Aylak Köpek, Sadık Hidâyet

AYLAK KÖPEK

Verâmin meydanını açlık gideren ve günlük yaşantının basit gereksinimlerini karşılayan birkaç ekmek fırını, kasap, attar, iki kahvehane ve bir berber oluşturuyordu. Meydan ve kavurucu güneş altında yarı çıplak, yarık yanık dolaşan insanlar gurup vaktinin ilk esintilerini ve gecenin bastırmasını bekliyorlardı. Ne insanlarda, ağaçlarda ve hayvanlarda bir hareket vardı, ne dükkânlarda iş. Sıcak hava başlara ağırlık veriyor, gelip geçen otomobillerin kaldırdığı toz, masmavi gökyüzündeki hafif toz bulutunu sürekli yoğunlaştırıyordu.

Meydanın bir tarafındaki yaşlı çınarın gövdesi oyulmuş ama ağaç yine de inatla eğri büğrü dallarını her bir tarafa uzatmıştı. Tozlu yapraklarının gölgelediği yere genişçe büyük bir seki yapmışlardı. İki çocuk burada bağıra çağıra sütlaç ve kabak çekirdeği satıyordu. Kahvenin önündeki arktan boz bulanık bir su akıyordu, tabii buna akma denilirse.

Dikkat çeken tek yapı, konik başlı, yarısına kadar şahrem şahrem yarık içindeki silindirik duvarıyla ünlü Verâmin burcuydu. Dökülmüş tuğlaların oluşturduğu oyukları yuva edinmiş serçeler bile aşırı sıcaktan seslerini kesmiş uyukluyorlardı. Arada bir sessizliği bozan tek şey bir köpeğin iniltisiydi.

Kirli saman sarısı burunlu ve ayaklarına kadar siyah benekli İskoç cinsi bir köpekti bu. Bataklıkta koşmuş da üstünde çamur lekeleri kalmıştı sanki. Kıvrık kulakları, kıvır kıvır kirli tüyleri parlak bir kuyruğu vardı. Kıllı suratında insanınkilere benzer cin gibi iki göz ışıldıyordu. Gözlerinin derinliklerinde insana özgü bir ruha sahip olduğu seziliyor, geceleri hayatın tüm canlılığını üstünde hissettiğinde gözlerinde engin bir şeyler dalgalanıyordu. Anlaşılması imkânsız bir mesaj vardı bunlarda. Ne aydınlıktı bu, ne bir renk. İnanılmayacak, bambaşka bir şey. Hani yaralı ceylanların gözünde görülen şeylerden. Onun gözleriyle insanınkiler arasında benzerlikten çok, bir tür eşitlik görülüyordu adeta. Acı, ıstırap ve beklenti dolu iki siyah göz. Bunlar sadece aylak bir köpeğin suratında görülebilir. Onun yakarış dolu dertli bakışlarını ne gören oluyordu ne de anlayan. Fırıncının çırağı dükkânın önünde onu dövüyor, kasabınki taş atıyordu. Bir otomobilin gölgesine sığınacak olsa şoförün kabaralı ayakkabısıyla attığı tekmelere maruz kalıyordu. Herkes onu hırpalamaktan yorulunca, sütlaç satan çocuk ona işkence etmekten ayrı bir haz duyuyordu. Her iniltisi beline isabet eden bir taş demekti ve hayvan inledikçe çocuğun kahkahası yükseliyor ve çocuk “Seni imansız!” diyordu. Herkes çocukla elbirliği etmişti sanki. Sinsi sinsi çocuğu fitilliyor sonra kah kah gülüşmeye başlıyorlardı. Allah rızası için dövüyorlardı. Mezhebin lanetlediği, yedi canlı, pis bir köpeğe eziyet etmek çok doğal geliyordu onlara.

Sütlaç satan çocuk o kadar üstüne gitti ki hayvancağız sonunda burca giden sokağa doğru kaçtı; daha doğrusu aç biilaç kendini zorla sürükledi ve bir su yoluna sığındı. Başını ellerinin üstünde koyup dilini çıkardı, yarı uykulu yarı uyanık bir halde karşısında dalgalanan ekin tarlasını izlemeye koyuldu. Vücudu yorgundu, sinirleri sızlıyordu. Su yolunun nemli havasında tüm vücudunu bir rahatlık kapladı. Yarı canlı sebzelerin, nemli, eski bir ayakkabı tekinin, ölü veya diri nesnelerin çeşit çeşit kokuları karmakarışık ve uzakta kalmış anılarını canlandırdı burnunda. Tarlaya her dikkatli bakışdan içgüdüsel bir istek baskın çıkarak anılarını ta başından canlandırıveriyordu. Ama bu kez öylesine güçlüydü ki bu duygu, sanki bir ses onu harekete, oynayıp zıplamaya çağırıyordu kulağının dibinde. Yeşilliklerde koşup zıplamak için karşı konulmaz bir istekti bu duygu.

Genetik bir duyguydu bu. Çünkü tüm ataları İskoçya’da çayırlıklarda özgürce yetiştirilmişlerdi. Ama o kadar halsizdi ki bedeni kımıldamasına bile izin vermiyordu. Baygınlık ve güçsüzlükle karışık acı bir duyguya kapıldı. Unutulan, yitip giden bir avuç duygu heyecana dönüştü. Eskiden türlü türlü görevleri ve gereksinimleri vardı. Sahibinin evinden yabancı birini ya da yabancı bir köpeği kovmak için sahibinin sesine koşmalıydı; sahibinin çocuğuyla oynamalıydı; görüp tanıdığı kişilere nasıl, yabancılara nasıl davranacağını bilmeliydi; zamanı gelince yemeğini yemeli, belirli zamanlarda okşanmayı beklemeliydi. Ama şimdi bu sorumlulukların tümü alınmıştı ondan.

Artık bütün işi gücü korku içinde titreyerek çöplüklerden yiyecek kırıntıları bulmak, gün boyu dayak yemek, inlemekti – savunacak tek şeyi olmuştu bu. Eskiden cüretli, korkusuz, temiz ve kanlı canlıydı. Ama şimdi korkak, itilip kakılan biri olmuştu. Bir şey duysa, yakınında bir şey kımıldasa tir tir titriyor, hatta kendi sesinden bile korkuyordu. Pireleri avlayacak ya da yalayacak hali kalmamıştı. Çöplüğün bir parçası olduğunu hissediyordu. İçinde bir şeyler ölmüş, sönmüştü.

Bu cehenneme düşeli iki kış geçmiş, şöyle doyasıya bir şey yememiş, gözü rahat bir uyku görmemişti. Şehveti, duyguları körelip gitmiş, bir Allahın kulu onu okşamamış, gözlerine bakan olmamıştı. Buradaki insanlar sahibine benzemesine benziyorlardı ama duyguları, huyları, davranışları yerden göğe kadar sahibininkininden farklıydı. Eskiden içlidışlı olduğu insanlar onun dünyasına daha yakındılar sanki; acılarını, hislerini anlıyor, onu daha çok himaye ediyorlardı.

Aldığı kokular arasında en çok başını döndürelni, oğlanın önündeki sütlaçların kokusuydu. Tıpatıp annesinin sütüne benzeyen ve çocukluk hatıralarını anımsatan bu sıvı ansızın bir uyuşukluk hissi uyandırdı. Henüz yavruyken annesinin memesinden o sıcak, besleyici sıvıyı emerken annesi yumuşak diliyle onu yalar, temizlerdi. Annesinin koynunda, erkek kardeşiyle yan yana iken aldığı keskin koku, annesinin ve sütünün ağır ve keskin kokusu burnunda canlandı.

Süt sarhoşu olduğu zaman vücudu ısınıp rahatlıyor, akışkan bir sıcaklık tüm damarlarına, sinirlerine yayılıyordu. Mahmur mahmur annesinin memesini bırakıyor, vücudunu saran keyif verici titreyişlerle derin bir uyku geliyordu peşinden. Gayri ihtiyari ellerini annesinin memesine bastırmaktan, zahmetsizce koşuşturmadan süte ulaşmaktan daha büyük bir zevk olabili miydi? Kardeşinin kıllı bedeni, annesinin sesi, bütün bunlar keyif ve okşayış doluydu. Eski ahşap yuvasını anımsadı, yeşil bahçede kardeşiyle oynadığı oyunları.

