Gece defteri, Ahmet Oktay

1 Ocak 1984

1983’ün son gecesi Sevim Burak’ın ölüm haberini aldım. Dilerim, yeni yıl böyle haberlerle dolu geçmez. 1957-58’lerde tanıdım Sevim’i. O sıralar Galatasaray’da, o görkemli yapılardan birinde oldukça iş yapan bir “terzihanesi” vardı. Ömer Uluç’la yaşıyordu. O atölye, bir dönemin yazarlarının, ressamlarının uğrak yeriydi. Sevim, 1951’lerde Yeni İstanbul gazetesinin açtığı öykü yarışmasında derece almıştı ama, benim tanıdığım sıralarda yazarlığı “seçmiş” görünmüyordu henüz. 60’lardan sonra işi ciddi tutmaya başladı. Ama, doğrusunu söylemek gerekirse, “velut” bir yazar değildi Sevim. Öyle bir yazar olmayı da istemedi. Yazı, bir uğraş değil, neredeyse kutsal bir törendi onun için. Ancak büyük bir gereksinim duyduğunda, daha doğrusu ruhsal bir zorlanma sonucunda başlardı yazmaya. Gelgelelim, bundan sonrası şaşırtıcı, beklenmeyen bir teknik sorununa dönüşür, Sevim durmaksızın bir biçim ve biçem araştırmasına girişirdi. Kendini hiçbir kez içinden yükselen o dürtünün beraberinde getirmiş olması gereken kendiliğindenliğe kaptırmazdı. O bir anlık esin’in ardından laboratuvanna kapanırdı Sevim. Terekesinden hayli metin çıkacağını umuyorum. Ne yazık ki, çok istememe rağmen, Adam Yayınları’nda çıkan oyunu ve öyküleri için sağlığında yazamadım. Yaşam, niyetleri de tasarıları da ne kadar sık bozguna uğratıyor. Bütün bir geçmiş, o korkunç ve her şeye rağmen “kardeşçe bohem” gözümde canlanıyor. Yapabildiğimiz ya da yapabileceğimiz, yaşamı o yılda, o biçimde yaşamakmış. Olanca somutluğuyla. Kim ne derse desin: O yaşamdan çok şey kazandı kazanmayı bilen.

