J. Alfred Prufrock’un aşk şarkısı, T.S.Eliot

J. ALFRED PRUFROCK’UN AŞK ŞARKISI {1}

“S’io credesse che mia risposta fosse
A persone che mai tornasse al mondo,
Questa fıamma staria senza piu scosse.
Ma perciocche giammai di questo fondo
Non torno vivo alcun, s’i’odo il vero,
Senza tema d’infamia ti rispondo.” {2}

Gidelim öyleyse, senle ben,
Akşam serilince göğe
Eterlenmiş bir hasta gibi masada; {3}
Gidelim, yarı ıssız caddelerden geçerek,
Mırıltılı inzivalarından

Huzursuz gecelerin, bir gecelik ucuz otellerdeki,
İstiridye kabuklarının tozuyla dolu lokantalardan;
Yollar uzar bıktırıcı bir sav gibi
Sinsi bir niyetle
Yöneltmek için seni dayanılmaz bir soruya…

Ah, “Nedir?” diye sorma,
Gidelim de yapalım ziyaretimizi.

Odada kadınlar gelir giderler
Michelangelo’dan söz ederler.

Bu sarı sis ki sürter sırtını pencere camlarına,

Bu sarı duman ki sürter suratını pencere camlarına,
Dilini sokup yalar köşelerini akşamın,
Kalır hendeklerde duran suların üzerinde,
şsün onun sırtına bacalardan düşen kurum,
Kayarak terastan, birden sıçrayarak,
Ve görünce vaktin tatlı bir Ekim gecesi olduğunu,
Dolaşsın bir kez evin çevresini ve yatsın uykuya.

Ve gerçekten zaman olacak
O sarı duman için, caddeler boyunca kayan,
Sırtını pencere camlarına sürten o duman için;
Zaman olacak, zaman olacak
Bir yüz hatırlamaya, senin karşılayacağın yüzleri
karşılamak için;

Zaman olacak öldürmeye ve yaratmaya,
Ve zaman, ellerin tüm işleri ve günleri için, {4}

Eller ki kaldırır ve düşürür bir soruyu senin tabağına;
Senin için zaman ve benim için zaman,
Ama zaman olacak yüz kararsızlık için de,
Yüz kuruntu ve yeniden kuruntu için de,
Birer dilim ekmek yiyip çay içmemizden önce.

Odada kadınlar gelir giderler
Michelangelo’dan sözederler.

Ve gerçekten zaman olacak
Merak etmeye, “cesaret edebilir miyim?” diye.

Zaman olacak geri dönmeye ve merdivenden inmeye.
Saçlarımın ortasında kel bir bölgeyle-
(Diyecekler: “Saçların nasıl dökülüyor!”)

Frakım, yakam dimdik çıkıyor çeneme dek,
Kravatım zengin ve sade, ama tek bir iğneyle göze çarptırılmış,

(Diyecekler: “Ama kollarıyla bacakları nasıl da incelmiş!”)

Cesaret edebilir miyim
Rahatsız etmeye evreni?

Bir dakikalık zaman olacak
Kararları ve yeni kararları tersine çevirmek için. 

Çünkü biliyorum hepsini çoktan, biliyorum hepsini:
Biliyorum sabahları, akşamları, ikindileri,

Ölçtüm yaşamımı kahve kaşıklarıyla;

Biliyorum o sesleri, ölümcül bir düşüşle ölen,
Altında öbür odadan gelen müziğin.

Öyleyse nasıl kalkışayım? 

Ve biliyorum o gözleri çoktan, biliyorum hepsini:
O gözler sizi çiviler basmakalıp bir yargıyla,
Ben, basmakalıp bir yargıyla bağlanınca, serilerek
iğnenin üzerine,
Ben, iğnelenince, kıvranarak duvarda,

Nasıl başlayayım
Tükürmeye tüm saplarını günlerimin ve yollarımın?
Nasıl kalkışayım?
Ve biliyorum o kollar çoktan, biliyorum hepsini:
O kollar, bileziklenmiş, beyaz ve çıplak
(Ama lambanın ışığında, hafif kahverengi tüylere bulanmış!)

Bir giysiden gelen parfüm mü
Beni böyle saptıran?

Kollar, masa boyunca serili, ya da şala sarınmış,

Öyleyse nasıl kalkışayım?
Nasıl başlayayım? 

Diyecek miyim, gittim akşam karanlığında dar yollarda
Ve seyrettim dumanları, pipolardan yükselen,
Pencerelerden eğilmiş, gömlekli yalnız adamların pipolarının saldığı?
Olsaydım bir çift portal kıskaç,
Kaçışıp duran, zeminlerinde sessiz denizlerin. {5}

İkindi vakti, akşam vakti, uyuyor öyle huzurla!
Okşanarak uzun parmaklarla,
Uykuda… yorgun… ya da yalandan hasta,
Serilmiş yatıyor döşemede, burada seninle benim yanımda.

Ben, çaylardan ve keklerden ve buzlardan sonra
Güç bulacak mıyım zorlamak için kriz noktasına bu anı?
Ben, gerçi ağladım ve oruç tuttum, ağladım ve dua ettim,
Gördüm kafamın (hafifçe kelleşmiş) getirildiğini bir tepside, {6}

Ama peygamber değilim – burada büyük bir fark yok;
Gördüm yüceliğimin titreştiği anı,
Gördüm ölümsüz Uşak’ın paltomu tuttuğu ve kıs kıs güldüğünü,
Korktum kısacası.
Yine de zahmete değerdi, her şeyden sonra,
Bardaklardan, marmelattan, çaydan sonra,
Porselenlerin arasında, seninle benim konuşmamızın arasında,

Zahmete değerdi
Isırıp koparmak konuyu bir gülümseyişle,
Sıkıştırmak evreni bir topun içine {7}
Yuvarlamak onu dayanılmaz bir soruya doğru
Diyerek: “Ben Lazarus’um, geliyorum ölümden {8}
Geri geldim anlatmak için size hepsini, anlatacağım size hepsini”

Eğer birisi, bir kadın, yerleştirmeseydi bir yastık, başının altına
Deseydi: “Niyetim o değildi asla;
O değil asla.”

Yine de zahmete de
ğerdi, her şeyden sonra,
Değerdi,
Günbatımlarından ve önbahçelerden ve çisentili
yollardan sonra,
Romanlardan sonra, çay bardaklarından sonra,
şemede sürüklenen
eteklerden sonra

Bu kadar, daha ne olsun?

Tam olarak ne istediğimi söylemek olanaksız!

Ama büyülü bir fener, bir ekranın üzerine sinirlenip
fırlatıp modeller çizmiş gibi:

Zahmete değerdi
E
ğer birisi, bir yastık yerleştirip ya da bir şal atıp,
Dönerek pencereye, deseydi:

“O değil asla,
O değil benim niyetlendiğim, asla.”

