Thomas Stearns Eliot

T. S. ELIOT ESERLERİ

  1. J. Alfred Prufrock’un aşk şarkısı, T.S.Eliot

  2. Kokteyl Parti, Thomas Stearns Eliot

  3. J.Alfred Prufrak’un Aşk Şarkısı, Thomas Stearns Eliot

  4. Çorak Ülke, Thomas Stearns Eliot

  5. Oruç Çarşambası, Thomas Stearns Eliot

  6. İçleri Boş Adamlar, T. S. Eliot

T. S. ELIOT HAYATI

Eliot Amerika’da doğdu. 1914’ten sonra çoğunlukla İngiltere’de yaşadı; 1927’de İngiliz uyruğuna geçti. Harvard, Sorbonne ve Oxford üniversitelerinde öğrenimini yaptı. Çalıştığı işler arasında öğretmenlik, banka memurluğu, Egoist ve Criterion gibi yazın dergileri ve Faber & Faber gibi yayınevi yöneticilikleri sayılabilir.

Harvard’da iken daha John Donne’ın yeniliklerini deniyordu. Buradan, E. Pound ve arkadaşlarının başlattığı lmagism’e geçmesi için zaman gerekliydi. Somut ve apaçık söyleyiş, sözcüklerin seçilişinde, kullanılışında tutumluk ve şaşmazlık, şiiri bir müzik parçası gibi ritim yönünden titizlikle işleme gibi, Imagism’in üç ilkesini, «sanatta başıboş özgürlük» sayıyordu. Böyle bir şeyin olamayacağını, «gerçek özgürlüğün ancak yapmacık sınırlamalardan kaçınma ile bir anlam taşıyacağını» söylüyordu. Çok geçmeden bu akımın birçok ilkelerini benimsedi. Uyak kalkınca «sözcüklerden daha eşsiz, daha güzel bir müziğin yayıldığına» inanıyordu artık.

Eliot’un Gerontion’e (1920) kadar gelip dayanan başlangıç şiirlerinde, bir fotoğraf merceğinden kaçmayacak kadar açık ve somut düşler, imgeler, parçayı bütünle, bütünü parçayla yer değiştirerek anlatım yolu başta geliyordu. Buradan Gerontion’e geçiş yalnız ozan için değil, ozanın işlediği dil için de bir dönüm noktası sayılabilir. Gerontion kendi çağının umutsuzluğunu anlatır. Bu, I. Dünya Savaşı sonrasının dünyasıdır.

Biçimden öze kadar her şey kökten bir değişim içindedir. Şiirin kahramanı bütün güzellik ve iyiliklerden soyunmuş, tinsel bir açlık içinde geçmişi anmaktadır:

Ben bir yaşlı adam, Bir tahta kafa fırtınalar ortasında.

Uğursuz, bomboş ve karmakarışık bir dünya içinde yaşlı Gerontion’ın yaşamı yıkılmış, gücü, coşkusu yitmiştir. Ölüm ve yaşam sorunlarına omuz silkemez. Umursamasa da bu sorunlar, bu başka konuklayacak yeri olmayan evdekiler kafasma üşüşmüştür.

«Şiirin Müziği» başlıklı denemesinde Eliot şöyle diyor:

«…Şiir, ya da şiirin bir parçası sözcüklere dökülmeden önce, ilkin bir tikel ritim olarak çıkagelir; imge ve düşüncenin doğuşu bu ritimden sonradır.»

A. Richards, «Waste Land» (Çorak Ülke) (1922) düşüncelerin müziğidir.» dediği zaman, Çorak Ülke ozanının yukardaki sözü ile birlik olmakla kalmaz, onu Fransız simgecilerine
iliştiren bağı da gösterir. Eliot’un Laforgue’a, Mallarme’deki şaşırtıcı belirsizliğe varması Imagism’e katılışından sonradır.

Gerontion’den Çorak Ülke’ye giden yol üzerinde Eliot’un yakaladığı «nesnel bağlılaşım» (objective correlative) ilkesi Imagist’lerin simgesine sıkı sıkıya bağlıdır. Eliot ozanı, düşünceden çok düşüncenin karşılığı olabilecek coşkuyu bulmakla görevlendiriyor. Şiir için temel, zekâ değil, coşkulardır. Ama ozan, kişisel coşkusunu oldum olasıya ortaya dökmekle de çıkamaz işin içinden. Bir sanat kaygısı taşıyorsa, o coşku için bir «nesnel bağlılaşım» bulmalıdır. Bu bağlılaşım bir dizi nesneler olabilir; bir durum, bir olaylar zinciri olabilir. Her nesnel bağlılaşım bir coşkunun anahtarı gibidir. Coşkuya onunla varılabilir. 1920 ile 1930 arası gençlerinin belleklerinde yer eden aşağıdaki dizeler «nesnel bağlılaşım» ilkesinin habercileri gibidir:

Kahve kaşığıyla ölçüp durmuşum ömrümü
***
Bir sarımtrak sis ki kaşır sırtını pencerelerde
***
Durgun denizlerin dibini delen bir çift pençe

Çorak Ülke toplumun sancılarına parmak basar. Şiirde toplumun üç katmanı ele alınmıştır. Her katmanda insanlar, kimi varlık, kimi yokluk içinde son ölüm-kalım anını yaşamaktadır. Kuraklık ve yağmur simgeleri ardarda kullanılır şiirde. Kuraklığı sona erdirmek için kahramanın tehlikeyi göze alması zorunludur, ama çekinmeden, özellikle de inançsızlıktan gelen bir korku onu yıldırmıştır. Bu yılgınlık diri güçlerini kullanmasını önler. Gerçeklerden gelen ürküntü ile bağlar onu kıskıvrak. Bu, biraz da Hamlet’in içinde bulunduğu amaçsızlık durumudur. En sonunda «suda boğulma» kuşkusuna kendini kaptırır.

Suda Boğulma
Finikeli Phlebas unutmuş martıların çığrışmasını,
Daha on dört gün geçmiş geçmemiş ölümünden
Ne engin denizlerin taşkınlığı belleğinde,
Ne yitirce, ne kazanç.
Fısıltılarla toplamış kemiklerini
Bir akıntı deniz altında. Kalkıp indikçe yaşar olmuş
Ömrünü, gençliğini bir bir yeniden;
Sonra göçüvermiş bir su çevrimine.
Yahudisin ya da değilsin
Ey rüzgâra bakan dümenci
Bir düşün Phlebas’a olanları…
O da yakışıklıydı eskiden senin gibi
Uzun boyluydu.
(Çorak Ülke IV.’den)

Eliot’un Çorak Ülke ile yapmak istedikleri pek zıt yorumlara yol açmıştır. Belki de şiirin çetin, seçilmesi zor, karanlık havasından doğmuştur bu. Bakın, nasıl yakınıyor bundan kendisi:

«Çorak Ülke yayımlandığında en yandaş eleştirmenlerim bile, «Bir kuşağın kuşkulardan sıyrılmasını anlatıyor.» deyip çıktılar. Bundan daha saçma bir şey söylenemezdi. Bunlar belki kendi kuşkularından arınmışlardır şiiri okuyunca; ama ben böyle bir şey denemedim.»

Eliot’a göre kötülük, yalnız iki dünya savaşı arasının özelliği değil, bütün çağların ortaklaşa suçudur. Bu değer karmaşası gider gider Adem ile Havva’nın ilk günahına dayanır. Gerontion ve Çorak Ülke ile ozan, bir bakıma kendi «cehennemini» yazmıştır. Hollow Men de (Kof Adamlar) (1925) öyledir.

Çorak Ülke’nin konu gereçleri Baudelaire’inkileri andırır. Kötülük Çiçekleri türlü günahları ele alır ve tinsel bitkinlik, tükeniklik üzerine parmağını basar. Bu şiirin son dizesinin Çorak Ülke’deki ilk şiirin sonunu Fransızcasıyla bağlaması bir rastlantı değildir.

Yalancı kent,
Bir kış göğünün kirli sisi altında,
Londra Köprüsü hıncahınç;
Hiç bilmiyordum ölümün bu denli kırıp geçirdiğini.
Ardarda, kısa iç çekişler duyuluyordu;
Herkes dikmiş gözünü bir adım önüne, yürüyordu.
Meydan saatinin dokuzu vuruşundan yayılan ölü bir ses,
Önce tepeyi devirip, koyuldu kalabalığın ardınca,
Bir zamanlar Saint Mary Woolnoth’un gezindiği,
Kıral William Sokağına.
Orada ısırdı gözüm bir tanıdığı. Seslendim:
«Hey Stetson!
Bildin mi beni, Mylae’de bir gemideydik seninle!
Tuttu mu geçen yıl bahçene gömdüğün ölü?
Bu yıl çiçek açar mı dersin?
Yoksa yandı mı beklenmedik bir donla?
Ne olur, uğratma köpekleri o yana,
Ne yakındırlar insana, bilirsin;
Eşeler çıkarırlar onu yeryüzüne.
Sen! hypocrite lecteur! – mon semblable, – mon frère!»3
(Çorak Ülke, I. Ölünün Gömülmesi’nden)

3 (Baudelaire’in Kötülük Çiçekleri’nin giriş şiirinin son dizesi.)