Onun kıvrık kulaklarını ısırır, yere düşer, kalkar, koşarlardı. Sonra bir oyun arkadaşı daha bulmuştu: Sahibinin oğlu. Bahçede onun peşinden koşar, havlar, giysisini ısırırdı. Hele hele sahibinin okşayışlarını, onun elinden yediği şekerleri hiç unutmamıştı. Ama sahibinin oğlunu daha çok severdi. Çünkü hem oyun arkadaşıydı, hem de asla dövmezdi. Sonraları birden kaybetti annesiyle kardeşini. Sahibi, oğlu, karısı ve yaşlı uşağı kalmıştı geriye. Her birinin kokusunu nasıl da ayırır, ayak seslerini ta uzaktan tanırdı. Öğle ve akşam yemeği vakti masanın çevresinde dolanır, yiyecekleri koklardı. Kimi zaman sahibinin hanımı kocasının muhalefetine karşın sevgi dolu bir lokmacık ayırırdı onun için. Yaşlı uşak gelince ona seslenirdi: “Pat… Pat…” Ve yemeğini koyardı ahşap yuvasının yanındaki özel kaba.

Pat’ın mest olması onun bedbahtlığını hazırladı. Çünkü sahibi Pat’ın evden çıkıp dişi köpeklerin peşine takılmasına izin vermiyordu. Bir sonbahar günü, sahibi, önceden tanıdığı eve sık sık gelen iki kişi ile birlikte otomobilde otururken, Pat’ı çağırdılar ve öne oturttular. Pat birkaç kez sahibi ile arabada yolculuk yapmıştı ama o gün mestti, farklı bir heyecan içindeydi. Birkaç saat gittikten sonra bu meydanda indiler. Sahibi o iki kişiyle birlikte bu burcun yanından geçti. Tesadüf bu ya, bir dişi köpeğin kokusu Pat’ın kendi cinslerinde aradığı çok özel bir koku, onu deli divane etti birden. Arada bir kokladı, kokladı; sonunda bir bahçenin su yolundan bahçeye daldı.

Gün batımına doğru sahibinin sesi yükseldi tekrar. “Pat… Pat!..” Gerçekten onun sesi miydi yoksa kendisine mi öyle geliyordu acaba?

Sahibinin sesinin onun üzerinde garip bir etkisi vardı. Çünkü kendisini borçlu hissettiği tüm görevlerini ve sorumluluklarını hatırlıyordu. Yine de, dış dünyadaki güçlerin ötesinde bir güç onu dişi köpekle birlikte olmaya zorlamıştı. Kulağının dış dünyadan gelen sesleri duymamaya başladığını, ağırlaştığını hissetmişti. İçinde şiddetli duygular uyanmıştı. Dişi Köpeğin kokusu başını döndürecek kadar keskin ve güçlüydü.

Tüm kasları, vücudu, duyguları kontrolünden çıkmıştı. Ama çok geçmeden sopayla, kürek sapıyla kovalamaya gelip girdiği su yolundan geri çıkardılar onu.

Pat şaşkın, yorgun ama kuş gibi hafiflemiş, rahatlamış olarak sahibini aramaya başladı. Birkaç ara sokakta onun kokusundan izler kalmıştı. Her tarafı aradı, belirli aralıklarla kendisine özgü işaretler bıraktı; kasabanın dışındaki harabeye kadar gitti, tekrar geri döndü. Sahibinin meydana döndüğünü anlamıştı; onun silik kokusu diğer kokulara karışmıştı. Bırakıp gitmiş olabilir miydi acaba sahibi? Istırapla karışık tatlı bir korkuya kapıldı. Pat, sahibi, efendisi olmadan nasıl yaşayabilirdi? Çünkü sahibi onun için Tanrı demekti. Yine onu aramaya geleceğinden emindi. Korku içinde birkaç caddede koşmaya başladı. Ama boşunaydı zahmeti.

Sonunda geceleyin yorgun argın meydana döndü. Sahibinden haber yoktu. Bir iki tur daha attı kasabada, sonra dişi köpeği buldu, su yoluna gitti. Ama taşla kapatmışlardı su yolunu. Bahçeye girme umuduyla yeri kazmaya başladı; hayır, imkânsızdı. Umudunu yitirince oracıkta kestirmeye koyuldu.

Pat gece yarısı kendi iniltisiyle sıçradı uykusundan. Kalkıp birkaç sokakta dolaştı, duvarları kokladı, bir süre böyle aylak aylak döndü durdu. Sonra çok acıktığını hissetti. Meydana dönünce burnuna çeşit çeşit yiyecek kokuları geldi. Geceden kalma et kokuları, taze ekmek ve yoğurt kokusu, hepsi birbirine karışmıştı. Bir yandan da suçluluk hissediyordu. Başkalarının mülküne girmişti. Sahibine benzeyen bu insanlardan dilenmeli, onu kovduracak bir rakip çıkmazsa yavaş yavaş buranın mülkiyet hakkını ele geçirmeliydi. Ellerinde yiyecek olan bu varlıklardan biri belki ona bakabilird.

İhtiyatla, korkudan titreye titreye, yeni açılan ve içerden pişkin hamur kokularının geldiği fırının önüne gitti. Koltuğunda ekmek olan biri seslendi ona: “Gel… gel!” Sesi ne kadar garip gelmişti kulağına! Adam onun önüne bir parça sıcak ekmek attı. Pat kısa bir tereddütten sonra ekmeği yedi ve onun için kuyruğunu salladı. Adam ekmeği dükkânın tezgâhına koyup korku ve ihtiyatla Pat’ın başını okşadı. Sonra iki eliyle tasmasını çözdü. Nasıl da rahatlamıştı Pat! Bütün sorumluluklar, görevler omuzlarından alınmıştı sanki. Ama tekrar kuyruğunu sallaya sallaya dükkân sahibine yaklaşınca böğrüne kuvvetli bir tekme yedi ve inleye inleye uzaklaştı oradan. Dükkân sahibi gidip arkta elini yıkadı. Pat, dükkânın önünde asılı duran tasmasını tanıyordu hâlâ.

O günden beri bu insanlardan tekme, taş ve sopadan başka bir şey görmemişti. Kanlı bıçaklı düşmanıydılar ve ona işkenceden zevk alıyorlardı sanki.

Pat, kendine ait görmediği, kimsenin onun duygularını anlamadığı yeni bir dünyaya gelmişti. İlk birkaç günü çok zor geçti. Sonra yavaş yavaş alıştı. Üstelik köşe başında, sağda çöp dökülen bir yer bulmuştu. Çöp arasında kemik, yağ, deri, balık başı gibi lezzetli parçalarla tanımadığı başka başka yiyecekler buluyordu. Günün geri kalan kısmını kasapla fırının önünde geçiriyordu. Gözü kasabın elindeydi ama lezzetli parçalar yerine daha çok dayak yiyor ve yeni yaşantısına ayak uydurmaya çalışıyordu. Eski yaşantısından tek tük silik görüntülerle bazı kokular kalmıştı. Ne zaman sıkıntıya düşse bu kayıp cennetle bir tür teselli ve kaçış yolu buluyor ve elinde olmadan anıları gözünde canlanıyordu.

Pat’a en çok işkence eden şey, kimse tarafından okşanmamaktı. Sürekli itilip kakılan ve küfredilen bir çocuk gibiydi. Yine de ince duyguları tümüyle sönmüş değildi. Hele hele acı ve işkence dolu bu yeni yaşantısında öncekinden çok gereksinimi vardı okşanmaya. Gözleriyle dileniyordu okşanmayı; sevgisini gösterip eliyle başını okşayana canını vermeye hazırdı. O da sevgisini, bağlılığını gösterme, fedâkarlık etme ihtiyacını hissediyordu kendinde. Görünüşe bakılırsa kimsenin onun bağlılık gösterisinde bulunmasına ihtiyacı yoktu. Kimse onu himaye etmiyor, hangi göze baksa kin ve kötülükten başka bir şey okumuyordu. Bu insanların ilgisini çekmek için yaptığı her hareket onları daha da öfkelendiriyordu sanki.

Pat su yolunda kestirirken birkaç defa inleyip uyandı. Kâbus görüyordu galiba. Bu sırada şiddetli bir açlık hissetti; çevreden kebap kokusu geliyordu. Şiddetli açlık, halsizliğini ve diğer acılarını unutturacak derecede işkence ediyordu. Zar zor kalkıp ihtiyatla meydana doğru gitti.

