İmkânsız Takas, Jean Baudrillard

İMKANSIZ TAKAS

İmkânsız takasla başlar her şey. Dünyanın belirsizliği, hiçbir yerde eşdeğerinin olmamasından, hiçbir şeyle takas edilememesindendir. Düşüncenin belirsizliği, ne hakikatle ne de gerçeklikle takas edilebilmesindendir. Dünyanın dengesini belirsizliğe doğru kaydıran şey düşünce midir, yoksa tam tersi mi? Bu bile belirsizliğin bir parçasıdır.

Dünyanın eşdeğeri yoktur. Hatta dünyanm tanımı ya da tanımsızhğı da budur. Ne eşdeğer vardır, ne kopya, ne temsil, ne ayna. Herhangi bir ayna, dünyanın parçası sayılabilirdi. Ne dünyaya yer var, ne de kopyasına. O halde, dünyanm muhtemel bir doğrulanması da olamaz – işte tam da bu yüzden «gerçeklik», bir düzmece olmaktan başka bir şey değildir. Doğrulanması imkânsız olduğuna göre, dünya da temel bir yanılsamadır. Yerel olarak kendini doğrulasa da, bütünlüğü içinde dünyanın belirsiz olduğu kesindir. Evrenin integral hesabı yoktur – diferansiyel hesabı yapılabilir mi acaba? «Sayısız kümeden oluşan evrenin kendisi bir küme değildir.» (Deniş Guedj)

Hangi sistem söz konusu olursa olsun, hepsi için aynı durum geçerlidir. Her tür takasın yer aldığı alan, iktisat alanı, bütünlüğü içinde ele alındığında hiçbir şeyle takas edilemez. İktisadın iktisatötesi eşdeğeri hiçbir yerde olmadığı gibi, takas karşılığı verileceği, başka bir dünyada onun karşılığı olabilecek bir eşdeğer de yoktur. Bir bakıma iktisat karşılıksızdır, en azından global bir zekâ için çözülmesi imkânsız bir durumdur. Yani, o da temel bir belirsizliğe bağlıdır.

İktisat, bu belirsizliği bilmezden gelmek ister. Ne var ki böyle bir belirlenemezlik, bizatihi iktisadi alanın bağrında onun denklemlerinin ve koyutlarının çalkantı içine girmesine yol açar; nihayet, kendi ölçütlerinin ve öğelerinin çılgın etkileşimi içinde onu kurgusal bakımdan saptırır.

Diğer alanlar, yani siyaset, hukuk, estetik de aynı eşdeğersizliğin, yani aynı dışmerkezliliğin etkisi altındadırlar. Sözcük anlamı olarak, kendi alanlarının dışında kesinlikle hiçbir anlam taşımazlar ve hiçbir şeyle takas edilemezler. Her ne kadar siyaset, işaret ve anlam yüklü olsa da, dışarıdan bakıldığında bunlardan hiçbirini barındırmaz; onu, evrensel düzeyde doğrulayabilecek hiçbir şey yoktur (siyasalı, metafizik ya da felsefi düzeyde temellendirmeye yönelik bütün girişimler başarısızlığa uğramıştır). Siyaset, ona yaklaşan her şeyi soğurur ve onu kendi tözüne dönüştürür, ancak kendisi de, kendisine anlam kazandıracak üstün bir gerçekliğe dönüşemez ya da kendini bu gerçekliğe yansıtamaz.

Bu imkânsız eşdeğerlik, burada da kendi kategorileri, kendi söylemleri, kendi stratejileri ve kendi kozlarıyla ilgili karar verilebilirliğin giderek azalmasıyla kendini gösterir. Kendi temel yanılsaması ölçüsünde siyasal, siyasalın sahneye konuşu ve söylemi çoğalır.

Belirsizlik, canlının ve biyolojik olanın alanını kapsayacak kadar büyüktür. Genetik araştırma, deney şemaları sonsuza dek dallanıp budaklanır ve bu durum sürdükçe en esaslı soru da ortada kalır: Yaşama kumanda eden kim, ölüme kumanda eden kim? Ne denli karmaşık olursa olsun, yaşam görüngüsü herhangi bir sonuncu ereklilikle takas edilemez. Hem yaşam hem de onun son nedeni birlikte kavranamaz. Ve bu belirsizlik biyolojik alanın yakasını bırakmaz ve buluşlar sürdükçe, giderek onu da daha kurgusal hale getirir – bilginin geçici olarak yetersiz kalmasından değil, kendi mutlak ufku olan kesin belirsizliğe yaklaşmasından.

Aslında, global bir sistemin çevriyazısı ya da «nesnel» bilançosu, milyonlarca milyar ton ağırlığındaki dünyanm hesaplanmasından daha anlamlı değildir; bu rakam, yeryüzü sisteminin iç hesapları dışında hiçbir anlam taşımaz.

Aynı şey metafizik alanda da geçerlidir: Bizlerin sınır içine aldığı değerler, ereklilikler ve nedenler yalnızca insanca, pek insanca bir düşünce söz konusu olduğunda değer taşırlar. Başka her tür gerçeklik karşısmda ilgisizdirler (belki, kısaca «gerçeklik» karşısında bile).

Gerçeğin alanı bile işaretin alanıyla takas edilemez hale geldi artık. Onların ilişkisi bu noktaya ulaştı, tıpkı paranın dalgalanması gibi: Bu dalgalanma da kararsız bir hal aldı ve giderek keyfi kararlara bağlı olarak ayarlanabiliyor. Her ikisi de, kendi alanlarında kurgusal bir hale geliyorlar. Gerçeklik giderek teknik ve verimli bir hale geliyor, her şey kayıtsız şartsız gerçeğe dönüşüyor, ama artık hiçbir anlam taşımadan. Gerçekliğin dilötesi biçimleri de (beşeri ve toplumsal bilimler, teknik ve işlemsel diller), kendi hedeflerine uygun olarak dışmerkezli bir düzene göre gelişiyorlar. İşarete gelince; sanal evrenin simülasyonunu ve saf kurgusunu boylu boyunca katediyor, bütün ekranı katediyor; orada, gerçek ile «sanal gerçeklik» birbirinden ayrılır ayrılmaz aynı belirsizlik geziniyor her ikisinin üstünde. Artık ne gerçek, işaretin gücünü kazanabilir, ne de işaret gerçeğin gücünü.

Her ne olursa olsun bütün sistemler kendilerine bir ilke icat ederler; bir denge ilkesi, takas ve değer ilkesi, nedensellik ve ereklilik ilkesi; bu ilke düzenlenmiş karşıtlıklara bel bağlar: İyi ile kötünün karşıtlığı, doğru ile yanlışın, işaret ile göndergesinin, özne ile nesnenin karşıtlığı – bütün fark uzamı ve farka dayanarak düzenlenmiş uzam işlediği sürece, bütünün kararlılığını ve diyalektik hareketini güvence altına alır. Buraya kadar her şey iyi. Ne zaman ki bu çiftkutuplu ilişki işlemez hale gelir, ne zaman ki sistem kendisine kısa devre yaptırır, işte o zaman kendi eleştirel kütlesini yaratır ve üslü bir türeve açar kapısını. Kendisini takas edebileceği herhangi bir iç gönderim sistemi, herhangi bir «doğal» eşdeğerlik sistemi, herhangi bir ereklilik sistemi kalmadığında (yani, üretim ile toplumsal zenginlik, bilgi ile gerçek olay arasında kalındığında), işte o zaman üslü bir evreye ve kurgusal düzensizliğe girilir.