Eliot bir tür belirlenimcilik (determinism) kurmak istiyordu şiirde. Bir kez gözlemlerimizin en ince ayrıntılarını ortaya koyduk mu, artık ne yorum, ne yargı, bırakacağız şiiri kendi gidişine. Bir denemesinde şöyle yazıyordu: «Öteden beri bir şiir yazayım, derim; bir şiir ki gerçekten şiir olsun. Ozanlık özentisi yamanmasın ötesine berisine. Çırılçıplak, kemikleri üzerine oturmuş bir şiir. Okununca, şiir varmış yokmuş sezilmesin de, şiirin yöneldiği şey görünsün.» Karşıt, çelişik deyişlere büyük tutku ile sarıldı. Sürprizin, «Homeros»dan beri en önemli şiir ilkesi olduğunu» savunuyordu.

Sonra 1940-1942 arasındaki çalışmalarının sonucu olan Four Quartets (Dört Dörtlüler) (1943) gelir. Kendi kendisi ile konuşmalar, kendini sorguya çekişler yer alır bu şiirlerde. Deneyimlerimizin anlamını ve niteliklerini zaman ve uzay içinde, başlangıç ve durak noktalarında yakalamaya çalışır. Sonuna erdim, demeye kalmadan yeni bir yolun başındadır. Onca en ilginç şiir ölçüsüzle ölçülü arasında seçmeli kalandır. Durgunluk ve akıcılık arasındaki çelişkidir ki şiiri öldürücü tekdüzelikten kurtarır. Uyak da öyle. Herkesin onu unuttuğu bir yerde, bir dizeyi başkası ile, uyak kullanarak iliştiriyorsunuz, söyleyiş değişikliğinin uyandıracağı etkiyi bir düşünün!

Eliot birçok ozandan etkilenmiştir: Ezra Pound, Laforgue, Baudelaire, Gautier, Poe bunlar arasında sayılabilir. «Kötü ozan ancak öykünür,» diyor bir denemesinde, «olgun ozan aşırır. Yararlanırken kötü ozanın alıp da batırdığı şeyi yetkin ozan daha iyiye, hiç değilse daha başka bir şeye çevirebilir.»

Ozan Eliot’dan eleştirmen ve düşünür Eliot’a geçiş okur için şaşırtıcıdır. John C. Ransom «Eleştirmen Eliot Jekyll, ozan Eliot Hyde’dır» sözüyle bu ayrılığa değinir.

Eliot birçok da oyun yazmıştır. Oyunları şiirsel dram türündedir: Sweeney Agonistes (1932), The Rock (Kaya) (1934), Murder in the Cathedral (Katedralde Öldürüm) (1935), Family Reunion (Aile Topluluğu) (1939), Cocktail Party (Kokteyl Parti) (1950).

Dramla ağırbaşlı bir sanat olarak ilgilenen birkaç çağdaş İngiliz yazarından biridir Eliot. Dram sanatına lirik şiirden geldiği için, tiyatrodan önceki idealci sanat kavramından işe koyulmuştur. Bu kitaptaki çeviriler arasında bulunan Hamlet ve Sorunları adlı denemede görüleceği üzere, Hamlet’in drama bakışından yana değildir. Fergusson’un dediği gibi «…Tiyatrodan önceki idealci sanat alanını iyice gözden geçirdi, köklü sorular sordu ve böyle bir incelemenin gereksinimini vc olabilirliğini gösterdi. Bu bakımdan her dram inceleyici ona borçludur.»

«Yazında klasikçi, siyasette kıralcı» olan Eliot, «dinde İngiliz-Katoliğidir.» İngiliz-Katolikliği, XVIII. yy. sonunda ve XIX. yy. başlarında Avrupa’da beliren siyasal ve düşünsel devrimlere kilisenin karşı hareketidir. Adına Oxford Hareketi de denen bu karşı koymayı, besbelli, Eliot yeniden canlandırmak istemiştir. Çorak Ülke’de serpintileri dolaşan dinsel görüşlerin Ash Wednesday’de (Kutsal Çarşamba) (1925) vaaza dönüşmesi bu yönde atılmış adımlardır. Son şiirlerinde, oyunlarında, eleştiri ve denemelerinde bu dinsel eğilim iyice koyulaşır.

Damlayan kanın biricik içkimiz,
Kanlı etin biricik yemeğimiz.

Katolikliğin pek aşırı ve dar görüşlü koludur bu. Bütün esenliğini ermişlerin can esirgemezliğinde ve ölümlerinde bulur. Hıristiyanlığın getirdiği insancıl değerlerin topuna yan çizer.