Hayır! Ben, Prens Hamlet değilim, olmak da istemedim;
Görevli bir lord’um, isterim
Şişinmek bir ilerlemede, başlatmak bir iki sahne, {9}
İsterim prense önermek, kuşkusuz, kolay bir yöntem,
İsteğe bağlı, severek kullanılacak,

Politik, özenli, iyi düşünülmüş;
Bilgece sözlerle dolu, ama biraz bönce;
Bazen, gerçekten, oldukça gülünç
Hemen hemen, bazen, ahmakça.

Yaşlanıyorum… yaşlanıyorum…
Pantolonumu yuvarlanmış paçalı giyeceğim. {10}
Saçımı arkadan ayıracak mıyım?
Cesaretim olacak mı bir fıstık yemeye?
İnce beyaz pantolon giyeceğim, yürüyeceğim sahilde.
İşittim denizkızlarının şarkı söylediklerini birbirlerine.
Sanmam şarkı söyleyeceklerini bana.

Gördüm onların dörtnala denize doğru gidişlerini
dalgaların üzerinde
Tarayışlarını arkaya yatık beyaz saçlarını dalgaların
Rüzgâr karıştırırken suları beyaz ve siyah

Kaldık odalarında denizin,
Denizkızlarıyla, başlarında çelenkler yosunlardan,
kırmızı kahverengi;
İnsan sesleri bizi uyandırıp da boğulacağımız ana dek.

Çeviri: Yaşar Günenç

 

 

1. Şiirin başlığı, ironik bir çelişkiyi imâ eder, “aşk şarkısı”nın romantik çağrışımıyla. “J. Alfred Prufrock” adının kabalığı arasındaki çelikşiyi. Şiirin başında, Dante’nin “Cehennem”inden aktarılan dizeler, bu çelişkiye derin bir umutsuzluk eklemektedir. Orta yaşlı ve mutsuz bir adam olan Prufrock, yaşamaya mahkûm edildiği toplumun içinde bir yabancı gibidir; yaptığı ziyaretlerin boşunalığının farkındadır; beceriksizliğinin ve uyumsuzluğunun, kendisinden istenene göre davrandığının farkındadır. Hem bu dünyanın bayağılığını ve saçmalığını bilmekten huzursuzdur, hem de kendi cinsel yetersizliğini hissetmekten. Bir zamanlar bir yerde daha gerçek ve daha güzel bir yaşam gördüğünü, ama bu gerçeklikten uzaklaşarak şimdi boğulduğu yapay ve kısır varoluşa hapsolduğunu düşünür. Bu yitik düşsel dünya, paradoksal olarak, tek gerçek dünyaydı, insanın bulunması gereken ortamdı, ama insan bu ortamdan sürülmüştü.

2. “Eğer bu yanıtımı, dünyaya dönecek olan birine verdiğimi düşünseydim, bu alev hiç kımıldamadan kalırdı. Ama, işittiğim doğruysa, bu derinliklerden hiç kimse canlı dönmediğine göre, yanıt veriyorum sana, rezil olma korkusu duymadan.” (Dante, Cehennem, 27. kanto). Günahı yüzünden alevin içine hapsedilen Guido da Montefeltro, yaşamında işlediği suçu itiraf eder Dante’ye, çünkü onun dünyaya geri dönmeyeceğine ve bunu anlatmayacağına inanmaktadır.

3. Burada belki de “eter”in iki anlamı arasında bir karşıtlık kurulmaktadır. Bu sözcüğün birinci anlamı, açık gökyüzü ya da cennettir; ikinci anlamıysa, tıptaki anlamına uygun olarak, çaresizlik, bilincin ve kişiliğin yokoluşudur.

4. “İşler ve Günler”, İ.Ö. 8. yüzyıl Yunan şairi Hesiodos’un, çiftçilik konusundaki bir şiiridir. Eliot’un kurduğu çelişki, ellerin yararlı çiftçilik çalışması ile, ziyafetlerdeki anlamsız el hareketleri arasındaki çelişkidir.

5. Yani okyanusun dibinde yengeç olmak istiyor. Belki yengecin hareketleri, yararsızlığı ve yaşlanmayı akla getiriyor. (Bk. Hamlet, II, ii, 205- 6: “Siz, beyefendi, yaşlanırdınız benim gibi, eğer yengeççe geri geri gidebilseydiniz.”)

6. Salome’ye, Herod’un önünde raksetmesinin ödülü olarak, bir tepsinin içinde Vaftizci Yahya’nın kesik başı getirilmişti.

7. Burada, Marvell’in “To His Coy Mistres” şiirinin son dizelerine bir anıştırma yapılmaktadır. Bu dizelerde Marvell, utangaç sevgilisine şöyle önermektedir:

“Yuvarlayalım tüm gücümüzü
Ve tüm inceliğimizi bir topun içine,
Koparıp alalım zevkimizi haşin bir savaşla
Girerek yaşamın demir kapılarından.”

8. Burada, Kutsal Kitap’taki iki Lazarus’un biri ya da ikisi birden imâ edilmektedir. Lazarus’lardan biri, dilencidir ve onun, ölüm dünyasından geri dönmesine ve zengin günahlıları cehennem konusunda uyarmasına izin verilmemiştir. Öbür Lazarus ise, İsa’nın yaşama geri döndürdüğü kişidir.

9. Kraliçe Elizabeth döneminde, krallık ailesinden birinin ya da bir soylunun, devlet adına yaptığı yolculuk. O dönemin oyunlarında bazen bu “ilerlemeler” sahnede canlandırılırdı.

10. Eliot’un bu şiiri yazdığı sırada, “yuvarlanmış” (kıvrık) paçalı pantolonlar modaydı.

 

Reklamlar

Kokteyl Parti, Thomas Stearns Eliot

Kokteyl Parti, T.S.Eliot

Bülent Ecevit bu kitap için diyor ki:

Kokteyl partide Eliot iki tür insan yaşamını karşılaştırır.

Kimi insanlar kendi günlük yaşamlarının dar çerçevesiyle yetinirler. Kendilerini aşmayı da başkaları için yaşamayı veya kendilerini harcamayı da düşünmezler. Kişisel mutlulukları önde gelir onlar için. Aslında pek mutlu da olamazlar. Kendi küçük dünyalarının çekişmeleri, kuşkuları, hırsları, kıskançlıkları içinde yaşamlarını birbirlerine zehir ettikleri de olur. Ama yine de o yaşamın çerçevesini aşmayı düşünmezler veya bundan çekinirler.

Kimi insanlarsa başka bir yol seçerler. ‘Nereye varacağını bu yolun – Oraya varıncaya kadar pek bilemezler.

‘Korkulu bir yolculuktur’ bu…

O yolda kendilerini ve çevrelerini aşarlar. Kişisel rahatlıklarından ve mutluluklarından çok şey yitirseler de, çok acı çekseler de, yücelirler ve yüceltilirler.

