İlk Yazılar, Fernando Pessoa

Ben felsefeden esinlenmiş bir şairdim, yoksa şiirsel yetilere sahip bir filozof değil. Şeylerdeki güzelliğe tutkuyla hayrandım; ayırt edilerneyenin ve minnacık ayrıntının içinde¹, evrenin şiirsel ruhunu algılıyordum.

Yeryüzünün şiiri asla ölmez. Eski zamanların daha şiirsel olduğu söylenebilir, ama şu da söylenebilir …

Şiir her şeyde vardır … yeryüzünde ve denizde, göllerde ve nehir kıyılarında. Şehirlerde de şiire rastlanır -hiç inkar etmeye kalkmayın; benim için bu, oturduğum yerde bile aşikardır: Bu masada, bu kağıt parçasında, bu mürekkep hokkasında; sokaktaki arabaların sarsıntısında, sokağın karşı tarafında, bir kasap dükkanının tabelasını boyayan işçinin küçücük, kaba ve gülünç hareketlerinin her birinde …

Benim içsel duyum beş duyuma öylesine hakimdir ki yaşamın nesnelerini başkalarından farklı gördüğüme eminim. Bir kapının anahtarı, duvardaki bir çivi, bir kedinin bıyıkları gibi gülünç şeylerde benim için son derece zengin bir anlam vardır ya da vardı. Hiç tınmadan sokaktan geçen sıradan bir tavukla civcivlerinde bir tür tinsel tamlık bulurum. Sandalağacının kokusunda, bir çöp yığınının üzerine atılmış konserve kutularında, yol kenarındaki kanala düşmüş bir kibrit kutusunda, rüzgarlı bir günde uçuşan ve birbiri peşi sıra sokağa düşen, pis iki kağıt parçasında insani korkulardan daha derin bir anlam buluyorum.

Çünkü şiir uyuşukluktur; gökten düşen ve düşüşünün tamamen bilincindekl, gördükleri karşısında serseme dönmüş bir varlığın gözünün kamaşmasıdır. Tıpkı nesnelerin ruhunu tanımış ve bu geçmiş ilmi hatırlamaya çahşan, onları farklı veçhede, başka biçim ve durumlarda tanımış olduğunu hatırlayan, başka da bir şey hatırlamayan bir varlık gibi.

Sanatçı, hem güzel hem de zarif doğmayı görev bilmelidir; çünkü güzelliğe tapan kişinin kendisi güzellikten mahrum olamaz. Üstelik, bunca hararetle aradığı şeyi kendinde hiç bulamamak bir sanatçı için kuşkusuz müthiş bir ıstıraptır. Shellcy’in, Keats’ın, Byron’un, Milton ve Poe’nun portrelerine bakıp da onların şair olmasına şaşabilir miyiz? Hepsi güzeldi, hepsi sevildi, hayran olundu, hepsi yaşamın sıcaklığını ve göksel hazzı tattı aşkta; tabii bunlar bir şaire, hatta bir insana ne kadar bahşedilmişse …

1 Pessoa kendi gençlik şiirlerinden bazılarını minimalist olarak nitelemiştir.

25 Temmuz 1907

Reklamlar

Huzursuzluğun Kitabı, Fernando Pessoa

Huzursuzluğun Kitabı, Fernando Pessoa

3

Ağır ilerleyen yaz akşamlarında, Aşağı Şehir’in dinginliğini, özellikle de gündüzleri kıpır kıpır olan, akşamları da bu nedenle sessizliğin iyice yoğun hissedildiği semtleri severim. Rua do Arsenal, Rua do Alfândega, doğuya doğru uzayıp giden 0 hüzünlü sokaklar ve dümdüz uzanan ıssız rıhtımlar – 0 uzun akşamlarda yalnızlık kokan bu labirentler, hüzünleriyle içimi ferahlatır. O an, içinde bulunduğum çağdan daha eski çağları yaşarım; büyük bir keyifle Cesario Verde’nin çağdaşı olduğumu farz ederim, içimde onunkilere benzeyen yeni dizeler değil, o dizeleri doğuran maya kıpırdanır. Karanlık bastırana kadar sokaklarda dolaşır, onlara benzeyen bir hayat duygusunu peşim sıra sürüklerim. Gün boyunca, hiçbir anlamı olmayan bir keşmekeşin pençesindedir sokaklar; gece olduğunda ise, yine anlamsız bir ıssızlığın. Gündüz, bir hiçim; gece, kendim olurum. Limandaki sokaklarla aramızda hiçbir fark yok; gerçi onlar sokak, ben bir insanım, fakat bütün varlıkların aynı özden vücuda geldiğini düşününce, aramızdaki fark belki de üzerinde durulmayacak kadar küçük. İnsanlarla nesnelerin soyut ve bu nedenle ortak bir yazgısı var – sırların cebri içinde anlamsız bir tanım daha.

