1938 Harp okulu olayı ve Nazım Hikmet – Önsöz, A.Kadir

PDF A. Kadir 1938 Harp Okulu Olayı ve Nazım Hikmet

ÖNSÖZ

Bu kitabı yazmaya karar verdiğim zaman elimde bir satır notum yoktu. O zamanlar çekilmiş bir iki silik fotoğraf vardı kitaplığımda. Onları da ne badirelerden, ne yangınlardan kurtarmış getirmiştim bugüne. Şu geçen 29 yıl içinde, yani 1938 yılından bu yana, çok kişilere bu Harp Okulu olayını bütün girdisiyle çıktısıyle anlatmış olmam bana epey şey kazandırdı. Birçok yerleri kafama adamakıllı mıhlanmış, hazır buldum. Ama takıldığım, eksik bulduğum yerler de oldu, hem de çok oldu. Yazdıklarımı, bu olayla ilgisi olan arkadaşlarıma okudukça anladım bunu. O arkadaşlarla aydınlatmaya uğraştım oraları.

İki yıldır çalışıyorum bu kitap üzerinde. Eksik yerleri kalmadı değil, belki yanıldığım yerler de vardır. Ne yapayım, 29 yıl geçti aradan. Hem bu 29 yıl, pek öyle düz, öyle rahat da değil. Çok acılı, çok berbat ve çetin bir 29 yıl.

Neden mi yazdı m bu kitabı? Büyük bir laf edeyim de size, şaşın kalın: Bu olayı en gerçek, daha doğrusu gerçeğe en yakın yazacak bir ben varım da ondan. Çok ufak, önemsiz gibi görünen şeylere dikkat etmişim, kimsenin ilgilenmediği şeyle ilgilenmişim, sonra, en önemlisi, bu olayı adamakıllı dert edinmişim kendime.

Bu Harp Okulu olayı, kitabı yazılacak kadar önemli mi, diyeceksiniz. Hem önemli, hem önemli değil. Bu olay, bir meydan savaşı değil. Bu olay, bilimsel bir buluş falan değil. Bu o lay patlak verdiği vakit bir tek gazete bir tek satır yazmış değil bu olay üstüne. Birtek satırla bile haberi verilmedi bu olayın. Hiç kimse hiç bir şey bilmiyor. Peki , nesi yazılır bu olayın, diyeceksiniz. Öyle ya, Nazım Hikmet öldükten sonra, orda burda Nazım için gelişigüzel çiziktirilirken, ya da eldeki hazır mallar piyasaya sürülürken, biri çıkar da, hem de Nazım’a hayran biri, sanki evimi bulamazmış gibi, evime gelemezmiş gibi, ekmek paramı kazanmakta olduğum bir piyasada, yol üstünde, olur olmaz insanların yanında: «iyi ki gördüm seni, aman çok lazımsın bana sen, anlatıver şu sizin olayı bana!» derse ve kaleme kağıda sarılacak gibi olursa. ne önemi kalır bu olayın. Öyle sanıyorum, biz çoğu olayları böyle değerlendirdiğimiz için bu hale geldik.

Nazım’ın arkasından bir ağıt değil bu kitap. Bildiğim, gördüğüm, işittiğim , yaşadığım, karanlıklarda unutulup gitmesine bir türlü katlanamadığım gerçekleri gün ışığına çıkarmaktır maksadım. Biz de göçüp gidiyoruz. Bu olayın ucundan kenarından tutmuş olanlar, ufak tefek şeyler bilenler, daha doğrusu yarım yamalak şeyler bilenler kalacak ama, hiçbir vakit kavrayamayacak bunlar olayın tümünü.

O zamanlar, ta 1938 lerde, Alman faşizmi azgın bir hale gelmişti. Orta Doğuda tam bir egemenlik kurmuştu. Harp Okulunda kitap okumaya meraklı bir avuç genç vardı. Bu gençler ırkçı ve Turancı bir başka grubun hışmına uğradı. Harp Okulu, Ankara allak bullak oldu. Bugün yarın darağaçları kurulacakmış gibi bir hava esti ortalıkta. Sorgular sualler, mahkemeler derken, bu çocuklar, kabahatli kabahatsiz, kurunun yanında yaş misali, gürültüye gittiler. Kimi hapis cezası yedi, kimi alaya çıkarıldı, kimi katip sınıfına ayrıldı. Bunlar içinde, sosyalist fikirler taşımak şöyle dursun, dünyadan habersiz olanlar bile vardı. Ama bu olayın asıl acı yanı, o zaman 37 yaşında olan şair Nazım Hikmet’in, bu gençlerin varlığından bile haberi yokken, tevkif edilerek, onlarla birlikte muhakeme edilmesi ve on beş yıla mahkum olmasıdır.

Bu 1938 Harp Okulu olayında ben de sanıktım. Baştan sona kadar bulundum bu olayın içinde, hapis oldum, Nazım’la dört beş ay hapiste beraber bulundum. işte o günlerin anılarıdır bu kitap. Ama bu kitap yalnız benim sayılmamalı. Çok kimselerin emeği var bu kitapta. O günden kalan arkadaşlarımın çok emeği var. Hepsi sağ olsunlar. Ayrıca Nazım Hikmet’in bir i ki yakınından da çok yardım gördüm. Tek bir kişi bir yana, kime baş vurduysam sıcak yüzle karşılandım. Nazım’ın birçok resmini buldum. Hepsini b u kitaba koydum. Bu resimlerin bazısı bu kitabın konusuyle ilgili değil. Nazım’ın bir yaşındaki resmi, ya da babasının resmi bu kitaba neden girsindi? Korkumdan koydum bu resimleri. Çünkü, edindiğim bütün resimleri yerlerine geri verecektim kitabın baskısı bittikten sonra. Ya bir gün bu resimler orda burda kaybolur giderse, birileri alır yırtarsa, yanarsa bir gün bu resimler, diye bir düşünce aldı beni, hadi kitaba koyduklarım kalacaktı, ya koymadıklarım? Edlndiğim bütün resimleri kitaba koymaya karar verdim sonunda. İçim de rahat etti.

İyi okuyun bu kitabı, dikkatle okuyun. Bu 1938 Harp Okulu olayının insanları, yalnız yargılayanlarla yargılananlar değildir.

9 Ekim 1966 A. Kadir

Reklamlar

Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı, Nazım Hikmet

Darülfünun İlahiyat Fakültesi tarihi kelam müderrisi Mehemmed Şerefeddin Efendinin 1925 – 1341 senesinde Evkafı İslamiye Matbaasında basılan “Simavne Kadısı oğlu Bedreddin” isimli risalesini okuyordum. Risalenin altmış beşinci sayfasına gelmiştim. Cenevizlilere sırkatip olarak hizmet eden Dukas, tarihi kelam müderrisinin bu altmış beşinci sayfasında diyordu ki:

“O zamanlarda İyonyen körfezi medhalinde kain ve avam lisanında Stilaryum – Karaburun tesmiye edilen dağlık bir memlekette adi bir Türk köylüsü meydana çıktı. Stilaryum Sakız adası karşısında kaindir. Mezkur köylü Türklere vaız ve nesayihte bulunuyor ve kadınlar müstesna olmak üzere erzak, melbusat, mevaşi ve arazi gibi şeylerin kaffesinin umumun mali müştereki addedilmesini tavsiye ediyor idi.”

Stilaryumdaki adi Türk köylüsünün vaız ve nasihatlarını bu kadar vuzuhla anlatan Cenevizlilerin sırkatibi, siyah kadife elbisesi, sivri sakalı, sarı uzun merasimli yüzüyle gözümün önüne geldi. Simavne Kadısı Oğlu Bedreddinin en büyük müridine, Börklüce Mustafaya “adi” demesi, her iki manasında, beni güldürdü. Sonra birdenbire risalenin müellifi Mehemmed Şerefeddin Efendiyi düşündüm. Risalesinde Bedreddinin gayesinden bahsederken, “Erzak, mevaşi ve arazi gibi şeylerin umumi mali müşterek addedilmesini tavsiye eden Börklücenin kadınları bundan istisna etmesi bizce ejkarı umumiyeye karşı ihtiyar etmiş olduğu bir takiyye ve tesettürdür. Zira vahdeti mevcüda kail olan şeyhinin Mustafaya bunu istisna ettirecek bir dersi hususiyet vermediği muhakkaktır,” diyen bu tarihi kelam müderrisini asırların üstüne remil atıp insanların zamirini keşfetmekte yedi tula sahibi buldum. Ve Marksla Engelsten iki cümle geldi aklıma : “Burjuva için karısı alelade bir istihsal aletidir. Burjuvazi, istihsal aletlerinin içtimaileştirileceğini duyunca tabiatiyle bundan içtimaileştirilmenin kadınlara da teşmil edileceği neticesini çıkanyor.”

Burjuvazinin modern amele sosyalizmi için düşündügünü, Darülfünün İlahiyat Fakültesi müderrisi de Bedreddinin kurunu vüstaf köylü sosyalizmi için neden düşünmesin? İlahiyat bakımından kadın mal değil midir?

Risaleyi kapadım. Gözlerim yanıyordu amma uykum yoktu. Başucumdaki çiviye asılı şimendifer marka saata baktım. İkiye geliyor. Bir cıgara. Bir cıgara daha. Koğuşun sıcak, durgun, ağır kokulu bir su birikintisine benziyen havasında dolaşan sesleri dinliyorum. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla koğuş uyuyor. Kulelerdeki jandarmalar yine bu gece düdüklerini daha sık, daha keskin öttürüyorlardı. Bu düdük sesleri ne zaman böyle deli bir sirayetle, belki de hiç sebepsiz, telaşlansalar ben kendimi karanlık bir gece batan bir gemide sanırım.

Üstümüzdeki koğuştan idamlık eşkıyaların zincir sesleri geliyordu. Evrakları temyizde. Yağmurlu bir akşam kararı giyip döndüklerinden beri hep böyle sabahlara kadar demirlerini şakırdatıp dolaşıyorlar.

Gündüzleri arka avluya çıkarıldığımız vakit kaç defa onların pencerelerine baktım. Üç insan. İkisi sağdaki pencerenin içinde oturur, birisi soldaki pencerede. İlk yakalanıp arkadaşlarını ele veren bu tek başına oturanmış. En çok cıgara içen de o.

Üçü de kollarını pencerelerin demirlerine doluyorlar. Oldukları yerden denizi, dağları çok iyi görebildikleri halde onlar hep aşağıya, avluya, bize, insanlara bakıyorlar.

Seslerini hiç işitmedim. Bütün hapisane içinde bir kerre olsun türkü söylemiyen sade onlardır. Ve hep böyle yalnız geceleri konuşan zincirleri birdenbire bir sabah karanlığında susarsa, hapisane bilecek ki, dışardaki şehrin en kalabalık meydanında göğüsleri yaftalı üç beyaz uzun gömlek sallanmıştır.

Bir aspirin olsa. Avuçlarımın içi yanıyor. Kafamda Bedreddin ve Börklüce Mustafa. Kendimi biraz daha zorlıyabilsem, başım böyle gözlerimi bulandıracak kadar agrımasa, çok uzak yılların kılıç şakırtıları, at kişnemeleri, kırbaç sesleri, kadın ve çocuk çığlıkları içinde iki ışıklı ümit sözü gibi Bedreddinle Mustafanın yüzlerini görebileceğim.

Gözüme, demin kapatıp çimentoya bıraktıgım risale ilişti. Yarısı güneşten solmuş vişne çürügü bir kapağı var. Kapakta, üstünlü esreli sülüs bir yazıyla risalenin adı bir tuğra gibi yazılı. Kapağın içinden sararmış sayfa yapraklannın yırtık kenarları çıkıyor. Bu İlahiyat Fakültesi müderrisinin sülüs yazısından, kamış kaleminden, dividinden ve nhından Bedreddinimi kurtarmak lazım, diye düşünüyorum. Aklımda İbni Arabşahtan, Aşıkpaşazadeden, Neşriden, İdrisi Bitlisiden, Dukastan ve hatta Şerefeddin Efendiden okuya okuya ezberledigim satırlar var :

“Şeyh Bedreddinin tevellüdü 770 etrafında olmak lazım geleceğini kuvvetle tahmin etmek mümkündür.”

“Tahsilini Mısırda ikmal etmiş olan Şeyh Bedreddin senelerce burada kalmış ve hiç şüphesiz bu muhitte büyük bir kuvveti ilmiyeye mazhar olmuş idi.”

“Mısırdan Edirneye avdetinde ebeveynini burada berhayat bulmuş idi.”

“Kendisinin buraya vürudu peder ve validesini ziyaret maksadile olabilecegi gibi bu şehirde tasaltun etmiş olan Musa Çelebinin daveti vakıasile olmak ihtimali de vardır.”

“Çelebi Sultan Mehmed kardeşlerine galebe ile vaziyete hakim olunca Şeyh Bedreddini İznikte ikamete memur eylemiş idi.”

“Şeyh burada itmam etmiş oldugu Teshil mukaddimesinde ‘ …Kalbimin içindeki ateş tutuşuyor. Ve günden güne artıyor, o surette ki kalbim demir de olsa selabetine rağmen eriyecek … ‘ demektedir.”

“Şeyhi İznike serdiklerinde kethüdası Börklüce Mustafa Aydın eline vardı. Andan göçtü Karaburuna vardı.”

“Diyordu ki : ‘Ben senin emlakine tasarruf edebildigim gibi sen de benim emlakime aynı suretle tasarruf edebilirsin. ‘ Köylü avam halkı bu nevi sözlerle kendi tarafına celp ve cezb ettikten sonra hıristiyanlar ile dostluk tesisine çalıştı. Çelebi Sultan Mehmedin Sarohan valisi Sisman bu sahte rahibe karşı hareket ettiyse de Stilaryumun dar geçitlerinden ileriye geçmeye muvaffak olamadı. “

“Simavne kadısı oğlu işitti kim Börklücenin hali terakki etti, o dahi İznikten kaçtı. İsfendiyara vardı. İsfendiyardan bir gemiye binip Eflak eline geçti. Andan gelip Agaçdenizine girdi.

“Bu esnada müşarünileyhin halifesi Mustafanın Aydın elinde avazeyi huruç ve fesat ve ilhadı Sultan Mehemmedin kulağına vasıl oldu. Derhal Rumiyei suğra ve Amesye Padişahı olan Şehzade Sultan Muradın ismine hükmü hümayün sadır oldu ki Anadolu askerlerini cem ile mülhid Mustafanın define kıyam eyliye. Ve mükemmel asker ve teçhizat ile Aydın elinde anın başına ine … “

“Mustafa, on bine yakın müfsit ve mülhid müritlerinden olan asker ile şehzadeye mukabdeye kıyam eylediler.”

“Mübalega cenk olundu.”

“Birçok kan döküldükten sonra tevfiki ilahi ile o leşkeri ilhad mağlul oldu.”

“Sağ kalanlar Ayasluğa getirildiler. Börklüceye tatbik olunan en müthiş işkenceler bile onu fikri sabitinden çeviremedi. Mustafa bir deve üzerinde çarmıha gerildi. Kolları yek diğerinden ayrı olarak bir tahta üzerine çivilendikten sonra büyük bir alay ile şehirde gezdirildi. Kendisine sadık kalan mahremanı Mustafa’nın gözü önünde katledildi. Bunlar ‘Dede Sultan iriş’ nidalarıile mütevekkilane ölüme tevdü nefs ettiler.”

“Ahir Börklüceyi paraladılar ve on vilayeti teftiş ettiler, gideceklerin giderdiler, bey kullarına timar verdiler. Bayezid Paşa yine Manisaya geldi Torlak Kemali anda buldu. Anı dahi anda astı.”

