bir bahanesiyse ve bir bilgi nesnesi değilse, tanımlamanın nasılından kuramsal yorum’a geçmek gerekecektir. Bu uzatılmış açıklama, bir açıklamanın karmaşığı açmakta, karmaşık içinde basiti göstermekte sınırlanmasını isteyen filozofu şaşırtır. Şimdi, gerçek bilimsel düşüncece metafizik olarak tümevarımsaldır; (..) gerçek bilimsel düşünce basitin içinde karmaşığı bulur, olgu karşısında yasayı, örnek karşısında kuralı bildirir. (..) Nietzsche’nin dediği gibi, bütün kesinlik ancak rağmen’ den doğmuştur. Bu, düşünce dünyasında olduğu kadar eylem dünyasında da doğrudur. Her yeni doğru apaçıklığa rağmen doğar, her yeni deney dolaysız deneye rağmen doğar.

Felsefe Dergisi 1973, sayı 3
Çeviren: Eray CANBERK

Reklamlar

William James, Pragmatism: A new name for some old ways of thinking

WILLIAM JAMES

Amerikan toplumunun en ünlü filozofu sayılan William James, 11 ocak 1842’de New York’ta doğdu, 26 ağustos 1910’da New Hempshire’de öldü. William James, İrlanda asıllı bir göçmen ailesinin çocuğudur, filozof Henry James’in oğlu, romancı Henry James’in kardeşidir. Harvard Medical School’daki öğrenimi Amazon havzasına ve Almanya’ya yaptığı yolculuklarla kesildi. Almanya’da on yedi ay kaldı, bu on yedi ayı okumayla ve gözlemlemeyle geçirdi. Bu sıralarda düştüğü umutsuzluk onu intiharın eşiğine kadar getirmiştir. 1868’de Amerika’ya döndü, bir yıl sonra tıp doktoru oldu. Kafasına takılan çeşitli sorunlar ona rahat vermiyordu. Kuşkuyla, acıyla, bunalımla geçen günlerinde deliliğin kapısını birkaç kere çalmıştır. Hayat yaşanmaya değer miydi? İşte temel sorun bu. İnsan, hayatın yaşanmaya değer olduğunu kendi içinde onayladıktan sonra, elbet kendine uyar yaşama yollarını da bulup çıkaracaktır. William James’i en çok etkileyen filozof Darwin’dir. Nice sonra, William James, Darwin’ciliğin de yardımıyla, hayatın yaşanmaya değer olduğu görüşünü benimseyecektir.

O da Claude Bernard ve Karl Jaspers gibi, hekimlikten felsefeye geçmiştir. 1872’de Harvard’da fizyoloji dersleri vermeye başladı. Bu arada felsefeyle, psikolojiyle ve biyolojiyle ilgileniyor, bu bilgi alanlarının karşılıklı ilişkilerini araştırıyordu. 1891’de Psikolojinin ilkeleri adlı kitabını yayımladı; bu eser Amerika’da psikolojiyi bir bilimsel disiplin olarak temellendiren ilk eserdir. William James, ünlü eseri Pragmatism’i 1907’de çıkardı. Amerikan toplumunun felsefesi, usta bir filozofun elinde, güçlü bir biçimde temellenmiş oluyordu.

William James’i iyi anlayabilmek için onun bağlı olduğu pragmacılığa bir göz atmamız gerekiyor.

Pragmacılığı temellendiren tek filozof sanılır William James. Pragmacılık sözü William James adına sıkı sıkıya bağlıdır da ondan. Oysa, pragmacılık, «pratik değeri doğrunun ölçütü diye alan bilinmezci deneycilik» olarak, C. S. Schiller, J. Devey, F. Gonseth, A. Rey, E. Le Roy, M. Pradines, L. Laberthonière gibi filozoflarca da işlendi. Pragmacılık’in ünlü adlarından biri de, 1839’da Cambridge’te (Massachusettes) doğmuş, 1864’te Harvard üniversitesinde profesör olmuş, 1879’da John Hopkins University’de mantık profesörlüğüne getirilmiş, 1914’te Milford’da (Pensylvania) ölmüş olan Charles-Santiago Sanders Peirce’dir. Pragmatizm üzerine iki ünlü kitabını 1905’te yayımlamış olan Perice, sonradan, William James’ten ayrılabilmek için «pragmatizm» yerine «pragmatisizm» terimini kullanmaya başladı.

William James’e göre, bizler, sadece deneyden gelen bilgilerimizi geçerli saymalıyız. Bir olgular dünyasında yaşıyoruz, bu olgular bir gelişigüzellik, bir dağınıklık içinde kendini sunuyor. Yapılması gereken, olguları saymak ya da sınıflamak değil, onları değer yargılarıyla açıklamaya çalışmaktır. Ancak, bu açıklamaları yaparken spekülasyonlara dalmamak, gerçeği değiştirmemek için büyük dikkat göstermemiz gerekiyor. Bunun için de, bilgiye yönelişimize yeni bir anlam vermemiz, bir başka deyişle bundan böyle bilgi edinme yolunda yeni bir tutuma sahip olmamız gerekiyor: bilginin pratik değerini hesaba katmak. William James’e göre, bir öğreti, yararlı olduğu ölçüde doğrudur. Böylece, filozof, insan zekâsına çok etkin bir anlam yükler. İnsan, bilgilerini, bu dünyadan, sürekli deneylerle derler. Bu yüzden, pragmatik doğrunun mutlak değeri olamaz; bu doğru insanla birlikte varolan ve insanla birlikte değişebilen bir doğrudur. Ödevdi, özgürlüktü, şerefti… Bunların tümü bize getirdikleri yarar açısından önemlidirler, yoksa hiçbiri tek başına ve pratik değerinin dışında hiçbir anlam taşımamaktadır. «Mutlak» ve «sonsuz» varolan şeyler değildirler. İnsan zihni, bir yanıyla bilinmeze mahkûmdur. Evrenin ve insanlığın nereden geldiğini, nereye gitmekte olduğunu bilemeyiz. Metafizik bizi iyiye yönelttiği yerde doğrudur. Benimsenmesi gereken tek metafizik bir «deneyler metafiziği» olmalıdır.

Peirce, daha çok mantıkla ilgilenmekle birlikte, W. James’in bu görüşlerini derinleştirdi, onu daha değişik bir yoruma tuttu. Görüşleri, William James’inkine göre daha sistemli olmakla birlikte, anlaşılması zor, yer yer çetrefil görüşlerdir. Peirce, mantığı kelimeler bilimi olarak belirledi ve biçimsel mantık, maddesel mantık olmak üzere ikiye ayırdı. Biçimsel mantıkta işaret kavramı hakimdir; maddesel mantık bize doğruya varabilmemiz için kurallar verir. Doğru, yargılarımızın ve usavurmalanmızın maddesidir. Peirce, mantığı etkin ve yararlı bir düşünme alanı olarak belirtiyor, onu kuru sözden ve kuru tartışmadan kurtarmaya çalışıyordu.