Ama başka bir şey daha var… Bu ağır, bu boş saatlerde, ruhumun derinliğinden zihnime doğru her varlığa vergi bir hüzün, her şeye sinmiş olan ıstırap yükselir ve bir de tamamen bana ait olan, ama aynı zamanda da dışarıdan gelen, değiştirmeye gücümün yetmediği bir duygu. Ah, düşlerim kaç kez, elle tutulur şeyler gibi dikilmiştir karşıma; gerçekliğin yerini almak değil, kendilerinin de gerçekliğe ne kadar benzediğini bana anlatmaktır dertleri; çünkü onları da reddetmekteyimdir, çünkü onlar ansızın dışarıdaki dünyadan fırlayıvermiştir, sokağın öbür başından birden çıkıveren tren gibi ya da gece vakti kim bilir ne anlatan, ansızın patlayıvermiş bir fıskiye, bir Arap yalellisini hatırlatan, biten günün tekdüzeliğinden koparak yükselen çığırtkanın sesi gibi.

Müstakbel çiftler geçiyor, ikişer ikişer küçük terzi kızlar geçiyor, haz peşinde koşan gençler geçiyor; her şeyden emekli olmuşlar uzadıkça uzayan kaldırımlarda sigara içiyor, dükkân sahibi denen bir yere demir atmış 0 serseriler de kapı önlerinde avarelik ediyor. Ağın, irisi, cılızıyla acemi erler kâh gürültücü, kâh gürültücüden de beter gruplar halinde uyurgeziyor. Ara sıra normal bir insan teşrif ediyor. Bu saatte, bu semtte pek otomobil görünmüyor; olanlar müzikli.

Kalbimde sıkıntılı bir huzur var ve dinginliğim tamamen kaderime razı olmamdan kaynaklanıyor.

Bütün bunlar gelip geçiyor ve hiçbiri bana hiçbir şey ifade etmiyor, hepsi yazgıma yabancı – hatta kendi yazgılarına bile yabancı: bilinçdışına ait şeylerden, insanın başına tuğla düşünce rasgele salladığı küfürlerden, bilinmeyen seslerin uzaklardaki yankılanndan oluşan bir karışım – kolektif varoluş salatası.
29 Mart 1930

Felsefi Denemeler, Fernando Pessoa

“Ben şiirsel yetileri olan bir filozof değil, felsefeyle hayat bulan bir şairdim”

Felsefi Denemeler, Fernando Pessoa
“Ben şiirsel yetileri olan bir filozof değil, felsefeyle hayat bulan bir şairdim” – See more at: http://www.edebiyathaber.net/pessoadan-felsefi-denemeler/#sthash.F55Eorf5.dpuf
“Ben şiirsel yetileri olan bir filozof değil, felsefeyle hayat bulan bir şairdim” – See more at: http://www.edebiyathaber.net/pessoadan-felsefi-denemeler/#sthash.F55Eorf5.dpuf
“Ben şiirsel yetileri olan bir filozof değil, felsefeyle hayat bulan bir şairdim” – See more at: http://www.edebiyathaber.net/pessoadan-felsefi-denemeler/#sthash.F55Eorf5.dpuf

 

Şeytanın Saati, Fernando Pessoa

“Benim büyülü silahlarım müzik, ay ışığı ve düşlerdir. Ne var ki müzik denince sadece çalınan değil, sonsuza dek çalınmadan kalacak müzik de anlaşılmalıdır. Ay ışığı derken, sadece aydan gelen ve ağaçların gölgelerini uzatan ışıktan söz ettiğim sanılmamalıdır; güneşin dışlamadığı ve nesnelerin aldatıcı görünümlerini güpegündüz karartan başka bir ay ışığı da vardır. Her zaman kendisi olarak kalan tek şey düşlerdir. Onlar bizim, içine doğduğumuz, her zaman doğal ve kendimiz kaldığımız parçalarımızdır.”

“Ama dünya eylemse, düş nasıl dünyaya ait olabilir?”

“Yaşamın yasası bu, bayan. Beden, haddinden çok ayrışmaksızın ayrıştığı için yaşar. Her an ayrışmasaydı bir mineral olurdu. Ruh, direnmesine rağmen, sürekli ayartıldığı için yaşar. Her şey, bir şeye karşı koyduğu için yaşar. Ben, her şeyin karşı koyduğu şeyim. Ama, eğer ben var olmasaydım hiçbir şey olmazdı, çünkü karşı konulacak bir şey olmazdı; tıpkı hafif havada iyi uçtuğu için, havasız yerde daha iyi uçabileceğini sanan, müridim Kant’ın güvercini gibi.”