Bu sırada bir otomobil tozu dumana katarak Verâmin meydanına girdi. Otomobilden bir adam indi, Pat’a doğru yürüyüp başını okşadı. Bu adam onun sahibi değildi. Yanılmamıştı. Sahibinin kokusunu iyi tanırdı çünkü. Ama nasıl oldu da onu okşayacak biri çıktı? Pat kuyruğunu sallayıp tereddüt içinde adama baktı. Aldanmamış mıydı acaba? Okşanmasına neden olacak tasmasıda yoktu. Adam geri dönüp yine başını okşadı. Pat peşine düştü adamın. Şaşkınlığı iyice artmıştı. Çünkü o adam, iyi bildiği ve içinden güzel yiyeceklerin çıktığı odaya girmişti. Duvar kenarındaki kanepeye oturdu adam. Ona sıcak ekmek, yoğurt, yumurta ve başka yiyecekler getirdiler. Adam ekmek parçalarını yoğurda bulayıp onun önüne atıyordu. Pat yiyecekleri önce aceleyle, sonra ağır ağır yiyordu. Sevimli ve âcizlik ifade eden kara gözlerini adama dikmiş kuyruk sallıyordu. Uyanık mıydı yoksa düş mü görüyordu? Pat, dayak yemeden doyasıya karnını doyurdu. Yeni bir sahip bulmuş olması mümkün müydü? Sıcağa rağmen adam kalktı, burca giden sokağa girdi, biraz bekledikten sonra dolambaçlı sokaklardan geçti. Pat da kasabanın dışına kadar onu izledi. Sahibinin gittiği birkaç duvarlı harabeye gitti. Bu adamlar da kendi dişilerinin kokularını arıyorlardı belki. Pat duvarın gölgesinde adamı bekledi. Sonra başka bir yoldan meydana döndüler.

Adam yine onun başını okşadı, meydanda küçük bir gezintiden sonra Pat’ın tanıdığı otomobillerden birine bindi. Pat arabaya çıkmaya cesaret edemiyordu. Kenara oturmuş ona bakıyordu.

Otomobil birden toz kaldırarak hareket etti. Pat da arabanın peşinden koşmaya başladı hemen. Hayır, bu defa adamı elinden kaçırmaya niyeti yoktu. Dili sarkmıştı ama vücudunda hissettiği tüm acılara rağmen var kuvvetiyle koşuyordu. Otomobil kasabadan uzaklaştı, kırlardan geçti. Pat iki üç kez arabaya yetişse de yine geride kaldı. Tüm gücünü toplamış, umutsuzca koşuyordu. Ama araba ondan hızlı gidiyordu. Yanılmıştı üstelik koşarak otomobile yetişeyim derken iyice yorgun düşmüştü. Baygınlık geçirecek kadar fenalaşmıştı. Tüm organları kontrolünden çıkmış, en küçük bir hareket etme yetisi kalmamıştı. Niçin koştuğunu, nereye gittiğini bilmiyordu. Durdu; soluk soluğaydı. Dili sarkmış, gözleri kararmaya başlamıştı. Boynu bükük, zar zor yolun kenarına gitti; bir tarlanın yanından akan suyun başında karnını sıcak ve nemli kuma koydu. Hiç aldanmadığı içgüdüsüyle artık buradan kımıldayamayacağını hissetti. Başı döndü. Düşünceleri, hisleri silinmeye, birbirine karışmaya başlamıştı. Karnı çok kötü ağrıyordu. Gözlerinde hiç de hoş olmayan bir parıltı vardı. Kasılmalar, kıvranmalar arasında elleri ayakları yavaş yavaş hissizleşiyor, mülayim ve keyif verici bir serinlik getiren soğuk terler dökülüyordu.

Akşama doğru Pat’ın üzerinde üç karga uçuyordu. Uzaklardan almışlardı Pat’ın kokusunu. İçlerinden biri ihtiyatla yanına kadar geldi, dikkatle baktı. Pat’ın tamamen ölmediğinden emin olunca uçtu gitti. Bu üç karga Pat’ın iki kara gözünü oymak için gelmişti.

Reklamlar

Taht-ı Ebû Nasr, Sadık Hidâyet

Chicago Metropolitan Museum iki yıldır Şiraz yakınlarında Taht-ı Ebû Nasr tepesinde bilimsel kazılar yapıyordu. Fakat içinde birkaç insana ait kemiklerin bulunduğu daracık mezarlardan, kırmızı testilerden, tahta kılıçlardan, bronz serpuşlardan, üç kenarlı temrenlerden, küpe, yüzük ve boncuklu gerdanlıklardan, bilezik, hançer, İskender ve Herakleios sikkelerinden, üç ayaklı büyükçe bir şamdandan başka ilginç bir şey bulamamıştı.

Arkeoloji ve ölü diller uzmanı Doktor Warner, çivi yazısıyla yazılmış, üstünde insan veya hayvan şekilleri olan silindirik boncuklar veya seramik kaplar üstündeki şekiller üstünde tarihi araştırmalar yapmak için boşuna uğraşıyordu. Meslektaşları Gorest ve Freeman kırış kırış sarı elbiseler giymiş, güneşin sıcağında çıplak kolları ve bacakları yanmıştı. Başlarında keten şapka, koltuklarında bir dosya sabahtan akşama kadar işçilere direktif veriyor, not alıyor, resim çekiyor, kazı yapıyorlardı. Ancak kırık cam koleksiyonu kabarıyordu sadee. Sonunda üçü de bu işten soğumaya başlamış, yıl sonuna kadar işleri toparlayıp gelecek yıl kazılara son vermeyi kararlaştırmışlardı.

Görünüşe bakılırsa, misyon başlangıçta Taht-ı Cemşid’deki* bu yeremal edilen büyük kapı ve taşlara aldanmıştı. Sadece siyah taştan büyük kapının baş kısmı ayakta kalmıştı. Halbuki duvar ve temele ait, aynı cinsten birkaç iri taş düzensiz bir şekilde oraya buraya yayılmıştı. Hatta bu taşlardan kırılmış bir parça, binada malzeme olarak kullanılmıştı. Tepeden aşağıya kadar inen bir merdivenin kalıntıları da çıkmıştı toprak altından.

Doktor Warner karşı tepedeki odalarda tüm gününü okumakla ve bulunan eşyaları düzenlemekle geçiriyordu. Bu odalar bir depo, bir mutfak ve lavabo, önünde sayvan bulunan, okuma, öğle yemeği ve oturmaya tahsis edilmiş büyük bir salondan ibaretti. Salonun solundaki oda yatakhane olarak kullanılıyor, yiyecek ve kar getirmek için sık sık Şiraz’a gidiyordu. Çükü İmamzade Dest-i Hızr ve Berm Dilek gibi yakın köylerle yol üstündeki bir çiftlik kalesinde ihtiyaç maddeleri azdı ve yeterince üretilmiyordu.

Berm Dilek diğerlerine göre hoş bir yerdi ve havası da ılımandı. Bu nedenle yazın Şirazlıların eğlence yeriydi. İnsanlar gereken eşyaları alıp gidiyor ve orada bir iki gece geçiriyordu. Doktor Warner ve arkadaşları da paydos ettiklerinde gezip dolaşmak için Berm Dilek’e gidiyor ya da salonda satranç oynayarak veya kitap okuyarak vakit geçiriyorlardı.

Fakat Sîmûye’nin lahdinin bulunmasıyla işler değişti. Hele hele Doktor Warner’in hayatında büyük bir değişim meydana geldi. Çünkü bu lahit arkeoloji açısından çok değerli buluntulardan biri sayılıyordu. Bunun yanı sıra Warner’in tüm vaktini alan önemli bir belgeyi de içeriyordu.

Bir gün Freeman işçilerden bir grupla karşıdaki dağın eteğinde kazı yaparken bazı izlere rastladı ve kireç harcıyla birbirine bağlanmış birkaç taşın kaldırılması sonucunda dağda açılmış bir tünel çıktı ortaya. Doktor Warner ve Gorest’in de katıldığı çalışmada yeraltı mezar odasında büyük bir taş lahit keşfettiler. Yekpare taştan dikdörtgen prizma şeklinde kesilmişti bu lahit. Bin bir zahmetle lahdi taşıdılar ve büyük salonun bitişiğindeki yatak odasına bıraktılar.

Olanca dikkat ve özeni göstererek lahdin üstündeki taşı kaldırdılar Lahdin bir ucunda uzun boylu bir adamın mumyalanmış cesedi duruyordu. Bağdaş kurup dizlerini kucaklamıştı. Öne düşmüş başında iki sıra inci dizilmiş çelikten bir miğfer vardı. Üstünde sırma işlemeli, değerli bir elbise, göğsünde mücevher kakmalı bir gerdanlık ve belinde bir yatağan görülüyordu. Elbisenin tümü özel bir yağla kaplanmış, üstüne çok ince ve şeffaf bir kumaş örtülmüştü.

Warner özenle mumyanın üzerindeki ince kumaşı çekti. Mumyanın ağzında duran ipek bez parçası çiğnenmişti. Üstünde kurumuş kan lekesi cardı sanki. Yüz etleri kemiğe yapışmıştı ve gözleri korkunç bir şekilde parlıyordu. Warner, tel halkaya bağlanmış ve mumyanın göğsü üzerinde eğreti duran muskaya benzer metal bir boru gördü. Boruyu telden ayırdı. Açınca içinden deriden yapılmış iki varak çıktı. Varaklardan birinde Pehlevî yazısıyla bir şeyler yazılmıştı; daha küçük olanın üstünde birtakım geometrik desenler ve işaretler vardı. Warner lahitteki eşyalar hakkında daha çok araştırma yapmadan önce varağı okumayı görev bildi kendine.