İktisadın yanılsaması, takasın imkânsızlığına ilişkin son gerçekliği unutup gerçeklik ve akılcılıkla ilgili belli bir ilke oluşturmayı iddia etmiş olmasıdır. Oysa bu ilke, yanhzca yapay olarak sınırlandırılmış belli bir alanın içinde değer taşır – onun dışında radikal belirsizlik söz konusudur. Ve bu sürgün edilmiş, zamanaşımına uğramış belirsizlik bütün sistemleri pençesine alır ve iktisadın yanılsamasıyla, siyasalın yanılsamasıyla vb. avunmak zorunda kalır. Sistemleri tutarsızlığa, hipertrofiye iten ve bir bakıma onları yok olmaya sürükleyen de işte bu bilgisizliktir. Çünkü sistemler kendileriyle yarışırken kendi koyutlarını kendi bünyelerinde yakıp kendi temelleri üstüne çökerler.

Başka bir deyişle: «İktisat» diye bir şey hiç olmuş mudur -yani istikrarlı bir tutarlılığı olan, evrensel bir yönelimi olan, belli bir anlam taşıyan bir değer sistemi olmuş mudur hiç? Mutlaklık alanında: Hayır. Hatta, «gerçek» var olmuş mudur hiç? Gerçek, değer, yasa bu belirsizlikler uçurumundaki istisnalardır, istisnai görüngülerdir. Temel kural yanılsamadır.

Herhangi bir şeyle takas edilmek isteyen her şey, eninde sonunda İmkânsız Takas Duvarı ile çarpışır. Değer bakımından dünyayı anlamlandırmaya, ona anlam kazandırmaya yönelik en iyi tasarlanmış, en ustalıklı girişimler bile, aşılması imkânsız olan bu sınırda tökezler. Ve hiçbir şeyle takas edilemeyen şeyler de çılgınca çoğalırlar. Yapılanışı en sağlam sistemler bile, pençesine düştükleri bu Hiç kendi kaynağına döndüğünde eninde sonunda yoldan çıkarlar. Ve bütün bunlar, gelecekte yaşanacak herhangi bir felaketin sonu değildir; bundan böyle şimdi ve burada değerin oluşturduğu bütün yapılar Hiç ile takas edilirler.

Felsefi ve ahlâki yaklaşımlardan çok, çağdaş nihilizmin hakiki formülüdür bu – bizatihi değerin nihilizmi. Hem en mutlu hem de en mutsuz sonuçları yaratan kaderimizde bu var. Bu kitap, önce «mukadder» sonuçların keşfine, sonra durumun şiirsel bir aktarımıyla birlikte imkânsız takasın görkemli ve mutlu sonuçlarma yönelecek.

Değerin takas edilmesinin ardında -ve bir bakıma onun görünmez karşıt-tamamlayıcısı işlevini gören-, sanal iktisatla doruk noktasına ulaşan bu çılgın kurgunun ardında, Herhangi Bir Şeyin takas edilmesinin ardında, her zaman Hiç’in takası var o halde.

Ölüm, yanılsama, mevcut olmama, olumsuz, kötü, lanetli yan orada, her yerde; filigran olarak her tür takasta yer alıyor. Hatta, Büyük Takas Oyunu’nu mümkün hale getiren de Hiç’in devamlılığı. Günümüzde akla gelebilecek bütün stratejiler şöyle özetlenebilir: Başımızı kurtaramayacağımız borcu, krediyi, gerçek olmayan ve adlandınlamayan her şeyi dolaşımda tutmak. Nietzsche de Tanrı’nm başvurduğu hileyi şöyle çözümlüyordu: O, Büyük Alacaklıyı borçtan kurtarmakla; Oğul’un fedakârlığı sayesinde însan’ı borçtan kurtarmakla, borçluyu bu borcu ödeyemez hale getiriyordu, çünkü alacaklı borcu çoktan ödemişti – böylelikle Tanrı, bu borcu sonsuza dek dolaşıma sokma imkânı yaratıyordu ve insan da bunu, ömür boyu üstleneceği bir hata olarak omuzlarında taşıyordu. İşte Tanrı’nm kurnazlığı. Aynı zamanda sermayenin kurnazlığı; bir yandan dünyayı giderek artan bir borca sokarken diğer yandan da onu ödemeye çalışıyor; böylelikle, bu borç hiçbir zaman bitirilemeyecek ve hiçbir şeyle takas edilemeyecek hale geliyor. Aynı durum Gerçek ve Sanal için de geçerli: Sanal’ın sonsuza dek dolaşımda olması, Gerçeği hiçbir şeyle takas edilemeyecek hale getirecek.

Unutulduğunda ve inkâr edildiğinde sistemleri felakete uğratıp onların ayarını bozan şey Hiç olduğuna göre, ex machina olmayan büyülü bir düzeltici yardımıyla bu sürecin yolunu değiştirmek de hiçbir işe yaramaz – fizik, biyoloji, iktisat bilimlerinde görülen bu ayarlamalar yeni varsayımların, yeni kuvvetlerin, yeni parçacıkların sürekli icat edilmesi sayesinde yapılıyor ve böylelikle denklemlerin açığı kapatılmış oluyor. Bütün sorun Hiç’in mevcut bulunmaması olduğuna göre, sürekli yitirmeyi göze almamız gereken de bu Hiç olmalıdır, çünkü karşı karşıya kaldığımız tehlike, dur durak bilmez bir iç felakettir.

Radikal belirsizliğin bütün alanlara akın etmesi, belirlenimin yarattığı güven verici evrenin sonuna gelinmesi olumsuz bir kader sayılmamalıdır; yeter ki belirsizliğin kendisi oyunun kuralı olsun. Yeni değerler, yeni belirginlikler şırınga ederek onu düzeltmeye çalışmanın da anlamı yok; yapılması gereken, temel kural olarak onu dolaşımda tutmak. Tıpkı iradede olduğu gibi: İradeyi çözmenin tek yolu, başkalık oyununa (şürsel) bir aktarımda bulunmaktır; hem de bu oyunun ereği ve hedefiyle ilgili sorunu çözme iddiasında asla bulunmadan. Herhangi Bir Şey’in devamlılığı Hiç’in, yanılsamanın, mevcut olmamanın, değer-olmayanın devamlılığına ve karşılıklı takasına dayanır.

Bu anlamda belirsizlik, düşünce paylaşımının da koşulu haline gelir. Öyle ki, fiziksel belirsizlik nesnenin de özneyi çözümleyebilmesinde yatar; düşüncenin belirsizliği de, dünyayı düşünenin yalnızca ben olmayışım ve karşılığında dünyanın da beni düşünebilmesidir.

Varoluşu kavramak için temel alabileceğimiz tek alan ya da tek karşı-alan Hiç’tir – Hiç, varoluşun mevcut olmama ve geçersiz olma, aynı zamanda onun enerjisi olma (kuantum boşluğuna örnekseme) potansiyelidir. Bu anlamda hiçbir şey ancak ex nihilo*’ var olabilir. Hiçbir şey, ancak ve ancak hiçbir şeyden yola çıkarak var olabilir.

* Ex, herhangi bir şeyin yola çıktığı noktayı gösteren Latince edat; machina, makine, aygıt anlamında Latince sözcük (ç. n.).
** Hiçten yola çıkan şey anlamında Latince ibare (ç. n.).