“Bu esnada Ağaçdenizindeki Bedreddin hali terakkide idi. Her taraftan birçok halk yanına toplandılar. Bilumum halkın kendisiyle birleşmesine remak kalmış idi. Bundan dolayı Sultan Mehemmedin bizzat hareketi icab etti.”

“Ve Bayezid Paşanın teklifiyle bazı kimseler Kadı Bedreddinin silki mütabaatına ve müritliğine dahil oldular. Ve birkaç tedbir ile orman içinde derdest edip bağladılar . . .

“Sirozda Sultan Mehemmede getirdiler. Acemden henüz gelmiş bir danişmend var idi. Mevlana Hayder derlerdi. Sultan Mehemmed yanında olurdu. Mevlana Hayder etti ‘şeran bunun katli helal amma mali haramdır. ‘

“Andan Simavne Kadısı oğlunu pazara iletip bir dükkan önünde berdar ettiler. Bir nice günden sonra cünüb müriderinden birkaçı gelip anı andan aldılar. Şimdi dahi ol diyarda müritleri vardır.”

Başım çatlıyacak gibi. Saata baktım. Durmuş. Yukardakilerin zincir şakırtıları biraz yavaşladı. Yalnız birisi dolaşıyor. Herhalde o tek başına soldaki pencerede oturandır.

İçimde bir Anadolu türküsü dinlemek ihtiyacı var. Bana öyle geliyor ki, şimdi yolparacılar koğuşundan yine o yayla türküsünü söylemeye başlasalar başımın ağnsı bir anda diniverecektir.

Bir cıgara daha yaktım. Eğildim. Çimentonun üstünden Mehemmed Şerefeddin Efendinin risalesini aldım. Dışarda rüzgar çıktı. Penceremizin altındaki deniz, zincir ve düdük seslerini kapatarak homurdanıyor. Penceremizin altı kayalık olacak. Kaç defa oraya, denizle duvarımızın birleştigi yere bakmak istedik. Fakat imkanı yok. Pencerenin demir çubukları çok dar. İnsan başını dışarı çıkaramıyor. Ve biz burada denizi ancak ufuk halinde görebiliyoruz.

Benim yatağımın yanında tornacı Şefiğin yatağı vardı. Şefik bir şeyler mırıldanarak uykusunda döndü. Karısının gönderdiği gelinlik yorganı kaydı. Örttüm.

İlahiyat Fakültesi tarihi kelam müderrisinin altmış beşinci sayfasını açtım yine.. Cenevizlilerin sırkatibinden bir iki satır ancak okumuştum ki başımın agrıları içinde kulagıma bir ses geldi.
Bu ses :

– Gürültü etmeksizin denizin dalgalarını aşarak senin yanında bulunuyorum, diyordu.

Döndüm. Denizin üstündeki pencerenin arkasında birisi var. Konuşan o :

“- Cenevizlilerin sırkatibi Dukasın yazdıklarını unuttun mu? Sakız adasında Turlut tesmiye olunan manastırda ikamet eden Giritli bir keşişten bahsettiğini hatırlamıyor musun? Ben, yani Börklüce Mustafa’nın ‘dervişlerinden biri’ bu Giritli keşişe de böyle baş açık, ayaklarım çıplak ve yekpare bir libasa bürünmüş olarak denizin dalgalannı aşıp gelmez miydim?”

Pencerenin demirleri dışında hiçbir yere tutunmasına imkan olmadan böyle boylu boyunca durup bu sözleri söyleyene baktım. Gerçekten de dedigi gibiydi. Yekpare libası aktı.

Şimdi, yıllarca sonra, ben bu satırlan yazarken İlahiyat Fakültesi müderrisini düşünüyorum. Şerefeddin Efendi öldü mü, sağ mı bilmiyorum. Fakat eğer sağsa ve bu yazdıklanmı okursa benim için : “Gidi hain, diyecektir, hem maddiyundan olduğunu iddia eder, hem de Girith keşiş gibi, üstüne üstlük aradan asırlar geçmiş iken, Börklücenin denizleri sessizce aşan müridiyle konuştugundan dem vurur.”

Tarihi kelam üstadının bu sözleri söyledikten sonra atacağı ilahi kahkahayı da duyar gibi oluyorum.

Fakat zarar yok. Hazret kahkahasım atadursun. Ben maceramı anlatayım.

Başımın ağrısı birdenbire dindi. Yataktan çıktım. Penceredekine doğru yürüdüm. Elimden tuttu. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla uyuyan koğuşu bıraktık. Birdenbire kendimi o bir türlü göremediğimiz, denizle duvarımızın birleştiği yerde, kayaların üstünde buldum. Börklücenin müridiyle yan yana karanlık denizin dalgalarını sessizce aşarak yılların arkasına, asırlarca geriye, sultan Gıyaseddin Ebülfeth Mehemmed bin ibni Yezidülkirişçi, yahut sadece Çelebi Sultan Mehmed devrine gittik.

Ve işte size anlatmak istediğim macera bu yolculuktur. Bu yolculukta gördügüm ses, renk, hareket, şekil manzaralarını parça parça ve çoğunu – eski bir itiyat yüzünden – bir çeşit uzunlu kısalı satırlar ve arasıra kafiyelerle tesbit etmeğe çalışacağım.

Şöyle ki :

1.
Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,
duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
gümüş ibriklerde şarap,
bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup
yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkar idi.
Çelebi hünkar idi amma
Al Osman ülkesinde esen
bir kısırlık çığlıgı, bir ölüm türküsü rüzgar idi.
Köylünün göz nuru zeamet
alın teri timar idi.
Kırık testiler susuz
su başlannda bıyık buran sipahiler var idi.
Yolcu, yollarda topraksız insanın
ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar
köpüklü atlar kişner iken
çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
tarumar idi.
Velhasıl hünkar idi, tirnar idi, rüzgar idi,
ahüzar idi.

2.

Bu göl İznik gölüdür.
Durgundur.
Karanlıktır.
Derindir.
Bir kuyu suyu gibi
içindedir dağların.
Bizim burada göller
dumanlıdırlar.
Balıklarının eti yavan olur,
sazlıklarından ısıtma gelir,
ve göl insanı
sakalına ak düşmeden ölür.
Bu göl İznik gölüdür.
Yanında İznik kasabası.
İznik kasabasında
kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
Çocuklar açtır.
Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
Ve delikanlılar türkü söylemez.
Bu kasaba İznik kasabası.
Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
Bu evde
bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
Boyu küçük
sakalı büyük
sakalı ak.
Çekik çocuk gözleri kurnaz
ve sarı parmaklan saz gibi.
Bedreddin
ak bir koyun postu üstüne
oturmuş.
Hattı talik ile yazıyor
“Teshil”i.
Karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
Bakıyor :
Başı tıraşlı
kalın kaşlı
ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
Bakıyor :
kartal gagalı Torlak Kemal..
Bakmaktan bıkıp usanmayıp
bakmağa doymıyarak
İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar ..

3.

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
Ve gölde ipi kopmuş
boş bir balıkçı kayığı
bir kuş ölüsü gibi
suyun üstünde yüzüyor.
Gidiyor suyun götürdüğü yere,
gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.
İznik gölünde akşam oldu.
Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
güneşin boynunu vurup
kanını göle akıttılar.
Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır,
bir sazan balığı yüzünden
kaleye zincirlenen balıkçının kadını.
İznik gölünde akşam oldu.
Bedreddin eğildi suya
avuçlayıp doğruldu.
Ve sular
parmaklarından dökülüp
tekrar göle dönerken
dedi kendi kendine :
“- O ateş ki kalbimin içindedir
tutuşmuştur
günden güne artıyor.
Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
eriyecek yüreğim …

Ben gayrı zuhur ve huruç edecegim! *
Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
Ve kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını
iptal edeceğiz …”

Ertesi gün
gölde kayık parçalanır
kalede bir baş kesilir
kıyıda bir kadın ağlar
ve yazarken
Simavneli “Teshil”ini
Torlak Kemâlle Mustafa
öptüler
şeyhlerinin elini.
Al atların kolanını sıktılar.
Ve İznik kapısından
dizlerinde çırılçıplak bir kılıç
heyhelerinde el yazma bir kitapla çıktılar …
Kitaplarının adı :
“Varidat”dı.
* Mutekitlerimle aleme malikiyet için zuhur ve huruç edecegim. Ve kuvveti ilim ve sırrı tevhidin tahkiki ile ehli taklidin kavanini millet ve mezheplerini iptal edecegiz – Heşt Behişt sahibinin şeyhin agzından naklen M. S. tercümesi.

4.

Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal, Bedreddinin elini öpüp atlarına binerek biri Aydın, biri Manisa taraflarına gittikten sonra ben de rehberimle Konya ellerine doğru yola çıktım ve bir gün Haymana ovasına ulaştığımızda

Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş
Aydın elinde Karaburunda.
Bedreddinin kelamını söylemiş
köylünün huzurunda.
Duyduk ki, “cümle derdinden kurtulup
piri pak olsun diye,
on beş yaşında bir civan teni gibi, toprağın eti,
ağalar topyekün kılıçtan geçirilip
verilmiş ortaya hünkar beylerinin timarı zeameti.”
Duyduk ki . . .
Bu işler duyulur da durmak olur mu?
Bir sabah erken,
Haymana ovasında bir garip kuş öterken,
sıska bir sögüt altında zeytin danesi yedik.
“Varalım,
dedik.
Görelim
dedik.
Yapışıp
sapanın
sapına
şol kardeş toprağını biz de bir yol
sürelim, dedik.”
Düştük dağlara dağlara,
aştık dağları dağları …

Dostlar,
ben yolculuk etmem bir başıma.
Bir ikindi vakti can yoldaşıma
dedim ki : geldik.
Dedim ki : bak
başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe
bir adım geride ağlayan toprak.
Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör :
ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldır
ve körpe kuzu eti gibi aktır
yumuşaktır etleri.
Dedim ki bak,
burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi
bereketli.
Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak..

5.

Arkamızda hünkarın ve hünkar beylerinin timar ve zeametli topraklarını bırakıp Börklücenin diyarına girdiğimizde bizi ilk karşılayan üç delikanlı oldu. Üçü de yanımdaki rehberim gibi yekpare ak libaslıydılar. Birisinin kıvırcık, abanoz gibi siyah bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri, kemerli büyük bir burnu vardı. Vaktiyle Musanın dinindenmiş. Şimdi Börklüce yiğitlerinden.

İkincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. Sakızlı Rum bir gemiciymiş. O da Börklüce müritlerinden.

Üçüncüsü orta boylu, geniş omuzlu. Şimdi düşünüyorum da, onu, yolparacılar koguşunda yatan ve o yayla türküsünü söyliyen Hüseyine benzetiyorum. Yalnız Hüseyin Erzurumluydu. Bu Aydınlıymış.

İlk sözü söyliyen Aydınlı oldu :

– Dost musunuz düşman mı? dedi. Dost iseniz hoşgeldiniz.
Düşman iseniz boynunuz kıldan incedir.

– Dostuz, dedik.

Ve o zaman öğrendik ki, Sarohan valisi Sismanın ordusunu, yani toprakları tekrar hünkar beylerine vermek isteyenleri, bizimkiler Karaburun un dar, dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir.

Yine, o yolparacılar koğuşunda yatan Hüseyine benziyeni dedi ki :

– Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş soframızda bu yıl incirler böyle ballı, başaklar böyle ağır ve zeytinler böyle yağlı iseler, biz onları, sırma cepken giyer haramilerin kanıyla suladık da ondandır.

Müjde büyüktü. Rehberim :

– Öyleyse tez dönelim. Haberi Bedreddine iletelim, dedi.
Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastası da alıp ve ancak eşigine bastıgımız kardeş toprağını bırakarak tekrar Al Osman oğullannın karanlığına daldık.

Bedreddini İznikte, göl kıyısında bulduk. Vakit sabahtı.
Hava ıslak ve kederliydi.

Bedreddin :

– Nöbet bizimdir. Rumeline geçek, dedi.
Gece İznikten çıktık. Peşimizi atlılar kovalıyordu. Karanlık, onlarla aramızda duvar gibiydi. Ve bu duvann arkasından nal seslerini duyuyorduk. Rehberim önden gidiyor, Bedreddinin atı benim al atımla Anastasınki arasındaydı. Biz üç anaydık. Bedreddin çocuğumuz. Ona bir kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. Biz üç çocuktuk. Bedreddin babamız. Karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça Bedreddine sokuluyorduk.
Gün ışıgında gizlenip, geceleri yol alarak İsfendiyara ulaştık Oradan bir gemiye bindik.

6.

Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
ve bir yelkenli vardı.
Bir gece bir denizde bir yelkenli
yapyalnızdı yıldızlarla.
Yıldızlar sayısızdı.
Yelkenler sönüktü.
Su karanlıktı
ve göz alabildiğine dümdüzdü.
Sarı Anastasla Adalı Bekir
hamladaydılar.
Koç Salihle ben
pruvada.
Ve Bedreddin
parmaklan sakalına gömülü
dinliyordu küreklerin şıpırtısını.

Ben :
– Ya! Bedreddin! dedim,
uyuklıyan yelkenlerin tepesinde
yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz.
Fısıltılar dolaşmıyor havalarda.
Ve denizin içinden
gürültüler duymuyoruz.
Sade bir dilsiz, karanlık su,
sade onun uykusu.
Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar
güldü,
dedi :
– Sen bakma havanın durgunluğuna
derya dediğin uyur uyur uyanır.

Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
ve bir yelkenli vardı.
Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi
gidiyordu Deliormana
Agaç denizine . . .

7.

Bu orman ki Deliormandır gelip durmuşuz
demek Agaç denizinde çadır kurmuşuz.
“Malum niçin geldik,
malum derdi derunumuz” diye
her daldan her köye bir şahin uçurmuşuz.
Her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş.
Köylü, bey ekinini, çırak çarşıyı yakıp
reaya zinciri bırakıp gelmiş.
Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil
kol kol Agaç denizine akıp gelmiş …
Bir kızılca kıyamet!
Karışmış birbirine
at, insan, mızrak, demir, yaprak, deri,
gürgenlerin dalları, meşelerin kökleri.
Ne böyle bir alem görmüşlügü vardır,
ne böyle bir uğultu duymuşlugu var
Deliorman deli olalı beri . . .

8.

Anastası Deliormanda Bedreddinin ordugahında bırakıp ben ve rehberim Geliboluya indik. Bizden önce buradan denizi yüzerek geçen olmuş. Galiba bir dildade yüzünden. Biz de denizi yüzerek karşı kıyıya vardık. Lakin bizi bir balık gibi çevik yapan şey bir kadın yüzünü ay ışıgında seyretmek ihtirası değil, İzmir yoluyla Karaburuna, bu sefer şeyhinden Mustafaya haber ulaştırmak işiydi.

İzmire yakın bir kervansaraya vardığımızda, padişahın on iki yaşındaki oğlunun elinden tutan Bayezid Paşanın Anadolu askerlerini topladığını duyduk.

İzmirde çok oyalanmadık. Şehirden çıkıp Aydın yolunu tutmuştuk ki bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya serinlesin diye karpuz salmış dinlenen ve sohbet eden dört çelebiye rastladık. Her birinin üstünde başka çeşit libas vardı. Üçü kavukluydu, birisi fesli. Selam verdiler. Selam aldık. Kavuklulardan birisi Neşri imiş. Dedi ki :

– Halkı ibahet mezhebine davet eden Börklücenin üzerine Sultan Mehemmed Bayezid Paşayı gönderir.

Kavuklulardan ikincisi Şükrüllah bin Şihabiddin imiş. Dedi ki :

– Bu sofinin başına birçok kimseler toplandı. Ve bunların dahi şer ‘i Muhammediye muhalif nice işleri aşikar oldu.

Kavuklulardan üçüncüsü Aşıkpaşazade imiş. Dedi ki :

– Sual : Ahir Börklüce paralanırsa imanla mı gidecek, imansız mı?

