Teogoni-Kozmogoniler

“OKYANUS (TUR) TANRILARIN BABASI VE ANASI TETHYS.”
HOMEROS, Iliada, XIV, 302

“GERÇEKTE KHAOS’DU EN ÖNCE MEYDANA GELEN, SONRA DA GENİŞ
GÖĞÜSLÜ TOPRAK, HER ŞEYİN DAİMA SAĞLAM DURAĞI VE EROS, EN
GÜZELİ OLAN ÖLÜMSÜZ TANRILARIN.”
HESIODOS, Theo Gonia, 116-120

Yunan felsefesinin ilk izlerini yakalamaya ve ilk Yunan filozoflarında felsefenin nasıl ortaya çıktığını görmeye çalışalım.

Aristoteles Yunan’da Fizyologlar, yani physis’i, doğayı konu alan ve nedenlerini kanıtlayıcı bir biçimde sergileyen insanlar olarak tanımladığı Doğa Filozofları’ndan önce Teologlar, yani bilimi efsane formu altında ele alan ve ifade eden kişiler olarak nitelediği bazı insanlardan sözeder. Birinci grubu Thales’le başlattığı gibi ikinci grup içinde de Homeros ve Hesiodos’u sayar.

Homeros ve Hesiodos’un filozof olmadıkları açıktır. Bununla birlikte bu iki şair, özellikle Hesiodos, Yunan’da felsefe öncesi düşüncenin en önemli temsilcileridir. Öte yandan yine Hesiodos’la birlikte, efsaneden felsefeye giden yolun en son durağında olduğumuzu söyleyebiliriz. Başka deyişle Hesiodos, Yunan düşüncesinin evren hakkında az çok sistemli bir tasavvur oluşturma çabasının felsefe öncesi dönemdeki en son ve en mükemmel temsilcisidir. Bu nedenle ilk olarak Homeros-Hesiodos öncesi Yunan düşüncesinin evren tasavvuru hakkında elimizde bulunan bazı verilere dayanarak biraz bilgi vermemiz gerekmektedir.

İnsanlık tarihinde ne kadar geriye gidersek gidelim, her zaman insanın kendisini çevreleyen dünya hakkında birtakım empirik, pratik bilgiler yanında bazı genel tasavvurlara sahip olduğunu görmekteyiz. İlkel topluluklar üzerinde yapılan çalışmaların ortaya koyduğu bir olgu ise onlarda bazı alanlarla ilgili olarak efsanevi açıklamaların varlığının yanısıra kendilerinde doğal-nedensel ilişkilerin apaçık bir biçimde ortaya çıktığı, dolayısıyla efsanevi açıklamalara ihtiyaç göstermeyen bazı alanların her zaman için var olmuş olduğudur. Örneğin, bir sandalın küreklerle ileriye doğru hareket ertirildiği olgusu, en ilkeller için bile açık olan ve dolayısıyla herhangi bir efsanevi açıklamaya ihtiyaç göstermeyen bir durumu yansıtmaktadır. Buna karşılık, zehirli bir bitkinin yenmesi sonucunda insanın bedeninde meydana gelen değişmeler veya tahribat, buradaki nedensel ilişki açık olarak görülemediği için efsanevi bir açıklama denemesine daha elverişli bir olayı ifade etmektedir.

Şimdi bu benzer durumun, felsefe öncesi Yunan toplumu için de geçerli olmuş olduğunu düşünmemiz makûdür. Yani Yunan toplumunda da bir yandan bazı konu veya alanlarla ilgili olarak birtakım empirik, pratik bilgi ve uygulamaların varolduğunu; ama öte yandan onların empirik-pozitif açıklamalarını vermelerinin zor veya imkansız olduğu alanlarla ilgili olarak, efsanevi diyebileceğimiz açıklamalardan meydana gelen genel bir tasavvur sistemine sahip olmuş olduklarını düşüne biliriz.