Reklamlar

Pencere, Sevim Burak

Pencere

İki gündür karşı apartmandaki kadının intihar etmesini bekliyorum.
Belki de etmez.
Ne düşündüğünü bilmiyorum onun.
Gizli kapaklı bir amacı olabilir.
İki gün oldu tam.
Bir pencere bitince öbürküne geçiyorum, pencere önlerinde durmaktan bir vazgeçsem kurtulacağım.
Bütün pencereleri dolaşıyorum; kadın da o yüksek terasda çabuk, kaygan adımlarla yürüyor.
Terasın tehlikeli uçlarına gidiyor.
Duvara çıkıp ipleri, çamaşırları geriyor.
Gene de güvenim yok. “benim kendisini penceremden gözetlediğimi bildiği için bu oyuna mahsus kalktı,” diye geçiriyorum kafamdan.
Sık sık yarı belinden tramvay caddesine sarkıp aşağıya bakıyor, iki kez art arda “hayır” gibisine başını sallıyor.
Bundan onun ölmek istemediği anlamını çıkarıyorum.
Gene de kesin değil.
Yıllardır umutlanmadım.
Yeni bir anı defterime başlarmışçasına ara sıra başımı kaldırıp kadına bakıyorum.
O da bana bakıyor.
İçimden geçeni okuyor.
Bu yüzden kırık bana, çok kaygılı, ikimiz de iyi değiliz.
Kendini kaldırıp atmak için en ufak işaretçik bekliyor benden; benim elimden çıkmış bir insanmışçasına istediklerimi yapıyor, buna karşılık onun ölümünü göreyim istiyor.
Oysa kırmızı güllü perdemin ardında, hiçbir şeyi yönetemiyorum, içimden kadının işine karışmak gelmiyor.
Önlemek,
kurtarmak
istemiyorum…
Ne görebilirsem – ne alabilirsem –yaşamından- yetiniyorum bununla; beni görmemesi için perdemin ortasına küçücük bir delik açıp o’nu gözetliyorum. Ayağının biri baştan başa beyaz sargılı; sargının birden al bir renge gireceğini düşünüyorum. Cesedinin pat diye tramvay caddesine düştüğünü – bütün caddeyi kaplayıp aştığını – gelen geçeni durdurttuğunu – sihirli bir iki saniyede cesedin kutsallaşıp büyüdüğünü – her şeyin değişip mutlu bir sona bağlandığını – düşünüyorum.
O da aynı şeyleri düşünüyor.
Tramvay caddesine bakıp gülümsüyor.
Bu gülümseme, ağzının çevresinde yumuşayıp dağılıyor; içine çevrik bir gülümsemenin bu denli büyüyebileceğini görüyorum ilk kez. İnsanın kendi ölümünü düşündüğü zaman böyle gülebileceğini – kadının da yerde uzanıp yatan ölüsüne sevgi gösterdiğini – kuruyorum. Kendisini terasdan ya da pencereden aşağı atmasında hiçbir sakınca görmüyorum. Tam tersine, bu bana gerçek bir davranışmış gibi geliyor. Birazdan başını, kolunu koparıp dostlarına: bilemediniz, bakın, neyim ben diyecek … saklı kaplı yerlerini açarak başına toplanıp kendisini izleyenlere – yüz – el – diz – parçalarını kösnüyle titreyecek can çekişirken. Bu anlamda bir açıklamaya koşacak herkes, birkaç dakika dayanabilecekler, unutamayacaklar bir daha da…
Tramvay caddesinden bomboş geçip giden otobüslere başka bir gözle bakıyorum, bomboş geçip gidiyorlar, boşken dolaşmalarının bir nedeni olmalı diye kurmaya başlıyorum. Onların önüne tanıdıklarımı çıkarıp koyuyorum bir bir – hiç tanımadığım bir adamı itiyorum otobüsün önüne – ayak bileklerine kadar inen siyah paltosuyla bir sağa, bir sola bakıyor – boyu uzayıp kısalıyor – sonra berberden yeni çıkmış koyun başlı bir kadını – keçi, inek, tilki başlı bir sürü insanı itiyorum otobüslerin önüne – hepsi de şaşırıyorlar, yapmacıklaşıyorlar; düşünmemişler böyle bir son kendilerine besbelli… binlerce ayak olup kaçıyorlar. Kedi ayakları – tavşan ayakları – horoz ayakları – kendi ayaklarım…
Beyaz sargılı bir bacak görüyorum sonunda, dizine dek kapalı. Sargıların açılıp çözülüvereceğini, altından bunca aradığım bir gerçeği göstereceğinden kuşkulanıyorum. İyileşmemiş bir yaradaki titrek pembe etler – birleşmemiş kemikler bütünlüğünü sarsıyor, kendi vücudumun her parçasında ayrı ayrı gelip bana dayandıklarını ve sağlam bir düzen kurduklarını düşünüyorum.
Kadın bu bacakla terasın duvarına çıkıp yürümeye başlıyor, adımlarını attığı noktadan duvarın bitimine dek olan yol epeyce uzun görünüyor bana. Bir şeyin olup bitmesinden önce hep böyle uzadığını – yavaşladığını düşünüyorum.
Birini kaldırıyor ayağının.
Bir taş düşecek aşağıya.
Kadınla ilgisi yok.
Önemsiz bir iş yaparmış gibi atacak kadın kendini aşağıya.
Tek ayağının üstünde sallanıyor.
Bu sıra, beklenmedik biri – kocaman urunu taşıyan bir adam geliyor sokağın başından – koşarak yetişiyor giriyor son dakikaya – bugünkü günde bu kadar hepsi diyorum, “ağır ve yabancı kişiler olacak yarınkiler”.
Kadın kollarını açıyor uçmak istermişçesine.
Sol gözünü görüyorum.
Tam perdedeki deliğin yuvarlağı kadar. “bu işi sen yapsan nasıl olur,” diyor. düşmanmışçasına bakıyor. “ya cayarsa diyorum atlamaktan? ya düş ise diyorum, kurduğum bunca şeyler, düzenliğim bozulur yıkılırım.”
Kadın gururla pencereme bakıyor, “ben varım,” diyor.