Hiç, herhangi bir şey var olmaya başladığı andan itibaren yok olmaz. Hiç, filigran olarak şeylerde varlığını sürdürür (sürdürmez). «Hiç’in kalıcı devamlılığadır bu (Macedonio Fernandez). O halde, var olan her şey, aynı zamanda var olmamayı da sürdürür. Bu çatışkıyı bizim eleştirel anlama yeteneğimizle tahayyül etmek imkânsızdır.

– Ex nihilo in nihilurn: Hiç’in çevrimidir bu. Aynı zamanda, köken ve son düşüncesine karşı, evrim ve süreklilik düşüncesine karşı süreksizlik düşüncesidir. Ancak ve ancak sonu dikkate alarak sürekliliği tasarlayabiliriz; oysa bizim bilimlerimiz ve tekniklerimiz her şeyi sürekli bir evrimin penceresinden görmeye alıştırdılar bizi, hiçbir zaman bizim evrimimizle alakası olmayan bir evrim – bizim üstünlüğümüzün teolojik biçimi. Oysa temel biçim süreksizliğin biçimidir.

Evrenin her yerinde yalnızca süreksizlik olasıdır. Big Bang bile süreksizliğin mutlak modelidir. Canlılar, olaylar ve diller için de aynı şey geçerli değil midir? Bir biçimden ötekine geçiş ne denli sonsuz küçük olursa olsun her zaman bir sıçrama, bir felaket söz konusudur ve beklenmedik bir biçimde en tuhaf, en çok sapmaya uğramış biçimler buradan doğar ve nihai sonuç dikkate alınmaz. Daha yakma gelirsek; bu süreksizliğin tekil ve güzel örneklerinden biri de dillerdir (şu ya da bu gösteren, şu ya da bu dil); oldukça keyfi bir gelişme süreci sonunda ne sürekli ilerleme gösterebilmişlerdir ne de birbirlerinden üstün olabilmişlerdir.

Çözümleme düşüncesine göre tek varsayım canlı biçimlerin evrimi ve ilerlemesi varsayımıdır. Dünyanın bir tarihi olduğuna göre, onu nihai açıklamasına ulaştırma iddiasında bulunabiliriz. Ancak Cioran şöyle der: «Yaşamın belli bir anlamı varsa, demek ki biz hepimiz dikiş tutturamamış insanlarız.» Başka bir deyişle, nihai varsayim umutsuzluktan başka bir şey değildir, Bu varsayım bizim zayıflığımızı vurgular ve bizi mutsuz bir kararsızlığa sürükler. Öte yandan, eğer dünya bir avazda doğduysa, ne sonu olabilir ne de belirgin bir anlamı. Bizler, şiirsel yanılsamadan güç alan bu anlamolmayan sayesinde bu sondan korunuruz. Kuşkusuz, giderek dünya mükemmel bir esrar perdesine bürünüyor, ancak tıpkı görünümlerin belirsizliği gibi bu da mutlu bir belirsizlik. Hiçten belirmeyi, ortaya çıkmayı hedefleyen en mükemmel sanat, yani yanılsama bizleri var olmaktan koruyor. Yok olma sanatı olarak da ölümden koruyor bizi. Dünyayı kendi sonundan koruyan şey de, onun şeytani belirlenimsizliği.

* Hiç ortamında hiçten yola çıkan şey anlamında Latince ibare (ç. n.).

Bu diğer varsayıma göre, biyokütle tek hamlede ortaya çıktı, en başından beri bütün halinde buradaydı – onun karmaşık biçimleriyle oluşan sonraki tarih, canlının Big Banğinde hiçbir değişiklik yapmadı. Tam tamına, ilk anda her şeyin yerli yerinde olduğu evren gibi. Tam tamına Levi-Strauss’a göre dilde olduğu gibi: Logokütle, gösterenin kütlesi tek hamlede bütünüyle belirir. Potansiyel bilgi olarak ona herhangi bir şey eklemek gerekmez. Hatta fazlasıyla bilgi barındırır – asla indirgenemeyecek (indirgenemeyeceği umulan) gösteren fazlası vardır. Ortaya çıktıktan sonra onu yok etmek imkânsızdır. Tıpkı dünyanm maddi tözü gibi onu da yok etmek imkânsızdır; ya da bize daha yakın bir örnek vermek gerekirse, ortaya çıkışı bir bu kadar ani olan ve yine tersinmezlik özelliği taşıyan (bizim ölçeğimize göre, ortaya çıkışı gibi muhtemel çöküşü de öngörülemeyecek) sosyoloji kitlelerinin tözünü de yok etmek imkânsızdır.

Astrokütle, biyokütle, logokütle, sosyokütle, semiokütle; hiç kuşkusuz bütün bunların kaderi son bulmaktır, ama yavaş yavaş değil: Birdenbire, tıpkı ortaya çıktıkları gibi. Tıpkı, tek hamlede kendilerini icat eden kültürler gibi. Onları da evrimcilik bağlamında açıklamak imkânsızdır ve bazen, görünür bir neden olmaksızın, canlı türleri gibi yok oluverirler.

Zihinsel evrenimize gelince; kuşkusuz o da aynı felaket kuralı uyarınca işler: Daha başlangıçta her şey yerli yerindedir, her seferinde görüşüp anlaşmayı gerektirmez. Tıpkı oyunların kuralında olduğu gibi: Kural, olduğu haliyle mükemmeldir, onu değiştirmeye ya da geliştirmeye yönelik her tür düşünce saçmadır. Ex nihilo ortaya çıkıverir, ancak ve ancak ex abrupto’ yok olabilir. Şeylerin kendilerine göre bu apansızlığı, boşluktan böyle çıkıvermeleri, bu öncesizlikleri dünyanm kendi tarihsel akışı içindeki dünya olayını da etkiliyor. Olayı olay yapan, önceki her tür nedensellikle bağlan koparan şeylerdir. Dil olayı, önceki tüm anlamların dışında, hatta kendi güncel anlamının dışında tamamlanmış bir biçim olarak ve mucizevi bir şekilde her gün onu ortaya çıkaran şeydir -sanki daha önce hiç var olmamış gibi. Gosse’un varsayımı ve RusselTın paradoksu da budur. Sonuç olarak, zaten bizler de ex nihiloyu tercih ediyoruz; büyüsünü keyfiyetten, nedenlerin ve tarihin mevcut olmamasından alan şeyi. Hiçbir şey bize, tek hamlede ortaya çıkan ya da yok olan şeylerden; zincirleme doluluğu izleyen zincirleme boşluktan daha büyük bir haz vermiyor. Yanılsama da bu büyülü yandan, bu lanetli yandan oluşuyor; o, nedenleri birbirinden çıkararak ya da etkilerin ve nedenlerin biçimini bozarak bir tür mutlak artıdeğer yaratıyor.

Temel kesinsizlik de Hiç’in bu entrikasında, Hiç’in bu koşut düzeninde yer alıyor.

Onu «aşma» yanılsamasını yaşamanın tek yolu, anlığa ilişkin bir fantazma yaratmaktır. Bütün değer sistemlerinin ve nesnel dünyaya ilişkin bütün gösterimlerin ardında böyle bir fantazma biçimlenir – felsefenin geleneksel sorusu da dahil olmak üzere: Hiç değil de Herhangi Bir Şey niçin var? Oysa gerçek soru şu olmalıydı: Herhangi Bir Şey değil de Hiç niçin var?