Bizim burada yayımladığımız Pragmacılığın anlamı (What pragmatism means) adlı yazı William James’in Pragmatism: A new name for some old ways of thinking (Pragmatizm: Düşünmenin bazı eski yöntemleri için yeni bir ad) 11907} adlı eserinden alınmıştır.

PRAGMACILIĞIN ANLAMI

Birkaç yıl öncesi, bir dağ kampında, yalnız başıma çıktığım bir geziden döndüğümde, herkesi ateşli bir metafizik tartışma içinde buldum. Tartışmanın ana konusu bir sincaptı. Canlı bir sincap, ağacın gövdesine yapışmıştı; sincabın ağacın gövdesine tutunduğu yerin ters yönünde, sincabı göremeyecek bir biçimde, ayakta bir insan düşünülüyordu. Bu gözlemci insan, sincabı görebilmek için hızla ağacın çevresinde dönüyordu, ama ne denli hızla giderse gitsin, sincap da aynı hızla ağacın gövdesine yapışarak döndüğü için, adamla kendisi arasına sürekli olarak ağacın gövdesi giriyor, adam da böylece, bir göz ucuyla olsun sincabı göremiyordu. Sonunda ortaya çıkan metafizik sorun şu: Adam sincabın çevresinde dönüyor mu, dönmüyor mu? Adamın ağacın çevresinde döndüğü yeterince kesin, sincap da ağacın çevresinde dönüyor, ama adam sincabın çevresinde dönüyor mu acaba? Bu kuş uçmaz kervan geçmez dağ başında yapılan tartışma iyice ilerlemişti. Sayıca eşit iki öbeğe ayrılmışlardı, herkes inatla bir yanı tutuyordu. Ben görünür görünmez her iki yan da çoğunluğu sağlamak için benden yardım umdular. Ne zaman bir çelişme ile karşılaşırsan bir ayırım yapmalısın diyen düşündürücü eski bir skolastik söz vardır. Hemen aradım, buldum bir tane: «Hangi yanın haklı olduğu» dedim, «’sincabın çevresinde dönmek’ sözünden uygulamada ne anladığımıza bağlıdır. Çevresinde dönmek sözünü, önce sincabın kuzeyinden doğusuna, sonra güneyine, daha sonra batısına, en sonunda da yeniden kuzeyine dönme olarak anlıyorsanız, bu durumda, açıkça adam sincabın çevresinde dönüyor, çünkü bu ard arda gelen yerleri geçiyor bir bir. Yok, tersine önce sincabın önünde, sonra sağında, sonra arkasında, daha sonra solunda, en sonunda da yeniden önünde olmayı anlıyorsanız bu sözden, adamın sincabın çevresinde dönmediği açıktır, çünkü sincap, adamm yaptığı her harekete karşı, tamamlayıcı bir hareketle karnını her zaman adama karşı çeviriyor, sırtı dönüyor boyuna. Bu ayırımı yaparsanız, tartışmanın daha fazla sürdürülmesine gerek kalmaz. ‘Çevresinde dönmek’ sözünün pratik anlamlarından birini ya da öbürünü anlamakla iki yan da hem haklı, hem haksızdır.» Ateşli tartışmacılardan birkaçı, oyalayıcı, skolastik kılı kırk yarmaları istemediklerini, yalnızca «dönmek» sözünü basit, doğru bir İngilizcede kullandıklarını söyleyerek, konuşmamı asıl konudan uzaklaştırıcı bir avutma olarak nitelendirmelerine karşın, çoğunluk, bu ayırımın tartışmaya az çok bir çözüm getirdiğini düşündüler.

Şimdi sözünü edeceğim pragmacı yöntemin basit bir örneğini oluşturuyor da o yüzden bu basit fıkrayı anlattım. Pragmacı yöntem, ilkin, başka türlü sonuç alınamayan metafizik tartışmaların çözüm yöntemidir. Dünya bir mi çok mu? Özgür mü, özgür değil mi? Maddesel mi, ruhsal mı? İşte geçerli olup olmadıkları tartışılan kavramlar; bu kavramlar üstüne yapılan tartışmalar da bitmez tükenmez. Pragmacı yöntem, bu durumlarda her kavramın uygulamadaki sonuçlarına bakarak (sonuçlarını izleyerek) yorumlamaya girişir. Şu kavramın değil de bu kavramın doğru (true) olmasıyla uygulamada ne gibi değişiklikler olabilir? Uygulamada bir değişiklik yapmıyorsa, iki karşıt kavram, uygulamada aynı şeydir, bu konuda yapılan tartışmalarsa boşunadır.

Terim, Yunancada «eylem» (action) anlamına gelen bir sözcükten türemiş. Bizim uygulanım (practice), uygulanımsal (practical) sözcüklerimiz de buradan geliyor. Bu terim felsefeye ilkönce, aynı yılın ocak ayında Popular Science Monthly dergisine yazdığı Düşüncelerimizi nasıl açık kılabiliriz (How to make our ideas clear) adlı yazısıyla, 1878’de bay Charles Peirce tarafından sokuldu. Bay Peirce, inançlarımızın davranışlarımızın kuralları olduğunu gösterdikten sonra, düşüncelerimizin anlamım kavrayabilmek için, onların dış dünyayla yapılacak olan hangi ilişkiye en iyi uyduğunu belirtmemiz gerektiğini söyler: Çünkü, düşüncemizin biricik anlamlılığını bu ilişki oluşturur. Ne denli derin olursa olsun, birbirine benzemeyen düşünceler taşıyışımızın kökü, bu düşüncelerden birinin öbürkülerini içine alacak denli incelmiş olmasından değil, uygulamadaki olası değişiklikler yüzündendir. Nesneyi düşünen düşüncemize açıklık kazandırabilmek için, bundan dolayı, nesnenin uygulamada ne gibi etkileri olduğunu, ondan ne gibi duyumlar beklediğimizi, buna karşı, ne gibi tepkiler göstermeye hazırlıklı olduğumuzu ele almak gerekiyor. Uzak yakın bu etkilerin kavranması, kavramın olumlu (positive) anlamlılığı olduğu sürece, bütünüyle nesnenin kavranması demek oluyor.

Bu, Peirce’in ilkesidir, pragmacılığın ilkesidir. Ben Prof. Howison’un Felsefe Birliğine çağrılmadan önce, onu ortaya çıkarıp, ona din için özel bir uygulama getirinceye dek, yirmi yıldır kimselerin dikkatini çekmeden duruyordu bir kenarda, o zamana dek bu düşüncenin kabulü için uygun bir hava gelişmiş görünüyordu. Pragmacılık sözü yaygın artık. Şu durumda, felsefe dergilerine sıçramış bulunuyor. Kimi kez saygıyla, kimi kez önemsenmeden, ama çoğu kez pek anlaşılmayarak, herkesin pragmacılık akımını konuştuğunu görüyoruz. Terim şimdiye değin ortak bir ad altında toplanmamış birçok yönelime uygulanır oldu, yavaş yavaş da oturuyor yerine.