Doktor Warner’in araştırma ve incelemeleri birkaç hafta sürdü. Bu süre içinde kendisini işine o kadar kaptırmıştı ki ne uyumuş ne bir şeyler yemişti. Çoğu zaman odada kendi kendine konuşuyor ve arkadaşlarının paydos etmesinden sonra deri varakta yazılı metin hakkında onlarla tartışıyordu. Bunun dışındaki zamanlarda büyü ile ilgili ilginç kitaplar okuyor, bunları anlayamayan arkadaşları onun çalışma yöntemine bakarak cinnet geçirdiğini sanıyorlardı.

Bir gün ikindi vakti Freeman paydos ettikten sonra, üstünde kargacık burgacık koyu kahverengi yazıların bulunduğu bir avuç bilye ile salona girdi. Bilyeleri salondaki üstü gazete, dergi ve fotoğraf albümleriyle dolu büyük masaya bıraktı. Doktor Warner ağzının bir kenarında piposuyla düşünceli düşünceli yürüyordu. Freeman’e yaklaşıp sordu:
– Gorest nerede?
– Dolaşmaya çıktı. Bir haftadır çok değişti. Hakkı da var hani; bizden genç çünkü. Güneşin altında tekdüze bir hayat; eğlence yok. Bayağı sıkıntı çekiyor!
– Şiraz’a mı gitti?
– Evet. Pazar günü onunla Berm Dilek’teydik. Sanırım bir kadın meselesi var işin içinde.
– Hareketlerini kontrol etmesi gerektiğini hatırlatmalıyız ona. Kanı kaynıyor tabii! Ama ona söylemeyi unuttum; bu gece bir arada olmak istiyordum. Biliyor musunuz? Bu akşam saat sekizi çeyrek geçe vasiyetnamede yazılı direktif doğrultusunda tören yapmak niyetindeyim.
– Ne direktifi? Hani özel koşullar altında okunması gerektiğini söylediğiniz ve ölüyü dirilten dualar mı?
– Biliyorum, içinizden gülüyorsunuz bana. Yanılmayın, ben sizden daha da itikatsızım. Fakat hep düşündüm kendi kendime. Bu bir kadının vasiyetnamesi. Belki yüzlerce yılönce mezara girmiş ve mektubunun okunmasını ümit ederek mumyalanmaya razı olmuş. Demek istediğim, kendisine ve kıskançlığına medyun olduğumuz bu kadının arzuları yerine getirilsin. Bize pahalıya mal olmaz. Sadece iki buhur lazım. Ben önceden temin ettim. Birkaç köz ateş ve yarım saatlik enerji tüketimi. Başka masrafımız yok. Henüz eskilerin sırlarını çözemedik. Kim biliyor ki?
– Komik değil mi? Direktifleri uygulamakta sorumlu olduğumuzu hissetmiyorum. Bu lahit başka birinin eline geçseydi, kendisini bu kadının dileklerini yerine getirmek zorunda hissedecek miydi bakalım?
– Mademki bizim elimize geçti, görevimizi yapmamız gerektiğine inanıyorum. (Tarih öncesi dönemlere ait bilyeleri göstererek) Siz sanıyorsunuz ki şu tarih öncesi bilyelere bakıp, ahmak bir insanın dört beş bin yıl önce bu dağ başında yaşadığının, bu çanakla yemek yediğinin tahmin edilebilmesi bir bilimdir. Oysa bizim yaşantımızla uzaktan yakından ilgisi yok. Ama bir insanlık trajedisini, duygusal bir trajediyi ihtiva eden şu ilginç vasiyetnameyi hurafe mi sanıyorsunuz? Herkesin bildiği şeyler bir yerde yenilgiye uğruyorsa, bunların şüphe ve tebessümle karşılanması doğaldır. Maksadımız para kazanılan resmi bilimler ise, burada bilim söz konusu değil, sadece eğlenmektir amacım. Bu denemeyi yapmayı vazifemiz olarak görüyorum, sonuç versin veya vermesin.
– Vasiyetnamedeki her şeyi çözemediğinizi ve henüz birtakım problemlerinizin olduğunu söylüyordunuz dün.
– Sadece bir kelimesini ya da bir cümlesini tam anlayamadım; gerisi tercüme edildi. Ama bu gece dolunay var ve vasiyetnamede belirtilen astrolojik şartlar mevcutken bu teşebbüsü erteleyemem. Yanılmak o kadar önemli değil. Vasiyetnamenin sonunda şunlar yazıyor: Büyü merasiminden sonra, yani sihirli duaların okunmasundan sınra tılsımı “ater”e yani ateşe atar. Hayır, cümle böyle değil. “Çigun denmen teltem ra bin ater ogendet simuye or ahizet.” Yani “Bu tılsımı ateşe atar, Sîmûye kalkar.” Acaba maksadı duanın okunmasından sonra ateş “atar” yani “söner” demek mi? Ateş sönerse, o zaman mumyanın kalkıp kalkmayacağını beklemek lazım. Belki de maksadı, ayrı bir varağa yazılan ve üstünde geometrik çizgiler olan tılsımdır. Incantation’dan sonra onu ateşe atmak gerek ki Sîmûye kalksın. Vasiyetnamenin tercümesi cebimde; bir dakika, okuyayım size.

Doktor Warner gidip koltuğa oturdu ve cebinden bir kâğıt çıkarıp okumaya başladı: “Tanrı’nın adıyla! Ben Vendespmuğ’un kızı, padişahın kız kardeşi ve Sîmûye’nin karısı, Berm Dilek, Şahpesend ve Kah-i Sepîd’in valisi Gûrendeht’im. Sîmûye’den bir çocuğum olmadan evliliğim on yıl sürdü. Kocam geleneklere ve Destûr-i Câvidan’a göre bir oğlan sahibi olmak için başka bir eş seçti. Fakat çabası boşunaydı. Çünkü doktorların dediğine göre o kısırdı. Ama Sîmûye dini emellerine kavuşmak için değil, sırf heves düşkünlüğünden büyücü bir kadınla meşveret etti ve bazı ilaçlar kullandıktan sonra adi bir orospuya gönlünü kaptırdı. Aramızdaki bir başka evlilik yapmama ahdine rağmen kararında diretti. Bütün gününü Kah-i Sepîd’de Horşid denilen orospuyla zevk u safa âleminde geçiriyordu. Hükümdarlığını, işini gücünü boşladı ve Horşid’in önünde bana hakarette bulunur oldu. Nihayet düğün hazırlıklarına başladı ve ben Sîmûye’ye koştuğum şartlar uyarınca diri diri mezara gömülmeyi, rezilliğe katlanmaya tercih ettim ve intikam almak için büyücü kadına başvurdum. Sîmûye ile Horşid’in düğün gecesi büyücünün iksirini şarap kadehine koyup ona içirdim. Sîmûye yuşasp (yalancı ölüm) haline düştü”

“Büyücü kadın tılsımı ortadan kaldırıp Sîmûye’yi diriltecek karşı tılsımı da ayrıca verdi bana. Ama ben kocamla diri diri mezara girmeyi, kanımın mezarda ona yiyecek olmasını, yeraltındaki uzun ikamet süresince üçümüzün kanını emmesini Horşid’le evlenme alçaklığını kendine layık görmesine tercih ettim. Erkek kardeşimin benim ahdimde durduğumu bilmesi için yaz1yorum; onu tekrar diriltecek tılsım vasiyetnamenin ilişigindedir.”

“Ey bu vasiyetnameyi okuyan kişi; şunu bil ki Sîmûye öl- memiştir ve yuşasp (yalancı ölüm) halindedir. Büyücü kadının direktiflerine göre mumyalanmıştır ve bu tılsımla dirilecektir. Bu işlem için dolunaylı bir gecede seninle lahit arasında bir per­delik uzaklık olmalıdır. Buhurdanı yakıp mendele (yuneye) koy­sunlar. İçine güzel kokular atsınlar ve şu kelimeleri yüksek ses­le tekrarlasınlar. (Burada Pâzend’de yazılı kelimelerin metni var; sanırım Süryanice. Manası anlaşılmıyor; sadece okunma­sı gerekiyor. Her halükârda büyü merasiminde okunan duala­rın manasını bilmek zorunlu değildir.) Sonra tılsımı ateşe atsın­lar; Sîmûye kalkacaktır/ İşte bu son bölümü tam anlamış deği­lim. Ama dinlediğiniz gibi gerekli direktiflerin hepsini vermiş.”

Freeman başını salladı: “Kadının ebedi kıskançlık öyküsü!”

Warner gözlüğünü çıkardı, temizledikten sonra tekrar taktı.