Eliot, Harvard’da öğretmeni olan Irving Babitt’in hümanizmasına şöyle takılır: «Eğer pek yüksek düzeyde tinsel ve düşünsel işbirliğinden söz ediliyorsa, uygarlığın dinsiz ve dinin kilisesiz sürüp gidebileceği çok su götürür.»

Laiklik ki, bugünkü toplumun temel direklerinden biridir; Eliot bunu bilim yurtlarına çok görüyor. Ekinin Tanımlanması Üzerine adlı denemesinde, ayrı ekinden gelen iki toplum arasında ortaklaşa bir ekin kurmada en önemli şeyin din olduğunu söylemiştir. «Bir toplumun soydaş olması gerekir. Yoksa, ayrı soylar ya teker teker soysuzlaşır, ya da birbirine diş bileyecek kadar soy tutkusuna kapılırlar. Hepsinden önemlisi dinsel temeldir. Din ve soy ayrıntıları elele verdi mi özgür düşünceli Yahudiler çekilmez olur. Aşırı yumuşaklıktan da uzak durmalıdır.» Yabancı tanrılar ardında seğirtirken Eliot’ un Hitler ve Mussolini ile yüzyüze gelmesi şaşırtıcı değil mi? Eliot’a göre, kötülükler hep o Puritenlerin «ilk günahından» doğuyor. Bu hiç olmayan şeyin Baptism ile silinip süpürülmesini akıl alır mı?

Bu incelemeyi Eliot üzerine yıllar önce yazılmış bir yazının son bölümü ile bitirmek istiyorum:
«Yaşamın ve kişinin pek önemi yoktur Eliot için. Her fırsatta dank! dercesine okurların kafasına bunu kondurur. Kokteyl Parti’den şu parçayı almadan edemeyeceğiz.

Kişioğlunun yaşamdan bekleyebileceği şeyi anlatıyor Eliot:

Dibi görünen aldanma
Her şeyle yetinmiş görünmek
En kötü işi iyi göstermek
Başka elden ne gelir sanki?
Hiçbir şeyi değiştiremeyiz dünyada.

Bütün yapıtlarında sergilediği bu insancıllığa karşı davranış için Harold Laski kendini tutamayarak şöyle diyor: ‘Toplulukların bu ölçüde yerilmesi görülmemiştir. Bunu ekin adına hainlik, bir soy düşünsel hainlik sayarım. Toplum içinde yuvalarına tıkılmış olan kara kuvvetleri yeniden gün ışığına çıkarmak için daha ne yapılabilirdi?’

Sağlığında üzerinde en çok tartışılan, yapıtları en çok eleştirilen ozanlardan biridir Eliot. Eleştirmenleri, birbirine tam karşıt yargılara varacak kadar değişik yazılar yazdılar onun için. Yvor Winters’e göre onun şiiri «karmaşanın ve ayrıntıların gazete diliyle anlatılmasından» başka bir şey değildir. Lconard Unger onu, «çağıyla, dahası kendi ile bağdaşamayacak kadar yenilikler getiren» diye tanır. Yeats’e bakılırsa, ozan değil, yergicidir (satirist). Gardner, şiirini çok önemli bulur.

Eliot’u yerenlerle övenler, onun kimliğinde iki ayrı şiir anlayışının tartışmasına çıkmış gibidirler: Yeni ile eski çekişilmesi. Bu her yerde, her çağda böyle oldu, yine öyle sürüp gidecektir.»

Kuru Suda Kurtarma
Deni ulur, deniz çığırır
Bunlar apayrı sesler,
Çoğu kez birlikte duyulur.
Bir şımarık yakarış patırdılar içinde,
Üstüste dalgaların gözdağı, okşayışı,
Kayalık kıyıların ağlamaklı uyarısı
Kıvrılan dalganın gürleyişi çakıl dişler arasında,
Bunlar hep deniz sesleri.
Martılar, hıçkırıklarla evin yoluna koyulan
Ve sessiz bir sisin altında ezilen
Çan sesi…
Bizimkinden ayrı bir vakti,
Kabaran toprağın vaktini söyler.
Eskidir bu vakit saatlerin gösterdiğinden.
Uykuları kaçmış, geleceği kestiren,
Lime lime edip, iplik iplik sökerek
Geçmişi geleceğe ilen
Tedirgin kadınların hesapladığından.
Gece yarısıyla tan arasıdır
Geçmiş hep yalan dolan, gelecek geleceksiz,
Her şey ırak gün ışığının gözünden,
Vakit durmuş gibidir. Ya da tükenmez sayılır;
Toprak alabildiğine kabarır.
Bu böyle geldi böyle gider
Ve çan çalar.
Dört Dörtlüler’den biri—

 

 

 

 

Reklamlar