Peirce ilkesinin önemini kavrayabilmek için, bu ilkeyi somut durumlara uygulamaya alışkın olmak gerekiyor. Birkaç yıl önce Leipzig’li büyük kimyacı Ostwald’in pragmacılık ilkesini bilim felsefesi derslerinde, kendisi bu adla adlandırmamasına karşın, kullandığını gördüm. «Bütün gerçeklikler (reality) uygularımıza etki eder.» diye yazmıştı bana, «işte bu etki de onların anlamıdır bizim için. Derste sorunu şu biçimde koymaya alıştım: Bu ya da şu yollardan biri doğru olsaydı, dünya ne bakımdan değişik olurdu? Eğer böyle bir değişiklik bulamazsak bu yolların ayrılığı bir anlam taşımaz.»

Yani, karşıt görüşler uygulamada aynı anlama gelir, karşıt anlamlar, uygulamanın dışında hiçbir şey değildir bizim için. Ostwald, bastırdığı ders notlarında ne demek istediğine bir örnek veriyor. Kimyacılar uzun bir süre, «tautomer» denilen belli özellikteki cisimlerin iç yapıları üstünde tartışmışlar. Bu cisimlerin özellikleri, şu iki ayrı görüşe de uygun düşüyor: Bu cisimlerin iç yapılarında bir kararsız hidrojen atomu vardır, ya da başka bir görüşle, bu cisimler kararsız (instable) iki ayrı cismin karışımından oluşmuştur. Tartışma iyice ilerlemiş bir durumda ama, bir sonuca varılamamıştır. «Tartışmacılar, görüşlerden birinin ya da öbürünün uygulamada ne gibi değişiklikler yaratacağını düşünmezlerse, hiçbir zaman da bir sonuca varılmayacak» der, Ostwald. Olgusal (factual) hiçbir sonuç çıkmayacaktır bu tartışmalardan, tartışmalar öylesine gerçekten uzaktırlar ki, sanki eski çağlarda, hamur mayasının köpürme nedenini iyilik perisinde ya da kötülük perisinde bulanların tartışmalarını andırmaktadır. (1)

Somut sonuçlarını ortaya çıkarma işlemini uyguladığımızda, bir yığın felsefe tartışmasının anlamını yitirdiğini görmek şaşırtıcı. Bir yerde değişikliğin olabilmesi için bir başka yerde de değişikliğe yol açması gerek. Kim, nerede, nasıl, ne zaman ileri sürerse sürsün, somut olgularda, bu olgulara dayalı ilişkilerde değişikliğe yol açmadıkça, soyut doğrulukta (truth) yapılacak herhangi bir değişiklik, değişiklik değildir. Bütün felsefenin görevi, şu ya da bu dünya formülünün (World-Formula) doğru olmasının, sizde, bende, yaşamın belli anlarında, ne gibi değişikliklere yol açtığını bulmaktır.

(1) Proi W. S. Franklin’de Ostwald’dan daha köktenci bir pragmacılık buldum. Şöyle diyor yazısında: «Öğrenciler böyle anlasalar da, fiziği, kütlelerin, moleküllerin, esirin bilimi olarak görmek sanırsam en hastalıklı bir yoldur. Bence, en sağlıklı bakış, öğrenciler pek anlamasa da, ona cisimleri tutup itmenin yollarının bir bilimi olarak bakmaktır.» (Science, 2 ocak 1903).

Pragmacılık yönteminde yeni olan hiçbir şey yok. Sokrates bunun ustasıydı. Aristoteles yöntemsel (methodological) olarak kullandı bu yolu. Locke, Berkeley, Hume bu yolla, doğruluğa büyük katkılarda bulundular. Shadworth Hudgson, gerçekliklerin (realities) yalnızca bizce «bilinenler» olduğunda ayak diretir. Ama, bütün bu pragmacılığın babaları, pragmacılığı parçalar halinde kullandılar: onlar yalnızca birer başlatıcıydılar. Ancak çağımızda, genelleştirilip, geleceği ele geçirmek savında olan evrensel bir yol oldu. Ben bu yola inanıyorum, sonunda, sizi de bu inancımla etkileyeceğimi umuyorum.

Pragmacılık, tam anlamıyla bildik bir tavır taşıyor felsefede, empiristçe bir tavır bu, ama şimdiye değin ileri sürülenlerin hem daha köktenci, hem daha az karşı konulur bir biçimi. Pragmacı, meslekten filozoflara hoş gelen bir yığın köklü alışkanlıklara kesinlikle sırtını çeviriyor. Soyutlamalardan, yetersizliklerden, sözcüksel (verbal) çözümlemelerden, kötü a priori nedenlerden, (reason), katı ilkelerden, kapalı sistemlerden, her şeyin mutlak olanın kaynağını bulurmuş görünmekten kaçmıyor. Somuta uygun olana, olgulara, eyleme ve güce çeviriyor kendisini. Empirist tavır baskın oluyor, rasyonelist tavır içtenlikle bırakılıyor. Açık havaya, doğanın olanaklarına dönülüyor yani, dogmalara, yapaylığa, son gerçeği bulduğunu sanmalara karşı çıkılarak.

Aynı zamanda, özel birtakım sonuçlara varılmıyor. Yalnızca bir yöntemdir uygulanan. Ama bu yöntemin genel başarısı, son derste sözünü ettiğim, felsefenin doğal yapısını büyük ölçüde değiştirmesindendir. Us dışı yöntemin öğretmenleri donacaklar, saray adamı halkın içinde nasıl donarsa, dünyanın üstlerinde dolaşan rahip efendi protestan topraklarında donacak. Bilimle meta fizik daha yakınlaşacak birbirine, elele çalışacaklar.

Alışılmış anlamıyla metafiziğin çok ilkel bir araştırma biçimi var. İnsanın nasıl yasa dışı büyünün peşinde olduğunu, üstelik büyüde sözcüklerin nasıl büyük bir yer taşıdığını da biliyorsunuz. Birinin adını ya da bağlı olduğu büyülü sözü biliyorsanız, onun ruhunu, gizli ruh gücünü yönetebilirsiniz. Hz. Süleyman bütün ruhların adını biliyor, onlara istediğince egemen olabiliyordu. Böylece evren, olağan bir kafa yapısı taşıyan birine, çözümünün bu bilmeceyi çözecek, aydınlatıcı, güç verici sözde arandığı bir tür bilmece olarak görünüyordu. Bu söz, evrenin ilkesinin adıydı, ona sahip olmak, bir anlamda evrenin kendisine sahip olmak demekti. «Tanrı», «Madde», «Us», «Mutlak», «Erk» (Energy) işte böyle çözüm getirici adlardı. Onlara sahip olunca rahat edebilirdiniz. Şimdi metafizik araştırmanın sonunda bulunuyoruz.

Ama pragmatik yöntemi izlerseniz, artık bir daha araştırma nızı bitmiş kılacak böyle sözlere başvuramazsınız. Her sözün yaşantılarınızda işleyen uygulamadaki değerini bulmanız gerekecek. Pragmacılık, bir çözümden daha çok, var olmakta olan gerçeklerin değişebilme yollarının daha îazla belirtilmesini, daha çok çalış mamızı zorunlu kılan bir program olarak görünüyor.