— Kıskançlık dramının yanı sıra bazı önemli hususları da anladım. Birincisi, Sâsânîler döneminde ayyaş bir hükümdarın ev halini aydınlatıyor. İkincisi, Taht-ı Ebû Nasr bölgesine Berm Dilek, Şahpesend ve Kâh-i Sepîd diyorlarmış. Dest-i Hızr, “Bâğ-i zindan” imiş. (Bunu başka belgelerde bulmuştum.) Üstelik şunu da anlıyoruz ki Sâsânîler zamanında “hitodes” yani kan bağı olan yakın akrabalar arasında evlilik yaygınmış ya da en azın­dan üst düzey yöneticiler ve nüfuzlu kişiler arasında âdetmiş. Fakat önemli olan mesele, şimdiye kadar kabirde bu kadar çok ölü kemiği bulunmasının sebebini bilmiyorduk. Buranın ahali­sinin dediklerine bakılırsa, eskiden biri çok yaşlanır ve iş yapa­mayacak duruma gelirse, gençler onu törenle şehir dışına çıkarır ve yeryüzünde insanlara zahmet vermemesi için diri diri meza­ra gömerlermiş. Bu inanış bazı değişikliklerle kimi Afrika kabi­lelerinde de vardır. Ben de şimdiye kadar bu görüşteydim. Fakat buradaki belgeden anlaşıldığına göre bir adam öldüğünde karı­larını da onunla birlikte diri diri gömüyorlarmış, öbür dünya­da arkadaş olsunlar diye. Eski kavimlerde bu inanış varmış. Öte yandan, bildiğimiz gibi, mumyanın ağzı kuru kan gibi bir şeye bulaşmış. Halk inancına göre bir ölü, kefenini ısırırsa, ölüler arasında yaşayanlara karışır. Bu belayı defetmek için kabristanlarda araştırma yapıp hunhar ölüyü bulduktan sonra başını bir vuruşta bedeninden ayırmak gerekir. Deri varaktaki metinde “Kanımız ölünün yiyeceği olsun” yazılmış. Şimdi halk inançlarının ayrıntısına girmek istemiyorum ama, önemli olan bizim burada gerçek ve tarihi bir belgeyle karşı karşıya oluşumuz. Acaba Sîmûye yalancı ölüm halindeyken karılarının kanıyla mı beslendi? Acaba bu yiyecek bir kişiye birkaç yüzyıl yetecek kadar mıydı? Ya da bu durumdayken bir süre sonra yiyecek gereksinimi duymuyorlar mı? Ben hurafelere inanmam fakat itikatsızlığımda da mutaassıp değilim. Sadece o zamanki inançları merak ettim. Hurafeler, kuruntular bir yana, bugün bilim her duygusal olayı, her fenomeni kendisine bağlı ayrıntılardan temizleyerek titizlikle araştırmaya tabi tutmak zorundadır. Fakat…

Bu sırada Gorest ıslıkla bir vals çalarak şaşkın şaşkın içeri girdi. Yanında iri, kahverengi bir köpek vardı. Şapkasını masaya fırlatıp Kasım’a şerbet getirmesini söyledi.

Doktor Warner sözünü yarıda kesti ve Freeman’e baktı.
Warner Gorest’e: “Şimdi Freeman’le sizin hakkınızda konuşuyorduk.”
“Eminim beni övüyordunuz.”
Warner: “Kulağınızı çekmeye karar verdik.”
“Freeman’in dediklerine inanmayın. Othello gibi kıskançtır o. Size müjde vermeye geldim. Çok güzel bir şey oldu. Bu akşam ikiniz de konuğumsunuz.”
İnga adlı kahverengi köpeğin başını okşadı. Warner tekrar piposuna tütün koyup yaktı ve ustalıkla piposunu içmeye başladı. Kasım üç bardak şerbet getirip önlerine bıraktı.
Gorest şerbetten bir yudum aldıktan sonra: “Bu gece ikiniz de Berm Dilek’te konuğumsunuz. Orada üç bayan var. ‘Arap geceleri’* gibi bir gece geçirelim. Doğu’da değil miyiz yani? Şimdiye kadar başımızı kavuran yakıcı güneş ile gözümüze tutya ettiğimiz toz topraktan başka bir şey geçmedi elimize. Ölü kemikleri ve eski dünyaya ait çürümüş eşyalar arasında yaşamaktan içimizdeki yaşama duygusu öldü. Doktor, siz kendinize garip bir yaşam tarzı seçmişsiniz. Bütün gününüzü güneşin alnında kavrulmuş bir odada araştırma yaparak geçiriyorsunuz. Geceleri uykunuz tutmuyor, çoğu kez kalkıp kendi kendinize konuşuyorsunuz; eğlenceyi, gezmeyi tozmayı kendinize haram etmiş, kitaplarınıza dalmışsınız. İnanın, bu işler insanı erkenden ihtiyarlatır!”
Warner: “Öğütlerinize çok teşekkür ederim. Ama ne yazık ki bu akşamki davetinizi kabul edemeyeceğim. Şimdi kulak verin sözüme. Size öneride bulunuyorum. Bu gece birlikte olalım. Bana biraz yardım edin. Çünkü Gûrendeht’in vasiyetnamesinde yazılı olanları uygulamak düşüncesindeyim. Bu gece dolunay var ve bir aya kadar işimiz bitecek. Raporumuzu hazırlamalıyız. Eğlenecek daha çok zamanımız var.”
Gorest gülmeye başladı: “Hepimizle dalga geçen şu rind kadının vasiyetini ha? Şaka ediyorsunuz. İşin buraya varacağını sanmıyordum hiç. Şimdi şu ihtiyar maymunu diriltmeye ciddi ciddi karar verdiniz öyle mi? Yeryüzüne insan kıtlığı düştü de birini daha ekleyeceksiniz öyle mi!? Bu durumda New York Ruh Çağırma Derneği günümüzü gösterir bize!”
Üçü birden gülüştü. Gorest: “Beş aydır şu çölde köpek gibi çalışıyoruz. Lahdin keşfinden sonra herhalde biraz eğlenmek hakkımızdır. Sizi düşünmekle hata etmişim! Otomobille Şiraz’a gittim. Üç hanım ve onların ısrarıyla iki çalgıcı getirdim yanımda. Garip olan bir şey var; lahdin keşfi dillerde dolaşıyor ve bu kadınlar da bizim büyük bir define bulduğumuzu sanıyorlar. Her neyse, şimdi Berm Dilek’teler. Çadır kurdular; bu gece orada kalacaklar. Hiç kimse yok; tenha mı tenha. Acaba şu viski şişelerinden kaldı mı? Yiyecekten yana her şey hazır. Kasım’ı gönderdim; her şeyi hazırladı.”
Doktor Warner ciddi bir tavırla: “Misyonun otomobiliyle böyle eğlencelerin yapılmasına karşıyım. Omuzlarımızda ağır bir sorumluluk taşıdığımızı unutmamalıyız. Ahlak ve davranışlarımıza dikkat ediyorlar. Bu küçük yerde insanın içtiği su bile bilinir. İki gün sonra Kasım veya işçiler hakkımızda bin türlü dedikodu çıkarabilirler. Skandal istemiyorum. Sizi uyarıyorum; bu son olsun!”
Gorest: “Emin olun; bizi gören olmadı. Çünkü onlar şehir dışına gelmişti. Fakat ilginç olan şu ki, bu gece Doğu sazımız var. Çalgıcılar Yahudi ve sadece yerli sazları çalıyorlar. Belki de buraların bayındır olduğu zamanlarda çalınan, Sîmûye kendi topraklarında yaşarken çalınan sazlardır bunlar. Diyelim ki sizin yaşlı maymunun tek başına üç kadını vardı. Oysa bize ancak birer kadın düşüyor. İnanın, biraz da diriler arasında yaşamak gerek. Ama önceden söyleyeyim; en küçüğü Horşid Hanım benimdir; bilesiniz.”
Warner birden düşünceli düşünceli: “Horşid Hanım mı?”
Gorest: “Evet, Horşid Hanım. Uzun boylu bir kız. Işıl ışıl gözlü, yuvarlak yüzlü ve siyah saçlı biri. Doğu fıstıklarından. Biliyor musunuz, önce o beni beğenip mektup göndermiş. (Fre-eman’e dönerek) Hatırlıyor musun, hani pazar günü Berm Dilek’te bana işaret eden kızı?”
Warner: “Ne garip bir rastlantı! Sîmûye’nin son karısının adı da Horşid’di!”
Gorest: “Şaka yaptığınızı sanıyordum. Ama görüyorum ki bu masala adamakıllı kaptırmışsınız kendinizi. Yani iskeletin canlanıp o dünyadaki macerasını bize anlatacağını mı sanıyorsunuz? Gülünç bir roman olur bu. Allah’tan kıyamet gününe daha çok var. Mücevherlerini alırsak, ihtiyatlı davranmış oluruz. O zaman ölünün dirilip dirilmeyeceğini denersiniz!”
Warner ciddi bir tavırla: “Mumyanın terkibine dokunmamak.”
Gorest: “En azından silahsızlandıralım ve yatağanını alalım bari. Dirilecek olursa toplu kıyıma kalkışıp da mücevherlerini yanında götürmesin.”
Warner gözlüğünü düzeltti: “Bana takılmakta haklısınız. Gerçekten de acayip ve inanılmaz bir konu. Ben de emin değilim asla. Fakat yalancı ölüm hali sır dolu. Eski dünyadaki büyücülerin yaptıkları şeyler hakkında bilgi sahibi değiliz. Hiç şu mumyanın gözlerine dikkatlice baktınız mı acaba? Gözleri parlıyor, canlı ve bakıyor. Şehvet ve kin dolu bir bakış. Belki biraz da utangaçlık var. Sanki hayata doymamış gibi. Şimdiye kadar itiraf etmemiştim, ama yaşam kıvılcımı gözlerinin derinliklerinde kalmış. Diyelim ki dirilmedi; Freeman’e söylediğim gibi bir şey kaybetmiş olmayacağız. Ama ya dirilir veya sadece kımıldarsa! Düşünün bir kere; dünyada benzeri görülmemiş bir olay olacak!” Gorest: “Düşünmek bile mümkün değil. Bilmek istiyorum; bunca yüzyıl sonra, farz edelim ki ölü mumyalandı ve organları özel ilaçlarla taze tutuldu, bütün bunlar faraziye. Bu durumda Sibirya karları altında hiç bozulmadan kalan mamutun da tekrar dirilmesi mümkün olur. Dediklerinize göre bunca yüzyıl sonra mumyanın tekrar canlanması mümkün mü sizce?”
Doktor Warner: “Ben sizden daha güç inanırım. Ama yalancı ölüm denilen şey bugün de az çok müşahede edilen bir fenomen. Örneğin Hindistan yogileri bir haftadan birkaç aya kadar yeraltında kalıp tekrar canlıların dünyasına dönebilirler. Bu olay defalarca gözlenmiştir. Öte yandan bunun doğal bir şey olduğunu sanıyorum. Kış mevsimi boyunca uyuyan hayvanlar yalancı ölüm halinde değil midir? Sîmûye ilaç, tılsım ve meçhul kuvvetler aracılığıyla yalancı ölüm haline girmiş ve bilmediğimiz yöntemlerle mumyalanmış. Bu durumda organları hastalık veya yaşlılık nedeniyle eskiyip bozulmamış, canlılığını korumuş. Okullarda öğretilen bilimleri, dinsel inanç ve hurafeleri göz önünde bulundurup daha dikkatli bakacak olursak, yaşamda her şeyin mucize olduğunu görürüz. Burada oturup konuşan ikimizin varlığı da bir mucize. Saçlarım birdenbire dökülmüyorsa, bir mucize. Şerbet bardağı camıyla birlikte elimde buhara dönüşmüyorsa, bu da bir mucize. Alıştığımız ve bize doğal gelen kesin mucizeler ve bunlara aykırı olup da bizim alışkın olmadığımız başka doğal bir şey bizim için mucize sayılır. Bugün bir bilim adamı kendi laboratuvarmda canlı bir varlığı bir süre için yalancı ölüm halinde tutmayı başarır, istediği zaman bu ortamı yaratır ve iddiasını ispat etmek için matematik formüllerine, fizik ve kimya kurallarına göre bir kitap yazarsa, herkes inanır buna. Çünkü bugün insanoğlu kendini beğenmişliğiyle doğaya inanmaz olmuştur. Yaptığı keşif ve buluşlarla kendisini akl-ı küll sanıyor ve doğanın tüm sırlarını çözdüğünü iddia ediyor. Ama aslında en küçük şeyin mahiyetini bile anlamakta âciz kalıyor. Mağrur insan kendi bilgilerini belge sayıyor ve doğa olaylarının kendi formüllerine göre gerçekleşmesini istiyor. Eskiden insanoğlu daha sade ve âcizdi ve mucizeye daha çok inanırdı; bu yüzden de sık sık mucize olurdu. Demek istediğim, doğa ve kanunlarına daha yakındı ve onun meçhul güçlerinden daha iyi yararlanabilirdi. Günümüzdeki dakik bilimlere karşı olduğumu sanmayın sakın. Aksine insanın keşfetmediği olaydan daha garip bir şey olmadığına inanıyorum. Bunun dışında kalanlar gülünç ve inanılmaz olacaktır.”