Ancak, Hiç her şeyin örülüşünde yer aldığına göre onun sonsuz olduğu da kesindir; onunla uğraşmak kadar nesnel dünyanm görünür egemenliğiyle uğraşmak da «hiçbir» işe yaramaz. Ne olursa olsun, Hiç kendisiyle ilgili olanları tanıyacaktır. Ancak Hiç, şeylerin bir durumu da değildir. Görünümlerin dramatik yanılsamasının sonucudur. Ve o dünyanın hakikatine, doğrulanmasına ve nesnelleştirilmesine ilişkin girişime adanmış hedeftir -dünyayı tek gerçeklik ilkesiyle homeopatik işleme tabi tutmaya yönelik devasa girişim-; bu işlem dramatik yanılsamaya son verir, kesin bir tutarlılıktan yararlanarak dünyanm ilahi tutarsızlığına son verir; bu tutarsızlık kendi sonuyla ölçülemez, Hiç ile de ölçülemez.

* Tepeden inme, aniden, hazırlıksız anlamında Latince ibare (ç. n.).

Ama eğer bu «kara madde» olmasaydı evrenimizin de çok uzun süre önce buharlaşmış olacağı hesaba katılmıyor. Zaten, onu bertaraf etmeyi başarırsak, en kuvvetli olasılıkla süre tamamlanacak. Bu boşluğun, bu uzlaşmaz koşut evrenin, gerçeğin ve akılcı olanın verilerine indirgenemeyen bu radikal yanılsamanın bertaraf edildiği her yerde, derhal gerçeğin felaketiyle karşı karşıya kalınacak. Çünkü maddenin kendisi bir aldatmacadır ve maddi evren, kesinlikle mevcut olmayan eksik kütleye dayanıyor yalnızca. Karşıt-gerçekten arındırılmış gerçek, aşırı-gerçek halini alıyor, gerçekten daha gerçek oluyor ve simülasyonda yok olup gidiyor. Karşıt maddeden arındırılmış madde ise entropiye hasrediliyor. Boşluğun bertaraf edilmesiyle madde, yerçekimine bağlı çöküşe mahkûm ediliyor. Her tür başkalıktan mahrum bırakılan özne kendi üstüne çöküyor ve kendini otizmin kollarına bırakıyor. İnsandışı olanın bertaraf edilmesi, insana özgü olanın, bütün iğrençliği ve gülünçlüğüyle kendini çökertmesine yol açıyor (insancıllığın bütün iddiası ve kibrinin kaynağı da bu).

İshi’nin hikâyesinde bu durumla ilgili çok güzel bir mesel var. San Francisco’ya nakledilen Kızılderili kabilesinin son ferdi olan îshi hıncahınç kalabalığın yarattığı görüntü karşısında şaşırıp kalıyor. Tek akima gelen bütün ölülerin, önceki bütün kuşakların burada, yaşayanların arasında olduğu. Böylelikle ölüler, sürekli birbirimiz karşısında mevcut olma zahmetinden bizi kurtarıyorlar. Ölüleri bir kenara bıraktığımızda, birbirine fazlaca yakın olan canlılar da birbirine yabancılaşıyorlar. Bugün kentlerde yaşadığımız aşırı nüfus, aşırı bilgi, aşırı iletişim durumunda olan da bu: Aşırı-mevcut olma bütün uzamı boğucu hale getiriyor. Kitle durumu da böyle bir şey; orada da yalnızca ölü-canlılar var.

Bütün bunlara rağmen soru olduğu yerde duruyor: Her ne pahasına olursa olsun boşluğun peşinden gitmeyi niçin istiyoruz, mevcut olmayışın, ölümün izini niçin sürüyoruz? Neden kara maddeyi dışlama, her şeyi görünür hale getirme, gerçekleşmek ve ifade edilmek istenmeyene bunları yaptırma fantazması içindeyiz? Hiç’in ve sırrm devamlılığını güvenceye alacak tek şeyi bulunduğu yerden niçin zorla çıkarıyoruz? Neden saydamlık, kimlik, varoluş için her ne pahasına olursa olsun ölümcül girişimlerde bulunuyoruz? Hiçbir zaman çözülemeyecek bir sorun. Her tür sırrı ortadan kaldırmaya yönelik bu hareketin de esrarh bir amacı olabilir mi?

Bir zamanlar Tanrı,, doğal, olarak İyilik’in elebaşıydı; ilahi bir aşkmlıkla Yaratılış’ta ve Doğa’da kullandı bu özelliğini. Modern ve Rousseaucu yorumda Tanrı doğası gereği iyiydi; insan ise sapma kadar iyiydi; dünyayı olumlu hale getirmek için onu dönüştürmemiz gerekmiyordu ve Kötülük de, yalnız ve yalnız bir kazadan ibaretti.

Tanrı öldükten sonra dünyanın kaderiyle ilgilenmek bize düştü. Tanrı başka bir dünyada doğrulanamayacağma göre, onu derhal doğrulamak gerekti. Tanrı Krallığının eşdeğerini, yani tümüyle olumlu bir dünyanın içkinüğini (ideal bir dünyanın aşkınlığını değil) teknik olarak gerçekleştirmek gerekti -bu da, teolojik açıdan sapkınlığın ta kendisidir. İyiliğin Hükümranlığını istemek şeytani bir girişimdir, çünkü mutlak Kötüİük’ün yolunu açar. Eğer İyilik bu dünyayı tekeline alırsa, öteki de Kötülük’ün tekeli olacaktır. Bu durumda değerlerin altüst olmasından kaçınmak mümkün olamayacaktır ve dünya, Tanrının ölümünün metastazlarının yaşandığı bir alan halini alacaktır.

Yaşadığımız bahtsızlığın başka bir açıklaması: Dünya bize verildi. Verilmiş olanı iade edebilmek gerekir. Bir zamanlar şükran duyulabiliyordu ya da lütuf karşısmda kurban sunarak cevap verilebiliyordu. Artık şükran duyabileceğimiz kimseler kalmadı ve bize verilen dünya karşılığında verebileceğimiz hiçbir şey yoksa, onu kabul edemeyiz.

O halde bize verilen dünyayı tasfiye etmemiz gerekecek. Onun yerine, akla gelebilecek çeşitli parçalardan oluşmuş yapay bir dünya koyarak onu yok etmemiz gerekecek; böylelikle, hiç kimseye verilecek hesabımız kalmayacak. Bütün yolları kullanarak doğal dünyayı bertaraf etmeye yönelik bu devasa teknik girişim de işte buradan çıktı. Karşı-lütfu ve imkânsız takası kapsayan bu simgesel kural adma, tepeden tırnağa doğal olan ne vârsa inkâr edilecek.

Ancak, aynı simgesel kural gereği bu yapay yaratımın bedelini de ödemek gerekecek ve bu yeni borcu kendi alacak hanemize yazacağız. Bu teknik dünyadan ve bu yapay kadiri mutlaktan muaf tutulmayı nasıl sağlayabiliriz? Bu yeni durumu telafi etmemenin olası tek yolu onu yok etmekten başkası değil – olayların gelecekteki akışında ancak böyle bir değişiklik yaparak herhangi bir yükümlülük alma zorunluluğundan kurtulamaz mıyız?