‘Kimisi döner gene, bedence döner.
Hiç biri yok olmaz. Çoğu kez de
Çok iş görürler dünyada.’

Oyundaki kişilerden Celia bu yolu seçer ve bu yol ölüme götürür onu. Ama kendi seçtiği yoldur ölüme götüren.

‘Bu da mutlu bir ölüm değilse hangi ölüm mutludur?’

Kimi insanların seçtiği yolun sonu ise ‘bir kokteyl parti’dir Fakat sonu ‘bir kokteyl parti’ olan yolu, kolay görünen yolu seçenlerin de, çileli yolu seçenlerden öğrenecekleri şeyler vardır. Eğer öğrenmeleri gerekeni öğrenebilecek olgunluğa ulaşabilirlerse, onlar da; hiç değilse, kendi yaşamlarıyla daha iyi bağdaşabilirler.

J.Alfred Prufrak’un Aşk Şarkısı, Thomas Stearns Eliot

J.ALFRED PRUFROCK’UN AŞK ŞARKISI

S’io credesse che mia risposta fosse
a persone che mai tornasse al mondo,
questa fiamma staria senza píù scosse.
Ma per cio che giammai di questo fondo
Mon torno viva alcun, s’ioda il vero,
senza tema d’infamia ti rispondo.

Gidelim öyleyse, sen ve ben,
Akşam gökyüzüne baştanbaşa yayılınca
Bir masa üstünde eterlenmiş hasta gibi;
Gidelim, belirli yarı-terkedilmiş sokaklardan
Mırıltılı yalnızlıklarına
Bir gecelik ucuz otellerdeki tedirgin akşamların
Ve bıçkı tozu serpilmiş, istiridye kabuklu lokantaların:
Sokaklar ki sinsi amaçların yarattığı
Sıkıcı bir tartışma gibi arkadan gelir
Götürmek için ezici bir soruya sizi…
Ah, sorma ‘o nedir?’ diye
Gidelim haydi ziyarete.

Kadınlar odada gidip gelmede
Konuşaraktan Michelangelo üstüne.

Sarı sis ki sırtını vermededir pencere camlarına,
Sarı duman ki gemini sürmededir pencere camlarına
Gecenin dört bucağına diliyle yalanmış,
Lâğımlar içindeki gölcükler üstünde oyalanmış,
Boşvermiş bacalardan düşen kurumların üstüne düşmesine
Taraça yanından kaymış, ansızın bir sıçrayış yapmış
Ve yumuşak bir ekim akşamı olduğunu görüp
Bir zamanlar evin etrafına kıvrılmış, uykuya dalmıştı.

Ve gerçekten bir zamanı olacaktır
Sokak boyunca akıp giden o sarı dumanın
Pencere camlarına sırtını sürerekten;
Bir zamanı olacaktır, bir zamanı
Karşılaştığın yüzleri karşılayacak bir yüz hatırlasın;
Bir zamanı öldürmek ve yaratmak için,
Bir zamanı tüm işlerine ve günlerine ellerin
O eller ki bir sorun uzatıyor önündeki tabağa;
Bir zamanı senin, bir zamanı benim
Bir zamanı yüz türlü düş ile düşüncenin
Kızarmış bir dilim ekmek gibi, bir çay almadan önce.

Kadınlar odada gidip gelmede
Konuşaraktan Michelangelo üstüne.

Ve gerçekten bir zamanı olacaktır
Meraklanmanın, ‘Yeltenir miyim?’, ‘Yeltenir miyim hiç?’
Bir zamanı dönmenin, merdivenleri inmenin,
Saçlarımın ortasında kel bir nokta ile-
(Diyecekler ki: ‘Saçları nasıl da incelmede!’)
Sabahlık ceketim, yakam çeneme uzanmış direngen
Kıravatım zengin ve sade, gelişigüzel bir iğnenin tuttuğu-
(Diyecekler ki: ‘Kolları ve bacakları ne kadar cılız!’)
Yeltenir miyim
Altüst etmeye evreni?
Bir dakikanın terslediği
Kararlar ve yeniden gözden geçirmeler için
O dakikada bir zaman var.

Çünkü bilmişimdir onları, bilmişimdir hepsini-
Bilmişimdir akşamları, sabahları, öğleden sonraları.
Ölçmüşümdür hayatımı kahve kaşıklarıyla:
Bilirim ölümcül düşüşlerle ölen sesleri
Öteki odadaki müziğin etkisiyle
Öyleyse nasıl farzetmeliyim?

Gözleri de bilmişimdir, bilmişimdir hepsini-
Gözler ki biçimsel bir deyim içine mıhlarlar sizi,
Biçimleştirilip mıhlanırsam ben de bir toplu iğne ucunda,
İğnelenirsem ve solucan gibi kıvrılırsam duvarda
O zaman nasıl başlayabilirim
Tükürmeye kırıntılarını günlerimin ve yönlerimin?
Ve nasıl farzedebilirim?

Kolları da bilmişimdir, bilmişimdir hepsini-
Kollar ki bilezikli, ak ve çıplak
(Ama lâmba ışığı altında, açık kahverengi saçlarla örtülü!)
Lâvanta mı dersin bir tuvaletten
Beni bu kadar konu-dışı söyleten
Kollar ki masaya yaslanan, üstüne şal örtünen.
Öyleyse nasıl girişmeliyim?
Nasıl başlamalıyım?

Diyeyim mi ki alaca karanlıkta dar yollardan geçtim de
Pipolarından yükselen dumanı seyrettim
Gömlekli yalnız insanların pencerelerden sarkan?..
Âdi bir istakoz kıskaçı olmalıydım
Durgun denizlerin katlarına sığınan.

Öğle sonu, akşam, öyle rahat uyuklamaktadır!
Uzun parmaklarla okşanmış, pürüzsüz
Uykuda… yorgun… ya da yapmacıksız hasta,
Uzanmış döşemeye yanıbaşımızda sayıklamaktadır.
Çaydan pastadan, dondurmadan sonra asıl
Zamanı kriz noktasına zorlıyacak takati bulursam nasıl?
Ağladımsa, oruç tuttumsa, ağlayıp dua ettimse de
Gördümse de kafamın (hafifçe kelleşen) bir ceviz tepside taşındığını içeri:
Peygamber değilim ben -bunda büyük bir dâva da yoktur
Gördüm büyüklük anımın yanıp söndüğünü esnediğini
Gördüm öncesiz uşağın paltomu tuttuğunu kişnediğini
Ve kısacası korkmuştum.