Kuramlar, böylece içinde bulunduğumuz bilmecelere yanıt değil de bir gereç (instrument) oluyorlar. Bunlara sırtımızı dayamıyoruz; öne, ileriye gidiyoruz; fırsat bulduğumuzda, onların yardımıyla doğaya yeni biçimler veriyoruz. Pragmacılık kuramlarımızın tümünü yumuşatıyor, onları birbirine bağlayıp, herbirini uygulamada işler duruma getiriyor. Aslında yeni bir şey yaptığı yok, birçok yunan felsefe yönelimini uyumlu bir kılığa sokuyor, örneğin, nominalizmle her zaman tikellere başvurduğu, yararcılıkla (utilitarianism) uygulamadaki yöntemlere ağırlık vermeği, positivizmle sözcüksel çözümlemelere yararı olmayan sorulara, metafizik sorulara yanaşmadığı için uyuşuyor.

Görüyorsunuz, bunların hepsi entellektüel olmayan yönelimler. Rasyonelizme karşı sav ve yöntem olarak silâhlı bir militandır, pragmacılık yöntemi. Ama, tâ baştan, hiçbir kesin sonuç taşımıyor. İtalyan pragmacısı Papini’nin söylediği gibi, o, oteldeki koridor örneği, kuramlarımızın ortasında duruyor. Bu koridora açılan sayısız odalar var. Birinde, bir tanrıtanımazı kitap yazarken, yanındaki odada, diz çökmüş, güç ve iman için dua eden birini, üçüncü odada maddenin özelliklerini araştıran bir kimyacıyı bulabilirsiniz. Dördüncüde idealist bir felsefe sistemi üstüne düşünülüyor, beşincide metafiziğin mümkün olamayacağı gösteriliyor. Ama, tümü de koridora bağlı, odalarına girip çıkmak için uygun, elverişli bir yol istiyorlarsa, koridordan geçmek zorundalar.

Hiçbir kesin sonuç getirilmedi şimdiye dek; pragmacı yöntem, sadece bir yönelim tavrı (attidute of orientation) anlamına geliyor. İlk şeylere, ilkelere, kategorilere, varsayılan gerekliliklere bakmaktan kaçınmanın, son şeylere, verime, sonuçlara, olgulara bakmanın tavırı.

tşte pragmacı yöntem bu! Pragmacılığı açıklamak dururken, onu göklere çıkardığımı söyleyebilirsiniz, ama şimdi yeterince, bildik sorunlarda nasıl işlediğini göstereceğim. Bu arada, pragmacılık sözcüğü, daha geniş bir anlama, kesin bir doğruluk kuramı (theory of truth) anlamına gelecek. Tutacağım yolu belirledikten sonra, bütün bir dersi, bu kuramın önermelerine (statement) ayıracağım, öyleyse şimdilik sözü kısa kesebilirim. Ama, kısalığı izlemek zordur, bunun için sizden bir çeyrek saat beni iki kat daha dikkatle dinlemenizi isteyeceğim. Yine de karanlık noktalar kalacak olursa, onları sonraki deıslerde aydınlık kılacağımı umuyorum.

Çağımızın en başarıyla işlenmiş felsefe dalı bilimlerimizin nasıl geliştiğini inceleyen indüktif mantıktır. Bu alanda çalışan yazarlar, matematikçilerin, fizikçilerin, kimyacıların dile getirdikleri doğa yasalarının, gerçeğin öğelerinin ne olduğu üstünde tümüyle aynı görüşleri paylaşıyorlar. Matematiksel, mantıksal doğal yasaların birbirlerine benzerliği, birlikteliği (uniformity), ilk yasalar, ilk bulunduğunda, insanlar açıklığına, güzelliğine, basitliğine bakarak, bunların Tanrı’nm ölümsüz düşüncesi olduğuna kendilerini inandırmışlardı. Üstelik kafaları tasımla çınlamış, yıldırımlanmıştı. Konik kesitlerle, karelerle, köklerle, oranlarla, Öklid geometrisi gibi geometriyle düşünmüşlerdi. Gezegenlere Kepler yasalarım izletmişler, düşen cisimlerin hızını zamanın karesiyle artırmışlar, ışığın yansımasına sinüs yasasını uygulatmışlar, bitkilerin ve hayvanların aralarındaki değişmez ilişkiyi, sınıflarını, cinslerini, türlerini belirlemişlerdi. Her şeyin bir ana örneği olduğunu düşünüp, değişimlerini planlamışlardı, bu görkemli kurgulardan birini keşfedersek, o çağın adamının kafasının içindeki niyetini yakalayabilirdik.

Ama bilimler ilerledikçe, aşağı yukarı bütün doğa yasalarının yalnızca yaklaşık değerleri olduğu düşüncesi kök saldı. Yasaların kendileri o denli çok ki, sayamayız onları, bilimin bütün dallarında öylesine çok karşıt görüş ortaya çıktı da, araştırıcılar, hiçbir kuramın mutlak olarak gerçeği yansıtmadığı, ancak içlerinden birinin kimi açılardan yararlı olabileceği görüşüne alıştılar. Bu kuramların büyük yararı, eski olguları özetleyerek, yenilerine yol açmak, Kimilerinin dediği gibi, onlar yalnızca doğayı betimleyen kavramsal kısaltmadan başka bir şey değil, insan yapısı bir dil tümüde, bilindiği gibi diller birçok dile getirme (expression) biçimlerine hoşgörüyle davranırlar, bir yığın diyelekte yer verirler.

Böylece bilimsel mantıkta, kutsal gereklilik kavramı yerine, insansı bir gelişigüzellik (arbitrariness) kavramı yerleşiyor. Sigward, Mach, Ostwald, Pearson, Milhaud, Poincaré, Duhem, Ruyssan adlarından söz ettiğimde, öğrenci olanlarınız konuşmamın yönelimini anlayacak, daha başka adlar da düşünecekler.

Bu bilimsel mantık akımının ön sıralarında yer alan, bay Schiller’le bay Dewey, doğruluğun her yerde ne anlama geldiğini pragmacı açıdan açıklayarak ortaya yıkıyorlar. Bu öğretmenler, her yerde inançlarımızda ti, tasarımlarımızdaki (idea) «doğru»yla, bilimdeki «doğıu»nun aynı anlama geldiğini söylüyorlar. Şunu söylemek istiyorlar yalnızca: Tasarımlar, belli bir olayın bitmek tükenmek bilmeyen ard arda gelişlerini izlemek yerine, kavramsal kestirmelerle onları özetlerler. Yaşantılarımızın bir bölüğünün, başka bölüğüyîe başarılı ilişkiler kurmasına yardım ettikleri sürece doğru olurlar. Kullanabildiğimiz herhangi bir tasarım, açıkça söylenirse, bizi yaşantılarımızın bir bölüğünden öbürüne başarılı bir biçimde götürecek, şeyleri birbirine bağlayarak, güven içinde işlemesiyle işimizi hafifleten tasarım, işte bu yüzden gereçsel (instrumental) olarak doğrudur. Chicago’da başarıyla öğretilen, tâ Oxford’a dek parlak bir biçimde yayılmış, tasarımlarımızdaki doğruluğu bir «işleme» gücü olarak gören, «gereçsel» bakıştır bu.