Böylelikle, radikal belirsizlikten kurtulmak, imkânsız takas kaderini defetmek üzere bütün sistemlerimiz umutsuz bir çabada buluşuyorlar. Ticari takas, anlam takası, cinsel takas, her şeyin takas edilebilmesi gerekiyor. Her şeyin nihai eşdeğerini bulmak gerekiyor, her şeye bir anlam ve bir son bulmak gerekiyor. Bu sona, bu formüle, bu yönelime söz geçirdiğimizde bizler de dünyadan muaf olacağız, her şeyin «bedeli ödenmiş» olacak, borcumuz ödenecek ve radikal belirsizlik son bulacak Bugüne dek bütün sistemler başarısız kaldı. Bir zamanlar kendilerini kanıtlamış olan dinle, metafizikle, büyüyle ilgili sistemlerin geçerliliği kalmadı. Ancak bu sefer nihai çözüme, kesin denkleme ulaşmamız şart görünüyor: Bütün biçimleriyle Sanal Gerçeklik -sayısallık, enformasyon, evrensel zaman hesaplan, klonlama. Kısacası mükemmel, sanal ve teknolojik artefaktın yerleştirilmesi sayesinde dünya da kendi yapay kopyasıyla takas edilebilecek. Hepsinden çok daha radikal bir çözüm yolu gibi görünüyor; çünkü dünyayı, başka yerlerden gelmiş herhangi bir aşkınlıkla ya da ereklilikle takas etmek gerekmeyecek; onun yerini alan sonsuz ölçüde daha «hakiki», gerçek dünyadan sonsuz ölçüde daha gerçek olan kendisiyle takas edeceğiz onu – böylelikle, gerçeklik sorununa ve ona anlam vermeye yönelik her tür hevese de son vermiş olacağız. Dünyanın mevcut olmadığı bir ortamda dünyanm otomatik yazısı. Tam eşdeğerlik, tam ekran, nihai çözüm. Yok olmanın son derece kolay olduğu ağın bir oyuk gibi kullanılmasının verdiği mutlak avuntu. İnternet beni düşünüyor. Sanal beni düşünüyor. Benim kopyam ağlar boyunca dolaşıp duruyor ve hiçbir zaman onunla orada karşılaşmayacağım. Çünkü bu koşut evrenin kopyamla hiçbir ilişkisi yok. Benim kopyam koşut evrenin yapay çevriyazısı, bütünsel yansıması; ancak onu yansıtmıyor. Sanal, eskiden olduğu gibi güç bakımından daha gerçek değil. Yörünge içinde ya da dışında herhangi bir gönderimi de yok artık, hiçbir biçimde gerçek dünyayla kesişmesi de hedeflenmiyor. Özgün olanı soğurduğu için dünyayı da, hakkında karar verilemez bir durum olarak üretiyor.

Ötekinin yok olmasıyla yaşamını sürdüren bu koşut evren de yok olmaya adanmış değil mi; karar verilemeyecek olanın eline düşmeyecek mi? Belki de, kendini bütünleştirmeye uğraşan bu dünyaya ait bir urdan başka bir şey değil – durum böyleyse, bu dünya olduğu gibi varlığını sürdürüyor mu acaba ve bizler Sanal’ın gülünçlüklerini yaşamaktan başka bir şey yapmıyor muyuz? Tıpkı, dinsel art-dünyalarda aşkınlık oyunu oynadığımız gibi -bu sefer, daha çok içkinlik, işlemsel güç oyunu oynuyoruz; biricik düşünce ve dünyanın otomatik yazısı oyunu içindeyiz. Yani burada da başarısızlığa uğrayacağı kesin bir sistem var; burada da imkânsız takastan doğan belirsizliğin ve ayarsızlığın yolunu değiştirecek güçsüz bir fantazmagori söz konusu.

Oluşturduğumuz genel antropolojide yalnızca İnsanlık ile ilgili olanın bir anlamı var. Tarih de anlamını yalnızca belli bir gelişim sürecine ya da akılcı bir erekliliğe dahil olmaktan alabiliyor. Bu muzaffer evrimcilik dışmda ne Tarih’in başka bir nedeni var ne de Akıl’ın.
Yaşamı anlamıyla ölçmek.
Dünyayı İnsanlık ile ölçmek.
Olayı Tarih ile ölçmek.
Düşünceyi Gerçek ile ölçmek.
İşareti şeyle ölçmek, vb.

Kendini dünya ile ölçmek yerine, kendini olayl? ölçmek, kendini düşünceyle ölçmek…

Bütün alanlarda İnsandışını bertaraf etmeyi, her şeyi İnsan’nın yargılarının egemenliği altına sokmayı hedefleyen antropolojik bir bütüncülüğe doğru gidiyoruz. İnsan haklan burcunun etkisiyle hayvanları, doğayı ve bütün diğer türleri genel olarak insanlaştırma, ahlâki bir antropoloji ve evrensel bir ekoloji kurma çabasındayız – İnsandışıyla ilgili bir eklentiden insanla ilgili biricik düşünceye fırlatılan mızrak. Bütün biçimleriyle İnsandışını yok etmek gezegenimizin ana hedefi; başka yerlerden gelmiş her tür gerçekliği evcilleştirmek bütünlüğümüzün genel hedefi – bu, öylesine bir emperyalizmin öylesine uç bir değişimi ki, bu sayede bizler, ironik ve intikamcı bir paradoksla kendimizi, kendi halindeki her tür İnsan düşüncesinden mahrum bırakıyoruz. Çünkü düşünce, yalnızca İnsandışı olandan çıkıp bize ulaşabilir. Ancak ve ancak bakış açımızdaki radikal bir bozulmadan sonra kendi hakkımızda ve dünya hakkında görüş sahibi olabiliriz; anlam olmayanlarla dolu bir evrenin içine düşmek için değil, dünyanın gücünü anlamdan almasına ve hemen o an, her tür iktidarın ortamı haline gelmesine fırsat vermeden onun elinde bulundurduğu güce ve özgünlüğe yeniden ulaşabilmek için.

Düşüncenin kendisi de bu süreçle aynı niteliği taşımalı. Sıçramalı, değişime uğramalı, güçlü bir yükseliş göstermeli. Burada göze alınan tehlike, sistemin kendisiyle çelişkiye düşmesi değil artık (sistemin, bu çelişki sarmalında kendini yeniden oluşturduğu biliniyor); virüs özelliği taşıyan bir düşüncenin, yani insandışı bir düşüncenin, İnsandışı tarafından düşünülmeye müsait bir düşüncenin sızması sonucunda sistemin istikrarının bozulması göze alınıyor. Zaten aslmda düşünce İnsandışının bir biçimi, şatafatlı bir fonksiyon bozukluğu değil mi? Ve evrimin üstüne çöreklenmekle, onu kendi imgesinin tuzağma düşürmekle canlının her tür evrimine aykırı davranmış olmuyor mu? Beynin hücre bakımından gelişmesi bile, evrim ve tür için eleştirel bir eşik değil mi zaten? Öyleyse, neden süreci hızlandırmayalım ve neden başka zincirlenişleri, başka biçimleri -şu an hiç aklımıza bile gelmeyen nesnel bir kaderin biçimleri- hızla devreye sokmayalım?