– Cevap : Allah bilir anınünkim biz anın mevti halini bilmezüz..

Fesli olan çelebi İlahiyat Fakültesi tarihi kelam müderrisiydi. Yüzümüze baktı. Gözlerini kırpıştırarak kurnaz kurnaz gülümsedi. Bir şey demedi.

Biz hemen atlarımızı mahmuzladık. Ve bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya saldıkları karpuzları serinletip sohbet edenleri nallanmızın tozları arkasında bırakarak Aydına, Karaburuna, Börklücenin yanına vardık.

9.

Sıcaktı.
Sıcak.
Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
sıcak.
Sıcaktı.
Bulutlar doluydular,
bulutlar boşanacak
boşanacaktı.
O, kımıldanmadan baktı,
kayalardan
iki gözü iki kanal gibi indi ovaya.
Orda en yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın :
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.
Sıcaktı.
Baktı Karaburun dağlarından O
baktı bu toprağın sonundaki ufka
çatarak kaşlarını :
Kırlarda çocuk başlarını
kanlı gelincikler gibi koparıp
çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.

Bu gelen
Şehzade Murattı.
Hükmü hümayun sadır olmuştu ki Şehzade Muradın
ismine
Aydın eline vanp
Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine.
Sıcaktı.
Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
baktı köylü Mustafa.
Baktı korkmadan
kızmadan
gülmeden.
Baktı dimdik
dosdoğru.
Baktı O.
En yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın :
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.
Baktı.
Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu
fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
Oysaki onlar bu toprağı,
bu kayalardan bakanlar, onu,
üzümü, inciri, narı,
tüyleri baldan sarı,
sütleri baldan koyu davarları,

ince belli, aslan yeleli atlarıyla
duvarsız ve sınırsız
bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.
Sıcaktı.
Baktı.
Bedreddin yigitleri baktılar ufka . .

En yumuşak, en sert,
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın :
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.
Sıcaktı.
Bulutlar doluydular.
Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
Birden-
-bire
kayalardan dökülür
gökten yağar
yerden biter gibi,
bu toprağın verdiği en son eser gibi
Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
çıktılar.
Dikişsiz ak libaslı
baş açık
yalnayak ve yalın kılıçtılar.
Mübalağa cenk olundu.

Aydının Türk köylüleri ,
Sakızlı Rum gemiciler,
Yahudi esnafları,
on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayraklan al, yeşil,
kalkanları kakma, tolgası tunç
saflar
pare pare edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on binler iki bin kaldı.
Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yarin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek
için
on binler verdi sekiz binini..
Yenildiler.
Yenenler, yenilenlerin
dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
kılıçlarının kanını.
Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
Edirne sarayında damızlanmış atların
eşildi nallarıyla.

Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
zaruri neticesi bu!
deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
o, bu dilden anlamaz pek.
O, “hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,”
der.
Ve teker teker,
bir an içinde,
omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
yüzleri kan içinde
geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlupları. *

* Şimdi ben bu satırlan yazarken, “Vay, kafasıyla yüreğini ayırıyor; vay, tarihsel, sosyal, ekonomik şartları kafam kabul eder amma, yüreğim yine yanar, diyor. Vay, vay, Marksiste bakın … ” gibi laflar edecek olan bazı “sol” geçinen delikanlıları düşünüyorum. Tıpkı yazımın ta başında tarihi kelam müderrisini düşünüp kahkahasını duyduğum gibi. Ve şimdi eğer böyle bir istidrad yapıyorsam bu o çeşit delikanlılar için değil, Marksizmi yeni okumaya başlamış, sol züppeliğinden uzak olanlar içindir.

Bir doktorun verem çocuğu olsa, doktor, çocuğunun öleceğini bilse, bunu fizyolojik, biyolojik, bilmemne-lojik bir zaruret olarak kabul etse ve çocuk ölse, bu ölümün zaruretini çok iyi bilen doktor, çocuğunun arkasından bir damlacık gözyaşı dökmez mi? Paris Komunasının devrileceğini, bu devrilişin bütün tarihi, sosyal, ekonomik şartlarını önceden bilen Marksın yüreğinden Komunanın büyük ölüleri “bir ıstırap şarkısı” gibi geçmemişler midir? Ve Komuna öldü, yaşasın Komuna! diye bağıranların sesinde bir damla olsun acılık yok muydu?

Marksist, bir “makina – adam”, bir ROBOTA degil, etiyle, kanıyla sinir ve kafası ve yüreğiyle tarihi, sosyal, konkre bir insandır.

10.

Karanlıkta durdular.
Sözü O aldı, dedi :
“- Ayasluğ şehrinde pazar kurdular.
Yine kimin dostlar
yine kimin boynun vurdular?”
Yağmur
yağıyordu boyuna.
Sözü onlar alıp
dediler ona :
“- Daha pazar
kurulmadı
kurulacak.
Esen rüzgar
durulmadı
durulacak.
Boynu daha
vurulmadı
vurulacak.”
Karanlık ıslanırken perde perde
belirdim onların olduğu yerde
sözü ben aldım, dedim :
“- Ayasluğ şehrinin kapısı nerde?
Göster geçeyim!
Kalesi var mı?
Söyle yıkayım.
Baç alırlar mı?
De ki vermeyim!”

Sözü O aldı, dedi :
“- Ayasluğ şehrinin kapısı dardır.
Girip çıkılmaz.
Kalesi vardır,
kolay yıkılrnaz.
Var git al atlı yiğit
var git işine!..”
Dedim : “- Girip çıkarım!”
Dedim : “- Yakıp yıkarım!”
Dedi : “- Yagış kesildi
gün ağarıyor.
Cellat Ali,
Mustafayı
çağırıyor!
Var git al atlı yiğit
var git işine! . . .”
Dedim : “- Dostlar
bırakın beni
bırakın beni.
Dostlar
göreyim onu
göreyim onu!
Sanmayınız
dayanamam.
Sanmayınız
yandığımı
el aleme belli etmeden yanamam!
Dostlar
‘Olmaz!’ demeyin,
‘Olmaz!’ demeyin boşuna.
Sapından kopacak armut değil bu
armut değil bu,
yaralı olsa da düşmez dalından;
bu yürek
bu yürek benzemez serçe kuşuna
erçe kuşuna!

Dostlar
biliyorum!
Dostlar
biliyorum nerde, ne haldedir O !
Biliyorum
gitti gelmez bir daha!
Biliyorum
bir deve hörgücünde
kanıyan bir çarmıha
çırılçıplak bedeni
mıhlıdır kollarından.
Dostlar
bırakın beni
bırakın beni.
Dostlar
bir varayım göreyim
göreyim
Bedreddin kullarından
Börklüce Mustafayı
Mustafayı.”

Boynu vurulacak iki bin adam,
Mustafa ve çarmıhı
cellat, kütük ve satır
her şey hazır
her şey tamam.

Kızıl sırma işlemeli bir haşa
altın üzengiler
kır bir at.
Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk
Amasya padişahı şehzade sultan Murat.
Ve yanında onun
bilmem kaçıncı tuğuna ettigim Bayezid Paşa!

Satırı çaldı cellat.
Çıplak boyunlar yanldı nar gibi,
yeşil bir daldan düşen elmalar gibi
birbiri ardınca düştü başlar.
Ve her baş düşerken yere
çarmıhından Mustafa
baktı son defa.
Ve her yere düşen başın
kılı depremedi :
– İriş
Dede sultanım iriş!
dedi bir,
başka bir söz demedi..

11.

Bayezid Paşa Manisaya gelmiş, Torlak Kemali anda bulup anı dahi anda asmış, on vilayet teftiş edilerek gidecekler giderilmiş ve on vilayet betekrar bey kullarına timar verilmişti.

Rehberimle ben, bu on vilayetten geçtik. Tepemizde akbabalar dolaşıyor ve zaman zaman acayip çıglıklar atarak karanlık derelerin içine süzülüyorlar, henüz kanları kurumamış körpe kadın ve çocuk ölülerinin üstüne iniyorlardı. Yollarda, güneşin altında, genç, ihtiyar erkek cesetleri serili olduğu halde, kuşların yalnız kadın ve çocuk etini tercih etmeleri karınlarının ne kadar tok olduğunu gösteriyordu.

Yollarda hünkar beylerinin alaylarına rastlıyorduk.

Hünkarın bey kulları; çürümüş bir bağ havası gibi ağır ve büyük bir güçlükle kımıldanabilen rüzgariann içinden ve parçalanmış topragın üstünden geçerek, rengarenk tuglan, davullanyla ve çengü çingane ile timarianna dönüp yerieşiderken biz on vilayeti arkada bıraktık. Gelibolu karşıdan göründü. Rehberime :

– Takatim kalmadı gayrı, dedim, denizi yüzerek geçmem mümkün değil.

Bir kayık bulduk.
Deniz dalgalıydı. Kayıkçıya baktım. Bir Almanca kitabın iç kapağından koparıp koguşta başucuma astığım resme benziyor. Kalın bıyığı abanoz gibi siyah, sakalı geniş ve bembeyaz. Ömrümde böyle açık, böyle konuşan bir alın görmemişimdir.

Boğazın orta yerine gelmiştik, deniz durmamacasına akıyor, kurşun boyalı havanın içinde sular köpüklenerek kayığımızın altından kayıyordu ki koğuştaki resme benziyen kayıkçımız :

– Serbest insan ve esir, patriçi ve pleb, derebeyi ve toprak kölesi, usta ve çırak, bir kelime ile ezenler ve ezilenler, nihayet bulmaz bir zıddıyette birbirine karşı göğüs gererek bazen el altından, bazen açıktan açığa fasılasız bir mücadeleyi devam ettirdiler; dedi.

12.

Rumeline ayak bastığımızda Çelebi Sultan Mehemmedin Selanik kalesindeki muhasarayı kaldırarak Sereze geldiğini duyduk. Bir an önce Deliormana ulaşmak için gece gündüz yol almağa başladık.

Bir gece yol kenarında oturmuş dinleniyorduk ki, karşıdan Deliorman taraflarından gelip Serez şehrine dogru giden üç atlı, doludizgin önümüzden geçti. Atlılardan birinin terkisinde bir heybe gibi bağlanmış, insana benzer bir karaltı görmüştüm. Tüylerim diken diken oldu. Rehberime dedim ki :

Ben tanırım bu nal seslerini.
Bu köpükleri kanlı simsiyah atlar
karanlık yolun üstünden dörtnala geçip
hep böyle terkilerinde baglı esirler götürdüler.

Ben tanının bu nal seslerini.
Onlar
bir sabah
çadırlarımıza bir dost türküsü gibi gelmişlerdir.
Bölüşmüşüzdür ekmeğimizi onlarla.
Hava öyle güzeldir,
yürek öyle umutlu,
göz çocuklaşmış
ve hakim dostumuz ŞÜPHE uykuda …

Ben tanırım bu nal seslerini.
Onlar
bir gece
çadırlarımızdan doludizgin uzaklaşırlar.

Nöbetçiyi sırtından bıçaklamışlardır
ve terkilerinde
en değerlimizin
arkadan bağlanmış kolları vardır.

Ben tanırım bu nal seslerini
onları Deliorman da tanır.

Filhakika bu nal seslerini Deliormanın da tanıdığını çok geçmeden ögrendik. Çünkü ormanımızın eteklerine ilk adımımızı atmıştık ki, Bayezid Paşanın diger tedbiratı saibe ile ormana adamlar bıraktığını, bunların karargaha kadar sokulup Bedreddinin müritliğine dahil olduklarını ve bir gece şeyhimizi çadırında uykuda bastırıp kaçırdıklannı duyduk. Yani yol kenarında rastladığımız üç atlı Osmanlı tarihindeki provokatörlerin ağababası idiler ve terkilerinde götürdükleri esir de Bedreddindi.

13.

Rumeli, Serez
ve bir eski terkibi izafi :
HUZÜRU HÜMAYUN.

Ortada
yere saplı bir kılıç gibi dimdik
bizim ihtiyar.
Karşıda hünkar.
Bakıştılar.
Hünkar istedi ki :
bu müşahhas küfrü yere sermeden önce,
son sözü ipe vermeden önce,
biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner
adab ü erkanıyla halledilsin iş.
Hazır bilmeclis
Mevlana Hayder derler
mülkü acemden henüz gelmiş
bir ulu danişmend kişi
kınalı sakalını ilhamı ilahiye eğip,
“Malı haramdır amma bunun
kanı helaldir” deyip
halletti işi…
Dönüldü Bedreddine.
Denildi : “Sen de konuş.”
Denildi : “Ver hesabını ilhadının.”

Bedreddin
baktı kemerlerden dışarı.
Dışarda güneş var.
Yeşermiş avluda bir ağacın dalları
ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.
Bedreddin gülümsedi.
Aydınlandı içi gözlerinin,
dedi :
– Madem ki bu kerre mağlubuz
netsek, neylesek zaid.
Gayrı uzatman sözü.
Mademki fetva bize aid
verin ki basak bağrına mührümüzü ..

14.

Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkanının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü.
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.
Yağmur çiseliyor.

Salkım Söğüt – Weeping Willow

SALKIMSÖĞÜT

Akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!
Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
Birden
bire kuş gibi
vurulmuş gibi
kanadından
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
Bağırmadı,
gidenleri geri çağırmadı,
baktı yalnız dolu gözlerle
uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!
Ah ne yazık!
Ne yazık ki ona
dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!

Nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!

Atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgâr kanatlılar!
Atları rüzgâr kanat…
Atları rüzgâr…
Atları…
At…
Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!
Akar suyun sesi dindi.
Gölgeler gölgelendi
renkler silindi.
Siyah örtüler indi
mavi gözlerine,
sarktı salkımsöğütler
sarı saçlarının
üzerine!
Ağlama salkımsöğüt,
ağlama,
Kara suyun aynasında el bağlama!
el bağlama!
ağlama!

Bu Fasıl Benerci’nin Kendini Niçin Öldürdüğüne Dairdir, Nazım Hikmet

BU FASIL BENERCİ’NİN KENDİNİ NİÇİN ÖLDÜRDÜĞÜNE DAİRDİR

«Kalküta şehrinin ufkunda güneş
yükseliyordu. Atları ışıktan, miğferleri
ateş
bir ordu bozgun karanlığı katmış önüne
geliyordu.
Güneş yükseliyordu..
Kalküta……………………………………………………… »

Bunu beceremedik
romantik kaçtı pek. Şöyle
diyelim:

«Baygın kokulu
koskocaman
masmavi bir çiçek
şeklinde sema düştü fecrin altın kollarına…»

Bu da olmadı,
olacağı yok. Benden evvel
gelenlerin hepsi,
almışlar birer birer,
tuluu şemsi, gurubu şemsi
tasvir patentasını. Tuluu şemsin,
gurubu şemsin
okumuşlar canına.. Bu
hususta yapılacak iş,
söylenecek söz
kalmamış bana. Buna
rağmen,
tekrar ederim ki ben:
Kalküta’nın damları üstünde güneş
güneş gibi
yükseliyordu. Sokaktan bir sütçü
beygirinin
nal ve güğüm sesi geliyordu.
Benerci sordu:

— Saat kaç?
— Altı…
Benerci dün akşam geç vakit tahliye edildi. Hapishanenin kapısı önünde dehşetli bir
kalabalık

onu bekliyordu. Eğer eski sistem bir kafam olsaydı, iddia edebilirdim ki, Benerci bu
yığınlarla insanı ebediyyen peşinde sürükliyebilecek kadar onlara yakın, onların canında,
onların kanındaydı.
Benerci’ye arkadaşları, dış mahallelerdeki apartımanlardan birinin en üst katında
bir oda tutmuşlar. Benerci odasına sekiz arkadaşıyla beraber girdi. Bana:

— Sen git, biraz dolaş. Sonra gelirsin, dediler.