Dewey, Schiller ve yandaşları, bu genel doğruluk kavramına ulaşarak, sadece jeologların, biyologların, filologların örneğini izlemiş oluyorlar. Bu bilimlerin başarıları, her zaman için, gerçekten işlemsel (operational) olarak gözlenebilen bir süreci ele alarak — örneğin, havanın kuraklığını, ana-babadan ayrı özellik taşımayı, ya da yeni sözcüklerin, yeni söyleyiş biçimlerinin diyelek değişmelerine yol açışını— genelleştirip, onları bütün zamanlara uygulanır bir kılığa sokmak, çağlar boyunca etkilerini özetleyen büyük sonuçlar elde etmekle gerçekleşiyor.

Schiller’le Dewey’nun genellemelere varmak için seçip ayırdıkları gözlemsel süreçler, yeni görüşler getiren bildik şeylerdir. Buradaki süreç hep aynıdır. Birey, zaten eski görüşlerini taşıyor, ama karşılaştığı yeni yaşantı bunları yeni bir biçime sokuyor. Kimisine ters gelebilir onlar; ya bir düşünceli anında yeni yaşantılarının eskileriyle çatışmalarını bulabilir, ya onların birbirleriyle bağdaşmaz olduğu gerçeğini işitebilir ya da yeni yaşantılar onda kendisini doygunluktan alıkoyan istekler uyandırabilir. O zamana dek yabancısı olduğu iç sorunlarla karşılaşır. Eski görüşlerini yeniden düzenleyerek kurtulmaya çalışır bu iç çatışmadan. Hepimiz inanç işlerinde son kertede tutucu olduğumuz için, elinden geldiğince, eski düşüncelerini kurtarmaya bakar. Yeni tasarımları, en az sarsıntıya uğramış eski tasarımlara aşılaymcaya dek, değişikliğe çeşitli yollardan direnç gösterdikleri için, eski tasarımlarımızla yeni yaşantılar arasında birtakım ara düşünceler birinden öbürüne çok verimli bir biçimde gidip gelirler.

Bu yeni tasarım, doğru tasarım olarak uyarlanır. Eski doğru yığınını minimum değişiklikle koruyup, tam yeni olarak kabul edilecek bjr biçimde genişletirse de yeniye gidecek bildik yolları gözden uzak tutmaz. Bütün ön yargılarımızı alt üst eden abartılmış açıklama, yeniliğin doğru bir açıklaması olamaz. Açıklamamızı, daha az tuhaf kılacak noktaya dek genişletmemiz gerek. Bireyin inançlarında oluşan en yıkıcı devrimlerde bile, eski düzenin çoğu kalır. Zaman ve uzay, neden ve etki, doğa ve tarih, bireyin öz geçmişi dokunulmadan kalır. Yeni doğru, her zaman eski ile yeni arasında gidip gelen yumuşatıcı geçişimlerdedir. Eski kanıyı, en az sarsıntıyla, en fazla süreklilik sağlayacak biçimde yeniye bağlar. Bu «en az – en çok» sorununun çözümündeki başarıyla orantılı olarak bir kuramın doğruluğunu benimseriz. Ama, sorunun çözümündeki başarı kesin değildir, yaklaşıktır. Bir kuramın sorunu öbür kuramdan daha doyurucu çözdüğünü söyleriz; ama kendimize göre bir doyuruculuktur bu, üstelik bireylerin doyma noktaları da değişik değişiktir. Belli bir kertede, bu yüzden herşey plâstiktir. Eski doğruların oynadığı role dikkatinizi çekmek isterim. Bu rolü açıklamadaki beceriksizlik, pragmacılığa yöneltilmiş haksız eleştirilerin kaynağını oluşturuyor. Belirleyici bir etkileri var eski doğruların. Onlara boyun eğmek ilk ilke, birçok durumda da tek ilke; olguları çok yeni alışılmadık yollarla, eski kavramlarımızı tehlikeli bir yeniden düzenlemeye uğratarak, ele almak, eski doğruları tümüyle görmezlikten gelmek ya da o doğrulan bilip görevlerini hiçe saymak oluyor.

Kuşkusuz, benden bu doğruluğun büyüme sürecine örnekler vermemi isteyeceksiniz, bütün sorun da bu örneklerin çokluğundan geliyor. Yeni doğruluğun en basit örneği, yeni tür olguların ya da eski çeşit yeni gerçeklerin yaşantımıza sayısal eklenişidir. Bu tür ekleniş, eski inançlarımızda hiç bir değişiklik yapmaz, Peşpeşe gelir günler, içerikleri eklenir birbirlerine sadece. Yeni içeriklerin kendileri doğru değildir, sadece ortaya çıkarlar ve vardırlar. Doğruluk bizim onlar üstüne söylediklerimizdedir, ortaya çıktıklarını söylediğimizde, doğruluk basit bir ekleme formülüyle sağlanır.

Ama, günlerin içerikleri, sık sık yeniden düzenlemeleri gerektirir. Şimdi ben şurada keskin bir çığlık atıp, bir deli gibi davransam, bir çoğunuz benim felsefemin değeriyle ilgili görüşlerinizde değişiklik yaparsınız .«Radyum» geçen günün bir içeriği, bir an için, enerjinin sakmımı ilkesinde kendini gösteren doğanın düzenine ilişkin düşüncelerimize ters düşmüş gibi göründü. Radyumun kendi içinden belirsiz ısı yayması sakım ilkesini çürütürmüş gibi oldu. Neden öyle düşünüldü? Radyumdan çıkan radyasyon, atomların içinde daha önce bulunan bir potansiyel enerji olarak düşünülürse, enerjinin sakımı ilkesi korunmuş olur. Helyumun radyosyon sonucunda bulunması, bu inancımıza yeni bir yol aç’tı. Enerji üstüne eski düşüncelerimizi en az değişikliğe uğratarak genişlettiği için, Ramsay’in görüşü genellikle doğru olarak alındı.

Örnekleri çoğaltmaya gerek duymuyorum. Yeni bir kanı, bireyin eski inançları karşısında bulunan yaşantılarındaki yeniyi özümleme isteğini büyüttüğü oranda doğru sayılır. Hem eski doğrunun üstüne yaslanmah, hem de yeni gerçeği yakalayabilmelidir; bundaki başarısı (biraz önce dediğimiz gibi) bireysel bir değerlendirme (appreciation) işidir. Yeni doğrulukların da eklenmesiyle eski doğruların büyümesi öznel nedenlerdendir. Biz bu süreç içinde bunedenlere uyarız. Bizim çifte isteğimizi çok seçik bir biçimde gidermeyi görev bilen yeni düşünce en doğrudur. Kambiyomun (2) yeni katmanlarının etkisiyle büyüyen bir ağaç örneği, eski doğrular üstüne aşılanarak, işleyişiyle kendi kendini doğru kılar, kendinin doğru olarak sınıflandırılmasına yol açar.
(2) Bitkilerin kök ve gövdelerinin dış yapısı. (Ç.N.)