İnsandışının bu biçimde dışlanması, onun bizi düşünmeye başlamasına yol açıyor. Dünyayı kavrayabilmemizin tek yolu İnsanın dışındaki bir omega noktasından yola çıkmak, bizim için tuhaf çekim araçları rolü oynayan nesnelerden ve varsayımlardan yola çıkmak. Eskiden de düşünce, insandışmın uçlarında bu tür nesnelerle çarpışıyordu – örneğin, ilkel toplumlarla karşılaştığında yaşadığı şok. Ancak günümüzde Batı hümanizmasının evlatlarından biri olan eleştirel düşüncenin çok daha ötesini görmek, radikal bir belirsizliğin taşıyıcısı olan ve artık kendi perspektiflerimizi dayatamayacağımız daha da tuhaf nesnelere yönelmek durumunda kalıyoruz.

Artık düşünce hakikatle değil, nesneyle suç ortaklığıyla ve artık öznenin efendi olmadığı bir oyunun kuralıyla buluşuyor.

Buradakiler de dahil olmak üzere bütün bu varsayımların bir eşdeğeri, bir kullanım değeri, bir takas değeri var mı? Kesinlikle hayır, onların da takas edilmesi imkânsız. Bütün bunlar dünyanın kusurlarına değinmekten ibaret kalıyorlar ve düşüncenin tek yapabildiği, düşündüğü nesneyi yok ederken onu düşünen nesnede yok olup gitmek. Düşünce böylelikle yakasını hakikatten kurtarıyor. Kaldı ki hakikatten kurtulmak lazım; o en önemsiz şeylerden biri. Ve hakikatten kurtulabilmek için ilk yapılması gereken şey özneye güvenmemek; güvenilecek tek şey nesne ve onun tuhaf cazibesi, dünya ve onun kesin belirsizliği.

Bütün sorun, bizim kuramsal kültürümüzün özünü oluşturan, ancak önceki bir tarihten ve yaşamdan doğan eleştirel düşünceyi terk etmek.

Özne ve nesneden, erek ve imkânlardan, doğru ve yanlıştan, iyi ve kötüden oluşan uzlaşıma dayalı evren bizim dünyamızın durumuna denk düşmüyor. «Normal» boyutlar; zamanın, uzamın, belirlenimin, temsilin boyutları, yani aynı zamanda eleştirel ve yansımalı düşüncenin boyutları aldatıcıdır. Psikolojinin, sosyolojinin, ideolojinin bizi çevreleyen gidimli evreni tuzaktan başka bir şey değildir. Eukleides’e özgü bir boyutta işleyişini sürdürüyor hâlâ. Kaldı ki, farkına varmadan kuantumlaşmış bu evrenle ilgili hemen hiçbir kuramsal sezgi yok içimizde -tıpkı, simülasyon düzeniyle ilgili kuramsal bilincimizin son derece zayıf olması gibi; oysa modern evrenimiz, bir yandan nesnel gerçeklik düşüncesine körü körüne sadık kalırken, öte yandan da uzun süreden beri farkına bile varmadan bütün ağırlığı simülasyon düzenine veriyor. Hatta şöyle diyeceğim: Bizim zamanımızın hakiki ikiyüzlülüğü, işte burada, bu boşinançta, «gerçek»in ve gerçeklik ilkesinin bu histerezisinde yatıyor.

Bizler, belirlenimci bir toplumun belirlenimci çözümlemesini yaptık. Bugün ise belirlenimci-olmayan bir toplumun belirlenimciolmayan çözümlemesini yapmak gerekiyor – fraktal, keyfi, üslü bir toplumun, kritik kitlenin ve uç görüngülerin, tümüyle kararsızlık ilişkisinin egemen olduğu bir toplumun çözümlemesi.

Bu toplumda her şey belirsizlik ilişkisinin elinde kalır. Bu yüzden de toplumu, toplumsal belirlenim bağlamında ya da eleştirel bağlamda ele almak artık imkânsızdır. Bunalım, her zaman için, toplumun gerilimlerden, çelişkilerden sonra payına düşen durum sayılmıştır; bunalım, bizim tarihimizin doğal hareketidir. Ancak artık şimdi bunalım halinde de değiliz, bir felaket süreci yaşıyoruz, maddi kıyamet anlamında değil ama oyunun bütün kurallarının bozulması anlamında. Felaket, artık kurallara uygun olarak işlemeyen ya da bilmediğimiz ve belki asla bilemeyeceğimiz kurallara göre işleyen herhangi bir şeyin akın etmesidir. Felaket ortamındaki her şey yalnızca çelişkili ya da akıldışı olmakla kalmaz; buradaki her şey paradoksaldır. Ereğin ötesine geçmek, fazlaca gerçek bir ortama, fazlaca olumlu bir ortama, fazlaca olaylı bir ortama, fazlaca bilgili bir ortama geçmek, paradoksal bir duruma girmektir; böylesi bir durum geleneksel değerlere yeniden saygınlık kazandırılmasıyla kendini tatmin edemez artık ve kendisi de paradoksal olan bir düşünceyi gerektirir; böylesi bir durum ise belli bir hakikat ilkesine itaat etmez ve kendini doğrulamanın bile imkânsız olduğunu kabul eder.

Bizler, dönüşü olmayan bir noktayı aştık ve bu noktanın ötesindeki şeyler başka bir eğriye göre gelişiyor. Doğrusal akış artık söz konusu değil. Her şey bir burgacın içine fırlatılıp atılıyor, öyle ki onlara hükmetmek imkânsız hale geldi – zamana hükmetmek de imkânsızlaştı, çünkü dünya çapındaki bilgi eşzamanlı hale geldiği için, bütün mekânların tek bir anda bir araya gelip saydamlaşması da zamana karşı işlenmiş mükemmel bir suç örneksemesinden mahrum kalmıyor.

Aynı anda bir parçacığın hem hızını hem de konumunu hesaplamayı imkânsız hale getiren belirsizlik ilkesi yalnızca fizik alanıyla sınırlı değil. Bilgi alanında olayın gerçekliğini ve anlamını bir arada değerlendirirken, şu ya da bu karmaşık süreçteki nedenler ile etkileri, terörist ile rehineyi (Stockholm belirtisi) ya da virüs ile hücreyi (viral patoloji) birbirinden ayırırken de aynı imkânsızlıkla karşı karşıya kalınıyor – mikroskopla yapılan deneyde özne ile nesneyi birbirinden ayırt etmek kadar imkânsız. Bizim her bir eylemimiz de, mikroskobik parçacık gibi düzensiz bir evreyi yaşıyor: Eylemlerimizin hem ereğini hem de yöntemlerini değerlendirmek imkânsız. İnsan yaşamının ederi ile onun istatistik değerini aym anda hesaplayamıyoruz artık. Belirsizlik hayatın bütün alanlarına sızdı. Ve bütün bunlar parametrelerin karmaşıklığından değil (öyle olsaydı, eninde sonunda sonuca ulaşırdık), mevcut verilerin uzlaşmaz olmasına bağlı olarak kesin bir belirsizlik yaşanmasından kaynaklanıyor. Bizler olayın ortaya çıkışı ile tekilliğini, şeylerin görünümü ile anlammı -bu iki seçenekten birini- bir arada kavrayamıyorsak: Ya anlama hükmedip görünümleri kaçırıyoruzdur ya da anlamı kaçırıyor ve görünümleri tehlikeden koruyoruzdur. Yalnızca görünümlerin oynadığı oyun yüzünden şeyler kendi anlamlarından giderek uzaklaşıyorlar ve yorumun şiddetine direniyorlar.