Meraklanmış gibi görünen Gorest: “Sizin varsayımlarınızla işim yok benim. Belki de benzerine rastlanmayan bu mucize mümkündür. Ama denememizde başarılı olamazsak, bu çok kuvvetli bir ihtimaldir, yarın şoförün, işçilerin gözünde itibarımız kalmayacak ve dillere düşeceğiz.”

“Ben gereken önlemi aldım. Özellikle şoföre izin verdim. Yarın da pazar. Bir işimiz yok nasıl olsa. Gitmenize karşı olmamın sebebi, birbirimize yardımcı olmaktı. Çünkü direktife göre lahit bitişik odada olmalı. Yani şimdi durduğu yerde ve salondan bir perde ile ayrılmalı. Biraz yardım ettikten sonra isterseniz sevişeceğiniz yere gidebilirsiniz. Ya da orada, odanın üstünde sessizce durup işlemi kontrol edersiniz.”
Gorest: “Ama bir şey daha var. O zamanlar bu merasimi yapmak için bugün unutulan özel koşulları yerine getiriyorlardı.”

“Ben elimdeki imkânlarla gereken araştırmayı yaptım. Bu işlemi biliyorum. Büyücünün koruyucu güçlerinin karşısında bir hisar görevi üstlenen dairenin içinde efsunlar okunmalı. Dairenin kömürle, ayrıca irade ve iman ile çizilmesi gerekiyor. Efsunlar yüksek sesle okunmalı. Çünkü büyüde sözün etkili oluşu ve özgüven çok önemli. Aynı şekilde kokulu buhur taneleri fizik ötesi güçlerin etkisini artırıyor, uygun bir atmosfer yaratıyor. Bu konuda emin olabilirsiniz.”
Gorest: “Gerçekten bu kadar ciddi olduğunu sanmıyordum. Kalıyorum öyleyse.”

Akşam yemeğinden sonra Doktor Warner ve arkadaşları lahdi güçlükle yatak odasının kapısına kadar çektiler. Warner mumyanın önündeki, dibinde siyah bir maddenin yapıştığı kandili yaktı ve bronz buhurdanı lahitten çıkarıp salona geçti, kapının önündeki perdeyi çekti. Freeman halıyı yarısına kadar katladıktan sonra buhurdanı yaktı. Warner önceden hazırladığı bir avuç günlük, üzerlik ve sandalı közlerin üzerine serpince havaya yoğun bir duman ve koku yayıldı. Sonra kömürle kendi çevresine bir daire çizdi. Cebinden deri varağı çıkardı, buhurdanın önünde durdu ve varağa bakarak yüksek sesle efsunu okumaya başladı. Freeman ile Gorest salonun bir ucunda ses çıkarmadan sandalyede oturmuş VVarner’i seyrediyorlardı. İnga da ayaklarının önünde yatıyordu.

Warner anlamını bilmediği tuhaf sözcükleri tane tane okuyordu. Fakat efsunu okurken üstünde geometrik çizgilerin yazılı olduğu öteki tılsım elinden kayıp önündeki buhurdana düştü ve yandı. Duman ve koku içinde ne olduğunu anlayamadan VVarner’e bir haller oldu, başı dönmeye başladı. Korku ve sinirle karışık bir titremedir aldı. Arada bir sesi çatallaşıyor ve gözleri kararıyordu.

İtaatkâr bir köpek olan ve oracıkta yatan İnga birden kalkıp kapıya doğru fırladı ve ulumaya başladı. Fakat efsun merasiminin bozulmasını istemeyen Gorest, İnga’yı tasmasından tutup zorla getirdi ve masanın altına yatırdı. Oysa köpek telaş içinde yerinde duramıyor ve odadan çıkmak istiyordu. Bu sırada War-ner titrek sesiyle anlaşılmaz birkaç sözcük daha söyledi. Derken bacakları çözülmüş ya da dumandan etkilenmiş ve aşırı çaba göstermekten bitkin düşmüş gibi sinirli bir şekilde yere yığıldı. Gorest ile Freeman onu alıp kanepeye yatırdılar.

Tılsım ateşe düşer düşmez hoş kokular yayan kandilin aydınlığında mumya titredi, hapşırdı, başını kaldırıp donuk bir hareketle yerinden kalktı. Lahitten çıkarak pencereye doğru yürüdü. VVarner’in sıkı kapamayı unuttuğu pencereyi açarak dışarı çıktı. Siyah ve kuru uzun cüssesiyle ağır adımlar atarak Dest-i Hızr tarafına doğru gitti.