Dewey’yla Schiller bu gözlemi gerçekleştirerek onu en eski doğruluk anlayışına uyguladılar. Eskiden de onların plâstik bir yapısı vardı, insanî nedenlerle doğru olarak adlandırılmıştı onlar da. Yine eski doğrulukla yeni gözlemler arasında yer alıyorlardı. Saltnesnel, yapısında eski yaşantıların yenileriyle birleşip, insana doyum sağlamak görevini taşımayan doğruluğu hiçbir yerde bulamayız. Şeyleri doğru olarak adlandırmamızın nedeni, onların niçin doğru olduklarındadır, «doğru olmak» bu birleşme görevini yerine getirmek demek.

Doğruluk bağımsızdır; doğruluk sadece bulduğumuzdur, doğruluk insan gereksinmeleriyle uyuşmaz, doğruluk düzeltilemez, kısaca bu doğruluk anlayışı çok bulunuyor her yerde ya da rasyonelist kafalı düşünürlerde çok bulunduğu sanılır; ama bu canlı ağacın ölü yüreği demektir, orada bulunuşunun nedeniyse doğruluğun bir paleontolojisi, bir reçetesi olduğunu gösterir, belki emeklilerin yıllar yılı yardımıyla daha da katılaşarak büyümesini sürdürecek, insanların eskiye saygısında taşlaşacaktır. Ama, günümüzde en eski doğruların bile gerçek olmalarına karşın nasıl plâstik bir yapı taşıdıkları, mantıksal ve matematiksel tasarımların fiziği bile kaplayan dönüştürülmeleriyle, canlı bir biçimde gösterilmiştir. Eski formüller, atalarımızın şimdiki biçimlerini, formüllendirmelerini asla düşünemedikleri daha geniş ilkelerin özel anlatımları olarak yeniden yorumlanmıştır.

Bay Schiller bu doğruluk anlayışına «hümanizm» diyor hâlâ, ama bu öğreti de pragmacılıktan çıkmış görünüyor, bu yüzden bu derslerde onu, pragmacılık adı altında ele alacağım.

Pragmacılığın alam şu: önce yöntem; sonra doğruluğun genetik kuramı. Bu iki şey gelecek konularımızı oluşturmalı.

Doğruluk kuramı için söylediklerim, eminim ki, çoğunuza kısalığından ötürü aydınlık ve doyurucu gelmeyecek. Bu eksikliği gidermeye çalışacağım. «Ortak duyu» (common sense) üstüne olan dersimde eskilerin doğruluğu taşlaştırdığını söylemiştim. Şimdi bu sözden ne anladığımı göstereceğim. Bir başka dersimde, düşüncelerimizin eski ile yeni arasında başarıyla yürüdükleri sürece doğru olduklarını açıklayacağım. Üçüncü olarak, doğruluğun gelişmesinde öznel olanı nesnel olandan ayırmanın ne denli zor olduğunu göstereceğim. Bu derslerde tümüyle katılmayabilirsiniz bana, katılsanız da, tümüyle uyuşmayabilirsiniz benimle. Ama, çabalarıma saygı göstereceğinizi, beni hiç değilse yabana atılır bulmayacağınızı biliyorum.

Bay Schiller’le Dewey’nun kuramlarının küçük görüldüğünü, tiksinti uyandırdığını öğrenince belki şaşıracaksınız. Bütün rasyoııelizm onların karşısındadır. Özellikle, bay Schiller sopayı hak etmiş yaramaz bir öğrenci gibi karşılanmıştır. Bundan söz etmeyeceğim, ama pragmacılıkla karşısında olduğum rasyonelizmin bir yanma öylesine ışık tutuyor ki. Pragmacılık olgulardan uzaklaştıkça rahatsız olur. Rasyonelizmse, soyutlamalar arasında bulabilir rahatı. Pragmacı, doğruluklardan çoğul olarak söz eder, pragmacılığın yararlan, doyurucu oluşları, işleyişindeki başarıları, tipik bir entellektüel kafaya doğruluğun kaba, özürlü ikinci sınıf derme çatma bir anlayışı gibi gelir. Bu doğruluklar gerçek doğruluklar değildir. Bu testler yalnızca özeldir. Buna karşı, nesnel doğruluk, yararcı olmayan, yüksek, arınmış, yaklaşılamaz, soylu, kibirlidir. Düşüncelerimiz eşit olarak, mutlak gerçeklerde, mutlak karşılığını bulmalıdır. Koşulsuz olarak düşünmemiz gereken bir şey olmalıdır. Düşüncelerimizin koşullandırılmaları, ilgimizin dışındadır, ruhbilimin bir konusudur. Ruhbilimi alçaltıp, mantığı yükseltme, bütün sorun bu!

Kafalar, anlayışlar arasındaki kesin ayrılığa bakın! Pragmacı olguya yapışır, doğruluğu belli durumlarda işlerken gözler de öyle genellemeye geçer. Onun için doğruluk, yaşantıda işleyen her çeşit değerlerin oluşturduğu bir sınıfın adıdır-. Rasyonelist içinse, saf bir soyutlama olarak kalır, savunmak zorunda olduğumuz çıplak bir addır. Pragmacı, doğruluğu niçin savunmamız gerektiğini ayrıntılarıyla gösterme işini üstüne alırken, rasyonelist, soyutluğunun dayandığı somutluğu tanıyamaz bile. Bizi doğruyu yadsımakla suçlar; oysa biz tam olarak niçin insanların onu izlediğini, izlememiz gerektiğini arıyoruzdur. Tipik bir aşırı soyutlamayla, somuttan ürker, soluk ve tekin olmayan yerleri sever, tki evren sunsanız ona, o hep gerçeğin gürlüğüne karşı, kuru evreni seçer. Çünkü, daha arıdır (pur), daha açıktır, daha soyludur.

Dersler ilerledikçe, savunulan pragmacılığın, somutluğu, olgulara yakınlığı, doyurucu bir özellik olarak kendini kabul ettirecek sizlere. Burada, sadece gözlenmeyeni gözlenenle yorumlayan kardeş bilimler söz konusu. Eskiyi uyumlu bir biçimde yeniyle yan yana getiriyor. Tümüyle boş bir kavram olan, kafamızla dış dünya arasındaki dural (static) ilişkiyi (bunun anlamını sonra araştırmalıyız) belli düşüncelerimizle, koca evrenin kendi işlevleri, yararları olan öbür yaşantıları arasındaki daha zengin, daha etkin (herhangi birinin ayrıntılarıyla izleyip, anlayabileceği bir biçimde) ilişkilere dönüştürüyor.

Şimdilik bu kadarı yetiyor mu bize? Söylediklerimin haklı gösterilmesi ertelenmeli. Şimdi, geçen toplantımızda savunduğum pragmacılığın empiristçe düşünme yollarıyla insanların dinsel gerekleri arasında mutlu bir denge sağlayabileceği görüşünün açıklamasına birkaç söz daha katmak istiyorum.