Her ne olursa olsun gerçeğin içinde yaşıyoruz, sanki istisnai bir durum söz konusuymuş gibi akılcı bir belirlenim düzeninde yaşıyoruz. Double bind içindeyiz: Çifte uyrukluk, çifte zorunluluk. Esas olarak Newton evrenindeyiz, ama temelde belirlenimci olmayan denklemler bu evreni çekip çeviriyor. Çözülmesi imkânsız bir aykırılık mı? Makroskobik görüngülerin belirlenimci bir çözümlemeye hâlâ karşılık verdikleri toplumsal fizik ya da doğa fiziğinde çözülmesi imkânsız, ancak mikroskobik görüngülerde artık hiç de öyle değil. Bu evren, fiziksel süreçler ölçeğinde yüreğimizi parçalayan çelişkilerden doğmuyor – Newton evreninde gayet iyi yaşayabiliyoruz. Ne var ki toplumsal, tarihsel, ilişkisel evrende, davranışlardaki ve çözümlemelerdeki bozulma gün gibi ortaya çıkıyor. Toplumsal işleyişin bütün bir parçası belirlenimci bir çözümlemeye, «gerçekçi» bir sosyolojiye (ister Marksist, deneyci, davranışçı olsun, ister istatistiksel) denk düşüyor hâlâ ve değerlendirmelerimizin büyük bir bölümünü «gerçek»in kayıtlarına dayandırıyoruz. Ancak aynı zamanda başka bir işleyiş türü; olasılıkçı, görecelikçi, keyfi bir işleyiş üstün geliyor ve diğeri gizlice onun içine gömülüyor. Kutupsuzlaşmış bu toplumsal uzamda (hâlâ toplumsal mı, hâlâ tarihsel mi?), geleneksel çözümlemenin sözü geçmiyor artık ve bu düzeyde hazırlanmış çözümler toplam bir belirsizlik üstünde başarısızlığa uğruyorlar; tıpkı klasik hesapların kuantum fiziğinde başarısızlığa uğraması gibi.

Toplumsal belirlenimcilik hükmünü yitiriyor: İvme, bütün konumları olasılık dışına atıyor. Belli bir dışlama alanında, bir bireyin hem güncel konumunu hem de dışlanma hızını aynı hesaplamak imkânsız. Böylesi bir çalışma ve statü türünden (ya da borsadaki hisse senetlerinden) yola çıkarak, gerçek değer ile değer yitim hızı aynı anda hesaplanamaz. Bütünsel kategorilerde, yükselme ile sanal nitelik kaybı aynı anda hesaplanamaz (kadınların yükselmesine, sanki tesadüfmüş gibi, o mesleğin hızla nitelik kaybetmesi eşlik ediyor, bu da işlemdeki toplumsal yaran geçersizleştiriyor). İşaretlerden yola çıkarak anlamı ve eskimeyi aynı anda hesaplamak mümkün değil ve genellikle herhangi bir şeyden yola çıkarak gerçek zamandaki etkiyi ve süreyi aynı anda hesaplamak imkânsız. Toplumsalın belirlenimsizliği böyle oluşuyor.

Buraya kadar, belirlenmiş tarihsel biçimlerin çözümlemesine büyük ölçüde ayrıcalık tanındı ve bu çözümleme açık karşıtlıklara göre yapıldı: Sermaye ve emek. Ancak günümüzde emek alanı dalgalı bir hal aldı ve kavramın kendisi de tanımını yitirdi. Canetti’nin tarihi ele alırken söylediği gibi, toplumsalın «kör nokta»smı aştık ve farkına varmadan sermaye ile emeğin ve onların uzlaşmaz dinamiğinin ötesine geçtik. Bundan böyle toplumsal makine global bir çevrimi, daha doğrusu Moebius halkasını katediyor ve aktörler her zaman için sözleşmenin her iki yanında birden yer alıyorlar.

«Toplumsal kırılma» teriminin kendisi de, sermaye ile emeğe ilişkin eski nesnel koşulları yeniden canlandırma girişiminden doğdu. Tıpkı XIX. yüzyıl ütopyacılarımn, sanayinin büyük hamlesi sırasında toprağa ve zanaatkârlığa bağlı değerleri diriltmeye çalışmaları gibi bizler de, bilişimin ve sanallığın büyük hamle yaptığı bir evrende sanayi çağma bağlı toplumsal ilişkileri ve çatışmaları diriltmeye çalışıyoruz. Aynı ütopya, aynı optik yanılsama. Ne yazık ki, kuvvet ilişkilerinin ve diyalektik çelişkilerin altın çağı bitti. Marx’ın çözümlemesi de çatışmaların ve tarihin belirlenimci bir yaklaşımla yalınlaştırılmasına dayanıyordu; bununla birlikte yükselen bir hareketin ve belirli bir reddetme ihtimalinin içinde yer alıyordu: Tıpkı proletarya gibi toplumsallık da kendini aşabilecek ve inkâr edebilecek bir kavramdı hâlâ. Bugün düşündüğümüz bağlamda ve olumlu anlamda gizemli hale getirilen toplumsalla ve emekle hiçbir ilişkisi yoktu. Bizlerin «etkileşimci» toplumsallığında yitip giden şey de olumsuzun emeği ve nesnel koşulların belirli bir biçimde reddedilme olasılığı. Artık «nesnel koşullar» kalmadı. Daha genel olarak: Enformasyonun sanallığı, gerçekliğin belirli bir biçimde reddedilmesi olanağını sunmuyor artık. Artık «nesnel» gerçeklik de kalmadı. Onu dikkate almak ve ölü bir durumu hayal etmek de mümkün değil. Artık olumsuzun ve tarihin içinde değiliz; bütün kurgusal akışların, iş akışlarının, sermaye akışlarının, enformasyon akışlarının kavşağında, kuvvet ilişkilerinin ve toplumsal ilişkilerin sanal bir ara yüzey ve yaygın bir kolektif performans yararına bir bakıma hayatiyetini kaybettiği bir ortamdayız. Ancak bunu yepyeni bir durum olarak görmemiz gerekiyor ve eğer tarih, Marx’m deyimiyle bir farsa dönüştüyse, belki de kendini yeniden üreterek günün birinde bizim tarihimiz haline gelecek.

Gerçeklik ilkesinin acıklı gözden geçirilişi, bilgi ilkesinin acıklı gözden geçirilişi. Gerçekten de bilgi ilkesi özne ile nesnenin diyaimkânsız lektiğini varsayar ve bu diyalektiğe hükmeden öznedir, çünkü onu özne yaratmıştır.

Oysa, bilginin metafizik bakımdan imkânsız hale gelmesi için oyunun kurallarının değişmesi ya da belirsizleşmesi, artık ilkelere hükmetmiyor olmamız ve nesnenin, onu kaydettiğimiz bağlamlarda deşifre edilmeye izin vermemesi yeterlidir. Bilginin imkânsızlığı yalnızca metafizik alanda değildir: Şimdiki zamandan başlayarak, bilimler de kendi nesnelerine tanımlanmış bir statü verme kapasitelerini yitirdiler.

Nesne, eski nesne değil artık. Bütün alanlara kaçıp saklanabiliyor. Sanallaştırıcı ekranlarda geçici izler kılığında görünüyor yalnızca. En gelişmiş bilim dallan bile, deneyimlerinin sonunda yalnızca nesnenin kayboluşunu gözlemleyebiliyorlar. Bütün bunlar, deney protokolleri oyunu oynayan ve öznenin kendisine özne konumunu kaybettiren nesnenin ironik intikamı, caydırma stratejisi olamaz mı?