Apartımanın kapısı önünden, merkez caddelere kadar, kımıldanan, bağıran bir insan
denizinin ortasında, her adımda onun ismini işiterek, dolaştım. Kalabalık yavaş yavaş
dağıldı. Geri döndüğüm zaman Benerci’yi odasında yalnız buldum. Pencerenin önünde
duruyordu. Saat gecenin on biriydi. Benerci:

— Otur bakalım, dedi.
Oturdum.

Saatler geçti, saatler geçti.. Bir kelime bile konuşmadık. Ve nihayet, lambanın sarı
ışığı beyazlanmağa başladı. Pencereden baktım:

Kalküta’nın damları üstünde güneş
yükseliyordu.

Benerci sordu:

— Saat kaç?

Altı.

Alâ.

— Anlamadım.

— Hiç. Dinle. Bu kitabın birinci kısmında, arkadaşlarım bana: «Sen bizi sattın,» dediler.
Alnımda hâlâ onların attığı taşın izi var. Halbuki ben tertemizdim. Fakat onlar haklıydı.
Kıl
kaldı,
kendimi öldürüyordum. Fakat bu haltı yemedim.

— Öyle.

— Bu kitabın ikinci kısmında, Somadeva’nın ciğerleri ağzından geliyordu. Öyle ağrı
çekiyordu ki,
kendini öldürmek istedi. Fakat o da bu haltı yemedi. Bir kamyonun üstünde kalıbı
dinlendirmeyi
daha doğru buldu, değil mi?
— Öyle…

— Saat kaç?

— Altı buçuk.

— Âlâ… Dinle. Ferdin tarihteki rolü malum. Akışın istikametini değiştiremez. Yalnız
tempoyu hızlılaştırabilir, yavaşlatabilir. İşte o kadar. Tarihte fert denilen nesne,
keyfiyetin
değil, kemiyetin üstüne tesir edicidir. Bütün bunlar senin için, benim için, bizim için
bilinen şeylerdir.

— Doğru.

— Öyleyse, bunu şimdi benim şahsıma tatbik edelim.

Birdenbire durdu. Gözlüğünü çıkardı. Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü
taktı. Camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir.

— Devam et, Benerci, dinliyorum.

– Hadisat öyle getirdi ki, ben hareketin muayyen bir inkişaf
merhalesinde muayyen bir rol oynıyan bir fert haline geldim.

Doğru.

– Dünden itibaren katarın başında gidiyorum. Halbuki fizyolojim berbat..
Kafam elastikiyetini kaybetti. Dönemeçleri zamanında dönemiyeceğim.
Ellerim lüzumundan fazla titriyor. Akıntıda dümen tutamıyacak bir hale
geldiler. Akışın temposunu hızlılaştırmak nerde? Onu yavaşlatmam
muhtemeldir.

İstemeden, irademin dışında, yanlış adımlar atacağım.
Biliyorum, hareket belki beni altı ay sonra, bir sene sonra bir safra gibi fırlatacaktır.
Fakat o beni fırlatıp atana kadar, ben ona fren olacağım. Halbuki ben kemiyette bile,
bir sene değil, bir gün bile, irademin dışında, bilerekten ona ihanet edemem. Anlıyor
musun?
Diyeceksin ki, yanılmıyan yalnız tembellerdir, budalalardır. İş yapan, yürüyen adam
yanılır.
Mesele yanlışın idrakindedir. Fakat, ya bu yanılma nesnesi katarın başındaki adam
için bir
kaide haline gelirse. Ve o adam katarın başında gidemiyeceğini bildiği halde, yerinde
durmak
için bir saniye olsun ısrar ederse. Bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun,
ihanet edemem.
Bu benim uzviyetimde yok…

Benerci yine durdu. Sonra birdenbire gülerek:

— Hem ben bu meseleyi arkadaşlarla konuştum. Hallettik. Sana haltetmek düşer,
dedi. Sen saata bak, kaç?

— Yedi.

— Hem, bu benim mesele nevi şahsına münhasır bir iş bile değil. Galiba LAFARG’la
karısı da aynı vaziyete düşmüşler, aynı işi yapmışlar. Her ne hal ise. Şu senin
tabancayı ver bakayım.

Pantolonumun arka cebinden tabancayı çıkardım. Koskocaman bir nagant. Benerci’ye
uzattım. Aldı, masanın üstüne koydu.

Tekrar gözlüğünü çıkardı. Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü
taktı. Camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir.

— Şöyle pencerenin önünde birer cıgara tellendirelim, dedi.

Cıgaraları yaktık. Topraktan fışkırır gibi bol, renkli ve ılık bir yaz sabahının ışıkları
karşı pencerelerin camlarında, Benerci’nin gözlüklerinde pırıl pırıl yanıyordu.
Damlar, evler, ağaçlar ve sokaklar yıkanmış gibi nemli ve tertemizdi.
Konuşmuyorduk.

Ağzımda, sonuna gelen cıgaranın acılığını duydum. Benerci ayağa kalktı.
Cıgarasını masadaki tablanın içinde söndürdü.

— Pencereyi kapat. Sen de haydi artık git. İstersen âdet yerini bulsun diye bir kere

kucaklaşalım, dedi. Kucaklaştık. Arkama

bakmadan kapıdan dışarı çıkarken:

— Çocuklara selam söyle, dedi.
Merdivenleri ağır ağır inmeğe başladım. Dördüncü kat. Üçüncü kat. Merdivenleri hızlı
hızlı
iniyorum.
İkinci kat. Merdivenleri koşarak iniyorum.

Tam sokağa çıktığım zaman, derinlerden, demir bir kapının hızla kapanması gibi tok bir
ses geldi…

BU KİTABIN SON SÖZÜ………………………

«Kavgada
kendi kendini öldüren
lanetli bir cenazedir benim için: Ölüsüne
ellerimiz
dokunamaz. Arkasından
matem marşı
okunamaz.»

Sen artık
bu kitapta: noktaları
virgülleri
satırları taşımıyorsun. Sen artık
bu kitapta koşmuyor
bağırmıyor
alnını kaşımıyorsun. Sen artık
bu kitapta
yaşamıyorsun.

Ve Benerci sen bu
kitapta:
kendi kendini öldürmene rağmen benim ellerim senin
kanlı delik
şakağına dokunacaktır. Cenazende
dosta düşmana karşı matem marşı
okunacaktır:

MATEM MARŞI …………………….

Çan
çalmıyoruz. Çan
çalmıyoruz. Yok sala
veren! Giden o biten
bir şarkı değildir…

O
büyük
bir
ışık
gibi döğüştü.
Kasketli
bir güneş
halinde düştü.

Çan
çalmıyoruz. Çan
çalmıyoruz. Yok sala
veren! Bu giden bir biten
şarkı değildir………..

S O N

Benerci Kendini Niçin Öldürdü, 3. Kısım, Nazım Hikmet

Benerci Kendini Niçin Öldürdü

3. Kısım

BİRİNCİ VE SONUNCU BAP

I

Gözüme altın bir damla gibi akan
yıldızın ışığı, ilkönce
boşlukta
deldiği zaman karanlığı, toprakta göğe bakan
bir tek göz bile yoktu… Yıldızlar ihtiyardılar
toprak çocuktu. Yıldızlar bizden uzaktır
ama ne kadar uzak
ne kadar uzak..
Yıldızların arasında toprağımız ufaktır ama ne kadar ufak
ne kadar ufak… Ve Asya ki
toprakta beşte birdir. Ve Asya’da
bir memlekettir Hindistan, Kalküta Hindistan’da bir şehirdir, Benerci
Kalküta’da bir insan… Ve ben
haber veriyorum ki, size: Hindistan’ın
Kalküta şehrinde bir insanın yolu üstünde durdular. Yürüyen bir insanı
zincire vurdular…

Ve ben
tenezzül edip
başımı ışıklı boşluklara kaldırmıyorum. Yıldızlar uzakmış
toprak uf akmış
umurumda değil,
aldırmıyorum… Bilmiş olun ki, benim için
daha hayret verici
daha kudretli
daha esrarlı ve kocamandır:
yolu üstünde durulan zincire
vurulan İNSAN. . .

II

Şu yukarıya, üçüncü kısmın birinci ve sonuncu babının birinci parçası olarak
yazdığım, üslubu ukalaca, yazıdan da anlıyacağınız veçhile, Benerci mahpustur.

Hindistan’ın hakikî istiklâl ve hakikî kurtuluşu için çalıştığından dolayı, Britanya polisi
tarafından
tevkif, Britanya adliyesi tarafından muhakeme ve Britanya hükümeti tarafından,
Benerci,
hapse atılmıştır. Cezası 15 senedir. Benerci bu 15 adet seneyi taş bir hücrede tek
başına
geçirecektir. Ve bu 15 adet senenin bir haylisi geçmiştir…

Şimdi size, bu bir hayli senenin nasıl geçtiğini anlatacağım. Ve, sonra, sıra, Benerci’nin
kendini
niçin öldürdüğüne gelecek. Emperyalizm aleyhine yazılan* ve emperyalizmi
temellerinden
yıkmak için nefislerini feda edenlerden bahseden bu kitap, bir inkılâpçının hangi
şartlar içinde
kendini öldürmeğe hak kazanacağını da hallettikten sonra, bitmiş olacaktır.

(*) Yalnız şunu hatırlatmak isterim ki, Benerci emperyalizmi ve emperyalizm ile
mücadeleyi, Neo-Hitlerist-Sosyal-Faşist-Sinyor-Fon Şevket Süreyya Bey gibi
anlamıyordu.

III

Güneş
pencerede… Yanıyor
demir bir çubuk..
Dışarda saat
belki beş,
belki altı,
belki buçuk,
yedi. Gardiyan karyolayı
duvara kilitledi. Adam
demir iskemlede oturuyor
oturuyor… Güneş
düştü pencereden adamın başına
vuruyor..

Dışarda saat
belki on
belki on iki.. İçerdeki:
yürüyor duvardan
duvara,
duvardan
duvara.
Gardiyan…
Pirinç çorbası, ekmek.
Demek:
öğle saati çaldı
öte yanda yaşıyanlara.. Ve adam yürüyor,
duvardan
duvara,
duvardan
duvara..

Yanıp söndü demir çubuk.. Dışarda
saat:
belki beş, belki altı,
belki buçuk… Dışarda adam… Adam
demir iskemlede oturuyor…
Oturuyor…

Gardiyan.
Pirinç çorbası, ekmek.
Gardiyan
karyolayı indirince:
içerde gece. Yatıyor adam. Gözleri düşünüyor,
dişlerinin arasında bıyığı.. Dışarda ay ışığı….

IV

19… senesi eylülünün on beşinci gecesi idi.. Saat on ikiden sonra, Kalküta şehrinin
varoşlarından
gelen bir adam, umumî hapisanenin yüksek duvarları karşısında durdu. Tam bedir
halindeki

ay,
gökyüzünü kaplıyan ve esen rüzgârla korkunç şekiller alıp akan siyah bulutların
arkasında kâh
gizleniyor, kâh meydana çıkıyordu.

Şehrin varoşlarından geldiğini beyan ettiğimiz meçhul adamın durduğu mahal, umumî
hapisanenin
arka cephesine tesadüf etmekte olup bu cephenin üst kısmında, hafif bir ışıkla
aydınlanmış,
bir sıra demir parmaklıklı pencere vardı.

Ay, bulutların arasından kurtuldukça, zaman zaman duvarın dibinden geçen bir
süngüyü ışıldatmakta ve bu suretle meçhul adama hapisanenin etrafını devreden
nöbetçilerin mevkilerini bildirmekte idi.

Meçhul adamın kendisini nöbetçilere göstermek istemediğini, okuyucularımız, elbette
tahmin eylemişlerdir.. Tahminlerinde yanılmıyorlar. Zira bu adam buraya Britanya
İmparatorluğu zabıtasının hiç de hoş görmeyeceği bir işi yapmak için gelmiş idi.

Filhakika, nöbetçiler hapisanenin köşesinde gözden kaybolur olmaz, meçhul adam
cebinden
bir taş parçası çıkarıp iyice nişanladıktan sonra demir parmaklıklı pencerelerin soldan
üçüncüsüne
fırlattı.. Taş pencereden içeriye girdi.

Eğer biz, okuyucularımızla birlikte, meçhul adamın taşı atmasından evvel, mevzubahis
pencereden
içeriye bakmış olsaydık, şöyle bir manzaranın şahidi bulunurduk:

Demir kapısının üstünde gardiyanlara mahsus dışardan sürmeli küçük bir pencere
bulunan taş

bir
hapisane hücresi. Gündüzleri kaldırılıp zincirle duvara kilitlenen ve geceleri indirilen
demir
bir
karyola. İşbu karyolanın üstünde, mahpuslara mahsus libası giymiş olduğu halde bir
şahıs
oturmaktadır. Mezkûr şahıs sık sık başını kaldırarak, kapıdaki gardiyan penceresinden
gözetlenip
gözetlenmediğine bakıyor, sürgünün açılmadığına emniyet kesbettikten sonra, siyah
kaplı
kalın
bir kitabın sayfalarına bir şeyler yazıyordu. Eğer siyah kalın kitabı yakından tetkik
edecek
olursak
görürüz ki, bu İngilizce bir İncil’dir. Mevzubahis şahıs, taş hücreye kapatıldıktan bir
hafta
sonra;
Kayser’in hakkını Kayser’e ve Allanın hakkını Allaha vermeği ve sağ yanağına bir tokat
atılırsa,

sol yanağını çevirmeği talim etsin diye, bu İncil’i bir İngiliz misyoneri kendisine vermiş
idi. Esasen, hepisanenin bütün hücrelerinde bu kitaptan maada okuyacak ve yazacak bir
şey bulunmazdı.

İmdi, ahvalini tetkik eylediğimiz şahsın, yani taş hücre mahpusunun İncil sayfalarına
neler yazdığını görelim:

Satırlarının başları numaralı ve bazı kelimeleri küçücük haç işaretli sayfalarda, URDU
lisanıyla ve
henüz kurumamış kırmızı ve taze bir kan ile yazılmış ve kitabın sık siyah matbu
hurufatı
üzerinde
ateş gibi yanan yazılar vardı.

Taş hücre mahpusu İncil kitabının iç mukavvasından kopardığı bir parçayı bükerek bir
kalem
haline getirmiş ve bunu sol bileğinden ince ince akan kana batırarak bu ateş gibi yanan
yazıları
yazmakta bulunmuş idi.

İşte şehrin varoşlarından gelen meçhul adam taşı attığı zaman, taş hücrenin içindeki
mahpus böyle bir işle meşguldü. Pencereden gelen taş mahpusun karyolası dibine
düşmüştü. Mahpus hemen yerinden kalktı.

Üzerlerine kanı ile yazdığı İncil kitabı sayfalarını kopararak taşa sardı ve taşı
pencereden dışarı atıp iade etti.

Şehrin varoşlarından gelen meçhul adam, taşa sarılmış kâat tomarını yerden aldı.
Göğsüne soktu. Ve dünyanın en kıymetli hazinesini göğsünde taşıyan bir insan gibi,
korkak,
cesur ve emin adımlarla uzaklaşmaya başladı. Korkuyordu: göğsündeki defineyi alırlar
diye;
cesurdu: göğsündeki defineyi ölümün karşısında dahi vermemek için; emin idi: zira kaç
senedir

her iki ayda bir buraya geliyor, taşı atıyor ve taş, kanlı yazılar yazılı İncil sayfalarına
sarılmış
olduğu halde kendisine iade ediliyordu; binaenaleyh bu işe alışmış idi.

Bu kanla yazılmış yazılar, Hintlilerin hakikî istiklâl ve kurtuluş cidalinde kitlelere
heyecan,
şuur ve hedef verm ekte i di….