Dediklerimi hatırlarsınız, olguları bütün güçleriyle seven bir yaratılışta olan insanlar, küçük bir yakınlaşmaya bile yanaşmayarak, günümüzün ideal düşüncesiyle aralarına bir uzaklık koymaya eğilimlidirler. Entellektüalist olmanın çok uzağındadır bu. Eski moda Theism (3) birçok kavranamaz ya da öbür dünyayla ilgili nitelik taşıyan Tanrı monarşisi kavramıyla, yeterince kötüydü, ama yaratılış tartışmasını kullanarak somut genellikle ilgisini koruyordu. Darwinizm yaratılış kavramını «bilimsel» düşünceli kafalardan sildiğinden, theism dayandığı temeli yitirdi. Yine de, çağdaş düş gücümüze, şeylerin üstünde değil de içinde işleyen bir çeşit içkin (immanent) ya da panteist bir ikilik önerildi. Bugünlerde felsefî din sevdalıları, umut içinde hâlâ savunucuları olduğu söylenmesine karşın, eski düalistik theism yerine idealist panteisme yöneldiler.

Ama, ilk derslerimde söylediğim gibi, önerilen bu panteizmin, olgu severlerce, ya da empirik kafalılarca özümlendirilmesi zordur. Mutlakçı bir görüştür bu, geçmişini yadsıyıp saf mantık üstüne kurar kendini. Somutla hiç bir bağ kurmaz. Tanrı yerine, irili ufaklı bütün olguların ilk kaynağı olarak Mutlak Usu ileri sürüp gerçek dünyanın olgularına son kertede ilgisiz kalır. Her nasılsa mutlak gerçeğin babasıdır. Ezop’un öykülerindeki hasta kaplan gibi, bütün yollar onu yuvasına götürecektir, ama nulla vestigia retror sum. Mutlağın yardımıyla, dünyayı yeniden tikellere inerek kuramazsınız, ondan, yaşamınız için önemli ayrıntıların sonuçlarını çıkaramazsınız. Mutlak, gerçekten size bir güven sağlayabilir. Çünkü, herşey Onunla Onun sonsuz düşünme yoluyla düzgündür, ama sizi kendi araçlarıyla bitimli bir kurtuluş içinde bırakır.

(3) Yunanca Tanrı anlamına gelen «Theos»dan, Tanrılı, Tanrıcı anlamına geliyor. Tanrı hem evrenin içinde evreni yönetir, hem evrenin üstündedir. (Ç.N.)

Bu kavramın görkemini ya da birçok saygıdeğer kafalarda rahatlık yaratabilme gücünü yadsımak benden uzak olsun. Ama, kimse, insan açısından, bu görüşün soyut, yaklaşılmaz olduğu için sakatlığını görmezlikten gelemez. Benim rasyonelist dediğim anlayış bu. Empirizmin gereksinmelerini küçümser, gerçek yaşamın zenginliği yerine, kuru bir çerçeve koyar. Yamandır, kötü anlamıyla, alçakgönüllü işlere uygun düşmediğinden soyludur. Bu alın teriyle ıslanan gerçek dünyada, bana öyle geliyor ki, eğer bir görüş «soyluysa», doğrunun karşısında olduğu varsayılıp, felsefe dışı bırakılmalıdır. Karanlıklar prensi, bize söylendiği gibi bir centilmen olabilir, yeryüzünün ve cennetin Tanrısıysa asla centilmen olamaz. Tanrı işlerinin göğün en yüksek tabakasına olan gereksinmelerin den daha çok, insanın çabalarına gereksinmesi vardır.

Pragmacılığın, olgulara yönelik olmasına karşın, sıradan empirizmin yaptığı gibi, materyalist bir eğilimi yoktur. Üstelik onların yardımıyla tikellerin arasına düşüp, bir yerlere varabilediğiniz sürece, soyutlamaların gerçekleştirilmesine de karşı koymaz. Sonuç değildir onu ilgilendiren, kafamızın ve yaşantılarımızın birlikte çalışmasıdır. A priori yargıları yoktur teolojiye karşı. Teolojik düşünceler somut yaşantılarımız için bir anlam taşıyorsa, pragmacı açısından bu kadarı iyidir anlamında, doğru olacaktır, pragmacılığın daha ne kertede doğru olacağı göz önünde bulundurulması gereken öbür doğrularla ilişkisine bağlıdır.

Aşkın idealizmin mutlağı için biraz önce söylediklerim tartışma konusu. İlkin, onun görkemli olduğunu, bir bölük kafaya dinsel rahatlık sağladığını söyledim, ardından onu yaklaşılamaz, kapalı olduğu için suçladım. Ama, o, böyle bir huzuru sağladığınca kesinlikle kapalı değildir, bir değeri vardır, soımıt bir işlev görür, iyi bir pragmacı olarak, ben kendim, Mutlağı «böyle olduğunca» çekinmeden doğru sayıyorum.

Ama bu durumda «-böyle olduğunca doğru» ne demek? Yanıt vermek için pragmacı yöntemi uygulamak gerekiyor. Mutlağa inananlar, inançlarının rahatlık sağladığını söylerken ne demek istiyorlar? Demek istedikleri şu: Mutlakta, şeytan ortadan kalktığından, böylece ne zaman istesek geçici (temporal) olanı, gizil (potential) olarak sonsuz sayabilir, sonuçlarına güvenip, günaha girmeden, korkularımızdan uzaklaşır, sınırlı sorumluluklarımızın kaygısından kurtuluruz. Özetlersek, ona koşmak bizim işimiz olmadığından, üstelik bizimkinden daha iyi ellerde bulunduğundan, dünyayı kendi haline bırakacak bir ahlâk tatili yapmamızı söylemek istiyorlar.

Evren, bireysel üyelerinin zaman zaman kaygılarından uzaklaştığı bir sistemdir, onda hiçbir şeye aldırmamak insan için bir haktır, ahlâk tatilleri de yerindedir. Eğer yanılmıyorsam, belli yaşantılarımızdan büyük ölçüde ayrılık gösteren Mutlağın Mutlak «olarak bilinmesi» (known-as) pragmacı açıdan onun doğruluğunu sağlayan bir değerdir. Mutlak idealizme düşkün sıradan bir felsefe okuyucusu, kavramlarını keskinleştirmeyi göze alamaz. Mutlağı çok değerli olduğu için kullanabilir. Mutlaktan gelişigüzel, saygısızca söz açtığımızda, kavramın onun izleyemeyeceği yanlarına değindi ğimiz için, eleştirilerimizi kabule yanaşmaz.

Eğer mutlak, yalnız ve yalnız bu demekse, kim yadsıyabilir doğruluğunu? Yadsımak, insanların asla rahat edemeyeceklerini, tatillerinin düzenli olamayacağını söylemek olur.

Bir tasarımın yaşamımıza yararlı olduğunca olduğunu işitenlerinizin çoğuna, sözlerimin nasıl tahaf geldiğinin farkındayım. Bir şey yararlı oldukça iyidir, bunu kabul edeceksiniz. Onun yardımıyla yaptığımız iyiyse, tasarımı böyle olmasını sürdürdüğünce iyi olarak alacağız, onunla daha iyiyiz çünkü. Ama bu yüzden «doğru» oluş, «doğru»luğun yanlış bir kullanımı olmuyor mu diyeceksiniz.