Aslında bilim, aldın kaydettiği ilerlemelerle dünyanın şifrelerini çözmeyi öngören güven verici bir senaryo üretmekten vazgeçmedi. Ve bizler, bu varsayım çerçevesinde dünyayı, atomları, molekülleri, parçacıkları, virüsleri, vb. «keşfettik». Ancak hiçbir zaman şöyle bir varsayımda bulunulmadı: Biz şeyleri keşfederken onlar da bizleri keşfediyorlar ve keşif ilişkisi ikili bir ilişkidir. Demek ki, nesneyi kendi özgünlüğü içinde tasarlamıyoruz. Onu, keşfedilmeyi bekleyen edilgen bir şey olarak görüyoruz; Amerika’nın îspanyollar tarafından keşfedilmeyi beklemesi gibi; ancak durum hiç de böyle değil. Özne, -ister virüsler olsun ister ilkel toplumlar- nesneyi keşfettiğinde, öznenin de nesne tarafından keşfedildiği -ve hiç de masum olmayan- ters bir süreç başlıyor. Bugünlerde, bilimin kendi nesnesini artık «keşfetmediği», «icat ettiği» söyleniyor. O halde nesne de bizi «keşfetmekten» fazlasını yapıyordur; tam tamına ve yalnızca bizi «icat ediyordur» – bizi düşünüyordur. Diyelim ki büyük bir zafer kazanıp nesneyi kendi sessizliğinden, kendi kayıtsızlığından ve gömüldüğü esrarlı ortamdan söküp çıkardık. Ne var ki günümüzde, gözlerimizin önünde dünyanm bütün esrarı uyanıyor, üstelik kendi sırrını saklamak için mücadele etmekte kararlı. Bilgi bir düellodur ve özne ile nesne arasında süren bu düello öznenin egemenliğini kaybetmesiyle sonuçlanacak ve onun yok olduğu ufuk, nesnenin kendisi olacak.

Zaten öyle görünüyor ki, her durumda ve her tür hakikat karşısında kayıtsız olan gerçeklik, hakikatin gözlemlenmesinden ve çözümlenmesinden çıkarılabilecek bilgiyle çılgınca alay ediyor. Uysal, aşırı-uysal bir edayla bütün varsayımlara ayak uyduruyor ve kayıtsızca hepsini doğruluyor. Bütün, bunların onun için taşıdığı anlam, yüzeysel ve eğreti bir «Varlığın içine tutuluvermek»ten (Heideggerci anlamda) başka bir şey değil. Gerçekliğin kendisi de simülasyon oluşturma özelliği kazandı ve bize hiç de esrarengiz olmayan, ironik sayılabilecek asli anlaşılmazlığını düşündürüyor. En üst evreye ulaşan (ifadeden de anlaşılacağı gibi sondan hemen önceki evre) gerçeklik, kendiliğinden yanılsama evresine doğru kayıyor – ironi, parodi, gerçekliğin yok olmadan önce bize gönderdiği son ışık olduğuna göre; kendi esrarının derinliklerinde dolaşan nesnenin bize gönderdiği son işaret olduğuna göre.

Eleştirel düşünce evrenin aynası olarak kendini görmek ister, ancak evren ayna evresini bilmez. O halde düşünce bu kritik evreyi aşıp bir üst evreye geçmeli; bizi düşünen nesne, bizi düşünen dünya evresine. Bu düşünce/nesne, düşünümsel olma özelliğini kaybeder ve tersinir olma özelliği kazanır. O, dünyanın zincirlenişindeki özel bir durum olmaktan ibarettir ve evrensel olma ayrıcalığını kaybedef. Karşılaştırılması imkânsız dünya olayı karşısındaki ayrıcalığı da yoktur artık (ancak kuşkusuz, tekilliğin cazibesini taşır). Her durumda öznenin bilincine indirgenemeyecek durumdadır. Dünyanın kargaşası içinde, türün özniteliği ve istisnai kaderi olan düşünce, öznenin bilincine indirgenemeyecek kadar değerlidir. Demek ki, hakikatin takas edilmesiyle hiçbir ilgisi olmayan -hatta bu takası imkânsız sayan- ve düşünce ile dünya arasında oynanan bir oyun olmalıdır.

İnsandışma çıkan düşünce/nesne, imkânsız takasa razı gelir – artık ne dünyayı yorumlamaya çalışır ne de onu fikirler karşılığında takas etmeye; belirsizliğin taralındadır artık ve onun oyununun kuralı belirsizliktir. Bizi düşünen dünyanın düşüncesi olmuştur. Bu yüzden de dünyanın akışını değiştirir. Çünkü dünyanın ve düşüncenin eşdeğerliği imkânsız olmakla birlikte, her tür eleştirel bakış açısının ötesinde madde ile düşüncenin karşılıklı olarak birbirini tahrif etmesi söz konusudur. Oyunun tersyüz oluşu: Bir zamanlar özne, nesnenin dünyasında olay yaratabildiğine göre, bugün de nesne öznenin evreninde olay yaratabilir. Bilincin akın etmesi dünyanın akışında olay yaratabildiğine göre, bugün de dünya bilincin akışında olay yaratabilir; onun maddi kaderinin, maddenin kaderinin, yani onun radikal belirsizliğinin bir parçası olabildiği ölçüde.

Bilincin dünyayı fiziksel bakımdan tahrif etmesi, dünyanın bilinci metafizik bakımdan tahrif etmesi: Ne bunun nerede başladığını kendine sormanın bir anlamı var, ne de «kimin kimi düşündüğü»nün. Tehlike eşzamanlı yaşanıyor ve her biri diğerini kendi amacından saptırıyor. îçine işlemiş bilinciyle, anlaşılmazlığıyla, simge düzeniyle, yanılsama gücüyle insan, en sonunda evreni tahrif etmeye ve kendi belirsizliğiyle onu bozmaya ya da belirsizliğini ona bulaştırmaya vardırmadı mı işi? Kendi var-olmama durumunu, kendi dünya-üstünde-olmama tarzını (hem de bütünüyle onun parçasıyken) dünyaya bulaştırmadı mı sonunda?

Bu durum, yalnızca klasik değil kuantum ve olasılık bilgisi de söz konusu olduğunda, onun doğruluğuyla ilgili pek çok sorunun sorulmasına yol açıyor; çünkü, kendi nesnesini tahrif eden deneyin de ötesinde -bugün için sıradan bir durum-, insan, bütün alanlarda, düşüncenin tahrif ettiği ve istikrarsız hale getirdiği bir evrenle uğraşmak istiyor. Bununla ilgili varsayım da ortaya kondu (Diran): Eğer evrenin nesnel yasaları olsaydı bile, bunlar, insan yüzünden ne formüle edilebilirdi ne de işleme konulabilirdi. İnsan, bir kaos evrenine akıl getireceği yerde, hiç görülmemiş güçte bilgi ve düşünce darbeleriyle onu daha da büyük bir kargaşaya sokardı: Evrenin dışında bir nokta bulup (simülasyon da olsa) oradan evrene bakmak ve onu düşünmek. Bu evrenin dışında başka hiçbir şey var olmadığına göre, yani evren kopyası olmayan bir şey olduğuna göre, bu noktayı kendi dışında var etmek için gösterilecek basit bir girişim bile evrene son verme iradesi demek olacaktır.

Reklamlar