Taş hücre mahpusu Benerci’dir. Kitlelere heyecan, şuur ve hedef veren yazılar,
vaktiyle
Somadeva’nın başladığı ve şimdi Benerci’nin devam ettiği «Hindistan’ın Yirminci Asır
Tarihi»
isimli eserdir. Yalnız, Benerci bunu, bileğini kesip kanıyla yazmıyor.. Fakat, eğer icap
etseydi,
eserin bir tek satırını yazmak için damarlarındaki bütün kanını akıtabilirdi.
Ve bu, pestenkerani bir lâf değildir..

Bu işi yapabilecek insanların yalnız on dokuzuncu asır romanlarında yaşadığını
zannedenler, yirminci asrın isimsiz, büyük kavga kahramanlarını tanımıyorlar demektir.

Benerci yazısını bileğinin kanıyla yazmıyor. Bu yazıları şehrin varoşlarından gelen
meçhul
adama vermiyor. Benerci yazılarını temiz beyaz kâatlara kurşunkalemiyle yazıyor.
Ve bunları hapishane gardiyanlarının İngiliz dikkatlerine rağmen, dışardakilerin
ellerine
ulaştırıyor.

NASIL?..

Taş hücre mahpusunun, senelerdir, bu işi nasıl yaptığını anlatacak değilim. Romanda da
olsa,
Britanya polisine hizmet etmek istemem……
Dışarda
bir bayrak gibi dalgalanırken adı, içerde
O
ihtiyarladı.. Her
gün biraz daha
camlan
yaşarıyor iri
bağa
gözlüklerinin. Her gün
biraz daha
siliniyor çizgileri
gördüklerinin.
Küreyvatı hamra azalıyor. Tasallübü şerayin.
Tansiyon 26. Baş dönmesi, bunaltı. Sinir…

Bir
senedir
yazamadı bir
satır
bile.. Yine fakat
dışarda bir bayrak gibi
dalgalanıyor adı. İçerde O
ihtiyarladı….

Benerci Kendini Niçin Öldürdü,2. Kısım, Nazım Hikmet

Benerci Kendini Niçin Öldürdü

2. Kısım

BİRİNCİ BAP

BENERCİ TEKRAR ARKADAŞLARINA KAVUŞUR…
SOMADEVA YATAĞA DÜŞER…
ROY DRANAT’IN HAYAT FELSEFESİ…
YİRMİNCİ ASIR TARİHİNİN BAŞLANGICI V.S… V. S…

Noktanoktanoktanokta nooook-ta
Basmıştır yine bağrına Benerci’yi o
inanılmayacak kadar iyi kahredip yaratan
KALKÜTA. Noktanoktanoktanokta
Noooook-ta

I

Bu yaz:
Sabahları — taze süt gibi beyaz, öğle zamanları — erimiş
bakır gibi aydınlık, akşamları — Bombaylı kadınların esmer
teninden ılık ve geceleri — üzüm salkımları gibi
yıldızlıyken hava

SOMADEVA düştü yatağa. Kan geliyor boğazından.

Dinleyin bunu Benerci’nin ağzından:

«— Gazete kâatlarıyla örtülmüş olan masada bir gaz lambası yanıyordu. Somadeva,
duvarın dibindeki yer yatağındaydı. Boynu bembeyaz. Elmacık kemiklerinin derisi
kırmızılaşmıştı.
Tıraşı uzamış. Ve gözleri lüzumundan fazla aydınlık, lüzumundan fazla karanlıktı.
Yatak çarşafının ayak ucunda bir tahta kurusu yürüyor.

Gittim, tahta kurusunu aldım. Masadaki gazete kâadını kopardım, koyulaşmış siyah bir
kan damlasına benziyen hayvanı kâadın içinde ezdim.
Somadeva güldü:

— Benerci, beni seviyorsun, dedi.
Gözlerini yüzümde gezdirdi. Gözleri alnımda durdu:

— Benerci, seneler geçti. Benim attığım taşın izi silinmemiş. Bunun şimdi farkına
vardım, dedi.
Yeni doğmuş bir çocuk gibi nefes aldı: —
Bugün iyiceyim, dedi. Su istedi. Verdim.

— Karanlık, dedi. Lambanın

fitilini açtım. Yine ona para

getirmiştim.

— Bu parayı nineye verirsin yine. Her gün besleyici yemekler pişirsin. Hem, üç öğün
mutlaka yemelisin, dedim.

Cevap vermedi:

— Geçen hafta sana getirdiğim paradan hapisanedekilere göndermişsin, sonra iki gün
kuru ekmek yemişsin, dedim.

İşitmemezliğe geldi.

– Sana yemeğin için verilen parayı başka yerlere harcamaya hakkın yok,
dedim. Yemek yemen, iyi olman lâzım, dedim.

Bir şey söylemek istedi.
Söylemedi.

Düşünüyorum.

Bir kamyonun üstünden uçsuz bucaksız kalabalığa söz söyliyen Somadeva aklıma
geliyor.

Yağmurlu bir akşam aklıma geliyor. Karakolun duvarına çömelmişim. İçerde
Somadeva’nın
omuz başları lime lime yarılarak kanıyor.
Somadeva’nın mahkemesi aklıma geliyor. Yumruklarını maznun parmaklığına vurarak
haykırıyor.

Somadeva hapisaneden kaçıyor. Yine beraberiz. Britanya’ya karşı grevler,
nümayişler, içtimai ar…

Sıcak bir öğle zamanı aklıma geliyor. Uzun bir yol yürüyoruz.

Terimi silmek için Somadeva’dan mendilini istiyorum. Dalgın, mendilini veriyor.
Mendilde kan.

Gece boğazından kan boşanmış. Doktora gidiyoruz. Verem.

Metelik yok. Zaten hastaneye de yatırmak mümkün değil. Kaçak.
Somadeva’yı, ninenin evinde, duvarın dibindeki yer yatağına yatırdığım gün aklıma
geliyor.

Düşünüyorum.
Kötü, berbat şeyler aklıma geliyor.

Sonra, mendillerine kan tüküren veremli genç kız romanları okuya okuya,
bütün bu anlattıklarımı bayağı bulacak olan bazı okuyucular aklıma geliyor.
Gülüyorum. Somadeva
soruyor:

— Niye güldün?
— Hiç.. Hem artık ben gideceğim.
Somadeva soruyor:

— Haftaya geleceksin değil mi?

— Tabii.
Odadan çıkarken Somadeva’nın sesini işitiyorum:

— Böyle duvar dibinde sırtüstü gebermek berbat şey be. Hiç olmazsa orada
ölsem. Sen, söyle arkadaşlara…

Gözlerim yaş içinde.

Arkadaşlara söyle. Unutma, Benerci. Orada. Anlıyor musun?»

II

Sıcak.
Ufukta ışıldayarak nehir akıyor.

Benerci kapalı bir kitap gibi.

ROY DRANAT toprağa bakıyor Ve konuşuyor, yarı yoldan
dönen
bizim eski ahbap gibi: «— Benerci sen
yüksek dağların çayırlarında biten keskin kokulu
göz alan renkli bir otsun. Fakat devedikeninden
daha faydasız bir ot. Benerci sen bir Don Kişot’sun,
kahraman
ve gülünç
bir Don Kişot. Benerci bil ki
neticeler çıkarmak

öyle mümkün değil ki. Hayat öyle karışık. Geç efendim, bunları bırak. Akşamüstü
serinlikte teferrüce çık… Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz,
yaz:

“Şöyle rahat bir kuşeye sığındık da biz Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz…”
Gerisini at. İşte felsefei hayat.»

Benerci güldü.
Ben bir şey demedim.
Eski bir kavga şarkısı mırıldanarak
bakıyorum ufukta akan suya.

Sıcak.
Yazdım bütün gece Benerci’yi,
şimdi bir yatsam uykuya.*

(*) Okuyucularıma, ismiyle ilk defa karşılaştıktan ROY DRANAT hakkında kısa bir
malûmat vermeyi münasip buldum. Roy Dranat, Benerci’nin eski bir kavga
arkadaşıydı. Fakat sonra, galiba korktu, galiba sabrı tükendi ve galiba ruhunu satıp
rahatı bulmak fırsatını ele geçirdi.
Kavgadan ayrıldı. Şimdi ROY DRANAT, İngiliz emperyalizminin emrinde, sakalsız,
pelerinsiz ve kılıçsız, rahatını arayan zavallı, mustarip bir Faust’tur. N.Hikmet

III.

«Keşmirli Ebe kadın
anamın kasıklarından çekti beni. Ve
kundakladı bir sinema biletiyle.
Biletim
üçüncü mevkiydi. Anam
etekliğini giydi,
babam
mavi gömleğini, yola
düzüldük… Gittiğimiz
sinemanın üç kapısı var:
Birincinin önünde:
otomobiller tepiniyor, firaklı Britanya
bankaları iniyor. İkincinin önünde: küçük
dar
dükkânlarla
dar
tarlalar.
Üçüncü kapı bizim, oradan
biz giriyoruz,
istihsal aletinden mahrum olanlar. İçerde
the polismenler gösteriyor yerlerini
müşterilerin:
— Buyrun siz oturunuz!
Oturtuldular.
— Oturun!
Oturdular.
— Otur ulan kerata…
Oturduk.
Lambalar söndü.
Muzıka başladı, makina döndü. Perdede
filmin ismi göründü:

(Yirminci Asrın Sergüzeştleri nâm
dram.) Yirminci asır
dört kanatlı bir tayyareden mendil salladı bize. Yakasında kapitalizm
açıldı kabak çiçeği gibi. O kadar çoğaldı o kadar
uzadı ki bacalar saçlarından asıldılar sıra sıra kehkeşanlara.
Öyle duman çıktı, kurum yağdı ki gökte Allah bile meleklere
Amerikan markalı muşambalar giydirdi. Şikagolu bir milyoner öptü telsiz telefonla
Tokyolu sevgilisini. Elektrikli salhanelerde
makinaların bir ağzından pastırma attılar, öbür ağzından boynuzlu inekler çıktı. Bir
coğrafya hocası dedi ki derste: “Senegalli zencinin yegâne derdi
yüzünün siyah olmasıdır.” Bu haber bir velveleyle köpürdü Paris’te, müstemlekeler
nezareti emir verdi, pudra fabrikaları geçti seferberliğe. Paris’te olan işler duyulunca
Londra’dan hemen içtima edip karar koydu Avam Kamarası: “Kıçlarına kuyruk takmıyan
Hintlilerin kesilecek kafası.”
Telsizler daha tebliğ ederken bu kararı Hind’e muazzam bir kuyruk tröstü teşekkül
etti Mançister şehrinde. Kutbu şimalide Eskimolar
görünce bu halleri, kıça kuyruk takmamak
ve değiştirmemek için deri, ince Japon fincanlarında okkalarla Hollanda
sütü içmeğe başladılar. Üstünde uzun katarlar kayan raylar, bahrimuhitlerin elli
bin tonlukları ham mevat taşıyorlar müstemlekelerden. Kilometreler
ticaret evleriyle bağlandı birbirine. Sahrayı Kebir’in ortasında
ilân kuleleri dikildi. Tröstler kartellerle tokuşuyor. Balyalar, denkler,
çuvallar, kutular
şarktan garba, garptan şarka koşuyor…
Perde karardı, makina durdu.
Perde beyazlandı, lambalar yandı.
Lambalar yanar yanmaz
kocaman bir gürültü ortalıkta çalkandı.
Babama sordum:
“—Ne oldu?”
Anam güldü.
Ve birdenbire küçücük kafam
yukardan düşen bir kitabın
yapraklarıyla örtüldü. Kitabı kafamdan atıp yukarı baktım: Britanya bankalarının
localarından
filozoflar: tonlarla yaldızlı eserlerini
fırlatıyorlar üstümüze. Lambalar söndü. Muzıka başladı, makina döndü. Perdede
ikinci kısmın ismi göründü “Hindistanlı Parya
VE PROLETARYA.” The polismenler el attı kıçlarına. Birinci mevki homurdandı.
İkinci sallandı. Bağırdı üçüncü mevki
avazı çıktığı kadar:
“— Geliyor, ror, geliyor bizimkiler….” Mehtaba, dökülen bahrimuhit gibi mavi
pantolonların dalgalan
kapladı perdeyi. Başladı resmigeçit
Misisipi gibi uzun
Amazon kadar geniş. Maden ocaklarında çalışanlar
ata biner gibi kazmalarına binip tünellerde koşuyorlardı dörtnala. Keşmirli mensucat
amelesi
hep bir ağızdan şarkılar okuyarak kocaman bir bayrak dokuyarak
geçti. Nakliyatçılar
şehirlere tekerlek takarak
tramvaylara çektirdiler. Elektrikçiler
lastik eldivenlerine sırma saçlarından
dolamışlardı voltları. Elektrikçiler
geçtiler,
elektrik kadar temiz elektrik kadar çevik, elektrik
elektrik…
Geçiyor bizimkiler Misisipi gibi uzun
Amazon kadar geniş… Omuzlarımda fır dönerken kafam
karnıma vurdu babam. Şimdi yürüyordu perdede
on milyon beygir kuvvetinde bir ıstırap: Elleri ceplerinde kilitli
parmakları burunlarında ağır ağır sürüklendi işsiz ordusu. Adımları nalladı
gözbebeklerimizin kulaklarını. Sırıttı birinci mevki. İkinci düşündü.
Perdede
yeni yazı göründü: “BURJUVAZİ!”
The polismenler giydi pazarlıklarını. Alkış yağdı localardan. Ağzı sulandı
ikinci mevkiin. Biz
çuvaldızla dikildik birbirimize gündeliklerimizden, avuçlarımız alevlendi, fırladı
gözlerimiz
burun deliklerimizden. Başladı resmigeçit:
İmparatorluk üniformaları davul çalarak
yol açarak
geçti. Britanyalı diplomatlar
bonjurlarının kuyruklarını döşediler yola.
Bayraklar çekildi her karakola. Sökün etti tröstler. Başlarında
banka kavaslarının şapkası vardı. Sıkıştırmışlardı fabrika bacalarını
kulaklarına. Toprakların kilometreleri
tespihti ellerinde. Ağızları havada kartel avlıyordu. Esham senetlerindendi
boyunbağları. Parmaklarımla saydım bu dağları,
geçtiler.

Göründü müteşebbislerin alayı. Hepsi
bir iki fabrikanın
tutmuştu kulaklarından. Sünnet çocukları gibi
yürüyorlardı. Hepsinin parlıyordu apış
arasında
malî sermayenin altın kazığı. Bunları da birer
birer
saydık anamla beraber… Alay bitti. Toz duruldu.
Baktık ki, yollara çıplak göbeklerinden
çivilenmişti orospular.»

Somadeva deminden beri okuduğu defteri kapattı. Yastığının altına koydu ve
Benerci’nin yüzüne baktı:

— Nasıl buldun?

Benerci sordu:

Hepsi bu kadar mı?

— Şimdilik bu kadar. Daha doğrusu bu, yazmak istediğim «Yirminci Asır Hindistan
Tarihi»nin
başlangıcı.

— Bakalım gerisi nasıl olacak?

— Gerisi, sonu harikulade olacak asıl, Benerci. Bu tarihin sonu inanılmıyacak kadar
mükemmel olacak. Yalnız bir yazabilsem, yani onu ben de bir yazabil seydim.
Benerci kalktı. Masanın üstündeki gaz lambasını yakmak istedi. Somadeva seslendi:

— Lambayı yakma. Böyle daha iyi. Geçmiş gelecek, kafamın içindekileri böyle daha iyi
görüyorum.
Akşamları ateşim dehşetli artıyor. Ağrılar filan dehşetli. Artık dayanılmıyacak
kadar… Neyse, bunları bırak.
Sen bir şeyler anlat bakalım. Son günlerde okuyor musun? Fabrika kaçta bitiyor?
Neler okudun?