Bir değeri olacak mıydı, her şeye karşın
Fincanlar, reçeller, çaylar sonunda,
Porselenler arasında, söyleyişler arasında,
Bir değeri olacak mıydı
Bir gülüşle meseleyi ısırıp koparmanın
Dünyayı bir top gibi sıkıştırmanın
Onu ağır meselelere yuvarlamanın:
“Ben Lazarus’um, ölümden döndüm
Gördüklerimi anlatmaya, her şeyi anlatacağım” demenin
Bir değeri olacak mıydı
Eğer biri, başucuna bir yastık uzatıp
Demiş olsaydı; “Amacım o değildir aslâ.
Amacım o değildir aslâ.”

Bir değeri olacak mıydı, her şeye karşın,
Bir değeri olacak mıydı,
Günbatımından, kapı önlerinden, dağınık sokaklardan sonra,
Okunan romanlardan, sürünen eteklerden, fincan ve tabaklardan sonra-
Bu ve daha ne kadar fazlası?-
İstediklerimi söyliyebilmek imkânsız
Ama sihirli bir fener sinirleri perdeye yansıtıyor apansız:
Bir değeri olacak mıydı
Eğer biri, bir yastık uzatarak ya da bir şal atarak
Ve pencereye doğru bakarak, demiş olsaydı:
“Hayır o değildir aslâ,
Amacım o değildir aslâ.”

Yooo! Prens Hamlet değilim ben, olmak da istemem;
Ben bir saray mabeyincisiyim, öyle ki görevim,
Bir olayı şişirmek, birkaç sahne yaratmak
Kuşkusuz prense kolay bir yol bulup anlatmak,
Saygılı, basiretli, titiz,
Belâgatlı, ama birazcık kalın kafalı;
Bazan, gerçekten gülünç
Bazan, basbayağı zırdeli.

Yaşlanıyorum… Yaşlanıyorum…
Pantolonu paçalarını katlanmış giyeceğim, sanıyorum.

Saçlarımı arkadan mı tarayıp açacağım? Yiyebilir miyim şeftaliyi?
Beyaz fanilâ pantolon giyip dolaşacağım sahili iyi
Denizkızları şarkılarla döküyorlar içlerindeki sevgiyi.

Bana da şarkılar söyliyeceklerini ummasam da

Dalgaların sırtında dolaştıklarını gördüm ummanda
Dalgaların ak saçlarını tarayaraktan
Rüzgârla suların ağarıp karardığı an

Oyalandık sarayında denizin
Kendimizi yosun duvaklı su perileri dünyasında bulduk
Uyandırıncaya dek insan sesleri bizi, ve boğulduk.

Çorak Ülke, Thomas Stearns Eliot

ÇORAK ÜLKE

`Nam Sibyllam quidem Cumis ego ipse
oculis meis vidi in ampulla pendere,
et cum illi pueri dicerent: Sibulla ti thelis;
respondebat illa: apothanein tehelo.’ (1)
Ezra Pound için
il miglior fabbro (2)

I. ÖLÜLERİN GÖMÜLÜŞÜ

Nisan en zalim aydır, gövertir
Leylakları ölü toprakta, yoğurur
Anılarla istekleri, uyarır
Uyuşuk kökleri bahar yağmuruyla.
Kış, sıcacık tuttu bizi, örter
Toprağı unutkan karla, sürdürür
Kısır bir hayatı kuru köklerle.
Yaz şaşırttı bizi, Starnbersee’ye gelince
Deli bir sağnakla; sığındık sıra kolonlara,
Derken yeniden güneş, uzandık Hofgarten’a,
Birer kahve içip konuştuk bir saat kadar.
Bin gar keine Russin, stamm’ aus Litauen, echt deutsch. (3)
Ve çocukluğumuzda, arşidüklerde kalırken,
Yeğenimgillerde, kızakla gezdirirdi beni,
Ve ben korkardım. Ama o, Marie, derdi,
Sıkı tutun Marie! Ve yamaçtan kayardık.
Dağlardaysan, orada özgür bulursun kendini.
Çoğu geceler okurum, kışın da güneye giderim.
Hangi kökler kavrar, hangi dallar bezer
Buradaki taş yığınını? Ey insanoğlu
Bunu bilemez, sezemezsin, çünkü bildiğin yalnız
Bir kırık putlar yığınıdır ki güneşte kavrulur
Ve ona ne ölü ağaç gölge, ne cırcırböceği erinç,
Ne de kuru taş su sesi verir. Yalnız
Burası gölge, altı bu kızıl kayanın,
(Sığın gölgesine bu kızıl kayanın),
Ve ben öyle bir şey göstereceğim ki sana,
Ne seni durmadan izleyen sabahki gölgendir,
Ne kalkıp seni karşılayan akşamki gölgendir,
Sana korkuyu göstereceğim bir avuç tozda.
Frisch weth der Wind
Der Heimat zu
Mein Irisch Kind,
Wo weilest du? (4)
“Bana sümbülleri ilk verişin bir yıl önceydi,
Sonra sümbül kız koydular adımı.”
– Ama döndüğümüzde, gün sonu, sümbül bahçesinden,
Kolların dolu, saçların ıslak, bir türlü
Konuşamadım, gözlerim de seçmedi, sanki
Ne diriydim, ne ölü, ne de bir şey biliyorum,
Sırf bakıyordum ışığın gözüne, sessizlik.
Oed’ und leer das Meer. (5)
Madam Sosostris, şu ünlü falcı,
İyice üşütmüştü kendini ama
En akıllı kadın diye bilinir Avrupa’da
Elinde bir deste hayın kağıtla. İşte, dedi,
Senin kağıdın, boğulmuş Finikeli gemici,
(Şu inciler onun gözleriydi bir zamanlar, Bak!)
İşte Belladonna, Kayalıkların Ecesi,
Durumların ecesi.
İşte üç değnekli adam, işte Çarkıfelek,
Ve işte tek gözlü tüccar, bu kağıda gelince,
Bu boş kağıt, tüccarın sırtındaki şeydir,
Onu da görmem yasaktır. Peki nerede
Asılmış Adam! Suda ölümden sakın.
Kalabalıklar görüyorum halka olmuş yürüyor.
Falınız tamam. Sayın Mrs. Equitone’u görürseniz,
Deyin ki yıldız falını kendim getiririm:
Öyle zamandayız ki su uyur düşman uyumaz.
Düşçül Kent,
Kirli sisi altında bir kış sabahının,
Bir kalabalık aktı Londra Köprüsünden, sürüyle,
Ummazdım, ölüm çökertsin insanları sürüyle.
Duyulan, kesik ve seyrek, iç çekişlerdi,
Ve gözleri kendi adımlarındaydı her adamın.
Aşıp tepeyi aktılar King William Caddesinden
Saint Mary Woolnoth Kilisesine, kulede çan
Ölü bir sesle tınlarken son vuruşunda dokuzun.
Bir tanış görüp durdurdum haykırarak, “Stetson!
“Sen ha! Gemilerdeki yoldaşım benim, Mylae’de!
“Şu ceset, bıldır diktiydin ya bahçene,
“Filiz verdi mi? Bu yıl durur mu çiçeğe?
“Yoksa o beklenmedik don bozdu mu tarhını?
“Öyleyse uzak tut köpeği, insanların dostudur,
“Yoksa tırnaklarıyla kazıp çıkarır gene!
“Sen! hypocrite lecteur! – mon semblable, – mon frère!” (6)