Bu zorluğa tümüyle karşılık vermek, açıklamamın bu evresinde olanak dışı. Bay Schiller, bay Dewey ve benim geliştirdiğimiz doğruluk öğretisinin altıncı dersime dek ayrıntılarını tartışmayacağım, çok can alıcı bir soruya parmak basmanıza karşın. Yalnız şunu söyleyeyim, doğru iyinin bir türüdür, sanıldığı gibi iyiden ayrı bir kategorisi yoktur. Doğru, iyiyle ortaklaşa çalışır. Doğru kendini iyi olarak kanıtlamış şeyin adıdır, inanç yolunda belli, belirlenebilir nedenlerle iyidir. Bunu güvenerek kabul edeceksiniz: Eğer doğru tasarımlarda, yaşam için iyi olan bulunmasaydı, ya da onların bilgisi yarar getirici olmayıp da sadece yanlış tasarımlar yararlı olsaydı, doğruluğun sık sık sözü edilen kutsallığı, değerliliği, bir ödev olarak peşinden gidilişi, böylesine büyüyüp bir dogma oluşturmazdı. Böyle bir dünyada ödevimiz doğruluktan sakınmak olsaydı daha iyi olurdu. Ama dünyamızda, nasıl kimi yiyeceklerin tadı üstünde anlaşamayıp onları dişlerimize, midemize, dokularımiza iyi geldiği için yiyorsak, kimi ortaklaşa anlaşmaya varamadığımız ya da düşkün olduğumuz başka tasarımları desteklediği için üstlerinde anlaşamadığımız tasarımlarımızda da yaşamın uygulamadaki sorunlarımıza yardımcı oldukları için bir anlaşmaya varabiliyoruz. Bizim sürdüğümüz yaşamdan gerçekten daha iyi bir yaşamla, o dünyadaki yaşamı sürdürmemize yarayan inandığımız tasarımlar olsaydı, o zaman o tasarımlara inanmamız bizim için daha iyi olurdu, daha büyük, can alıcı başka kararlarımızla çatışmadıkça.

«İnanmamızın daha iyi olacağı şey!» Doğruluk tanımına benziyor bu, daha çok. «İnanmam gereken şey» sözüne çok yakın düşüyor, sanırım hiçbiriniz bu tanımlarda bir tuhaflık bulmayacaksınız. İnanmamızın daha iyi olacağı şeye inanmayalım mı? Bizim için doğru olanla, bizim için iyi olan kavramlarını süresiz ayıralım mı birbirinden?

Pragmacılık hayır der buna, ben de onunla aynı düşüncedeyim. Soyut önermeleri ele alışımızda, kişisel yaşamımızı iyi kılan herşeye inanırsak, yaşamın bir yığın uydurma şeylerine, kör inançlarına tutulabileceğimiz kuşkusundan uzak kalmayarak, siz de katılabilirsiniz «hayır» deyişime. Buradaki kuşkunuz çok yerindedir, soyuttan somuta geçerken durumu karmakarışık eden bir şeylerin olduğu açıktır.

Biraz önce, daha büyük canahcı çıkarlarımızla çatışmadıkça inanmamızın bizim için iyi olduğu şey doğrudur demiştim. Gerçek yaşamda, hangi inançlarımız canahcı çıkarlarımızla çatışmaya eğilimlidir? Başka inançlarımız, canahcı çıkarlarımızla uyuşmayan ne gibi inançlar doğurabilir? Başka bir deyimle, doğrularımızın belki de en büyük düşmanı, geride kalan başka doğrularımızdır. Doğruların ayırıcı bir kendi kendini koruma itkisidir (instinct) bu, kendisiyle çelişenleri yok etme isteği içindedir. Bana yaptığı iyiliğe dayalı Mutlağa olan inancım, bütün öbür inançlarımı sıkı bir eleştiriden geçirir. Bana ahlâk tatili sağlayabildiğince doğru olabilir. Buna karşı, bırakmayı sevmediğim çıkarlarımla çatışabilir, bu inanç iç dünyamda düşmanı olduğum başka bir mantıkla aynı potaya düşebilir. Beni kabul edilmeyen metafizik paradokslara sürükleyebilir. Yaşamım zaten sorunlarla dolu, bir de bu tür entellektüel tutarsızlıkların yol açtığı sorunlara kapılmadan Mutlak’tan vazgeçiyorum, yalnızca ahlâk tatillerini kabul edebiliyorum ya da meslekten bir felsefeci olarak onları başka ilkelerle açıklamaya çalışıyorum.

Mutlak kavramını yalnızca bana tatil verici özelliğiyle sınırlandırırsam, başka değerlerimle çatışmaz. Ama varsayımımızı böyle kolayca sınırlandıranlayız. Bir yığın başka özellik taşırlar, çatışmaya yol açan. Ahlâk tatili yapmaya inanarak Mutlak’a inanmayışım, bir yığın özelliğe inanmayışım demek oluyor.

Bununla pragmacılığın bir aracı, bir uzlaştırıcı olduğunu, Papini’nin diliyle söylersek, onun kavramları «yumuşattığını» söylerken ne demek istediğimi görüyorsunuz. Pragmacılığın, önyargıları, karanlık dogmaları, kanıt yerine geçen katı, donmuş silâhları yoktur. Tümüyle sevimlidir o. Herhangi bir varsayımla uzlaşabilir, her belgeyi (evidence) göz önüne alır. Buradan onun dinsel alanda din dışı eğilimiyle hem positivist empirizme, hem de yaklaşılamaz, soylu, basit, soyut kavramlarla ilgilendikleri için başka dinsel rasyonelizmlere üstünlüğü ortaya çıkıyor.

Özetlersek, o, Tanrı araştırmasının alanını genişletiyor. Rasyonelizm mantığa yapışık, ayakları havada olan bir felsefedir. Empirizm dış duyumlara bağlıdır. Pragmacılık, mantığı ya da duyumları, en alçakgönüllü, en kişisel yaşantıları kabule gönüllüdür. Eğer uygulamada sonuçları varsa, mistik yaşantıları da kabul eder. Bir yer bulabilse, kişilere özgü olgunun en küçük karanlığında yaşayan Tanrı’yı bile alır yanma. Olası doğruluğun tek ölçütü, bize önder olma yolunda en iyi işlemesi, yaşamın her parçasına en iyi biçimde uyması, yaşantılardan gelen gereksinmeler topluluğuyla hiçbir şeyi dışta bırakmayarak birleşmesidir. Eğer dinsel tasarımlar bunu yapmak zorundaysa, eğer Tanrı kavramı özellikle bunu yapmayı üstlenecekse, yapacağını göstermeliyse, pragmacılık nasıl olur da Tanrı’nın varlığını yadsıyabilir? «Doğru olmayan»ı pragmacılık açısından başarılı bir kavram olarak ele almakta bir anlam görmeyecektir. Bu yüzden, somut gerçekle uyuşumdan başka ne çeşit bir doğru olabilir?

Çeviren : Ahmed İNAM

Kaynak: Felsefe Dergisi Sayı:2 1973