— Son günlerde bir iki meraklı kitap okudum. Hatta iki tanesi yanımda. İstersen
lambayı yakayım da,
sana biraz okuyayım.

Olur, Benerci.

Benerci lambayı yaktı.

— Kitaplardan biri, şu meşhur Fransız gazetecisi Alber Londr’un. Fransız Kongosu’na
dair.
Sana kitabın en feci faslından beş on satır okuyacağım. Fransız Kongosu’nun merkezi
Brassavil’le
Karaburun limanını birleştirecek olan Kongo – Osean demiryolunun inşaatına dair birkaç
satır.
İnşaatı Batilon Şirketi yaptırıyor. Şimdi, dinle:

Benerci lambanın fitilini biraz daha açtı. Okumaya başladı:

«— Bakota, Baiyya, Linfaondo, Sara, Banda, Lizangö, Mabaja, Sinde, Loano
kabilelerinin adamları, dalgın hayatlarından koparılarak Batilon’a
gönderilmekteydiler.

Bu çok garip bir yolculuktu.

İstilâ zamanlarımızdan kalan mavnalara yükleniyorlardı.

Üç yüz, dört yüz başlık insan sürüleri güvertenin altına ve üstüne yığılıyordu.
Aşağıda olanlar nefessizlikten boğuluyorlardı; yukardakiler ne oturabiliyorlardı,
ne de kalkabiliyorlardı. Ve ayaklarında zencir olmadığı için, Brassavil’e kadar 15-20
gün
süren yolculuk esnasında Sari, Sangu, Kongo nehirlerine her gün iki üç insan kendini
atıyordu.
Mavna yolunda ilerliyordu. Düşenlerin hepsini toplıyamazsın ya!…

Kıyıdan gidildiği zamanlar ağaç dalları en yukarda bulunanları nehre yuvarlıyor… Hiçbir
çatı yok. 15 gün yuvarlak güvertenin üstünde. Güneşin altında. Yağmurun altında. Ocak
odunla yakıldığı için, uçuşan küçük kıvılcımlar zencilerin derilerinde yanıklar yapıyor.

İşte nihayet Brassavil… Üç yüz kişiden ancak iki yüz altmışı, bazen de iki yüz ellisi
gelebilmiştir.

….Gelenler sürüye sokuluyor. Yaya yolculuk başlıyacaktır. İlk önce, en sağlam
olanlar seçiliyor.

….Ve sürü, balta görmemiş ormanlardan yürüyerek, bataklıklar geçerek, dehşetli
Mayombe ormanına doğru ilerliyor.

….Bu korkunç bir manzaradır. 10 kilometreye uzanan insan sürüsü, boğumlarını
kımıldatmaya mecali olmayan uzun, yaralı bir yılana benzer. Biyalılar düşer, Zindeliler
ayaklarını zorlukla sürükleyebilirler ve kırbacın düğümü onları kovalar.

Ben demiryollarının nasıl yapıldığını görmüşümdür. İş yerinde birçok aletler
vardır.
Fakat burada zencilerden başka hiçbir şey yok….

….300 kilogram ağırlığında çimento fıçılarını nakletmek için, Batilon Şirketi, bir
sırık ve iki zenciden başka hiçbir vasıtaya lüzum görmemiş.
Irgatbaşıların ezdiği bitkin, yorgun, yaralı, sıska zenciler yığınlarla
ölüyorlar. ….Bu muazzam bir zenci imhası hareketiydi.

Batilon Şirketi’ne verilen sekiz bin insan, az bir zaman içinde beş bin, sonra
dört bin, daha sonra iki bine indi.

Ölenlerin yerini doldurmak için yeni devşirmeler yapılıyordu.

Zenciler ormanlara, Çat kıyılarına, Belçika Kongosu’na, Angola’ya kaçıyorlar.
Eskiden insanların yaşadıkları yerlerde, bizim müteahhitlerimiz şimdi yalnız
şempanzeleri
buluyorlar….. »

Benerci durdu ve,

— Somadeva, dedi, biliyor musun, bu kitabı yazan Alber Londr kimdir?

– Hayır, tahmin ediyorum. Onda dehşetli bir iş adamı kafası var. Zencilerin
mahvoluşuna, körü körüne baltalanan bir ormanın mahvolması gibi acıyan bir adam.
Anlıyorum ki, o,

Afrika’ya makina istiyor. Zenciyi ölümden kurtarmak için değil. Zenciyi daha semereli,
daha
uzun zaman, daha dayanıklı işlettikten sonra öldürmek için. Fransız emperyalizminin
acı söyleyen, dehşetli bir gazetecisi şu Alber Londr.. Öyle değil mi?

— Öyle.. İstersen sana kitapları bırakırım. Öteki kitap Jorj Lefevr’in «Kauçuğun
Epopesi».
Amerika otomobil fabrikalarına dair fasılları şayanı hayret. Bu Lefevr kadar
köpoğlulukta
mahir bir adam görmedim. İnsanların, kocaman bir makinanın basit vidaları haline
gelmesinde
bile şiir bulan bir adam. Kitabı okur anlarsın. Lambayı söndüreyim mi? Haftaya
gelirim yine.
Dört gün sonra yapılacak mitingin sonu neye varacak? Böyle hasta olmasaydın. Kuvvetli
söz
söyliyen, amma bıçak gibi söz söyliyen bir arkadaşa öyle ihtiyacımız var ki. Neyse.
Ben gidiyorum. Kendine iyi bak…

Ben kendime iyi bakıyorum. Üzülme! Git. Lambayı söndür.

Benerci lambayı söndürdü. Ve sanki lambayı söndürür söndürmez, Somadeva hemen
uyuyuvermişmiş gibi, ayaklarının ucuna basarak odadan çıktı.

Merdivenin sahanlığında, nine Benerci’yi kolundan tuttu:

— Ölecek, dedi. Belki, ölümün gelmesini beklemeden kendi kendini öldürecek.
Benim oğlum da, kafasını İngilizler sopayla parçaladıktan sonra, o duvarın
dibindeki yatakta
ölmüştü. Bu da, o duvarın dibindeki yatakta ölecek. Belki de kendi kendini öldürecek.
Çok ağrı çekiyor. Sana göstermiyor amma, siz hepiniz öyle ağrı çekseydiniz çoktan
ölürdünüz.

— Kendini öldüreceğini nerden biliyorsun? Sana bir şey söyledi mi?

— Bana bir şey söylemedi. Bana o yalnız iyi şeyler söyler. Kendini öldüreceğini
yalnız kendine
söyledi gibi geliyor bana. Bunu, belki kendine bile apaçık söylememiştir. Belki de
söylemiştir.
Dün, ben evde yokken, sokağa çıkmış… Yatağının altına bir çıkın korken gördüm.
Çıkında ne vardı, bilmiyorum. Sokaktan bir şey alıp getirdi.

Benerci, birdenbire geri dönüp Somadeva’dan sormak istedi. Sonra vazgeçti.

— Sen onu yalnız bırakma, nine, ben iki üç gün sonra gelirim.
Benerci sokağa fırladı.
Yürüdü.. Yürüdü…

Bir köşebaşında Roy Dranat’la karşılaştılar.

Havagazı fenerinin altında durdular. Roy Dranat sarhoştu. Benerci’nin ellerini tuttu:

— Benerci, belki siz haklısınız, dedi. Belki haklısınız. Fakat, ben «dünyayı düzeltecek
ben mi kaldım»a kadar düştüm. Mümkündür ki, «beş parmak bir olmaz»a kadar da
alçalayım. Amma, bana öyle geliyor ki, sizin hakkınız var. Allahaısmarladık Benerci.
Ben bu tarafa
sapıp
yoluma gidiyorum, sen de yoluna git..

Roy Dranat, Benerci’nin ellerini bıraktı. Şapkasını çıkardı. Yerlere kadar eğilerek
Benerci’yi selamladı:

— Belki, siz haklısınız…….

Sallanarak uzaklaştı..

İKİNCİ BAP

KALKUTALI SEYYAR SATICI ESNAFINDAN BİR VATANDAŞ:
KALKÜTA’DA, İNGİLTERE EMPERYALİZMİ ALEYHİNE YAPILAN MİTİNGİ VE SOMADEVA’NIN ÖLÜMÜNÜ BERVEÇHİ ÂTİ ANLATIYOR.

Meydanda bir kalabalık vardı, kardaşım,
uyy… aman kalabalık!! Rüzgârlı bir
orman gibi uğuldardı, kardaşım,
bu yaman kalabalık. Kalkütalıtornacılar, Keşmirli dokumacılar,
Bombay gemicileri, yetmiş yedi denizin
getirdiği kum gibi
insan var. Çırılçıplak çocuklar
sarkıyor salkımlarla ağaçların dalından. Kocakarılar oturmuşlar eşiklere.
İğne değil, bir kıl koparıp atsan sakalından
düşmezdi yere. Meydanda bir kalabalık vardı, kardaşım,
uyyy, aman kalabalık. Dalgalı, karanlık bir suya düşmüşüm gibi beni sardı,
kardaşım, bu yaman kalabalık. Baktım ki taaa…
karşıda
bir kamyonun üstünde bir adam
avaz avaz
söz söylüyor. Ama ne söz söylüyor anam,
okkalı söz söylüyor!!! Bakıyorum adama,
bir şey anlamıyorum ama, söz söylüyor herifçioğlu
söz söylüyor, okkalı söz söylüyor:
«— Bilemem hangi sebeple, bilemem hangi sebebe!» Etrafta bağırıyorlar: «—
Yaşşşşabeü!» Ben de bağırıyorum. Acayip bir türkü çağırıyorlar. Makama uyup ben de
çağırıyorum… Yanımda seyrek sakallı bir ihtiyar: «— Bunlar, delidir, diyor, bunlar
sanıyorlar ki, diyor, biz zorla devirebiliriz,
altın topuzlu kuyruğunu dalgalara vuran denizlerin ortasında demirden
bir aslan gibi duran kocaman
Britanya’yı.»
Şimdi kamyonun üstünde başka bir adam.. Bu da söz söylüyor anam
söz söylüyor.
Okkalı söz söylüyor. Bakıyorum adama.
Bir şey anlamıyorum ama belli ki ötekinden
daha okkalı söylüyor. Etrafta daha çok bağırıyorlar. Ben de
bağırıyorum. Bu sefer başka bir türkü çağırıyorlar,
makama uyup ben de çağırıyorum… Seyrek sakallı ihtiyar: «— Bak, bu doğru
söylüyor, diyor, zorla değil,
güzellikle
yavaş yavaş, diyor, alırız!.. Birdenbire ayrılırsak, köksüz bir ağacın
dalları gibi kalırız…»

Şimdi kamyonun üstünde yine başka bir adam.
Elbet bu da söz söyleyecek anam.
Söz söylüyor.
Seyrek sakallı ihtiyarın keyfi yerinde yine.
Belli ki, geliyor kalabalık
seyrek sakallının dediğine. Adamlar çıkıp iniyor kamyonun üstünden.
Balta görmemiş bir ormanda yürür gibi
yürüyorum kalabalıkta kamyona doğru ben. Bağırışlar. Türkü çağırışlar.
Ben bir şeycik anlamıyorum ama, etraftan laflar çalınıyor kulağıma:
— Sol taraf hapı yuttu!
— Kamyonun yanında Benerci’ye bak!
Anası ölmüş
kız kardeşi dağa kaldırılmış gibi
somurttu..

— Gandi’nin hakkı var!
— Hind’in kurtarıcı ilahları:
dokuma tezgâhları. Deniz tutmuş gibi dönüyor başım. Birden bir
kıyamettir koptu kardaşım. Bağrışmalarla, ipte çamaşır gibi sarsıldı hava.
— Somadeva geliyor, Somadeva!
— Ona söz verin!
— Söyletmeyin, istemez!
— Dinlemiyoruz!
— Al aşağı!
— Söyletmeyin, istemez.

Yanındakilerin omuzuna dayanarak
tırmandı kamyona bir adam. Geldi bütün kalabalık bu sapsarı yüzlü bir tek adamla göz
göze. Ortalık tıssss! Somadeva başladı söze… Hey anam! Heeey! Herifte bir ses vardı,
beyabey, bir ses! Hani, ormanda kaplanlar ölürken
böyle bağırır.. «— Arkadaşlar!
dedi.
Hastayım..
Çok.. Fazla söze lüzum yok,
kendimi asacaktım. Gidip bakın odama: ipi yerde,
çengeli tavanda mıhlı bıraktım. Geberecektim bir kaçak gibi
az daha.. Arkadaşlar!…»
dedi.
Ve sözünü bitiremedi. Sallandı sola bir, sağa bir… Baktım ki kalabalığa
bir
kalabalık da rüzgârlı bir ekin gibi sallanıyor,
ben de sallanıyorum. O yine: «—Arkadaşlar…»
dedi.
Yine sözünü bitiremedi. Ve kamyonun üstünden
devrildi üstümüze..
Birdenbire, kardaşım, bir hal oldu bize: boydan boya meydan uzattı kollarını
düşeni tutmak için. Hani ancak
Lortlar Kamarası’na girmeliyim
bu hali unutmak için. Dalgalı bir denize düşen ay ışığı gibi yüzdü
bembeyaz ölüsü Somadeva’mn yukarı kalkan kolların ve başların üstünde. Meydan
bağırdı, ben bağırdım: «— Somadeva!
Somadeva! Kavga sonuna kadar
kav—ga!…»
Omuz başımda inledi bir ses: «— Deliler kesiyor kocaman bir çınarın
en yeşil, en geniş dalını.» Dönüp arkama baktım ki, anam; yoluyor
seyrek sakalını
seyrek sakallı adam.

İKİNCİ KISIM SONUNCU BAP

İKİ ÖLÜNÜN ODASI…
HİNDİSTAN YİRMİNCİ ASIR TARİHİNİN SON SÖZÜ…
ROY DRANAT’IN AYNALI DOLABA BAKAN ÖLÜ GÖZLERİ.

Somadeva’nın ölüsü imamsız, rahipsiz ve hahamsız ve kavga şarkıları söyleyen on
binlerce kişilik bir cemaatla kaldırıldı.

Benerci, Somadeva’yı gömdükten sonra, ninenin evindeki odaya geldi. İpi yerde ve
çengeli tavanda mıhlı gördü. Duvarın dibindeki yer yatağının yastığı altından kırmızı
kaplı, çizgisiz defteri çıkardı.

Defterin kabında: «HİNDİSTAN’IN YİRMİNCİ ASIR TARİHİ» diye yazılıydı.
Benerci defteri açtı.
Baş tarafta, Somadeva’nın bir gece kendisine okuduğu yarı kalmış mukaddeme
vardı. Sonra beyaz sayfalar. Son sayfada beş altı satır. Benerci bu beş altı satırı
okudu:

«Ben, Somadeva, Hindistan’ın yirminci asır tarihini yazmağa başladım. Fakat
bitirmeden
öleceğim.
Arkadaşlarım, bıraktığım yerden yazmağa devam etsinler. Tarihin sonu inanılmayacak
kadar
güzel
olacaktır. Buna eminim…»

II

Benerci, Somadeva’nın odasından sokağa çıkınca, Roy Dranat’ın «akşamüstü serinlikte
bir teferrüçten dönerken» soğuk alıp zatürreeden öldüğünü duydu. Ve Roy Dranat’ın
oteline gitti. Gördüklerini şöyle anlatıyor:

Girdim ki içeriye, iki eli
yanına gelmiş
yatıyor otel odasının
dört topuzlu karyolasında.
Ölü.
Omuzlarına kadar çarşafla örtülü,
gözleri açık…
Çarşafın altında ayakları:
acayip bir hayvanın dinliyen kulakları. Gözleri bakıyor
ayakları arasından dolaba. Dolabın aynasında görüyorum: başını değil,
yüzünü değil,
kaşını değil, kapakları açık, içi örtülü gözlerini,
yalnız ölü gözlerini… Gözleri bakıyor dolaba. Ehramda bir kapı
açar gibi
açtım
dolabı.