II. BİR SATRANÇ PARTİSİ

Kadının koltuğu, yaldızlı bir taht gibi,
Çil Çil yansıdı mermerde ve ayna
– Destekleri salkımlı asmalarla bezenmiş
Birisinden bir altın Küpidon baka kalmış,
(Biri de gizlemiş gözlerini kanadıyla) –
Çiftleyip alevlerini yedi kollu şamdanın
Yansıttı ışığı masanın üzerine, tam da
Yükselirken mücevherlerinin parıltısı
Öbek öbek atlas döşeli kutulardan;
Fildişi ve renkli camdan şişeciklere,
Tapasız, sinmiş acayip, sentetik parfümleri,
Macun, toz ya da sıvı – bunalttı, şaşırttı
Ve boğdu duyuları kokularla; tedirgin olup
Pencereden gelen esinle, kokular yükseldi
Besleyerek upuzun alevlerini şamdanın
Ve savurdu dumanları bölmeli tavana,
Tedirgin edip desenlerini oymalı tavanın.
Geniş kızılağaç kaplama, renkli taşlarla çevrili,
Bakır kakmalı, bir yeşil, bir turuncu yanıyor
Ve bu içli ışıltıda oyma bir yunus yüzüyordu.
Antik şömine üstündeki tabloda anlatılan,
Sanki bir pencereydi ormana açılan,
Değişimiydi Philomel’in, o barbar kralın
Onca zorladığı; ama bülbül kesilmiş orda,
Sarmıştı tüm çölü kirletilemez bir sesle,
Ve hala ağlıyordu ve dünya hala o yolda,
“Cik cik!” kös dinlemiş kulaklara.
Ve zamanın öbür solgun artıkları da
Anlatılmıştı duvarlarda; ısrarla bakan biçimler
Dört yönden sarkmış, eğilip susturuyordu odayı.
Sürüklendi merdivende adımlar.
Ocağın ışığında, fırçanın altında, saçları
Alevli oklar gibi dağılmış
Işıl ışıl konuşurken, artık zalimce susacaktı.
“Sinirlerim bozuk bu gece. Çok bozuk. Gitme kal.
“Bir şeyler anlat. Neden konuşmazsın hiç. Konuş.
“Ne düşünüyorsun? Ne düşüncesi bu? Ne?
“Ne düşünürsün böyle bilmem ki hiç. Düşün bakalım.”
Sanırım biz dönekler geçidindeyiz,
Ölü adamlar orda yitirmişti kemiklerini.
“Nedir bu gürültü?”
Eşikten esen yel.
“Peki ya bu gürültü? Zoru nedir bu yelin?”
Hiçbişey gene hiçbişey.
“Bilmez
“misin hiçbişey? Görmez misin hiçbişey? Hatırlamaz mısın
“Hiçbişey?”
Hatırlarım
Şu incilerdi adamın gözleri bir zamanlar.
“Diri misin, değil misin? Hiçbişey yok mu kafanda?”
Ama
O O O O şu Şekispiyerimsi cümbüş-
Hem ne incelik
Ne yetkinlik
“Ne yaparım şimdi ben? Ne yaparım ben?
“Öyleyse hemen fırlayıp sürterim sokaklarda,
“Saç baş darmadağın. Peki ne yaparız yarın?
“Ve her günü Tanrının?”
Sıcak su saat onda.
Yağmur varsa, kapalı bir araba saat dörtte.
Sonra bir el satranç oynayacağız,
Kapaksız gözlerimiz kısılmış, kulağımız kapıda.
Kocası terhis edildiğinde Lil’e dedim ki –
Esirgemedim sözümü, hem yüzüne söyledim,
VAKİT TAMAM, BEYLER, KAPATIYORUZ
Bak Albert dönüyor, çekidüzen ver kendine biraz.
Bilmek ister n’aptın sana verdiği parayı,
Dişlerini yaptırman için. Verdi, hem de yanımda.
Gel çektir tümünü, Lil, güzel bir takım yaptır,
İnan ki, demişti, yüzüne bakasım gelmiyor.
Al benden de o kadar, dedim, Albert’ciği düşün bir,
Dört yıldır askerdeydi, gününü gün etmek ister,
Bunu sende bulamazsa, başkaları var, dedim.
Ya, öyle mi dedi. Olabilir a, dedim.
O zaman bir kapı bulurum, dedi, ama açık konuşsana.
VAKİT TAMAM, BEYLER, KAPATIYORUZ
O işten hoşlanmasan da dayanmalısın, dedim.
Yok, yapamam, dersen, başkaları seçip kapar.
Albert çekip giderse, bilir miydim? deme sakın.
Utanmalısın, dedim, böyle yaşlı görünmekten.
(Oysa ancak otuz birinde.)
Elimden ne gelir, dedi, suratını asarak,
Hep aldığım o haplar, düşürmek için, dedi.
(Beş tane vardı, minik George’da az kalsın ölüyordu.)
Ezzacı her şey düzelir, dedi, ama nerde eski halim.
Sen eni konu aptalmışsın, dedim,
Ya Albert rahat bırakmazsa, sil baştan, dedim.
Çocuk istemiyordun da niye evlendin?
VAKİT TAMAM, BEYLER, KAPATIYORUZ
Neyse, Albert geldi o pazar, sofrada sıcak domuz budu,
Yemeğe bırakmadılar beni, tatmalıymışım sıcacık –
VAKİT TAMAM, BEYLER, KAPATIYORUZ
VAKİT TAMAM, BEYLER, KAPATIYORUZ
İğgeceler Bill. İğgeceler Lou. İğgeceler May. İğgeceler.
Haydi eyvallah. İğgeceler. İğgeceler.
İyi geceler leydiler, iyi geceler sevimli leydiler,
iyi geceler, iyi geceler.

III. ATEŞ TÖRENİ

Irmağın tentesi çökmüş: damar parmaklarıyla
Son yapraklar kavrayıp gömülür ıslak setlere. Yel
Arşınlar kavruk ülkeyi duyulmadan. Su perileri gitmiş.
Nazlı Thames, usulca ak, bitinceye kadar türküm.
Üstünde ne boş şişeler, sandviç kağıtları,
Ne ipek mendiller, karton kutular, izmaritler,
Ne de başka izi yaz gecelerinin. Su perileri gitmiş.
Ve dostları, kent kodamanlarının aylak mirasçıları,
Gitmişler, adres filan bırakmadan.
Leman gölünün kıyısında oturdum da ağladım.
Nazlı Thames, usulca ak, bitinceye kadar türküm,
Nazlı Thames, usulca ak, sessiz ve kısadır sözüm.
Ama ansızın soğuk bir yel ve duyarım ardımda
Kemik takırtıları ve kikirdemeler, kulaktan kulağa.
Bir sıçan otların arasından usulca süzüldü
Yapış yapış karnını toprağa sürterek,
Avlanırken ben durgun sularında kanalın
Havagazı fabrikasının ardında, bir kış akşamı,
Aklımda kral kardeşimin uğradığı deniz kazası
Ve kral babamın ölümü, ondan önce.
Aşağıda ıslak toprakta çıplanmış ak gövdeler
Ve basık ve kuru tavanarasındaki kemikleri
Yıllardır takırdatan ayaklarıydı sıçanların.
Ama ben ardımdan, zaman zaman, duyarım
Korno-motor seslerini ki getirirler nasılsa
Sweeney’i Mrs. Porter’a baharda.
Ooo! Dolunay doğup üstüne parlasın
Mrs. Porter’la kızının
Onlar sodalı suda yıkar ayakların’
Et O ces voix d’enfants, chantant dans la coupole! (7)
Cik cik cik
Cık cık cık cık cık cık
Onca zorlanmış
Tereu (8)
Düşçül Kent
Boz sisi altında bir kış öğlesinin
Mr. Eugenides, İzmirli tüccar,
Tıraşsız, bir cebi kuşüzümü dolu,
CIF Londra: Belgeler para ödenince,
Kaba bir Fransızcayla, ne dersin, dedi,
Canon Street Otelinde öğle yemeğine,
Sonra hafta sonu tatiline Metropole’de.
Erguvanımsı saatte ki bakışlar ve sırt
Doğrulur masadan ve insan makinesi bekler
Avara çalışan, bekleyen bir taksi gibi,
Ben Tiresias, iki hayat arası bocalayan, kör,
Pörsük dişi memeli yaşlı adam, nasıl sezmem,
Erguvanımsı saatte, akşam saatinde ki çırpınır
Yuvaya doğru, gemicileri yuvaya getirir denizden,
Daktilo kız çay zamanı yuvada, sabah sofrasını tpolar,
Sobasını yakar, düzenler hazır yiyecekleri masada.
Pencerenin dışına korkusuzca astığı
İç çamaşırları güneşin son ışınlarıyla yanar,
Ve yığılmış üstüne divanın (geceleri yatağı)
Çoraplar, terlikler, kombinezonlar, korseler.
Ben Tiresias, pörsük hayvan memeli kocamışa yeter
Yeter de artardı bu sahne, gerisine gelince –
Yolu gözlenen konuğu bekledim ben de.
Adam, iğrenç suratlı bir gençtir, gelir,
Sıradan bir emlakçı katibi, küstah bakışlı,
Aşağı kesimden biri ki kurumlu hali sırıtır
Bir Bradford milyonerinin ipek şapkası gibi.
Umduğu gibi, zaman en uygun zamandır,
Yemek bitmiş, kadın oyalamaya çalışır,
İstemese bile engel de olmaz kadın.
Ateşlenmiş ve kararlı, adam hemen saldırır;
Hiçbir engele rastlamaz yoklayan eller;
Karşılık mı bekler adamdaki kör gurur,
Kayıtsızlığı da hoş karşılar.
(Ve ben, Tiresias, önceden acısını çekmiş
Aynı yatak-divanda oynanan oyunların,
Ben ki Thebai surlarına sırtımı dayamış,
Yürümüşüm safında en aşağılık ölülerin.)
Adam son bir öpücüğe daha kıyar,
El yordamıyla iner ışıksız merdiveni.
Kadın döner, bir an pencerede görünür,
Sanki habersizdir aşığının gittiğinden,
Kafasından puslu bir düşünce geçer:
“Neyse bu da bitti, iyi ki bitti hem.”
Bir gün gelir düşer de yosma kadın
Yalnızken gene dolanırsa odasında,
Eli saçlarına gider kendiliğinden
Ve bir plak koyar gramafona.
“Sulardaydım, bu ezgi çalındı kulağıma”
Ve Strand boyunca, Queen Victoria Caddesine dek.
Kent, ey Kent! arasıra duyarım
Lower Thames Caddesinde bir meyhaneden
Bir mandolinin hoşa giden dertlenişini
Ve öğle yemeğindeki gürültüsüyle sohbetini
Balıkçıların ki orda yaşar duvarlarında
Magnus Martyr Kilisesinin,
Büyülü görkemi İyon beyazıyla altın renginin.
Irmağın terlediği
Yağ ve katran,
Mavnalar sürüklenir
Alçalan sularda,
Al yelkenler
Dopdolu
Yelle, yelpirder koca serende.
Mavnalar yıkar
Sürüklenen paraketeleri
Varırlar Aşağı Greenwich’e
Köpekler Adasından ileri.
Weialala leia
Wallala leialala
Elizabeth’le Leicester
Çekilen kürekler,
Teknenin kıçı
Yaldızlı deniz kabuğu
Al ve altın,
Sert soluğanlar
Yıkadı kıyıları,
Güneybatı yeli
Çan seslerini
Ak kulelerin
Weialala leia
Wallala leialala
“Tramvaylar tozlu ağaçlar.
Highbury’denim. Richmond’la Kew idi
Beni mahveden. Bir kanodaydı, dapdar,
Richmond’un yanında kaldırdım dizlerimi.”
“Moorgate’in gediklisiyim ve gönlüm
kırık dökük. Her şey olup bitince
Ağladı adam ve sözerdi ‘yeni bir yarın’.
Ses etmedim. Nemeydi benim gücenme.”
“Margate kumsalındayım.
Bağlayamam ki
Hiçbir şeyi hiçbir şeyle.
Ucu kırık turnakları kirli ellerin.
Benim halkım gönülsüz halk, ummaz ki
Hiçbir şey.”
la la
Sonra vardım Kartaca’ya
Yanıyor yanıyor yanıyor yanıyor
Ey Tanrım Sen kurtar beni
Ey Tanrım Sen kurtar
yanıyor

IV. SUDA ÖLÜM

Fenikeli Phlebas, öleli iki hafta olmadan
Unuttu martı çığlıklarını, soluğanları
ve kâr ile zararı.
Bir akıntı, deniz altında,
Sıyırdı kemiklerini fısıltılarla. Yüksele alçala
Yeniden yaşadı evrelerini yaşlılığıyla gençliğinin
Kapılırken burgaçlara.
Yahudi ol, olma
Sen, ey çarkı çevirirken yelden yöne bakan!
Düşün Phlebas’ı, o da yakışıklı ve boyluydu eskiden.

V. GÖK GÜRÜLTÜSÜNÜN DEDİKLERİ

Vurunca meşale kızıllığı terli yüzlere
İnince dondurucu sessizlik bahçelere
Başlayınca can çekişme taşlık ülkede
Bağıranlar ve ağlayanlar
Mapusane ve saraylar ve yankıması
Gök gürlemesinin, bharda, uzak dağlarda
O adam ki yaşıyordu, şimdi ölüdür
Bizler ki yaşıyorduk, şimdi ölüyoruz
Sabrımız tükenmiş
Burada su yok yalnız kaya var
Kaya ve susuzluk ve kumlu yol
Yol döne döne tırmanıyor dağlara
Dağlar ki sırf kaya, su yüzü görmemiş
Su olsaydı durup içerdik birer birer
Kayalar arasında kim durur, kim düşünür
Ter kupkuru, ayaklarsa kuma gömülü
Hiç olmazsa su olsaydı arasında kayaların
Ki ölü dağın çürük dişli ağzıdır, tüküremez
Kişi burda dikilemez, oturamaz, yatamaz
Üstelik sessizlik de yok bu dağlarda
Ama kuru kısır gök gürlemesi var, yağmursuz,
Üstelik çile yerleri de yok bu dağlarda
Ama asık mor suratlar sırıtır ve hırlar
Çatlak duvarlı evlerin kapılarından
Su olsaydı
Kaya olmasaydı
Kaya olsaydı ama
Su da olsaydı
Ve su
Bir pınar
Bir gölcük kayalar arasında
Hiç olmazsa su sesi olsaydı
Değil ağustosböceği
Ve türküyen kuru otlar
Ama bir su sesi kayalardan
Şakırken yalnızgezer ardıç kuşu orada çamlarda
Şıp şıp şip şıp şıp şıp
Ama ne gezer su
Kimdi o üçüncü, hep yanında yürüyen?
Sayınca bir sen varsın, bir de ben
Ama ne zaman uzayıp giden ak yola baksam
Birisi daha var daima yanında yürüyen
Akıyor sanki boz harmanisiyle, kukuletalı,
Bilemem artık erkek mi, kadın mı
– Ama kimdir öbür yanında yürüyen?
Yücelerden gelen şu ses de nedir
Anaların yaktığı ağıdın mırıltısı,
Nedir şu kukuletalı insan yığını, kaynaşır
Sonsuz ovalarda, tökezler çatlak toprakta,
Ki kuşatılmış dümdüz bir ufukla yalnız,
Hangi kenttir şu dağların üstündeki
Çatırdı ve sessizlik ve patlamalar erguvan gökte
Yıkılan kuleler
Kudüs Atina İskenderiye
Viyana Londra
Düşçül
Bir kadın uzun kara saçlarını gerdi eliyle
Ve zırıldattı tellerinde bir ezgiyi
Ve bebek yüzlü yarasalar erguvan ışık içre
Islık çaldılar ve kanatlarını çırptılar
Ve kara bir duvardan aşağı sarktılar başaşağı
Ve havada tepetaklaktı kuleler
Çalarak hatırlatan çanları ki saatleri vurur
Ve boş sarnıçlarla kör kuyulardan yükselen türküler.
Dağlar arasındaki bu kokmuş çukurda
Solgun ayışığında, otlar türkü yakıyor
Çökmüş mezarlar üzre, kilise avlusunda
Bomboş bir kilise, yelin cirit attığı,
Cam çerçeve yok, kapı gıcırdar durur,
Kuru kemikler incitmez ki kimseyi.
Sırf bir horoz kurulmuş çatı direğine
Ku ku riku ku ku riku
Bir şimşeğin yalazında. Sonra çileyen bir bora
Yağmur getiren.
Ganj cılızlaşmıştı ve bitkin yapraklar
Yağmur bekliyordu, kara kara bulutlar
Yığılırken çok uzaklarda, Himalayalarda.
Cengel sinmiş, kamburlaşmıştı sessizce.
Derken konuştu gök gürültüsü

DA

Datta: Verdiğimiz nedir?
Dostum, tutkuyla titremekte yüreğim,
Bir anlık kapılışın korkunç ataklığı,
Ki bir sakınganlık çağı da onaramaz bunu,
Bununla ama sırf bu tutkuyla varolduk
Ve bu, ne ölüm ilanlarımızda izlenebilir
Ne iyiliksever örümceğin sardığı anılarda
Ne de mühür altında, sıska dava vekili kırar
Bomboş odalarımızda

DA

Dayadhvam: Duydum anahtarlar
Bir kez döner kapıda, ve yalnız bir kez döner
Düşünürüz anahtarı, herkes kendi zindanında
Düşünmekte anahtarı, bir zindanı onar herkes
Ancak akşam saatinde, göksel söylentiler
Bir an için umutsuz bir Coriolanus yaratır

DA

Damyata: Tekne yanıtladı
Neşeyle, yelken ve kürekte usta ellere
Deniz durgundu, yüreğin yanıtlayacaktı
Neşeyle, çağrılsaydı bir, usulca atarak
Altında yoklayan ellerin
Oturmuş kıyıda
Avlanıyordum, ardımda çorak düzlükler,
Topraklarımı işleyebilecek miyim hiç olmazsa?
Londra Köprüsü yıkılıyor yıkılıyor yıkılıyor
Pi s’ascose nel foco che gli affina (9)
Quando fiam uti chelidon – Ey kırlangıç kırlangıç (10)
Le Prince d’Aquitaine à la tour abolie (11)
Bu parçalarla yıkıntılarımı payandaladım
Ya, siza uyarım öyleyse. Hieronymo delirdi gene.
Datta. Dayadhvam. Damyata. (12)
Shantih shantih shantih (13)

1922

T.S. Eliot,
Çeviren: “Eliot” Suphi Aytimur,
“T.S. Eliot / Çorak Ülke, Dört Kuartet ve başka şiirler”, Adam Yayınları.

(1)
Sibyl’i Cumae’de kendi gözlerimle gördüm
cam bir kavanoz içinde yaşıyordu,
oğlanlar sorunca, “Sibyl ne oldu?”
yanıtı hep şuydu, “Ölümü özlüyorum.”
Petronius’dan
Satiricon, Bölüm 48
(Çevirenin notu: Sibyl’e (kahin kadın) sonsuz hayat verilmiştir ama sonsuz
gençlik değil. Yüzyıllar boyu kocadıkça gövdesi küçüle küçüle bir çekirge
kadar kalır. Daha da büzülecek ama ölemiyecektir. Yani hem zamanın, hem de
doğum-ölüm-yeniden doğum halkasının dışına itilmiştir.)

(2) Daha iyi usta

(3) Hayır Rus değilim, Litvanyalıyım, Alman kökenli.

(4)Dağlarından yurdunun
Yel eser serin serin
İrlandalım, çocuğum
Gurbet elde neylersin?
R. Wagner (Tristan ile İsolde)

(5) Boş ve ıssız gene deniz.
R. Wagner (Tristan ile İsolde)

(6) Sen! dönek okur! – benzerim, kerdeşim benim!
C. Baudelaire

(7) Ve ey çocuk sesleri, kubbelerde çınlayan!
Verlaine

(8) Tereu: Bülbül sesine öykünmede kullanılır.
Tereus: Philomel’i kirleten kral.

(9) Sonra kendilerini arıtan alevlere daldı.
Dante, Araf

(10) Ne zaman kırlangıç gibi olacağım.
Pervigilium Veneris

(11) Aquitane Prensi yıkık kulede
Gerard de Nerval

(12) Ver. Duyuları paylaş. Denetle.
Upanishad’dan

(13) Barış. Barış. Barış.

Oruç Çarşambası, Thomas Stearns Eliot

ORUÇ ÇARŞAMBASI

Ummadığım için dönmeyi bir daha
Ummadığım için
Ummadığım için dönmeyi
Buna tanrı vergisi olan, şunun amacını kıskanarak
Bunlara erişmeğe çabalamıyorum artık
(Neden yaşlanmış kartal gerecekmiş kanadını?)
Yasını ne tutayım
Süregelen düzenin düşünüp yitik gücünü?

Ummadığım için bilmeyi bir daha
Kesin saatin sakat yüceliğini
Düşünmediğim için
Bildiğim için bilmiyeceğimi
Gerçek geçici tek gücü
İçemediğim için
Ağaçların çiçek açtığı, kaynakların kaynadığı yerde, bir şeycik yok çünkü bir daha

Bildiğim için zamanın hep zaman olduğunu
Yerin de hep yer, yalnız yer olduğunu
Şimdinin de bir defacık şimdicik olduğunu
Tek bir yere göre
Her şeyin olduğu gibi olmasına gönenirim
Geçerim kutlu yüzden
Geçerim sesten
Ummadığım için dönmeyi bir daha
Bu yüzden gönenirim, yaratmam gerektiğinden
Gönenecek bir şeyi

Tanrı bağışlasın bizi diye yakarırım
Unutayım diye yakarırım
Kurup kurup kurduğum bütün kuruntuları
Açıklayıp durduğum
Ummadığım için dönmeyi bir daha
Bu sözler hesabını versin
Yapılanın yapılamayacağını bir daha
Tanrının yargısı pek ağır olmasın
Bu kanatlar uçacak kanat olmadığı için artık
Havayı, çırpınarak, çırpıp duracağından
Şimdi küçücük kupkuru kalan havayı
İstemeden daha küçük istemeden daha kuru
Aldırmayı öğret bize, aldırmamayı
Durmayı öğret bize uslu

Yakar biz günahkârlar için şimdi de ölürken de
Yakar bizler için şimdi de ölürken de.

Çeviri: Bilge Karasu Pazar İlavesi, Vatan’ın Sanat Sayfası, Vatan, 14 Şubat 1954

İçleri Boş Adamlar, T. S. Eliot

İÇLERİ BOŞ ADAMLAR

I

İçleri boş adamlarız biz
Doldurulmuş adamlarız biz
Yaslanarak bir arada
Başlıkları doldurulmuş samanla. Ne yazık ki!
Kurutulmuş seslerimiz,
Fısıldadığımızda bir arada
Sessizdir ve anlamsız
Rüzgâr gibi kuru çayırda
Ya da farelerin ayakları gibi kırık camın üzerinde
Kuru mahzenimizde

Biçim şekilsiz, gölge renksiz,
Felce uğramış güç, işaret hareketsiz;

Onlar çapraz haç çıkaran
Gözlerle doğru bakan, ölümün öteki Krallığına
Bizi hatırlayın –mümkünse hiçbir şekilde eğer- kaybolmuş
Can yakan ruhlar gibi değil, fakat yalnız olan
İçleri boş adamlar
Tıka basa doldurulmuş adamlar.

II

Rüyada karşılaşmaya kalkışmayacağım gözler
Ölümün rüyâ krallığında
Bunlar gözükmezler:
Orada, gözler
Gün ışığıdırlar kırık bir sütun üstünde
Sallanıyor bir ağaç, orada,
Ve sesler
Şarkı söylüyorlar rüzgârda
Daha vakur ve daha uzakta
Bir yıldızdan solmakta.

İzin ver gelmeyeyim daha yakına
Ölümün rüyâ krallığında
İzin ver aynı zamanda
Böyle kılıklar giyineyim mahsus aldatmaca
Sıçanın ceketi, kargaderisi, çatılan fıçı tahtaları
Bir tarlada
Davranarak rüzgârın davrandığı gibi
Değil daha yakında –
Değil o en son toplantı
Alacakaranlık krallığında

III

Budur ölü ülke
Budur kaktüs ülke
Taş imajlar burada
Ayağa kaldırılıyorlar, burada alırlar onlar
Ölü bir adamın elinin yakarışını
Altında solan bir yıldızın yanıp sönerek.

Bunun gibimidir
Ölümün öteki krallığında
Yalnız uyanmak
Hassasiyetle
Titriyor olduğumuz saatte
Öpecek olan dudaklar
Kırık taşa dualar şekillendirirler.

IV

Burada değiller gözler
Burada değiller gözler
Ölen yıldızların bu vadisi içinde
Bu içi boş vadinin içinde
Bu kaybolan krallıklarımızın kırılmış çenesinde

Bu en sonuncusunda toplantı yerlerinin
El yordamıyla ararız birlikte
Ve yanaşmayız konuşmaya
Üzerine toplanmış bu kabarmış nehrin sahilinin

Görmeksizin, gözükmedikçe
Gözler tekrar
Tükenmeyen yıldız gibi
Çokyapraklı gülü
Ölümün alacakaranlık krallığının
Tek ümidi
Boş adamların.

V

Burada gideriz biz etrafından dikenli armudun
Dikenli armudun dikenli armudun
Burada gideriz biz etrafında dikenli armudun
Saat beşte sabahleyin.

Arasında fikrin
Ve gerçeğin
Arasında hareket halinde olmanın
Ve hareket etmenin
Düşer Gölge

Çünkü Seninkidir Krallık.

Arasında kavrayışın
Ve yaratılışın
Arasında güçlü duygunun
Ve yanıtın
Düşer Gölge

Hayat Çok uzun

Arasında arzunun
Ve spazmın
Arasında cinsel iktidarın
Ve var oluşun
Arasında özün
Ve çöküşün
Düşer Gölge
Çünkü Seninkidir Krallık.

Çünkü Seninki
Hayat tümüyle
Çünkü Seninki

İşte dünya biter bu şekilde
İşte dünya biter bu şekilde
İşte dünya biter bu şekilde
Büyük bir patlamayla değil fakat hıçkıra hıçkıra ağlayan bir iniltiyle.