Flafif bir esinti vardı. Gökyüzü kurşundan bir kapak gibi ağır ve şeffaftı. Aşağı inmiş gibi görünen ayın göz alıcı aydınlığı tepeyi aydınlatıyor ve doğaya cansız ve uçuk renkli bir hava veriyordu. Bu manzara bu dünyaya ait değildi sanki. Sağ taraftaki Taht-ı Cemşid kapısı, kara taşıyla geçmişten kalan tek yapıydı. Gerisi kenarında toprak birikmiş çukurlardan ve mezarlardan ibaretti. Boyundan uzun gölgesi Sîmûye’yi takip ediyordu.

Bu sırada salondan İnga’nm uluması duyuldu. Fakat Sîmûye aldırış etmeden düzenli ve geniş adımlar atmaya devam ediyordu. Kurulmuş gibiydi ya da meçhul bir kuvvetle hareket ediyordu. Ay ışığı gözünü almış gibi ışıl ışıl parlayan gözlerini yere çevirmişti. Kendi zamanı ile şimdiki zaman arasındaki değişikliği fark etmemişti besbelli. Düşünceleri şarabın latif buharında dalgalanıyordu; Horşid’in elinden alıp içtiği ve kendinden geçtiği, yakıcı, erguvan rengi şarabın.

Dest-i Hızr ve Berm Dilek’te uzaktan bir iki ışık geliyordu. Ama Sîmûye içtiği şarabın verdiği son neşeyi kaybetmemiş gibi eski hayatının son dakikalarına dalmıştı. Efsanemsi, silik ve karmakarışık bir hayat, şiddetli ve hararetli bir hayat sürüyordu önceki hayatından geriye kalanlar arasında. Eski mülkünde yürüdüğünü sanıyordu ve aklı fikri Horşid’deydi. Horşid’le ilk karşılaşmasından itibaren bütün karışık ve silik anılar beyninde şekillenmiş, canlanmıştı. Sanki hayatı sadece bu anılara bağlıydı ve onun aşkıyla dirilmişti!

Sîmûye Horşid’le ilk karşılaştığı meclisi hatırladı. O gün adamlarıyla birlikte ava çıkmıştı. Çölde aç susuz giderken bir çadıra sığınmıştı. Derken çekici yüzlü, iri parlak gözlü bir çöl kızı çadırın önüne geldi. Buruşuk kırmızı mintanının altından limon büyüklüğündeki memelerinin uçları görünüyordu. Şalvarı ayak bileklerine kadar inmişti. İçi buz gibi soğuk ayran dolu deri bakracı kuyudan çekip gönül çalan bir gülümsemeyle ona verdi. Sîmûye ayran bakracını kıza uzatırken kızın elini eline alıp sıktı. Horşid zarif bir hareketle ve kıvrakça elini çekti ondan. Yine gülümsedi. Sağlam ve bembeyaz dişleri göründü. “Susuzluğun geçti mi?” Horşid konuğunun hükümdar Sîmûye olduğunu bilmiyordu. Bu cümle yüreğinden etkiledi Sîmûye’yi. Büyücü kadın güçlenmek ve genç kalmak için bakire kızlarla haşır neşir olmasını söylememiş miydi ona? Üstelik tanıştığı eşraf kızlarının hiçbirini beğenmemişti.

Bu olay Sîmûye’nin ona gönlünü kaptırmasına yetti. İlk karısı Gûrendeht’e söz vermesine rağmen o günden sonra aklı fikri çöl kızındaydı. Birkaç defa hediyeler gönderdi ona. Ve nihayet ilk karısının sırf kıskançlık yüzünden Horşid’e iftira etmesine, onu ölümle tehdit etmesine rağmen Horşid’e görücü göndererek resmen istedi ve görkemli bir düğün gecesi tertipledi.

O gece Sîmûye Berm Dilek’e giderken çok fazla ateş yakmışlardı. Konuklar halay çekiyor, alkış tutuyor, şarap içip ateş başında dans ediyorlardı. Sarhoştular ve yüzleri alev karşısında kızarmış, pırıl pırıl parlıyordu. Sîmûye geleneğe göre kalabalık arasında dolaşarak Horşid’i arıyordu. Derken şarkıcıların çalıp söylediği bir eğlence meclisine yaklaştı. Mücevher işlemeli giysiler içindeki Horşid kenarda bir ağaç kütüğüne oturmuştu. Sîmûye üç kez ağaçların arasından Horşid’e seslendi. Horşid zarif bir hareketle tepsiden erguvan rengi şarap konulmuş bir kadeh aldı, gidip Sîmûye’ye verdi kadehi. Sîmûye elini Horşid’in beline doladı ve usul usul kasrın bahçesindeki ağaçların arasında gözden kayboldu. Sonra bir ağaca yaslanıp Horşid’in ince ve ateşli vücudunu kucakladı, geniş göğsüne bastırdı. Horşid gözlerini kapamışken Sîmûye kızdan aldığı erguvan rengi şarabı sonuna kadar içti. Kadehi bir yana attıktan sonra dudaklarını Horşid’in yarı açık ağzına yaklaştırdı. Fakat Horşid başını çevirince dudakları boynuna yapıştı. Bu sırada güçlü ve yakıcı şarap Sîmûye’nin tüm damarlarına kadar yayıldı. Sîmûye kendinden geçti, bacakları titredi, ellerinden, ayaklarından kalbine doğru bir soğuk dalgası yayılmaya başladı. Daha sonra ne olduğunu anlayamadı.

Sîmûye şimdi sarhoşluk uykusundan uyandığını düşünüyordu. Şarap belleğine karanlık bir perde çekmişti. Düşünceleri şarabın latif buharında dalgalanıyor, kaynıyor, tüm varlığıyla Horşid’e karşı yakıcı, delicesine bir aşk besliyordu. Susamıştı Horşid’e. Horşid’in sıcak vücuduna, alıcı gözlerine, ince endamına muhtaçtı. Aydınlığa, açık havaya ve saza gereksinim duyuyordu. Sarhoşluğu geçmemiş gibiydi. Düğün gecesi çalman sazların boğuk ve uzak sesi hâlâ kulaklarındaydı. O hengâmede yüzler, halayık ve uşakların ateş önündeki dansları silik bir halde, bir duman gibi beyninde canlanıyor, sonra silinip bir başka manzara canlanıyor, aralarında Horşid’i arıyordu. Yüzü gözünün önündeydi.

Sîmûye’nin şehvet duygularıyla kaynayan gövdesi ağır adımlarla, mağrur bir halde Dest-i Hızr’dan geçip Berm Dilek’e devam etti ve uzun gölgesi de onun peşinden gitti.

Gorest ve arkadaşları için Berm Dilek’e gelen üç hanım su kenarında ağaç altına yaygı sermiş, Kasım’m getirdiği meze ve içkilerle sofrayı kurmuşlardı. Biraz da çakırkeyif olmuşlardı. Horşid bir ağaç kütüğüne oturmuş, bir başkası da yere uzanmış kendi kendine şiir mırıldanıyordu. Çalgıcılarla sohbeti koyulaştıran üçüncüsü merakla sürekli kol saatine bakıyordu. Sonunda dayanamadı, Horşid’e dönüp “Bunlar gelmeyecek galiba. Oturup yemeğimizi yiyelim!” dedi.
Horşid: “Daha geç değil.”
“Bu da bizim Frenkler işte! Sözünde durmayı Frenklerden öğren derler!”
“Gorest mutlaka gelir. Sözüne sadıktır.”
“Mezar kazan şu aç Frenkler adam değil ha!”
Florşid: “Bak şimdi, bilmiyorsun demek geçen hafta Muhterem’in ısrarıyla yolda indiğimizi. Mezarcıları izlemeye gittik, emirlerinde otuz kırk işçi çalışıyordu. Frenk bebeğine benzeyen Gorest sırma gibi saçlarıyla güneşin alnında duruyordu. Bayıldım ona. Şimdi gelir nasıl olsa, yalan söylemediğimi anlarsın. Bizi görünce, dönüp yüzüme baktı. Biliyor musun, hizmetkârları Kasım aracılığıyla haber gönderdim ona. Dört defa buluştuk; bir kere bile randevusuna gelmezlik etmedi.”
“Peki peki, onun güzelliğini dinlemeye gelmedik buraya. Bilmek istiyorum, ellerinde para var mı, yok mu?”
“Demedim mi sana? O kadar çok altın ve mücevher buldular ki anlatamam. Bir mezar açtılar; içi elmas ve mücevher doluydu. Yedi Hosrovî küpü* çıktı. Üstünde ejderha uyumuş. Yalan söylüyorum sanıyorsun değil mi? Kasım’a sor öyleyse.”
“Gelmeyeceklerini bilsem de, birine söz vermiştim bir kere.”
“Eee! Kimi getirmek istiyordun? Senin Cevad Aga, Gorest’in tırnağı bile olamaz.”
“Sen de öldürdün bizi şu Gorest’le hani! Öbür ikisi nasıl peki?”
“Öbürleri de iyi; ben sadece birini gördüm.”
Seccadeye uzanmış kendi kendine mırıldanan öbürü: “Maşallah, ne de meraklıymışsınız! İster gelsinler, ister gelmesinler! (Çalgıcılara dönerek) Rahim Han, bir güzel döktürmeye bak.”
Kırmızı suratlı ve uysal biri olan kanuni Rahim Han sazın üstüne eğildi ve bir makam tutturup çalmaya başladı. Yanında oturan çiçek bozuğu, kısa boylu adam da darbukayı aldı ve aynı makamda bir Cehrem* teranesi söylemeye başladı:
Yukarılardan âlemi seyrederim, sevgilim.
İki yandan düşmana bakarım, sevgilim.
Bir gece daha tut bizi yanında sevgilim.
Yarın seni rahatsız etmeyiz sevgilim, mihribanım.
Kurbanım sana, sen bilmezsin ama.
Koşa koşa giderim filanın evine sevgilim,
Ney sesi gelir, bir genç nalesi gelir, sevgilim, azizim, dilberim.
Dudaklarının köşesini evim yap benim!..
Kadınlar gülüşüp kadehleri birbirinin sağlığına kaldırıyorlardı. Ama Horşid kadehi kaldırıp Gorest’in sağlığına içti.
Ansızın ağaçların arasından üstünde sırma işlemeli giysi bulunan birinin uzun karaltısı belirdi. Gözünü ışık almış gibi ağacın gölgesinde durdu ve yüzünü aşağı eğdi. Sonra boğuk bir ses geldi ondan: “Horşid, Horşid?”
Sesi Gorest’inkine benziyordu. Horşid kadehi alıp şarap koydu ve sese doğru koştu. Gorest’in şaka yapmak için ağaçların arkasına gizlendiğini sanıyordu. Ama karaltının yanma varınca, kemikli kuru bir elin kadehi ondan aldığını, öbür elin sımsıkı beline sarıldığını gördü. Horşid elini onun kolyesine uzattı. Korkunç heykel kadehi donuk bir hareketle içerken ölünün yüzünü gördü ve gözlerini kapayıp bastı çığlığı. Dudağını öyle bir ısırmıştı ki kanamaya başladı.
Sîmûye’nin ağzı seri ve beklenmedik bir hareketle Horşid’in boynuna yapıştı. Kanını içecekti sanki. Şarabın etkisi ve Horşid’in çığlığıyla, Sîmûye’ye şimdiye kadar hükmeden ağır sarhoşluk bir anda uçtu gitti. Gözünün önündeki perde kaldırılmış gibi gerçek halini fark etti. Aslında bu kadının yüzündeki hal onu ayılttı. Çünkü eski hayatındaki Horşid’in yüzüyle bu yüz tıpatıp birbirine benziyordu. Bu kadının korkudan kendisini teslim ettiğini görmüştü. Oysa eli onun kolyesine kelep-çelenmişti. Eski hayatındaki Horşid’in ona karşı duyduğu ilgi de kolye içindi. Şimdiye kadar mevhum bir umutla yaşamıştı! Mevhum bir aşk umuduyla yıllarca mezarda Horşid’i beklemişti!..Birden Horşid’i bıraktı ve meçhul gücü ondan alınmış gibi olanca ağırlığıyla yere yığıldı.
Horşid ise korkunç bir kâbusun pençesinden kurtulmuş gibi tekrar çığlık attıktan sonra bayıldı.
Bu sırada Doktor Warner, Freeman ve Gorest, Inga’yla birlikte geldiler. Sîmûye’yi yerden kaldıracakları sırada bütün vücudunun tuzla buz olup bir avuç küle dönüştüğünü gördüler. Giysisinde büyükçe bir şarap lekesi vardı. Mücevherlerini, giysisini ve yatağanını alıp geri döndüler. Doktor Warner geceleyin dikkatle bunların üstüne numara koyarak kayda geçirdi.

Buf-i Kûr, S. Hidâyet

Ben hep, dünyada susmaktan daha iyi bir şey yoktur, Butimar gibi olan insan daha iyi insandır diye düşünürdüm. Butimar, deniz kıyısına çöker, kanatlarını açar, oturur tek başına. Ama ben hiç de böyle yapamam şimdi, çünkü olmaması gerekli şey oldu. Bir saate varmaz, ya da hemen şimdi bir güruh sarhoş polis gelir, yakalar beni. Paçayı kurtarmaya hiç niyetim yok, inkâr zaten imkânsız, kan izlerini yok etsem de imkânsız. Fakat ellerine geçmeden bir kadeh şarap içeceğim, babamdan kalma ve duvardaki rafa koyduğum o şişeden bir kadeh şarap içeceğim.

Bütün hayatımı bir salkım üzüm gibi avucumda sıkmak istiyorum, suyunu, hayır, şarabını damla damla, gölgemin kurumuş boğazına akıtmak istiyorum, kutsal su gibi. Ama önce beni bu oda köşesinde tümörler gibi, kanserler gibi azar azar yemiş bitirmiş dertlerimi kağıda geçirmek istiyorum, çünkü düşüncelerimi daha bir düzene koyarım böylece. Yoksa maksadım bir vasiyetname yazmak mı? Hayır! Çünkü ne malım var kadıya yedirecek, ne dînim var şeytana verecek. Hem sonra daha nesine takılıp kalacağım bu dünyanın? Hayat dene şeyden el çektim, bıraktım, pekâlâ, gitsin elimden! Ben gidince de, adam sen de, kim isterse okusun benim bu kâğıt parçalarını. Ne gelecek umurumda, ne onlar. Yazıyorsam, yazmak ihtiyacı beni zorluyor da ondan. Mecburum, düşüncelerimi hayalî bir varlığa, gölgeme bildirmek baskısını çok, pek çok hissediyorum. O uğursuz gölge lamba ışığında duvardan eğiliyor, yazdıklarımı dikkatle okuyor, oburca yutuyor sanki. Bu gölge, besbelli, benden daha iyi anlıyor onları! Fakat ben yalnız gölgemle konuşabilirim. Beni konuşmaya o zorladı, yalnız o anlar, kavrar şüphesiz…. Bu usareyi, hayır, varlığımın buruk şarabını damla damla onun boğazına sıkıp akıtarak, diyeceğim ki ona: “İşte benim hayatım!”

Beni dün gören, cılız sağlıksız bir genç adam görmüştü, ama bugün gören saçları ağarmış, gözleri kızarmış, yarık dudaklı, kambur bir ihtiyar görür. Pencereden dışarı bakmaya korkuyorum, kendimi aynada görmekten korkuyorum. Nereye baksam çoğalmış gölgelerimi görüyorum. Fakat iki büklüm gölgeme hayatımdan bahsedeceksem, bir hikâye anlatmam gerekir. Ah, ne çok çocukluk, aşk, çiftleşme, evlilik ve ölüm hikayeleri var, hiçbiri de gerçek değil! kıssalar, parlak sözler yordu beni.

Kendimi bu üzüm salkımını sıkmaya zorlayacağım, ama onda en küçük bir gerçek payı var mıdır, bilmiyorum. Nerdeyim, bilmiyorum. Başımın üstündeki bu gök, üzerinde oturduğum şu bir karış toprak Nişanbur’a mı, Belh’e mi, Benares’e mi ait bilmiyorum. Dayandığım, güvendiğim hiçbir şey yok.

Birbirine ters düşen öyle çok şey gördüm, birbiriyle çelişen öyle çok şey duydum ki! O görmeler yüzünden gözlerim, eşyanın yüzeyinde, ruhu özü örten o ince ve sert kabukta aşındı. Artık hiçbir şeye inanmıyorum, hattâ şimdi eşyaların ağırlığından, sabitliğinden, açık seçik gerçeklerden şüphe ediyorum. Avludaki taş havana parmağımla vursam ve sorsam: sabit misin, muhkem misin? -Evet! diye cevap verse bilmem inanır mıyım?

Başkalarından ayrılmış, bağımsız bir varlık mıyım? Bilmiyorum. Fakat şimdi aynaya baktım, tanıdım kendimi: Hayır o eski “ben” ölmüştür, çürümüş dağılmıştır, ama işte aramızda hiçbir set, hiçbir engel yok. Hikâyemi anlatmalıyım, ama nerden başlasam? Hayat baştan başa kıssadır, hikâyedir. Üzüm salkımını sıkmalı, ve şırasını kaşık kaşık, bu ihtiyar gölgenin kurumuş boğazına akıtmalıyım.