Alt katta bir kutu var. Kutuda ölünün hiç giymediği siyah kunduralar. Ütülü
elbiselerle dolu orta kat: asılmış dolabın içine sıra sıra elsiz ve başsız Roy
Dranat. Bir şişe permanganat,
yakalık,
mendil, çorap. Bir kitap:
çok eski günlerde beraber okuyup satırlarının altını beraber çizdiğimiz
bir kavga kitabı.

Kapadım dolabı.
Onun dolaba bakan gözlerini kapadım.
Artık satılacak bir yürek,
kiralık bir kafa bile yok. Roy Dranat, hoşça kal,
mesele yok. YORGAN GİTTİ, KAVGA BİTTİ.

İkinci Kısmın Sonu

Benerci Kendini Niçin Öldürdü,1. Kısım, Nazım Hikmet

Benerci Kendini Niçin öldürdü

1. Kısım

BİRİNCİ BAP

BİR GENÇ ADAMA… HAKÎM HERAKLİT’E… YILDIZLARA VE AŞKA DAİRDİR..

I

Şehir
uzakta. Genç
adam
ayakta.
Akıyor şehirden geçen nehir genç
adamın ayakları dibinden. Genç adam
piposunu çıkarıyor cebinden

aranıyor kibriti. Bakıyor akar suya

düşünüyor Heraklit’i,

düşünüyor büyük hakîm Heraklit’i genç adam…
Kim bilir belki böyle bir akşam, böyle bir akşam,
Heraklit alnını
yeşil gözlü zeytinliklerde akan
suya eğdi ve dedi: «— Her şey değişip
akmada,
bu hâl beni hayran bırakmada..»

Heraklit, Heraklit; ne akıştır bu!. ne
akıştır ki bu, dalgalarında
dağlıdır alnı en mukaddes putun kızgın demir
damgasıyla sukutun. Gebedir her sukut bir
yükselişe. Ne mümkün karşı koymak

bu köpürmüş gelişe.. Heraklit, Heraklit!.
akar suya kabil mi vurmak kilit?

Şehir
uzakta. Genç adam
ayakta.

Akıyor şehirden geçen nehir genç
adamın ayakları dibinden. Genç adam
kibritini çıkarıyor cebinden

yakıyor piposunu.

II

Dikine mustatil bir apartımanın
en üst katında
dört köşe bir oda. Perdesiz pencereler. Pencerelerin dışında
yıldızlı geceler. Genç adam
alnını dayamış cama. Ben, romanın muharriri
diyorum ki genç adama: — Delikanlım!.
İyi bak yıldızlara,
onları belki bir daha göremezsin. Belki bir daha
yıldızların ışığında
kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin.

Delikanlım!.
Senin kafanın içi
yıldızlı karanlıklar kadar
güzel, korkunç, kudretli ve iyidir. Yıldızlar ve senin kafan
kâinatın en mükemmel şeyidir.

Delikanlım!.
Sen ki, ya bir köşe başında
kan sızarak kaşından
gebereceksin,
ya da bir darağacında can vereceksin. İyi bak yıldızlara
onları göremezsin belki bir daha…

Delikanlım!.
Belki beni anladın,
belki anlamadın. Kesiyorum sözümü.

İşte kapı açıldı
geldi beklenen kadın.. «— BEKLETTİM Mİ?» «—ÇOK…
Ama zarar yok..»

Kadın
yakaladı genç adamı
elinden. Genç adam
yakaladı kadını belinden. Bir yumrukta kırdı
camı. Oturdular pencerenin içine. Sarktı
ayakları gecenin içine… Işıklı bir deniz dibi
gibi
başlarında, sağda, solda gece yanıyor.
Ayakları karanlık boşluklara sallanıyor..
Sallanıyor ayakları
sallanıyor ayakları…
………. DUDAKLARI………

Sevmek mükemmel iş delikanlım. Sev
bakalım…
Mademki kafanda ışıklı bir gece var, benden izin
sana,
seeeeev
sevebildiğin kadar…

İKİNCİ BAP

GENÇ ADAMIN, SEVGİLİNİN ŞAHISLARINA… TİBET MABETLERİ VE AMERİKAN FİLİMLERİNE… AYIN ON DÖRDÜNE… GENÇ ADAMIN ESRARENGİZ MEŞGALESİNE… VE NİHAYET, MÜSEBBİBİ MEÇHUL BİR İHANETE DAİRDİR.

Mevzubahs gencin
ismi: BENERCİ. Kendisi aslen Hintli
olup
maskatı re’si DELHİ’dir.. Dostlannın
nazarında tam
adam,
düşmanlarının indinde azgın bir delidir ve Britanya
polisinde künyesi şüphelidir.. Şeklü şemailine gelince:
Ne PATAŞON gibi tombul bir cüce, ne MASİST gibi
bir dev, ne de VİLLİ FRİÇ gibi bir babik oğlandır. O, iki
gözlü, tek burunlu, basbaya insandır O… Birinci
babımızda, Benerci’nin odasına gelen kadın mühim bir
rol oynıyacak kitabımızda. Kendileri bir İngiliz mis’idir.
Hem İngiliz mis’lerinin nefisidir…

İmdi, be nefis
Mis
nerde, nasıl tanıdı Benerci’yi?. diye sorarsam size, ben, eminim ki, siz,
cevaben:

«— Mermer
merdivenler.. Kapı.
Kapıda kıvırcık saçlı taştan iki aslan. Tibet.
Tibette mabet. Mabedin içi… Omuzlarından çıkan on altı kolu havada,
çıplak karnı iki kat, bağdaş kurup oturmuş mabut BUDA..
İnledi öküz derisinden mukaddes davul: — Savul!
Savulü.
Savuuuul!!!. Buda’ya kurban geliyor. Sarı saçlı, mavi gözlü bir kadın beyaz,
kar gibi..
Kadının canına kıyacaklar gibi.. Açıldı kanlı bir ağız şeklinde karnı Buda’nın, fışkırdı
mukaddes alevler dışarıya. Uzun külâhlı Moğol rahipleri
kaldırdılar havaya beyaz kadını. Doyuracaktır Buda ateş dolu karnını. Mavi gözlü dilber
kurban gidiyor, kurban…

— Dran!
Drrrran!. Drrrrrrrran!!!.

Atıldı üç el tabanca.
Yuvarlandı Moğol rahipleri birbiri ardınca.
Esmer bir delikanlı yaklaştı mavi gözlü dilbere!
— Kaçalım!
bir an kaybedecek zaman değil..

OTOMOBİL..
Son sür’at..
Saatta 110 kilometre..

İşte bu kurtarılan kadın,
birinci bapta odaya gelen kadındı. Onu kurtaran genç:
BENERCİ.. Ve bu suretle İngiliz MİS
tanıdı Hintli genci..» DİYEREK
haltedeceksiniz.
Romanımı daha başlamadan berbat edeceksiniz. Gelin, etmeyin çocuklar.. Ne çıkar,
inanın bir sefer olsun NAZIM’a Amerikan filimlerinden fazla..

İlk tesadüf
tramvayda oldu. İkincisi
lokantada.
Üçüncüde düğüm bağlandı nihayet siyah podüsüet
bir çantada.. İngiliz kızı mahsus
çantasını yere düşürdü. Hintli genç mahsus
düşen çantayı gördü:
kaldırarak
verdi kıza… EEEEEEE?
Sonra?
derseniz, bakın, birinci babımıza…

II

Ayın on dördü.
Ayın on dördünü Paris’te aç gezen gördü,
dedi ki:
— Bu gece ay
dibi kalay
bir tencere gibi…
Ayın on dördü.
Ayın on dördünü Fatihli hırsız gördü,
dedi ki:
— Bu gece ay
gökte açık kalan
bir pencere gibi. Atlasak içeriye,
aşırsak, be imanım,
Meryem Ana’nın
gümüş takımlarını.
Ayın on dördü.
Ayın on dördünü İrlandalı bir polis gördü,
dedi ki:
— Benziyor ay
yıldızların yaldızlarını çalmak için
göğe çıkan bir hırsızın
fenerine…
Ayın on dördü.
Ayın on dördünü şair Salih Zeki gördü:
benzetti kendi eserine
beğendi…
Ayın on dördü.
Ayın on dördünü Londralı bir lord gördü,
dedi ki:
— Benziyor ay
haşmetpenahımın
dizbağı nişanına…
Kızardı ayın on dördü.
Kızaran ayın on dördünü bir parya gördü,
dedi ki:
— Benziyor ay
Ganj’ın üstüne damlayıp yayılan
kardeş kanına.
Ayın on dördü. Bu sefer bizzat
çekik gözleriyle ayın on dördü
KALKÜTA şehrine civar,
bir çay tarlası gördü. Tarlanın dışında duvar. İçinde bir ev.

Gece saat: 2…

Evin alt katındaki
oda. Kapalı pencereler, asma bir lamba,
bir masa ortada.
Üç amele, iki köylü, bir muallim ve Benerci,
yani ceman yekûn:
yedi Kalküta delikanlısı, yedi inkılâp genci…..
Benerci söz söylüyor:
— Bize karşı

İntelicent servis
kendine mahsus…
— Sus.
Bir tıkırtı var.

Döndü başlar
kapıya.

— Sana öyle gelmiş.
Devam ediyorum arkadaşlar: İntelicent
servis
kendine mahsus…

— Benerci, sus.
— Rüzgâr…
— Arkadaşlar
İntelicent servis…
— Sımış…
Söndürün…
Dışarı bakacağım…

Karanlık… Aralandı pencere. Ay
ışığı
parlıyan enli bir kılıç gibi keserek karanlığı
düştü yere.
— Ne var?
— Sııııısss!.
Dışarda polis.
Lambaları sönmüş iki otomobil, ve bir sürü
motosiklet…
— Satıldık…
— Evet…

ÜÇÜNCÜ BAP

TAYMİS GAZETESİ’NİN BİR TELGRAFI…
VAZİYETİN TELHİSİ VE BENERCİYLE İSTANBUL’DA MATBAADA BİR MÜLAKAT… KALKÜTADA UMUMÎ GREV… SOMADEVA… TAŞLANAN ÇOCUĞUM…
VE DAHA BİRÇOK YÜREKLER PARALAYICI HADİSELERE DAİRDİR.

Taymis gazetesinin Kalküta’dan aldığı bir telgraftan:

KALKÜTA – Kızılların tevkifatı devam ediyor. Şehir civarındaki çay tarlalarında
metruk bir
evde toplanan gizli
Vilâyet Komiteleri, içtima halindeyken derdest edilmiştir. Yedi kişiden mürekkep olan
komite
azalarından
altısı yakında adliyeye verileceklerdir. Yalnız, ilk istintak neticesinde, gene komite
azasından,
Benerci isimli bir genç tahliye olunmuştur…

II
Vaziyeti telhis edelim hele.

BİR.
Benerci inkılâpçı bir gençtir.
Hazım zamanlarını, boş gecelerini değil,
boydan boya ömrünü vermiştir ihtilâle…

İKİ.
Birinci bapta öğrendik ki,
Benerci âşığıdır Britanyalı bir kızın.
Yani, delikanlımızın
kalbine bir taş
düşmüş.
Kırmızı saçlı bir baş
düşmüş ve
kalbi
dalga dalga halkalanıyor…

İki, A:
Benerci riyaset ederken gizli bir içtimaa
altı yoldaşıyla yakalanıyor.

İki, B:
Fakat meçhul bir sebebe
binaen, yoldaşlarının
mevkuf bulunmasına rağmen,
Benerci tahliye edilmiştir.

İki, C:
Bence, yani romanın muharrirince
olduğu kadar,
Benerci için de bu tahliye keyfiyeti
siniri, ruhu, kemiği, eti
kemiren bir esrardır, iki gözüm,
serapa esrar…

Benerci, sana dört teklifim var:
Evvela,
Kalküta’dan İstanbul’a
çık yola.
Babıâli caddesinde matbaaya gel… Geldin
mi? Âlâ…

Saniyen:
sinirini yen. Karşımda dikilip
durma, otur…

Salisen:
ayağını iki defa yere vur: Kapı
açılsın Lebbeeeeeeeeyk! deyip
bize iki çay getirsin kahveci üstat.

Rabian:
anlat. Şu müthiş müşkili birlikte
halledelim
seninle…

— Anlatıyorum.
Dinle:

Ve Benerci, macerayı bana, kafiyesiz filân, yani neşren şöyle anlatmaya başladı:

Sarılmıştık. Yok edilmesi lâzım gelen bazı kâatlar vardı. Vakit kazanmak için, polisin
üstüne
ateş açtık.
Brovniklerimizin şarjörlerini iki defa tazeledik. Birimiz kolundan, birimiz de başından
yaralandı.
Kurşunlarımız tükendi. Britanya polisi içeri girdi. Gırtlak gırtlağa kapıştık. Nihayet,
kıskıvrak
bağladılar bizi.
Kamyonlara yüklediler. Müdüriyette, yedimiz birden, bir herifin karşısına dizildik.

Burada, Benerci yine coştu, işi kafiyeye döktü:

Herifin
mavi gözleri çipil çipil
suratı çilliydi.

İntelicent’ten olduğu belliydi.
Geçti arkadaşların önünden.
Benim önümde durdu. Yüzüme
baktı. İsmimi sordu. Beni
bıraktı… Niçin bıraktılar beni?

Beni
niçin
bırak-
-tılar?
— Benerci, buna bir tek sebep var.
— Ne?
— Düşecekler peşine..
Eşine??
Ateşine??
Mateşine??

Tükürmüşüm kafiyenin içine…

Yani, anlıyacağın, seni bıraktıktan sonra peşine düşecekler. Sonra cooop, haydi bir
tevkifat
daha.
Tabii, sen yine içerde. Hem bu sefer artık suratına bakıp ismini sorup bırakılmamak
şartıyla.
İşte tahliye keyfiyetinin sebebi…
— Sebep bu değil. Ben, tamamen temizim. Arkamda takip yok.
— Tuhaf şey. Dışarıda temas ettiğin arkadaşlar ne diyor?
— Galiba onlar da senin gibi düşünüyorlar. İki üç defa, muhtelif arkadaşlarla temas
etmek
istedim.
Fakat verdiğim randevulara gelmediler. Arkadaşlar benimle görüşmek istemiyor.
— Öyleyse, sen hemen yine Kalküta’ya git oğlum. Ne halt edersen et, şu vaziyeti bir
düzelt
bakalım.

Benerci gitti.
Baktım ki, pencereden:
muktesit, muharrir ve muhbir
Nedim Vedat Bey geçiyor.
Düşündüm Benerci’yi ve mel’un bir ihtimalle birden
yüreğim cızz etti.

Arif olanlar için,
bu fasıl burada bitti…

III

Stop:
Fren!
Zıııınk!
Durdu!.
Amele
baş parmağını tele
dokundurdu. Akümülatör, dinamo, motor,
buhar, benzin,
elektrik,
Trrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrik!

D U R – D U !!!..

Yüksek tuğla bacalarda dumanlar donakaldı. Koptu kayışlar.
— Patron, sabotaj var!.
— Koş telefona.
— İşlemiyor…
— Telgraf…
— Teller kesilmiş,
makina bomboş…
— Koş!..
Karşımda durma, avanak!.. Hangarda ne varsa, üstüne atlıyarak,
koşun şehre… Şarj ant, polismen, asker,
kırk ikilik, tayyare, tank,
ne bulursanız,
yetiştirin. Birden
bisiklet, motosiklet, otomobil, omnibüs
tozu dumana kattılar, dumanı toza… Fakat
yine birden
ekşi boza… Ne ileri
ne geri. PaaaaahL Fıııııss…
Patladı lastikleri… Geç kaldılar, geç!..