Sargılı bacağının üstünde hopluyor.
Geri çekilip tos vuracakmış gibi pencereme koşuyor, alay ediyor benimle, ayaklarının bastığı duvarın çökmesini diliyorum. Büyük bir güç gösteriyor duvar, kadının ayaklarını tutmak için.
Ölmesi gerekiyordu oysa.
Yerini ve zamanını ondan daha iyi biliyordum.
Perdenin önüne çıkıp seslendim:
“haydi atla!” dedim.
Elimle de işaret yaptım.
Durduğu yerde sallandı.
Ağır vücudu duvarın ince çizgisinde ikiye bölündü.
Bu sırada alt katlardan bir pencere açıldı. “hermine!” diye haykırdı başka birisi.
Aralıklı tepinmeler oldu.
Yukarı doğru çıkan ağlamalar.
Yalvarmalar işitildi.
Sesler terasa doldu.
İlk kez gördüm kadını.
Yalancıksız,
perdesiz.
İple oynatılan bir kukla gibi geldi pencerenin önüne.
Ağzı çarpılmış anlaşılmaz kelimeler söylüyor, benden yardım istiyordu. iki şişman kadın kollarına asılmışlardı silkinip atamıyordu onları.
Yenik ve zayıftı.
Kadını silkeliyor, konuşsun diye tokatlıyorlardı.
O hep bana bakıyordu.
Ne istiyordu benden?
Onu öylece alıp götürdüler.
yemek odalarında,
mutfaklarda,
sandık odalarında
gene bağırtacaklardı.
Yarın terasa çıkıp çamaşır asacaktı,
görecektin yüzünü gene,
çilli kollarını,
çamaşırlarını,
iplerini.
Pencereme bakıp “artık akıllandım” diyecekti.
Günlerdir aklımı kurcalayan yüzlerce ölüm arasından en güzellerini anımsıyordum onun için.
Kalabalıklara,
çan kulelerine,
sokaklara
bakıp
duygulanıyordum…
Onun hesabına akşamlara dek pencerenin önünde yalnızlığımı büyütüyordum…
Hiçbir şeyden umudum yoktu
denemiştim her şeyi kendi hesabıma
perdenin ucunu tutup sıkıştırıyordum koltuğun arkasına. Kurtulup kapanıyordu günlerce… Onu yeniden koltuğun arkasına sıkıştırıp düşmesini bekliyordum. Alışmıştım buna. Belki de her şeyin anlamı budur diyordum. İlk kez hayal kırıklığına – yenilgiye uğrayacağımdan korkuyordum. Sonra bundan kaçmak için bir neden olmadığını gördüm. Nasıl olsa olacaktı… Yaklaştım perdenin ucuna…
Eli elime değiyordu perdenin ucunun
gözlerimi perdeden öte yanlara kaçırıyordum.
İnanmak istemiyordum yalnızlığıma
nasıl oluyor da bir şey tutmuyordu beni perdenin ucundan başka?
Şimdi taşları çok şekilli bir terasa bakıp kendi vücudumdaki seyirmeleri dinliyorum. Apartmanda her şey yatışmışa benziyor, kırmızı ölüm çiçekleriyle perdenin arkasında:
Anı defterime
bir ev
bir cadde
bir bulut
bir yeşil şapkalı adam çiziyorum.
Cadde’de yeşil şapkalı adam, bulutla aynı yöne doğru yürüyor. “işte başını alıp giden adam bu,” diyorum. – derin uykulardan – paslı merdivenlerden – pencerelerden – kapı zillerinden kaçan adam bu adam.
Eve bakıyorum.
işte o ev bu ev diyorum,
oda bu oda.
Kadının kendini astığı ev bu ev,
sandalye bu sandalye,
masa bu masa,
cadde bu cadde,
bu çocuklar
o çocuklar.
Sonra anı defterime bakıp – bütün bunların yalan olduğunu – kendini kandırmak için yeşil şapkalı adam’ı kendim çizdiğimi – yeşil şapkalı adam’ın da bunu bildiğini – beni kandırmak için penceremin önünden geçtiğini,
bulutun bulut,
caddenin cadde,
evin ev,
yeşil şapkalı adam’ın da
yeşil şapkalı adam olmadığını
düşünüyorum
anı defterimdeki
bulutu,
evi,
caddeyi,
yeşil şapkalı adam’ı
karalıyorum.
Bir başıma her zaman böyle bir oyun oynayıp bozabileceğimi, yeşil şapkalı adam’ın da bu oyunu oynayabileceğini, karşıki kadının, başka başka insanların da başka başka oyunlar oynayıp bozabileceklerini düşünüyorum.
Kadının ağzı yana çarpılmış,
bomboş bilinçsiz gözlerle bana bakıyor,
“yardım et,” diyor.
bazı hareketleri yapmasını bilmiyorum.
hava kararıyor.
Ölüm çiçekleri altında korkuyorum biraz. Güller morlaşıyor perdede. Uykusuz yatağım – ağır elbise dolabım – saç firketelerim taş gibi duruyorlar. Ne yapsam şimdi?
Elimi bir yere saklasam.
Kıl inceliğinde duyguları geriyorum çevreme. Örümcek gibiyim ölüm çiçekleri hava kararıyor.
Ne yapsam şimdi?
Tuzluğu dışarıdan alıp getirsem mi?
sSofra kurulmayacak, bir işe yaramayacak olduktan sonra?
Getirmesem de olur.
Belki de olmaz.
Bilmiyorum.
Yeni yeni belliyorum bazı düşünceleri.
Evin içini koca bir leke gibi kaplıyorum.
Galatasaray’dan tünel’e otobüsler geçiyor.
Çiçek Pasajı’ndan mor kurdeleli yaşantılar çıkıyor –
Ölüm gülleri,
beyaz zambaklar,
1890 sent pülşeri üniformalı yetim kız öğrenciler başlarında ürkünç okul şapkaları…
Karanlıkla aydınlığın kesiştiği saatte ölümlü caddede tuhaf gülümsemeli afişler ortaya çıkıyor, gittikçe büyüyen kalabalık garip bir hışırtı çıkararaktan yürüyor.
Yeşil şapkalı adam aralarında
şapkasını çıkarıp çıkarıp sallıyor.
“sen de gelsene,” diyor,
yarı belime kadar karanlığa sarkıyorum, gürültüyle düşüp parçalanmaya başlıyorum.