Yunan dünyasında yazılı kültür öncesi toplumun sahip olduğu ve deyim yerindeyse insanlığın çocukluk çağına ait olan bu genel tasavvur sisteminin ne olduğunu bilmek için en emin yol; bugün de ilkel bir hayat ve toplumsal örgütlenme aşamasında bulunan topluluklara bakmak ve onların nasıl bir evren tasavvuruna sahip olduklarını araştırmak olabilir. İlkel topluluklar üzerinde yapılmış bu tür araştırmalar sonucunda ortaya çıkan şey ise onların temelde dinsel-efsanevi diye nitelendirdiğimiz bir evren tasavvuruna sahip olduklarıdır. Böyle bir tasavvurun tarihsel kaynakları belli değildir ve onun bütün bir topluluğun kollektif ürünü olarak ortaya çıktığını söylemek fazla yanlış sayılmaz.

Bilindiği gibi bu tür ilkel topluluklarda en sık rastlanan şey, animizmdir. Animizm bütün doğayı ve doğal varlıkları bizimkine benzeyen iradelerle donatmak ve canlı varlıklarla, cansız varlıklar arasında herhangi bir ayrım yapmamaktır. Homeros’ta ise bu ilkel dünya tasavvurunun tamamen ortadan kalkmış olduğunu görmekteyiz. Homeros’ta animizmden daha ileri bir dinsel tasavvur düzeyi olan çoktanrıcılığa geçilmiştir. Öte yandan bu çoktanncılık bildiğimiz gibi, aynı zamanda antropomorfik bir biçim kazanmıştır.

Homeros’un insan kabiliyetine verdiği büyük önemi gördük. En önemlisi, daha önce işaret ettiğimiz gibi Homeros’ta tanrılar ile insanlar arasındaki ilişkinin doğa yasalarına aykırı bir şekilde meydana gelemeyeceği yönünde bir görüşün ortaya çıkmış olmasıdır. Gerçi Homeros’ta doğa, doğa yasası gibi kavramlar kafi derecede açık değildir. Ancak evrende bir düzen olduğu ve tanrıların bile bu düzene aykırı davranamayacakları düşüncesi belirsiz bir şekilde de olsa varlığını hissettirmektedir.

Son önemli bir özellik olarak Homeros’ta artık büyüye, mucizeye yer olmadığını da bilmekteyiz Buna karşılık onda bedenle ruh arasındaki ilişkiler, farklılık henüz kesin bir biçimde belirlenmiş değildir. Ruhun mahiyeti de açık bir biçimde ortaya konmamıştır.

Sonuç olarak Homeros’ta felsefi bir düşünceyle karşılaşmıyorsak da, daha sonraki filozofların görüşlerine temel teşkil edecek bazı şeylerin hazırlandığını söyleyebiliriz. Düzenli bir evren kavramı bunların başında gelmektedir.

Hesiodos’a gelince, Homeros’tan aşağı yukarı bir yüzyıl sonra (7. yüzyılın başlarında) yaşadığı hesaplanan bu şair, dünya edebiyatında etiyle kemiğiyle bir kişi olarak karşımızda bulunan ilk yazardır. Hesidos’un iki eseri vardır: İşler ve Günler ve Theogonia veya Tanrıların Doğuşu.

Hesiodos’un bu iki eserinden bizi ilgilendiren Theogonia’dır. Şair bu eserin başında Musalar’a (Müzler) hitap ederek onlardan şeylerin hakikatini kendisine bildirmelerini ister. Onlar da Hesiodos’un bu isteğine uyarak, ilkeye kadar çıkıp her şeyin yasalarını ona anlatırlar.

Buna göre her şeyden önce, tanrılardan bile önce karanlıkta kaplı bir Khaos vardı. Bu daha sonra bu kelimenin işaret edeceği anlamda şekilsiz bir madde değildi; kelimenin terminolojisinin de ifade ettiği gibi içinde henüz hiçbir şeyin mevcut olmadığı bir boşluk, uçurumdu. Khaos’un hemen arkasından “her şeyin sağlam temeli” olan Gaia’nın (Yer) ve toprağın derinliklerinde de Tartaros’un (Yer’in en altında, Hades’in bile altında bulunan bölge) varolduğunu veya varlığa geldiğini görmekteyiz. Bunların arkasından ise nihayet Eros (Aşk) kendisini göstermektedir. Khaos’tan Erebos (Karanlık) ve Gece çıkmakta, sonra Gece, Aitheros’u (atmosferin üst bölgesi) ve Hemera’yı (Gündüz) doğurmaktadır. Yer ise kendi payına önce Uranos’u (yıldızlı gök, sonra büyük dağları ve nihayet Pontos’u (Deniz) meydana getirmektedir. Bütün bunların arkasından Yer, Gök’le birleşmekte ve bu birleşmeden de Okyanus nehri çıkmaktadır. Yer ve Gök’ün çocukları olan Kronos ve Rhea ise Tanrı Zeus’un anne babasıdırlar. O halde Olympos tanrıları en son meydana gelen şeylerdir.

Görüldüğü gibi bu, tanrıların şecerelerini ve onların nasıl, hangi sırayla doğdukları, meydana geldiklerini anlatmaya çalışan bir açıklamadır. Bundan dolayı bu eseri Tanrıların Doğuşu (teogoni) olarak adlandırmaktayız. Ancak aslında bu ilk varlıkların veya yaratıkların ne oldukları, yer mi kişi mi oldukları pek belli değildir. Daha doğrusu onların birer kişi, birer tanrı oldukları açık olmakla birlikte aynı zamanda birer doğa varlığı veya yer ismi oldukları da anlaşılmaktadır. Bundan dolayı bu teogoni aynı zamanda bir kozmogonidir, yani dünyanın, “evrenin nasıl doğduğu”, meydana geldiğine ilişkin bir açıklamadır.

Bu teogoni-kozmogonide bizi asıl ilgilendiren şey şudur: Burada bu teogoninin eski inançların, tasavvurların bir tekrarı olmadığını, onun tanrıtarla ilgili  bütün tasavvurları, bütün hikayeleri tek bir sisteme indirgemek istediğini görmekteyiz. Bu sistem fikrinin kendisi ise mitolojiye aykırı olan bir fikirdir.

İkinci olarak, Hesiodos’un Khaos tasavvuru, onda şeylerin bir başlangıcını düşünmek yönünde açık bir eğilimin varlığına tanıklık etmektedir. Bu da kesinlikle ilkel olan bir fikir değildir; çünkü bir ilkel için şeylerin başlangıcı diye bir şey sözkonusu değildir. Ona göre daima bir şey var olmuştur. Başka deyişle “başlangıç”ın bir problem olarak doğması, bu fikrin hiç de ilkel olmadığını gösterir.

Üçüncü olarak burada şeylerin kaynağını tek bir ilkeye, varlığa indirgemek yönünde bir fikir de vardır. Bunun da ilkel bir fikir olmayıp tersine oldukça gelişmiş bir bakış açısının ürünü olarak ele alınması gerektiği açıktır.

Nihayet burada daha sonraları bütün Yunan felsefesinin temel bir kabulü, aksiyomu olarak ortaya çıkacak bir fikrin, hiçten hiçbir şeyin çıkamayacağı (ex nihilo nihil est) fikrinin belirsiz bir biçimde ifade edilmiş olduğunu da söylememiz mümkündür. Çünkü her şeyin başlangıcında bir şeyin, Khaos’un olduğu, bütün diğer şeylerin bu şeyden sonra geldiği, hatta ondan çıkmış olduğu düşüncesi, Hesiodos’un her şeyin başlangıcında bir şeyin olması gerektiği, aksi takdirde hiçten bir şeyin çıkmasını kabul etmek gerekeceği ana düşüncesinin belli belirsiz bilincinde olduğunu göstermektedir.

Gerek bu şeylerin başlangıcı kavramı gerekse bütün şeylerin kendisinden çıkmış oldukları tek bir şey kavramı ve sonunda hiçten hiçbir şeyin çıkamayacağı düşüncesi bize Hesiodos’un belki kendisine rağmen yakın gelecekte ortaya çıkacak olan İonya düşünürlerinin öncüsü olduğunu göstermektedir.

Hesiodos’un teogonisi veya kozmogonisi bu döneme ilişkin olarak elimizde bulunan tek teogoni veya kozmogoni değildir. İÖ 6. yüzyıldan kalma daha başka teogoniler veya kozmogoniler de vardır. Bunlar Syros’lu Pherikides’in, Epimenides’in, efsanevi Musa’nın ve Orpheusçuların kozmogonileridir.

Aslında bu kozmogoniler zaman bakımından Hesiodos’tan oldukça ileri bir zamana aittirler; yukarıda belirttiğimiz gibi 6. yüzyıldan kalmadırlar. Hatta bundan dolayı onların Milet Okulu’nun filozoflarından sonra geldikleri söylenebilir. Hiç olmazsa Pherikides’in Anaksimandros’un çağdaşı olduğu tahmin edilmektedir.

Ayrıca onlar üzerinde gerçekten Milet Okulu filozoflarının, örneğin Anaksimandros ve Anaksimenes’in etkileri de gözlemlenmektedir. Bundan ötürü onların belki Milet Okulu’na mensup filozofların görüşlerinin sergilenmesinden sonra ele alınmaları daha uygun olacaktır. Nitekim bazı Yunan felsefe tarihçileri böyle yapmaktadırlar.

Bununla birlikte Aristoteles, onları Homeros ve Hesiodos gibi teologlar olarak nitelendirdiği yazarlar arasında anmaktadır. Daha doğrusu o, bu kozmogoni yazarlarını yarı-teologlar olarak görmektedir. Her halükarda onlarla, Thales ve onun ilk örneği olduğu diğer filozoflar arasında kesin bir ayrım yapmakta ve yine hiç olmazsa zihniyet bakımından onları, filozoflardan önce gelen teologlara daha yakın görmektedir. Bundan dolayı bu teologlar veya yarı-teologların görüşlerine de felsefe öncesi döneme ayırdığımız bu bölümde kısaca temas etmemiz doğru olacaktır.

Önce Pherikides’in görüşlerinden sözedelim: Onun elimizde sadece birkaç fragmentinin bulunduğu Pentemycos (Beş Hücre) adlı manzum bir eserin yazarı olduğu anlaşılmaktadır. Pherikides beş ilkeyi kabul etmektedir. Bunlar ezeli olarak varolan Khronos veya Zaman, dünya üzerindeki hayatın en yüksek ilkesi olan Zeus (Pherikides onu Zas adıyla çağırmaktadır), Yer tanrıçası olan Khtonia, Sis ve Karanlıklardır. Khronos’un tohumlarından Ateş, Hava ve Su doğmuştur. Bunlardan ise çeşitli tanrı kuşakları çıkmıştır.

Sözü edilen bu temel varlık veya maddelerin her biri başlangıçta dünyanın özel bir bölgesini işgal etmişlerdir. Ancak daha sonra tanrılar arasında nedenini bilmediğimiz bir kavga çıkmıştır. Bu kavgada yılan-tanrı Ophienus, kendi birlikleriyle, Khronos ve diğer tanrılada savaşmıştır. Bu kavga veya savaşın sonunda savaşan tanrılardan biri, Pherikides’in muhtemelen Babil kaynaklı bir kelime olan Ogenos diye çağırdığı ve Yunanca Okyanus adını taşıyan varlık, denizin derinlikterine atılmıştır. Zeus veya Zas dünyaya şekil verdikten sonra aşk tanrısı Eros’a dönüşmüştür. Sonra “muhteşem ve güzel bir elbise yapmış, bunun üzerine dünyanın, Ogenos’un imgesini dokumuştur.”

Bu teogoni-kozmogoninin daha ileri ayrıntılarına girmiyoruz. Onun da, Hesiodos’un teogoni-kozmogonisinin benzeri bir zihniyetten hareketle geliştirilmiş olduğuna şüphe yoktur. Burada tanrıların doğuşu, aynı zamanda evrenin meydana gelişi anlamına gelmektedir. Burada da yoktan hiçbir şeyin çıkmadığı, evrende her zaman için varolan birtakım varlıklar olduğu, geri kalan şeylerin ise bunlardan ve belli bir sıraya göre ortaya çıktığı şeklinde bazı düşünceler vardır. Burada belki Hesiodos’tan daha ileri olan düşünce; evrende bulunan şeylerin çokluğunu temelde veya başlangıçta yeralan sınırlı sayıdaki asli varlıklara geri götürme düşüncesidir. Bu konuda Pherikides, Milet filozoflarıyla uyuşmaktadır. Yalnız onlardan, ele aldığı ana maddenin sayısını çoğaltma bakımından ayrılmaktadır. Çünkü, bir sonraki bölümde göreceğimiz gibi bütün Milet filozofları her şeyin kendisinden çıktığı veya her şeyin temelinde bulunan ana maddeyi, tözü, tek bir şey, su, hava veya sınırsız olan (apeiron) olarak kabul edeceklerdir.

Pherikides, yine bu filozoflarla, örneğin Anaksimenes’le, ikinci dereceden tanrıları da bu ana maddelerden türetmek konusunda anlaşmaktadır. Belki de bundan dolayı Aristoteles onları saf filozoflar olarak değil de yarı-filozof, yarı-teologlar olarak adlandırmaktadır.

Pherikides’le Hesiodos’un ortak olarak paylaştıkları bir diğer tema, dünyanın bugünkü düzeninin tanrılar arasındaki bir kavgadan sonra ortaya çıktığı temasıdır. Herhalde Pherikides’e de, dünyanın bugün içinde bulunduğu bu düzenli durumun bir başlangıç durumu olamayacağı, bunun ancak iyi ve akıllı kuvvetleri temsil eden tanrıların kötü kuvvetlere veya kötü tannlara galebe çalması sonucunda ortaya çıkmış bir durum olduğu düşüncesi kılavuzluk etmektedir. O halde kaostan kozmosa geçiş düşüncesi Hesiodos’ta olduğu gibi Pherikides’te de vardır.

Nihayet yine bu iki kozmogonide de, dünyanın çeşitli varlıklarının meydana gelişini bir tür doğum olarak görme düşüncesi mevcuttur. Anlaşıldığına göre, dünyanın bir başlangıç halinden ve bu başlangıçta bulunan ana maddelerden şimdiki hale geçiş sürecini anlamaya ve açıklamaya çalışan insan zihni, bunun için kendisine etrafında gördüğü ve en alışık olduğu bir meydana getirme biçimini örnek almıştır. Bu, canlıların üreme biçimidir.

O halde bu kozmogonide de, Hesiodos’un temalarının ve açıklama modelinin tekrar edilmiş olduğunu görmekteyiz. Hesiodos ve Pherikides’in teogoni-kozmogonileri felsefe öncesi düşüncenin, mitik (efsanevi) düşüncenin, ilerde felsefenin ele alacağı temaları nasıl ele aldığını, onları kendi tasavvur dünyası içinde nasıl şekillendirdiğini ve ilk filozoflara neleri miras bıraktığını ve nihayet ilk filozofların rasyonel açıklamalarıyla, bu mitologların mitik açıklamaları arasında ne kadar çok şeyin ortak olduğunu göstermektedir. Anlaşıldığına göre, daha önce de değindiğimiz gibi, bundan sonra gelecek olan dönemde, gerçek anlamda Yunan felsefesinin ortaya çıkacağı dönemde yeni olarak kendini gösterecek olan şey; ne ilgiler, kaygılar ne de problemler olacaktır. Gerçekten yeni olanı, bu problemleri ele alma zihniyetinin kendisi oluşturacaktır. Felsefe denilen bu zihniyet devrimini mümkün kılan veya olumlu olarak teşvik eden şartların neler olduğuna ise daha önce değindik. O halde artık Aristoteles’in ilk filozof, filozofların atası olarak adlandırdığı Thales’e geçebiliriz.

Ahmet Arslan

Hesiodos Eseri Ve Kaynaklari (PDF olarak linkten indirebilirsiniz.)

Reklamlar