Drran
drrrn
drrran… Tiki taka firev… Edildi ilân
Umumî grev!!!..

Kalküta grevdedir. Benerci evdedir,
sırtüstü yatıyor yatakta… Geçiyor haykırışmalarla kapısının önünden tek başlı, tek
yürekli, milyon ayaklı Kalküta…

Onlar, hep beraber grevdedir… O, yapayalnız evdedir. Yapayalnız…
Tavan, kapı ve duvar… Onu kavgaya çağırmadılar. Günlerdir ki, onu gördükçe
arkadaşları
çevriliyor başlan…

Benerci yatakta
Kalküta ayakta.
Benerci görmeden görüyor yattığı yerden
yürüyen Kalküta’yı:

«Adım
Adım. Adım — lar
adım — lan… Kal — dirim
kal — dirim. Kal — dirim — lar
kal — dirim — lan… Cad —de… Cad — deler… Kalabalık…
Ka — la — ba — lık
itiyor iki yana
apar — tıman — lan. Behey tram — vay!..
çiğneneceksin: sağa sola sap… Geçit yok. Rap rappp
rapppüü! Ve… Va…
Vey…
— Yol açın kamyonlara amele çocukları
babalarını geçiyor..»

Haykıraraktan
Benerci fırladı yataktan. Şimdi sokaktan
tek bir insan sesi yükseliyordu… Benerci koştu pencereye: Aşağıda sokak
kalabalık.
Yukarda masmavi bir hava Aşağıda bir kamyonun üstünden
kalabalığa
Söz söylüyor en yakın arkadaşı SOMADEVA:* «— Arkadaşlar!
Aylardır ki anamız avradımız
uzun aç dişleriyle dişlediler
kendi memelerini. Arkadaşlar…
Çıplak aç karnını kurşunlara vermek,
kıvranarak gebermek… . . . . Tek . . . .
…………………… Vaar?
Hayır!.
Ar…………. lar…………
(*) SOMADEVA, Benerci’nin en yakın arkadaşı olup, uzun bir müddetten beri
Kalküta’da
bulunmuyordu.
Binaenaleyh, böyle bir zamanda onun sesini duyup kendisini görmek, elbette ki,
Benerci’yi sevinçli bir hayrete düşürecektir. N. Hikmet
Önümüzde onlar
kalın enselerini kırıp boynuzlarını
saplayınca toprağa…
………. ağa….
Biz…
……………. mizü.
Patiska bir gömlek
gibi yırtarak
etimizi kanlı kemiklerimizle
……………… cağız . ! ! . .
O zaman gülleri koklıyacağız. O
zaman
tabiat
güzel bir ağız
gibi karşımızda gülümsiyecek…»

Benerci artık kendini tutamadı. Pencereden üç defa:
SOMADEVA.. SOMADEVA.. SOMADEVA.. diye haykırdı.

Bu haykırış o kadar kuvvetli idi ki, SOMADEVA sustu.
Birdenbire esen rüzgârla bulutlan dağılan bir yaz sağanağı gibi sokaktaki kalabalığın
uğultusu
kesildi.
İnsanlar, başlannı enselerinin üstüne yatırarak, dikine mustatil apartımanın yedinci
katındaki
perdesiz
pencereye baktılar. Ve orada, camın arkasında, Benerci’nin sarı yüzünü gördüler.

SOMADEVA, Benerci’yi tanıdı. Kolları ona doğru uzanır gibi oldu. Bu hareketi, yalnız
yukardan
Benerci ve kendi içinin içinden SOMADEVA gördü.
Başka hiçbir göz, uzanmak, kucaklamak istiyen kolların hasretini göremedi.

Yukardan, yine Benerci, üç defa bağırdı:
— SOMADEVA. . SOMADEVA. . SOMADEVA.
Aşağıda SOMADEVA, kamyonun etrafına toplananlara:

— Bana bir taş veriniz, dedi.
Taşı verdiler. Ve en eski günlerin en yakın arkadaşı:

— Bu adam nefsini kurtarmak için yoldaşlarını satmıştır. Benerci müstevlilerin casusu
olmuştur.
En yakınlarının kellesini satmasaydı, bunu yapmasaydı, onun kahrolası başını omuzlarının
üstünde
bırakmazlardı, dedi. Ve sağ kolunun bütün kuvvetiyle, yedinci kattaki perdesiz
pencereden
bakan
sapsarı insanın yüzüne, taşı attı…

SOMADEVA’nın taşı, BENERCİ’nin alnına geldi. Benerci dimdik durdu. İki
kaşının arasından sızan kan, çenesinden göğsüne aktı…

Ve Benerci’nin başı benim, ben Nâzım Hikmet’in dizlerine düşünceye kadar, en büyük,
en iyi,
en sevgili,
kahreden ve yaratan KALKÜTA, onu taşladı.

Baygın çocuğumu, yatağına yatırdım. Camları parçalanmış, pervazları kanlı pencereye
çıktım. Arasıra arkasına dönüp bakarak uzaklaşan kalabalığın peşinden şu suretle
feryada başladım:

Benerci benim oğlum… Ben
onun yüzünü
görebilmek için kaç kerre gecemi
gündüzümü
on birlik tütüne satarak dumandan bir adam
gibi dikilip durmuşum… Benerci benim oğlum,
ben onu
uykusuz gecelerin
ellerine doğurmuşum…
Ben erci sizi satmadı.
Benerci günlerdir yemek yemiyor,
gecelerdir yatmadı.
O yatmıyor, ben yatabilir miyim?
Benerci sizi satmadı,
sizi ben satabilir miyim?
Benerci benim oğlum.
Onu ben
kellemden, etimden, iskeletimden
sizin için doğurdum…

Dostlar!
İçinizden bir çıban gibi şüphenizi yolunuz.
Benerci sizin oğlunuz,
benim oğlum…

Fakat, kalabalık, benim sesimi bile işitmeden ilerledi, kayboldu. O zaman, hâlâ baygın
yatan
çocuğuma
döndüm, dedim ki:

Dostlar dinlemedi beni Benerci. Benerci
oğlum, küçücüğüm, büyüğüm, başında
dolaşan bu mel’un düğüm
çözülene kadar… bizim ah! demeğe hakkımız yok,
Onların taşlamağa hakkı var…

IV BAP

KALKÜTA’DA BİR POLİS KARAKOLUNUN
YÜKSEK DUVARLARININ DİBİ

Gök gürler. Vakit akşam üzeri. Üç polis karakolun duvarları dibinde
buluşur. BİRİNCİ POLİS — Nereye gitmiştin? İKİNCİ POLİS — Domuz
boğazlamaya…

ÜÇÜNCÜ POLİS — Sen nerdeydin?

BİRİNCİ POLİS — Köprünün üstünde
bir Hintli karı gördüm demin. Kucağında kertenkele suratlı bir çocuk vardı. Çocuk beni
görünce başladı ağlamaya
ağlamaya ağlamaya… Karıya: — Sustur şu piçi,
Britanya polisine selam versin,
dedim.
Selam vermezse, kuyruksuz bir fare gibi
gebersin
dedim.
Ne sustu, ne selam verdi kara kurbağa yavrusu. Akıyordu su…
Akar suya fırlattım bu zırlayan şeytan piçini. Anası yüzüme bakıp
kara bir uçurum gibi çekti içini. Dokundu rikkatime
bu iç çekiş. Madraslı bir ihtiyar:
«Azabı azapla tedavi edin…»
demiş.
Getirdim karakola kocakarıyı. Sarı sırtından kızıl kan sızdırıp
çekeceğim içinden ağrıyı… İKİNCİ POLİS — Sana bu işte yardım için
kocakarıyı eski bir halı gibi ayaklarına sereceğim.

BİRİNCİ POLİS — Lütufkârsın…

ÜÇÜNCÜ POLİS — Ben de sana: Bengale ormanlarında avlanmış bir filin
koparılmış erkekliğinden
bir kamçı vereceğim…
BİRİNCİ POLİS — Başka bir şey istemez…
Malumdur bana azabı ısdırap, ezberimdedir tekmil
kitabı ıstırap.
Meselâ:
Uykulara kâbus gibi çökebilirim,
tırnak sökebilirim,
kulakların içine kurşun dökebilirim.
Ellerin derisini eldiven gibi soymak,
koltuk altına kaynar sudan yeni çıkmış
hindi yumurtası koymak, sirke damlatarak gözleri oymak, domuz topu ıtlak olunan usûl,
velhasıl daha bin bir usûlle gayeye vusul
mümkündür bence… Bakınız,
bende ne var?

3. VE 2. POLİS — Göster bize
göster bize!!

BİRİNCİ POLİS — Grevde
yakalanan Hintlilerden birinin
taze kesilmiş başparmağı.
Kesildikten sonra yarım santim uzadı tırnağı…

3. VE 2. POLİS — Haydi içeri gidelim,
uzayan tırnağı seyredelim..

Polisler karakoldan içeri girerler. Bir müddet sahne boş kalır. Benerci gelir.
Yağmur yağmaya başlar… Benerci, belini karakolun duvarına dayayarak çömelir.

Karakolun duvarından insan çığlıkları gelmektedir. Ve yağmurun içinden uzun bir şehrin
uğultusu işitilmektedir.

Karakolun duvarından gelen insan çığlıkları: Kalküta grevcilerine aittir.
Yağmurun içinden uğultusu işitilen şehir: Kalküta’dır. Yağmur… Alaca
karanlık… Akşam suları… Kalküta grevi mağlûp olmuştur.

Somadeva yakalanmıştır. Ve Benerci’nin, duvarı dibine çömeldiği karakolda,
Somadeva’nın omuzbaşları dilim dilim yarılarak kanıyor.

Yağmur… Karanlık… Gece iyiden iyiye indi.

Benerci’nin saçları, omuzlan, dizkapakları sırılsıklam oldu. Arkadaşlarının attığı taşlarla
alnında açılan
yarayı kapayan sargı ıslandı, yapıştı…

Arkadaşlar içerdedir.
Benerci yine dışarda…
Kara gömlekli bir İtalyan faşistinin bile, oğlumun çektiği azabı duymasını istemem.

BİRİNCİ KISMIN SONUNCU BABI

I. BENERCİ’DEN ALDIĞIM MEKTUPTUR

Benerci’den şöyle bir mektup aldım, aynen neşrediyorum:
“Sana
verdikleri
zaman bu
mektubu belki ben çoktan nokta son
demişimdir.
Bu sefer dostların taşını değil, mendebur bir
kurşunu kafamdan yemi şimdir.

Nâzım, biliyorum,
ölümün önünde rol kesip Hamlet gibi budala,
Verter gibi komik olmamak lâzım.

Nâzım,
bilmiyorum, ne haltedeyim?
Nasıl altedeyim? Şöyle bir poz alıp
durmak
kendi kendini vurmak,
kıyak iş doğrusu!..

Bak,
kapı komşum uyandı, muslukta akıyor su, yüzünü yıkıyor… İndi ıslık çalarak
merdivenlerden
sokağa çıkıyor…

Ben…
Ne Hamlet, ne de Verter…!!! Neyse, geç… İşi anlatayım, tıraş yeter…

Sokak karanlıktı. Senin, nefis Mis
dediğin
birdenbire karşıma çıktı. Dedi ki: «Aylardır peşindeyim» dedi ki: «telâş içindeyim,
nerdesin?»

Daha birçok şeyler dedi korkuya, aşka dair. Eklendi hatıralar hatıralara. Sonra,
«Nereye gidiyorsun?» dedi, «eve geldik» dedi,

«içeri gir.» Onun evine girdik. Ev karanlık ve bomboştu. Yatak odası, lamba yandı,
konuştum: — Bana bir bardak
dumanlı, kırmızı, sıcak
çay, dedim.

Çıktı dışarı.
Baktım karşıda çanta.

Hani taaa
onun yolda düşürdüğü
ben Benerci serseminin gördüğü
siyah podüsüet çanta.

Açtım:
Kâatlar. Okudum:
İntelicent servis raporları,
ve yeni bir tevkifat listesi var. Benim ismim yok.
Anladım.
İçeri girdi o,
bardağı bıraktı.
Yüzüme, elime, çantaya baktı.
Bakıştık.

Tuttum omuzlarından. Başını vurdum duvara
vurdum… Duvarda kan. Vurdum duvara…

Sonra…
Sokak…
Tramvay yolları tramvay yolları,
sağları, solları
bomboş, uçsuz bucaksız tramvay yolları… Nefes nefese koşarak sonra teker teker
merdivenler.

Durdum. Odam.
Dargın bir kaş gibi kımıldandı tokmağın sapı. Açıldı kapı. Oturdum. Kalktım.
Odanın ortasında dolaştım biraz. Sonra baktım
duvarlara.
Dışarda şafak atmış, duvarlar bembeyaz. Baktım duvarlara. Sonra
sağ elim art cebimden
brovniği çıkardı. Ağzımda cıgara vardı. Acı geldi tütün
tükürdüm. Şarjörü sürdüm. Kurşun
namlunun içindedir. Kalbim
hudut haricindedir… Şimdi benden sana son göz son söz son ses: S..O.. SÜ.
S..O.. SÜ.
S..0.. SÜ.
II. KALKUTA’YA GİDİP BENERCI’YI NE HALDE BULDUM?

Ya yattı karanlık sulara
yahut da yatıyor. İmdat
işareti var,
ışıklı bir umman gemisi batıyor…
dedim.
Gözleri kanlı bir kurt gibi mesafeleri yedim,
yetiştim Kalküta’ya… Gökten bir kartal gibi
alçalarak
girdim yedinci kattaki odaya.
One?
Benerci yazı yazıyor ıslık çalarak…
Dipdiri!
Teresin keyfi yerinde…
Ne mükemmel bir ışık var
beni gören gözlerinde. Gözlerinin içine güneş
vuruyor.

Masada bir portakal duruyor,
soluyarak soyup yedim. — Haydi be
herif, anlat! dedim…

III. ÖLÜSÜNÜ BULACAĞIMI ZANNETTİĞİM HALDE KARŞIMA YAZI YAZAR VE ISLIK ÇALAR BİR VAZİYETTE ÇIKAN BENERCİ’NİN “ANLAT BE HERİF…” FERYADIM ÜZERİNE
BANA ANLATTIKLARI:
— En yakınlarım, en yakın dostum
taşladılar beni, taşladı. Ve mavi gözlü kadın
yoldaşlarımı satıp
başımı bana bağışladı… Karardı içim
Karardı içim… Kulaklarımda kazma sesleri.
İçimde ıslak bir toprak
kazılmaya başladı. Girdim yarı
belime kadar
dumanlı sıcak karanlıklara…

— Sonra?
— Çok şükür ki, sonrası senin
kötü edebiyat yapmana yaramıyacak kadar sade,
alelade!..

Hani üstadın bir sözü var: «BOŞ GECELERİNİ DEĞİL,
BOYDAN BOYA ÖMRÜNÜ VER İNKILÂBA…»
diyor. Bu söz.
VİRGÜL
Kocaman, çıplak bir alından bakan iki göz.
VİRGÜL

Ve Ben işte sağım!..
Anladım ki şunu…..
Çıkardım namludan kurşunu,
onu dehşetli güzel günlere saklıyacağım…
Birinci Kısmın Sonu

Vatan Haini, Nazım Hikmet

VATAN HAİNİ

“Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson’un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
“Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

Masalların Masalı, Nazım Hikmet, İbrahim Balaban

İbrahim Balaban, Nazım Hikmet, Masalların Masalı

 

Masalların Masalı, Nazım Hikmet, Ruhi Su

 

MASALLARIN MASALI

Su başında durmuşuz,
çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana.

Su başında durmuşuz,
çınarla ben, bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim, bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana, bir de kediye.

Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.

Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze .

Su başında durmuşuz.
Önce kedi gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim,
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak;
sonra o da gidecek…

Su başında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze…